Siyasal İslam Müslüman dünyadan silinirse ne olur?

Siyasal İslamcı gruplar seçimler yoluyla iktidar olmaya çalışmak ile rejimleri devirmek için silahlanmak arasında gidip geliyor

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
TT

Siyasal İslam Müslüman dünyadan silinirse ne olur?

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)

İbrahim Mustafa

Müslüman dünyası genişledikçe, dini ilkeleri siyasi ve sosyal hayata uygulamaya çalışan gruplardan ve partilerden DEAŞ ve El Kaide gibi şiddet yanlısı silahlı örgütlere kadar geniş bir yelpazede tanımlanan ‘siyasal İslam’ın tanımları ve eğilimleri de değişiyor. Siyasal İslam, birçoğu resmi olarak yasaklanmış olmasına rağmen, Müslüman dünyasının birçok ülkesinde siyasi yaşamın şekillenmesinde önemli bir faktör olurken bu durum, Müslüman dünyasında siyaset hayatını ‘siyasal İslam’ olmadan hayal etmeyi zorlaştırıyor.

Fransız yazar Olivier Roy, ‘Siyasal İslamın İflası’ adlı kitabında siyasal İslam’ı ‘şeriatın belirli bir yorumuna dayalı devlet inşa etmeye odaklanarak, siyasi faaliyetlerini meşrulaştırmak için İslam'ı siyasi bir ideoloji olarak yeniden formüle etmeye çalışan çağdaş İslamcı hareketler’ olarak tanımlıyor. Fransız oryantalist Gilles Kepel ise siyasal İslam'ı, İslami bir devlet ve toplum vizyonu temelinde iktidarı ele geçirmeyi veya etkilemeyi amaçlayan hareketler şeklinde ‘din ve siyaseti birleştiren’ bir hareket olarak tanımlıyor. Kepel’e göre bu hareket, içinde bulunduğu ülkenin sosyal ve ekonomik bağlamlarından etkilenir.

Din ve devlet yönetimi arasındaki ayrım, yaklaşık bir asır önce siyasal İslam kavramının ortaya çıkışından bu yana tartışma konusu olmuştur. Mısır'ın Dini Vakıflar Bakanı olarak görev yapan Şeyh Ali Abdurrazık, 1925 tarihli ‘İslamda İktidarın Temelleri’ adlı kitabında insanları Allah'a davet eden bir din olarak İslam ile devletlerdeki çeşitli idare yöntemlerinin birbirine karıştırılmaması çağrısında bulundu. Birçok yazar bu argümana yanıt verdi. Bu yazarlardan biri olan Muhammed Amara, ‘İslami Siyasi Sistem Üzerine’ adlı kitabında İslam dininin sadece bir ibadet dini değil, siyaseti ve iktidarı da içeren kapsamlı bir sistem olduğunu belirtirek, siyasal İslam'ı İslam dininin iktidar ve toplum sistemi anlayışı olarak görür.

Siyasal İslam fikrinin kökleri, 19. yüzyılın sonlarındaki reform hareketlerine dayanıyor. İslam dinini Batı işgaline direnme ve yönetim sistemlerinde reform yapma ihtiyacıyla ilişkilendiren Cemaleddin el-Afgani ve Muhammed Abduh’un yazılarında olduğu gibi o dönemde bu terim açıkça kullanılmamış olsa da ‘İslam ve iktidar’ veya ‘İslam devleti’ gibi kavramlarla dolaylı olarak anılmıştır. ABD’li siyaset bilimci Leonard Binder'e göre İngiliz tarihçi Bernard Lewis, ‘Modern Türkiye'nin Doğuşu’ adlı kitabında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ve 1924'te halifeliğin kaldırılmasının ‘halifelik modelini yeniden kurmak veya yeniden formüle etmek isteyen hareketlerin ortaya çıkmasına yol açtığını ve bunun da siyasal İslam fikirlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını’ belirtmiştir.

Mısır'daki Müslüman Kardeşler

ABD’li yazar Richard Mitchell, 1928 yılında Mısır'da Müslüman Kardeşler’in  (İhvan-ı Müslimin) ortaya çıkışını siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak görüyor. Mitchell, Müslüman Kardeşler'in İslami vaaz ile siyasi eylemi sistematik olarak birleştiren ilk örgütlü hareket olduğunu ve Mısır dışındaki diğer hareketler için de bir model oluşturduğunu savunuyor.

Olivier Roy, siyasal İslam teriminin şekillenmesini 1970'lere, özellikle de İslami bir hükümet sistemini uygulayan bir devletin pratik bir örneği olan 1979 yılındaki İran İslam devriminden sonrasına dayandırıyor. İran’daki İslam devrimi, Mısır, Suriye ve Cezayir'deki İslamcı grupların faaliyetleriyle aynı döneme denk gelmiş ve terimin kullanımını güçlendirmiştir.

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı, siyasal İslam'ın yörüngesinde bir dönüm noktası olmuştur. Müslüman Kardeşler', özellikle Hasan el-Benna tarafından 1928 yılında kurulmasından bu yana yaklaşık bir asır boyunca Mısır'ın siyasi hayatında etkili bir rol oynadı. Başlangıçta okullarda ve hastanelerde sosyal çalışmalar ve tebliğ çalışmaları yürüten Ihvan-ı Müslimin, 1940'larda önemli bir siyasi güç haline geldi. İhvan üyelerinin, 1948 yılında şiddet eylemlerinde bulunmakla suçlanmasının ardından devlet, Müslüman Kardeşler’i yasaklama kararı aldı.

Mısır’da 1952 yılının temmuz ayında gerçekleşen devrimin ardından monarşinin devrilmesiyle birlikte İhvan'ın rolü yeniden ön plana çıktı. Fakat Hür Subaylar ile uzlaşı dönemi kısa sürdü. 1954 yılında Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'a yönelik suikast girişimini planlamakla suçlanan İhvan, ülkede yeniden yasaklandı ve üyelerinin çoğu hapse atıldı. Seyyid Kutub gibi ideologlar 1966 yılında idam edildi. Richard Mitchell bu dönemin ‘Müslüman Kardeşler’i örgütsel olarak zayıflattığını, ancak ideolojik etkisini güçlendirdiğini’ savunur.

Enver Sedat döneminde İslamcı hareketlerin sol partilerle rekabet edebilmeleri için siyasi faaliyette bulunmalarına izin verilse de resmi bir parti olmasına izin verilmedi. Müslüman Kardeşler, Hüsnü Mübarek döneminde, parlamento ve sendika seçimlerinde bağımsız olarak yarışmaya devam etti, hatta 2005 seçimlerinde Halk Meclisi'ndeki sandalyelerin yüzde 20'sini kazandı.

Ancak bu deneyim sadece bir yıl sürdü. Ekonomik sorunlar ve siyasi anlaşmazlıklar, özellikle de anayasanın ilanı ve anayasaya itirazların ardından, 30 Haziran 2013 tarihinde Müslüman Kardeşler'in devrilmesine yol açan geniş çaplı protesto gösterilerinin başlamasına neden oldu. Aynı yıl hükümet Müslüman Kardeşler'i terörist bir grup olarak sınıflandırdı ve devlet, kuruluşundan beri üçüncü kez grubu feshetme kararı aldı.

fgbhy
Mısır hükümeti Müslüman Kardeşleri terörist grup olarak sınıflandırdı (AFP)

Siyasal İslam konusunda uzman bir yazar olan Ahmed el-Hatib, Mısır'ın ‘siyasal İslam’ fikrinin kurucu ülkelerinden biri ve bu olguyu ilk tanıyan ülke olduğunu belirtti. Şarku’k Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Hatib, İhvan’ın 1928 yılında kuruluşundan bu yana Mısır'ı yöneten tüm rejimlerde önemli bir oyuncu olduğu için ülkenin siyaset sahnesini büyük ölçüde etkilediği değerlendirmesinde bulundu.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’da rejimle 2013 yılında girdiği son savaşa rağmen siyasal İslam hareketinin Mısır'da hala var olduğuna inanan Hatib, İhvan’ın şu an bir sessizlik döneminde olduğunu ve bu dönemi yayılmanın izlediğini belirtti. Siyasal İslam'ın her zaman rejimlerle ilişki kurduğunu, ancak kısa süre sonra bu ilişkilerin bozulduğunu ve bir sessizlik dönemine dönüştüğünü ifade eden uzman, Mısır'da İhvan'ın bir örgüt olarak var olmamasına rağmen halen etkili olmanın yanı sıra, sahada mevcut bir olgu ve fikir olarak var olduğunu, ayrıca devletin genel olarak siyasal İslam'ın varlığının en önemli kollarından biri olan Müslüman Kardeşler dosyasını yönetmedeki mevcut başarısına rağmen, İhvan’ın sosyal hizmet alanındaki liderliğine dikkati çekti.

Mısır'da 25 Ocak 2011’deki devrim sırasında ortaya çıkan siyasal İslam'ın bir diğer yüzü de Selefi kanattı. Bu kanat hızla meclise giren partiler kurdu. Bu partilerden biri olan Nur Partisi, 2012 yılında meclisteki sandalyelerin yüzde 22'sini kazandı.

Nur Partisi İhvan'ın aksine, 30 Haziran 2013 devriminde Selefi liderlerin Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi deviren hareketi desteklemesi nedeniyle, siyasal İslam'dan kurtulma çağrılarının hedefi olmaktan kurtuldu. Nur Partisi'nin mecliste şu an yedi sandalyesi bulunuyor.

Hatib’e göre siyasal İslam'ın sadece başka bir yüzü olan Selefi partilerin meclisteki varlıkları formaliteden ibaret olmanın yanında halk arasında da gerçek bir temsiliyetleri bulunmuyor. Hatib, devletin siyasal İslam'ı Selefiler ve Müslüman Kardeşler olarak bölmek istediğini ve İhvan'ı ortadan kaldırmak için Selefi davasını sürdürdüğünü, ancak bunların aynı inanç ve fikirlere sahip tek bir akım olduğunu vurguladı.

Siyasal İslam'ın demokrasiye inanmadığını, demokrasiyi kabul etse bile bunun ‘taktiksel’ bir tutum olacağını ve bunu da hedeflerine ulaşmak için merdiven olarak göreceğini belirten Hatib, siyasal İslam düşüncesinin hak ve özgürlüklere karşı olmak üzerine kurulu olduğunu, bu yüzden siyasal İslamcı grupların toplumların ilerlemesinin önünde bir engel teşkil ettiğini kaydetti.

Siyasi İslam'ın Mısır'da demokratik yaşamın önündeki engellerden biri olduğunu düşünen Hatib, bu grupların rejimleri, varlığı çatışmanın bir sonucu olarak toplumu zincire vuran ve insanların ekonomi, özgürlükler ve ilerleme açısından bedelini ödediği Olağanüstü Hal Yasası (OHAL) gibi bazı yasaları uygulamaya zorladığına inanıyor.

Siyasal İslam Ürdün'de monarşiye saygı şemsiyesi altında siyasi hayata girdi

Mısır'da devletin siyasal İslam ile ilişkisini resmeden çatışmanın aksine, Ürdün'ün bu konudaki deneyimi oldukça farklıydı. Ürdün'de monarşiye saygı şemsiyesi altında siyasi hayata giren Müslüman Kardeşler'in 1945 yılında kurulmasından sonra siyasal İslamcı grupların varlığı ‘meşruiyet’ kazandı. Bazı araştırmacılar, örneğin, bunlardan biri olan Muhammed Ebu Rumman, ‘Ürdün'de siyasal İslamcılar: Din, Devlet ve Toplum’ adlı kitabında İhvan'ın Kral 1. Abdullah tarafından milliyetçi ve solcu hareketler karşısında kendisine destek olması amacıyla kurulduğunu bile öne sürüyor.

Müslüman Kardeşler 1980'li yılların sonlarında Ürdün parlamentosundaki en büyük muhalefet partisi haline geldi. İsrail ile 1994 yılında imzalanan barış anlaşmasının ardından hükümetle yaşanan gerginliklere rağmen, İhvan şiddete yönelmedi. Ancak yine de diğer ülkelerde olduğu gibi burada da yasaklandı.

Müslüman Kardeşler, Arap Baharı'nın bir parçası olarak 2011 yılında yolsuzluk karşıtı protestolara katılmış, ancak rejimin devrilmesi çağrısında bulunmamıştı. Bu da Ebu Rumman'ın, İhvan’ın siyasi stratejileri çerçevesinde monarşiye olan sadakatinden yararlanan Ürdün rejiminin siyasal İslam'ı ‘kontrol altına almayı’ başardığı, ‘esnekliğin’ ise İhvan'ın siyasi hayatta meşru bir varlık göstermesini sağladığı, ancak aynı zamanda devletin kısıtlamaları nedeniyle yönetimde büyük bir rol elde edemediği yönündeki değerlendirmesini destekliyor.

İhvan, Gazze Şeridi’ndeki savaşın patlak vermesinden bu yana İslami Hareket Cephesi (Cebhet'ül Emel'ül-İslami/İHC) partisi aracılığıyla İsrail ile bağların koparılmasını talep eden gösteriler düzenleyerek, hükümet üzerindeki kamuoyu ve medya baskısını arttırdı. Fakat gözlemciler, partinin bu toplantıları ‘özel siyasi hedeflere ulaşmak’ için kullandığını ileri sürdü.

dfgthy
Müslüman Kardeşler, Ürdün siyasi hayatına monarşiye saygı şemsiyesi altında giriş yaptı (AFP)

Ürdün Siyaset Bilimi Derneği Başkanı Dr. Halid Şinekat’a göre siyasal İslam Ürdün'e 1940'larda Hasan el-Benna tarafından Mısır'da kurulan Müslüman Kardeşler aracılığıyla geldi. Dr. Şinekat, Ürdün devletinin Müslüman Kardeşleri bir hayır kurumu olarak tanıdığını ve daha sonra anayasa çatısı altında milliyetçiler, vatanseverler, komünistler ve diğerleri gibi, diğer mezhepler gibi siyasi hayata katılmalarına izin verdiğini belirtti.

Independent Arabia'ya yaptığı değerlendirmede, Müslüman Kardeşler'in 1950'li ve 1960'lı yıllarda rejimi devirmeye çalışan solcular ve milliyetçilerin aksine siyasi sistemle ittifakı kendini korumak için bir fırsat olarak gördüğünü söyleyen Dr. Şinekat, Müslüman Kardeşler'in 1957'de partiler yasaklandığında siyaseti bir hayır kurumu olarak yürüttüğünü ve siyasi parti kurmadığını belirtti.

Dr. Şinekat, siyasal İslam hareketinin Ürdün'de, Suriye ve Mısır gibi komşu ülkelerde olduğu gibi dışlanmadığını, çünkü ılımlı ve ‘tanımlanmış bir ölçü içinde’ kaldığını ve eğer dışlanırlarsa, Mısır ve Suriye gibi şiddete yönelme ihtimallerinin daha yüksek olduğunu söyledi. Ürdün'de 1989 yılında demokratik hayatın yeniden başlamasının ardından siyasal İslamcıların meclisteki sandalyelerin dörtte birini elde etmelerine rağmen hiçbir zaman parlamentoda çoğunluğu sağlayamadıklarına ve hükümeti deviremediklerine dikkati çeken Dr. Şinekat, Ürdün'deki tüm partilerin, kendilerini kanıtlayamayan diğer siyasi akımların zayıflığı çerçevesinde siyasi hayattaki dengelerin doğasını çok iyi bildiğinin altını çizdi.

Ürdün’de siyasi hayatının en önemli özelliğinin şiddet karşıtlığı ve monarşiye saygı olduğunu hatırlatan Dr. Şinekat’a göre Ürdün’de siyasi hayat, monarşiye saygı duyulduğu sürece İhvan'la ya da İhvan'sız olarak devam edecek.

İran’da siyasal İslam deneyimi

Arap ülkeleri dışındaki siyasal İslam deneyimleri daha etkili olmuş olabilir. Resmi adı ‘İslam Cumhuriyeti’ olan İran'da din adamı Ruhullah Humeyni 1979 yılında Şah rejimini deviren protestolara önderlik yaptı. Ardından kurulan yeni rejim devrimi ihraç etme fikrini benimserken, Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler gibi diğer ülkelerde bulunan dini geçmişe sahip siyasi örgütleri destekledi.

ABD’li tarihçi ve siyaset bilimci Nikki Keddie, Devrimin Kökleri: Modern İran'ın Yorumlayıcı Tarihi adlı kitabında, siyasal İslamcıların İran'daki deneyimlerinin seçimler yoluyla bir tür demokrasi ve aynı zamanda liderin otoritesi yoluyla otoriter bir eğilim taşıdığını ileri sürüyor.

sdfrgt
Bazı çevreler, siyasal İslamcıların İran'daki deneyiminin seçimler şeklinde bir demokrasi biçimi getirdiğini, ancak aynı zamanda liderin otoritesi yoluyla otoriter bir eğilim olduğunu savunuyor (AFP)

Kahire merkezli İran Politikaları Analizi Forumu Başkanı Muhammed Muhsin Ebu en-Nur, siyasal İslam'ın yokluğunda İran'da siyasi hayatın nasıl şekilleneceği sorusunun son yıllarda İranlı çevrelerde pek çok yazar ve akademisyeni meşgul ettiğine dikkat çekti. Nur, bunun İran devletinin kimliğinin; milliyetçi mi, dini mi yoksa kozmopolit mi olduğunu belirlemekle ilgili olduğunu söyledi.

Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, İran'da siyasal İslam'ın siyasi denklemden çıkması halinde bunun, İslam hukukunun uygulanmasına dayalı teokratik bir devletin yok olması anlamına geleceğini söyleyen Nur, “Bu, İslam hukukunun uygulanmasına dayalı teokratik bir devletin olmayışı ve İran'ın 1979'dan bu yana dayandığı ve ‘direniş ekseni’ olarak adlandırılan destek gibi temellerin silinmesi anlamına gelir. Bu da sadece İran'ın iç politikasını değil, bölgesel ve uluslararası politikaları da etkileyecek radikal bir değişiklik olur” yorumunda bulundu.

Nur, son yıllarda İran'ın geçen zaman nedeniyle devrim mantığından devlet mantığına kaydığını ve bugün İranlıların çoğunun devrimi yaşamadığını, aksine devrimle hiçbir ilgisi olmayan ve devrimin değerleriyle aşılanmamış nesiller olduğuna işaret etti.

Laik bir ülkede siyasal İslam deneyimi

İslam hilafetinin sona erdiği Türkiye'de, bazı araştırmacılar iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) deneyimini siyasal İslam ve Mustafa Kemal Atatürk'ün laik politikalar dayatmasından bu yana dini hareketi iktidara döndürmeye yönelik eski girişimler bağlamında değerlendiriyor. 2006 yılında yayımlanan ‘Arap Ülkelerinde ve Türkiye'de İslamcılar ve Yönetim’ adlı kitap, 1950'lerde Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin zaferinin, ezanın yeniden Arapça okunmasına izin verilmesi ve dini kurumların yeniden açılması gibi dini tezahürlerin geri dönüşünün yolunu açtığına değiniyor.  

dfgthy
Bazı akademisyenler Türkiye'de iktidardaki AK Parti deneyimini siyasal İslam bağlamında değerlendiriyor (AFP)

Ancak Naci Suveyd’in ‘Osmanlıların Dönüşü: Türkiye İslamı’ kitabındaki çalışmasına göre siyasal İslam'ın açık bir şekilde ortaya çıkışı, 1970 yılında Türkiye'de ‘siyasal İslam'ın babası’ olarak kabul edilen Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Nizam Partisi'nin kurulmasıyla başladı. Ancak Erbakan’ın bu tecrübesi, 1980 darbesi gibi laikliği korumak için darbeler gerçekleştiren ordunun büyük meydan okumalarıyla karşı karşıya kaldı.

Cezayirli araştırmacı Riad Bin Arabia'nın ‘Türkiye'de Siyasal İslam ve Devlet Arasındaki İlişkinin Diyalektiği’ başlıklı çalışmasına göre AK Parti, İslami köklerine rağmen 2000’li yılların başlarında muhafazakâr İslami değerleri liberal demokrasiyle birleştiren pragmatik bir söylem benimsedi. Ancak Al Jazeera Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan ‘Türkiye'nin içerideki zorlukları ve dışarıdaki riskleri’ adlı kitaba göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi, özellikle 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminden sonra, iktidarını sağlamlaştırmak için dini, popülist bir araç olarak kullanmakla eleştiriliyor.

Seçimlerde başarısızlık ve sokakta nüfuz

Bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından 2010 yılında yayınlanan ‘Pakistan'da İslam ve Siyaset’ adlı kitaba göre Pakistan'ın 1956 tarihli anayasası ülkeyi bir ‘İslam cumhuriyeti’ olarak ilan etmiş ve şeriat hukukunun ilk savunucularından biri olan Ebu Ali Mevdudi liderliğindeki Cemaat-i İslami partisinin rolünü vurgulamıştır. Daha sonraki aşamada ise din, özellikle Ziya-ul Hak (1977-1988) döneminde ‘hadd’ kanunlarını dayatan ve şeriat mahkemeleri kuran generallerin iktidarını pekiştirmek için kullanıldı. Pakistan’ın eski Washington Büyükelçisi Hüseyin Hakkani, ‘Cami ve Ordu Arasında Pakistan’ adlı kitabında, Sovyetler Birliği'nin komşu ülke Afganistan'da yayıldığı bir dönemde bu durumu, İslamcı partilerin ve Batı'nın desteğiyle askeri meşruiyeti güçlendirme stratejisi olarak tanımlıyor.

Dini partiler son otuz yılda seçimleri kazanamamış olsalar da muhafazakâr politikaları savunarak sokakta etkili olmaya devam ediyor.

Pakistanlı akademisyen ve araştırmacı Lubna Farah, ülkedeki siyasal İslam hareketinin hükümetin kontrolünü ele geçirememiş olmasına rağmen, kültürel çeşitliliğe daha fazla saygı gösterilmemesi ya da radikalleşmeyi derinleştirme eğilimiyle, Pakistan'ın gelişimini etkilediğini düşünüyor. Görüşlerini sorduğumuz Farah, ülkenin etnik çeşitliliğine saygı duyan bir siyasi model arayışının, siyasal İslam hareketini nasıl ‘kontrol altına alınacağını’ incelemesi gerektiğini söyledi.

Farah, Pakistan'da hâkim olan ‘kafa karışıklığı ve yönelim bozukluğu’ durumu göz önüne alındığında, İmran Han'ın partisi ‘Pakistan Adalet Hareketi’ (Pakistan Tahrik-i İnsaf/PTI) gibi bazı akımların siyasi hedeflerine ulaşmak için dini istismar ettiğini ve bunun sonuçlarının, farkına varmadan din ve siyaseti birbirine karıştırdığını belirterek, bu konuda siyasi reformların uygulanmasının zor göründüğünü ifade etti. Farah’a göre bu durum, Tahrik-i Lebbeyk Pakistan Partisi (Tehreek-e-Labbaik Pakistan/TLP) ve PTI’nin Pakistan Halk (Avami) Hareketi tarafından İslamabad'da gerçekleştirilen en uzun süreli oturma eyleminin de gösterdiği gibi ülkeyi bir ‘dini çılgınlık sarmalına’ sürükledi. Farah, demokratik düşüncede, halkın siyasi liderleri başarısız politikalarından dolayı sorumlu tuttuğunu, ancak Han'ın destekçileri arasında, özellikle siyasal İslam fikirlerinin istismar edildiği bir ortamda, parti liderini eleştiren herkese karşı öncelikli bir muhalefetin yürütüldüğü kaydetti.

Devlet hizmetlerinin yokluğunda radikalleşme

Afrika'daki Müslüman ülkeler açısından bakıldığında, nüfusunun neredeyse yüzde 90'ı Müslüman olmasına rağmen laik bir anayasa kabul eden Mali de dahil olmak üzere, birçok ülkede siyasal İslam ortaya çıktı. Ancak son on yılda, özellikle Mağrip El Kaidesi (El Kaide fi Bilad el-Mağrib el-İslami) gibi grupların ülkenin kuzeyini kontrol altına almasının ardından, radikalleşme belirtileri ortaya çıkmaya başladı. Bu da daha sonra Fransa'nın askeri müdahalede bulunmasına neden oldu.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarafından 2019 yılında yayınlanan ‘Sahel Bölgesi’nde Siyasal İslam’ başlıklı bir raporda, yerel halkın şeriat ilkelerinin katı bir yorumunun dayatılmasına direndiği kaydedildi. Fransız yazar Jean-Pierre Filiu bölgedeki radikalleşmenin yükselişini, devletin temel hizmetleri sağlamadaki başarısızlığına bağladı.

Cezayir'deki Larbi Tbessi Üniversitesi'nde profesör olan Ahmed Mizab, Sahel bölgesindeki, özellikle de Mali'deki dini unsurun diğer bazı ülkelerde olduğu gibi entegre bir İslami proje yaratmadığı, ancak sosyal ve dini ilişkilerin yanı sıra dini ve siyasi boşluğu, nüfuzlarını meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanan terörist gruplardan da etkilendiği yorumunda bulundu.

cdfrgt
Siyasal İslam, Mali ve Nijerya başta üzere Afrika'da birçok ülkede kendini gösterdi (AFP)

Yaptığı değerlendirmede Mali'nin de içinde bulunduğu Sahel bölgesinde dini unsurun etkisinin sadece kültürel ya da sosyal bir unsur olmadığını, ulusal kimliğin ve siyasi yönelimlerin şekillenmesinde önemli bir faktör olduğunu söyleyen Mizab, Sahel bölgesi ülkelerinde en yaygın din olan İslam’ın, Sufi zaviyeleri gibi dini kurumlar ya da son yıllarda ortaya çıkan bazı dini yönelimli örgütler aracılığıyla kamusal yaşamda merkezi bir rol oynadığını belirtti.

Cezayirli akademisyen, dini unsurun siyasi hayattaki etkisiyle ilgili olarak, siyasi hayata doğrudan taraf olmadan seçmenlerin tercihlerini etkileyen ve kamusal söylemi şekillendiren dini liderlerin etkisiyle temsil edilen geleneksel bir etkinin varlığına dikkati çekti. Diğer tarafın ise kriz dönemlerinde devlet ve toplum arasında arabuluculuk rolü oynamakla sınırlı kaldığını, iktidarı kontrol etmeye çalışmadığını, dengeli ve ılımlı bir siyasi çizgiye sahip olduğunu ifade eden Mizab, istikrarsızlıktan faydalanan terör örgütleri başta olmak üzere, dini, siyasete sızma amacıyla siyasi bir paravan olarak kullanan bazı akımlar olduğunu vurguladı.

Bölgede 2012 yılından bu yana terör örgütü El Kaide'ye bağlı Ensaruddin ve Nusrat el İslam gibi kontrolleri altındaki bölgelerde belirli bir modeli empoze etmeye çalışan ve geleneksel siyaset hayatına katılmayan, aksine kendi kontrol alanlarında siyasi istikrarı sınırlayan bir paralellik dayatmaya çalışan İslamcı geçmişe sahip terör örgütlerinin nüfuzunun arttığını belirten Cezayirli akademisyen, bu olguyla yüzleşmenin önemine işaret etti.

Sahel bölgesinde siyasal İslam'ın siyaset sahnesinde yer almaması halinde, laik ve kurumsallaşmış devletin güçlendirilmesi ve bölgedeki bazı ülkelerde demokratik sivil yönetimin tesis edilmesi gerektiğine inanan Mizab, bunun için en büyük sorunun etnik çatışmalar, darbeler ve terörizmle mücadele olduğunu söyledi. Bu yüzden siyasal İslam karşısında alternatif akımların yükselişinin desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Mizab, siyasal İslamcı hareketin yok olmasının, Mali ya da Sahel ülkeleri için istikrar anlamına gelmediğini, çünkü devlet ile dini hareketler arasındaki çatışmaların, kabilelerin önde gelen isimleri ve iktidarla çatışmaya dönüşebileceğini ifade etti.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD'nin Beyrut Büyükelçiliği, Lübnan ve İsrail arasında doğrudan diyalog kurulmasını hedefliyor

İsrail sınırının Lübnan tarafında bomba patladı ve çıkan beyaz duman fosforlu bir bomba olduğunu gösteriyor (Reuters)
İsrail sınırının Lübnan tarafında bomba patladı ve çıkan beyaz duman fosforlu bir bomba olduğunu gösteriyor (Reuters)
TT

ABD'nin Beyrut Büyükelçiliği, Lübnan ve İsrail arasında doğrudan diyalog kurulmasını hedefliyor

İsrail sınırının Lübnan tarafında bomba patladı ve çıkan beyaz duman fosforlu bir bomba olduğunu gösteriyor (Reuters)
İsrail sınırının Lübnan tarafında bomba patladı ve çıkan beyaz duman fosforlu bir bomba olduğunu gösteriyor (Reuters)

ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği, Lübnan ile İsrail arasında doğrudan bir angajman kurulması çağrısında bulunarak, Lübnan’ın egemenliğini geri kazanması ve bağımsız bir gelecek inşa etmesi için "tarihi bir fırsatın" eşiğinde olduğunu belirtti.

Büyükelçilik tarafından X platformu üzerinden yapılan açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın şahsi talebiyle sağlanan geniş kapsamlı sükunetin, Lübnan’a kendi taleplerini Amerikan hükümetinin tam desteğiyle sunabileceği bir alan açtığı ifade edildi.

Açıklamada, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında Trump’ın himayesinde gerçekleşecek doğrudan bir görüşmenin, Lübnan için kritik kazanımlar sağlayabileceği vurgulandı. Bu olası zirvenin; tam egemenlik, toprak bütünlüğü, sınır güvenliği, insani yardım ve yeniden imar çalışmalarının yanı sıra devlet otoritesinin tüm ülke topraklarında yeniden tesis edilmesi noktasında bir fırsat teşkil ettiği kaydedildi.

ABD’nin bu süreçte Lübnan’ın yanında durmaya hazır olduğunu teyit eden Büyükelçilik, Lübnanlı yetkilileri bu fırsatı "güven ve sağduyuyla" değerlendirmeye çağırdı. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre açıklamanın sonunda, bölgedeki mevcut durumun artık tereddüt etmeye tahammülü kalmadığına dikkat çekildi.


Husi yaz kampları: Savaş cephelerine ‘zorunlu’ okul gezileri

 Husilerin Amran’da bulunan yaz kampındaki çocuklar için düzenlenen okul gezisinden (Şarku’l Avsat)
Husilerin Amran’da bulunan yaz kampındaki çocuklar için düzenlenen okul gezisinden (Şarku’l Avsat)
TT

Husi yaz kampları: Savaş cephelerine ‘zorunlu’ okul gezileri

 Husilerin Amran’da bulunan yaz kampındaki çocuklar için düzenlenen okul gezisinden (Şarku’l Avsat)
Husilerin Amran’da bulunan yaz kampındaki çocuklar için düzenlenen okul gezisinden (Şarku’l Avsat)

Sana’daki bir devlet okulunun bahçesinin köşesinde, siyah kıyafetler içinde bir kadın duruyor. Bir zamanlar oğlunu burada görmeye alışmıştı.

Bugün, aynı yere, artık bir anne olarak değil, hayatta kalmaya çalışan bir temizlik işçisi olarak geri dönüyor. Ağır bir sessizlik içinde yeri süpürürken, sanki bahçeye dökülen taşlara fısıldıyor: “Burada bir oğlum vardı, çocukken gitti, cenaze olarak döndü.”

Anne, çocuklarda oğlunun yüzünü görüyor, kulağında daha önce hiç duymadığı marşlar ve sloganlar yankı yapıyor. Sessizce, bu çocuklardan bazılarının aynı yolu takip edebileceğini fark ediyor, ama hiçbir şey söylemiyor.

Amr’ın annesi iki yıl önce, 17 yaşındaki tek oğlunu kaybetti.

Oğlunun cansız bedeni getirildi ve fotoğrafı bir tabutun üstüne yapıştırıldı. Ona “Zeynep, sevin, oğlun şehit oldu” dediler.

fvb
Husi sloganlarını haykıran öğrenciler (Şarku’l Avsat)

Kadın, bizimle konuşurken, oğlunun o yaz kampına katılmaya başladığından beri nasıl değişmeye başladığını hatırlıyor. Daha sessiz ve bazen daha sert olmuştu, ‘cihad’ ve ‘zafer’ gibi ifadeleri tekrar ediyordu, sanki bunlar tek yoluymuş gibi… Ne olduğunu anlayamamıştı ama gözlerinde onu kendisinden uzaklaştıracak bir bakış gördü.

Bugün, sadece gözyaşlarını gizlice silmekte ve ‘şehit annesi’ olarak aldığı bu temizlik işinde üç kızına bakmak için çalışmakta. Zira oğlunu kaybettiği için artık geçimini sağlamak zorunda.

Yaz etkinliğinden seferberlik aracına

Husilerin 2014 yılında Sana’yı ele geçirmesiyle birlikte ortaya çıkan yaz kampları, sadece bu döneme ait bir gelişme değil. Aslında bu merkezler, Husilerin kuruluşuyla doğrudan bağlantılı olan tarihi bir sürecin uzantısı. Bu yaz kamplarının kökleri, 1990’ların başlarına, özellikle de 1991 yılına kadar gitmekte. Bu dönemde Husi hareketi, ‘İmanlı Gençlik’ olarak bilinen bir grup aracılığıyla, Saada vilayetinde gençlik faaliyetleri ve kurslar düzenlemeye başlamıştı. Bu etkinliklerin amacı, ideolojik söylemlerini eğitim halkaları ve yaz kampı aktiviteleri aracılığıyla yaymaktı. Bu faaliyetler, Husi hareketinin toplumsal ve örgütsel tabanını inşa etmenin erken dönem araçlarından biri olarak, eğitim ile düşünsel gelişimi birleştiren etkileşimli bir ortam yaratma işlevi görüyordu.

2004 yılında başlayan Saada savaşlarının ardından, bu faaliyetlerde önemli bir dönüşüm yaşandı. Faaliyetler artık yalnızca dini veya eğitsel boyutla sınırlı kalmamış, aynı zamanda bir mobilizasyon ve çekim aracı haline gelmişti. Halkın savaş sırasında duyduğu sempatiyi kullanarak, etkisini genişletmiş ve daha geniş gençlik kesimlerini harekete geçirmişti.

2008 yılına gelindiğinde Husi hareketi, bu faaliyetleri Saada dışına taşıma yönünde adımlar atmaya başlamıştı. Bunun için geleneksel olmayan yöntemler kullanarak, dijital materyalleri küçük depolama aygıtlarına (SD kartlar ve USB bellekler) yükleyip dağıtıyordu. Bu materyaller, yaz kamplarına dair dersler ve konuşmaları içeriyordu. Söz konusu konuşmalar, daha sonra yazılı hale getirilip kitapçıklar halinde basılıyordu.

Yaz kamplarına ilişkin bir denetçi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, 2008 yılında ‘küçük bellekler’ aldığını ve bunların belirli okullarda öğrencilere dağıtıldığını belirtti. Belleklerin içeriğine baktığında, Husi hareketinin kurucusu Hüseyin Bedreddin el-Husi’nin konuşmalarının kayıtlarını bulduğunu söyledi ve bu materyallerin, onun Husi ideolojisini benimsemesi ve desteklemesi için dönüm noktası oluşturduğunu ifade etti.

Ayrıca bu kişi, Husi hareketiyle ilgilenen ve çevrelerinden gelen insanların yer aldığı kapalı toplantılara katıldığını belirterek, bu toplantılarda, Sana ve çevresindeki bölgelerden gelen kişilerle birlikte, bu konuşmaları dinlediklerini açıkladı.

fgthyu7
Husi yaz kamplarındaki üniformalı çocukların sabah selamı (Şarku’l Avsat)

2011 yılında (özellikle şubat ayındaki olaylar, geniş çaplı gösteriler ve siyasi bir açılımın yaşandığı bu dönemde) Husilerin yaz kampları ve etkinlikleri, birkaç vilayete yayılmaya başladı. Bu süreçle birlikte, daha düzenli hale gelen merkezler ve kurslar, Husi hareketinin ana kalesi dışındaki bölgelerde de ortaya çıkmaya başladı. Bu yeni merkezler, ‘rejim değişikliği’ gibi cazip bir sloganla, daha açık bir yönetim gözetimi altında faaliyetlerini sürdürdü. Her yerde hoparlörler kurularak, sürekli olarak Husi şarkıları ve marşları yayınlanmaya başlandı.

Ancak en önemli dönüşüm 2014 yılında Sana’nın Husi hareketi tarafından ele geçirilmesiyle yaşandı. Bu dönemde yaz kampları, sınırlı etkinliklerden, devletin resmî kurumları aracılığıyla yönetilen geniş çaplı bir programa dönüştü. Artık bu program, merkezi ve teknik komitelerle desteklenen bir organizasyon yapısına sahipti ve bir dizi bakanlık, faaliyetlerin yönetimine katılıyordu.

sdvfgbhyju
Husilerin düzenlediği yaz etkinliklerinden birinde çocuklar (Şarku’l Avsat)

Güvenlik kaynaklarına göre Husi hareketi, yaz kamplarının şu anki şeklini almadan önce, gençleri çekmek ve onların desteğini kazanmak amacıyla ‘kültürel kurslar’ adı verilen programlara dayalı faaliyetler yürütüyordu. Bu programlar, gençleri hareketin ideolojisiyle tanıştırarak onları kendi projelerine dahil etmenin erken aşamalarını oluşturuyordu. Kaynağa göre, yaz kampları artık sadece bir etkinlik değil, tamamen entegre bir organizasyon yapısına sahip kurumsal bir programa dönüştü. Bu kamplar, gençlerin zihniyetini etkileme ve bazılarını savaş cephelerine yönlendirme araçlarından biri olarak kullanılmaya devam ediyor.

Yaz kamplarının türleri

Şarku’l Avsat’ın elde ettiği bilgilere ve tanıklıklara göre, Husi hareketi yaz kamplarını üç ana kategoriye ayırmaktadır: kapalı, model ve açık kamplar. İlk kategori, ideolojik askeri eğitimler sunan kamplar olarak kabul edilirken, ikinci kategori, genç liderler yetiştirmeyi amaçlayan merkezlerdir. Üçüncü kategori ise daha çok propaganda amacı güden kamp türleridir.

Kapalı kamplar, askeri üslere kurulur ve katılımcıları, özellikle Husi hareketinin saflarında savaşçı olmaya hazırlamaya yönelik eğitimlere odaklanır. Katılımcılar, askeri ve ideolojik eğitimlerle bu amaç için yetiştirilirler. Kamplara kabul edilen katılımcıların cep telefonlarına el konulur, ailelerinden haber almaları engellenir ve gece vakti, sürekli değişen eğitim alanlarına taşınırlar.

Bu kamplara katılanlar genellikle, okullarında silah sökme ve montajı üzerine eğitim almış olan lise son sınıf öğrencileridir. Ayrıca, bu öğrencilere üstün başarıları karşılığında askeri eğitim kampları da sunulur, bazı lise öğrencileri ise okulda yapılan keşif faaliyetlerinin yerine, Husi hareketi tarafından askeri faaliyetlere yönlendirilir.

Bu kapalı kamplarda, katılımcılara hafif ve orta makineli tüfek kullanımı, RPG (roket atar), havan topu, el bombası, kamuflaj ve gizlenme gibi askeri taktikler öğretilir.

dfgthy
Husilerin Amran’da bulunan yaz kampındaki çocuklar için düzenlenen okul gezisinden (Şarku’l Avsat)

Model yaz kampları, genellikle on yaş ve üzerindeki çocuklar için düzenlenir ve ‘nitelikli kamplar’ olarak tanımlanır. Bu kamplara, okulda çeşitli alanlarda başarı gösteren ve önde gelen öğrenciler katılır. Öğrenciler tüm hafta boyunca kamp alanında kalır, aileleriyle iletişim kurmalarına izin verilir ve telefonlara el konulmaz. Bazen öğrencilere her hafta veya iki haftada bir evlerine dönme izni de verilir.

Bu tür kamplar genellikle vilayet başkentlerinde düzenlenir. Katılımcılar, Husi hareketinin önde gelen liderlerinden ideolojik dersler alır, ‘cihad’ ve Husi liderlerinin yanı sıra, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) gibi örgütlerin liderlerinin hayatlarını anlatan filmler izlerler. Ayrıca, belirli türdeki silahların sökülmesi ve kullanımı üzerine sınırlı eğitimler de alırlar.

Açık kamplar ise 5-10 yaş arasındaki çocuklar içindir. Genellikle sabah başlar ve öğleye kadar devam eder. Bu kamplar, halk tarafından genellikle Kur’an ezberleme ve yaz etkinlikleri olarak görülse de, burada çocuklara Husilerle alakalı çeşitli içerikler öğretilir.

fvfvf
Saada’da Husilere ait bir okulun bahçesinde öğrenciler ve öğretmenler (Şarku’l Avsat)

Kız çocukları da bu faaliyetlerden muaf tutulmaz. Husi hareketinin, kadınlara özel olarak kurduğu merkezler bulunur. Kızlar, saha ağları aracılığıyla bu programlara dahil edilir. Kadın eğitmenler ve kadro, bu merkezlerde eğitilir ve ortak eğitim materyalleri geliştirilip uygulanır.

Bu merkezler, eğitim ve eğlence alanları olarak sunulmakta, fakat aynı zamanda yoğun dini programlar, ideolojik dersler ve grup etkinlikleri içermektedir. Bu etkinlikler, disiplin ve aidiyet duygularını pekiştirmeyi amaçlayan faaliyetlerle desteklenir.

‘Komplo teorisinin’ yaygınlaşması

Husi hareketi, yaz kamplarının, din ve vatanı hedef alan komplolara karşı bir kale olarak sunulmasına özel bir vurgu yapmaktadır. Bu kamplar, ‘Kur’an kültürünün’ gençlerin zihinlerine kazandırılmasının bir aracı olarak tanıtılmakta ve bilimin ve bilincin silahlarıyla donatılmış bir nesil yetiştirme amacını gütmektedir.

Ayrıca Husi hareketi, ‘düşmanla mücadelenin’ sadece askeri alanda sınırlı olmadığını, aynı zamanda ‘bilinç hedeflemesine’ dayandığını vurgulamaktadır. Yaz kampları, bu bağlamda ‘yumuşak savaş’ ve ‘kültürel işgale’ karşı bir korunak olarak sunulmakta, uzun vadeli bir entelektüel mücadelenin parçası olarak, gençleri karşılaşacakları her türlü mücadeleye hazırlamak hedeflenmektedir.

sdvdsfvd
Husilerin eğitim müfredatında kullandıkları kitaplar, resmi okul kitaplarına kıyasla daha renkli ve yüksek kalitede basılır. (Şarku’l Avsat)

Eğitim kaynaklarına göre bu merkezlerde görevli olanlar, her yıl daha fazla öğrenci çekmek için maddi ve manevi teşvikler sunmaktadır. Öğrencilere yemek temini, bazı temel ihtiyaçların karşılanması ve keşif gezileri gibi aktiviteler düzenlenerek, katılımcı sayısının artırılması sağlanmaktadır.

Husi hareketinin kurucusu Hüseyin Bedreddin el-Husi’nin bir konuşmasında yer alan ‘Allah’ı Tanıma Dersleri’ başlıklı bir metin, bu kampların genel amacını açıkça ortaya koymaktadır. Bu derslerin hedefi, öğrencilere Allah’ı tanıtmak, inançlarını kalplerine ve bilinçlerine kazandırmak ve onları bu inançla, düşmanlarla mücadeleye atılmaya hazırlamaktır.

Resmi müfredat dışı dersler

Husilerin eğitim müfredatında kullandıkları kitaplar, resmi okul kitaplarına kıyasla daha renkli ve yüksek kalitede basılır. Bu durum, programlara ayrılan kaynakların, devamlı olarak gerileyen eğitim sistemine kıyasla ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Normal eğitimdeki öğrenciler ders kitaplarını karaborsadan almak zorunda kalırken, bu yaz kampları için harcanan kaynaklar dikkat çekiyor. Her yıl, yaz kamplarının hazırlıklarıyla birlikte, Husi hareketinin lideri Abdulmelik el-Husi, bu kurslara katılım çağrısında bulunmak için yıllık bir konuşma yapar.

dscdsv
Husilere bağlı bir yaz kampında ‘Mesleğim, Geleceğim’ başlıklı ders dışı etkinlikler (Şarku’l Avsat)

Bahsedilen kitaplar dikkatlice incelendiğinde, en dikkat çekici özelliklerinden biri, bu kitapların Yemen Cumhuriyeti veya Eğitim Bakanlığı’na dair herhangi bir ibare taşımamasıdır. Bunun yerine, kitaplar ‘Kur’an Yolu - Yaz Kursları Genel Müdürlüğü’ başlığı altında yayımlanmaktadır.

Bu durum, kursların adlandırılmasına da yansımaktadır. Kamplar, düzenlendiği okulların ismiyle anılmak yerine, sembolik anlamlar taşıyan isimlerle anılmaktadır.

Bakanlık niteliğinde bir idari yapı

Husi hareketinin kontrolünde bulunan bölgelerdeki yaz kursları ve etkinliklerinin yönetim yapısı, çok seviyeli bir idari sistemi gözler önüne sermektedir. Bu yapı, öncelikle Eğitim ve Gençlik bakanlıklarının yanı sıra, merkezi bir rol oynayan Genel Mobilizasyon Komitesi tarafından yönetilmektedir. Ayrıca, dini içerik ve vaaz metinlerinden sorumlu olan Vakıflar ve İrşad Bakanlığı da önemli bir yer tutmaktadır.

Yürütme ve teknik düzeyde ise Husi hareketinin kontrolündeki vilayetlerde yerel yönetimler, sahada denetim ve iş birliği sağlamakla sorumludur. Bu, ilçe ve merkezlerdeki eğitim ofisleri ve denetim komiteleri aracılığıyla yapılır. Günlük faaliyetler burada yönetilir, personel dağıtımı yapılır ve programların uygulanması izlenir. Böylece, yönetim yapısı merkezi düzeyden yerel bölgelere kadar yayılmakta, etkinliklerin koordinasyonu sağlanmaktadır. Bu hiyerarşik sistem, hareketin eğitim ve ideolojik yönlendirme faaliyetlerini yerel düzeyde de etkin bir şekilde sürdürmesini mümkün kılmaktadır.

dfvgthy
Bir öğretmen, yaz dönemi dersleri için Husi müfredatından kitaplar seçiyor. (Şarku’l Avsat)

Diğer taraftan çeşitli bakanlıklar, sektörel programların yürütülmesinde teknik ortaklar olarak görev almaktadır. İçişleri Bakanlığı, ‘Bilinçli Gençlik... Güvenli Toplum’ programını yürütürken, Tarım Bakanlığı ‘Yeşil Ordu’ programını denetlemektedir. Sağlık Bakanlığı, ‘Sağlık Elçileri’ programına liderlik ederken, Telekomünikasyon sektörü ‘İletişim Çağında Farkındalık’ programını yönetmektedir. Teknik Eğitim ve Mesleki Eğitim Bakanlığı ise ‘Mesleğim, Geleceğim’ faaliyetini denetlemektedir. Bu iş bölümü, güvenlik, sağlık, tarım, dijital medya ve uygulamalı meslekler gibi alanları kapsayarak geniş bir yelpazeyi hedef almaktadır.

Ayrıca Enformasyon Bakanlığı, yıllık koordinasyonlar yoluyla sürekli bir destek rolü oynamaktadır. Bu koordinasyonlar, programların medya kapsamını belirler ve yaz kurslarının tanıtımını yaparak, sahada etkinliklerini takip eder. Bu faaliyetler, toplumda Husi hareketinin varlığını güçlendirmeyi amaçlayan bir plan çerçevesinde gerçekleştirilir.

greerge
Husi okullarından birinin bahçesinde yapılan sabah selamlamasında Filistin bayrağı ve ABD-İsrail karşıtı sloganlar (Şarku’l Avsat)

Yaz kamplarının yönetimi, Husi hükümetinin başbakanı tarafından başkanlık edilen ‘Yaz Kursları ve Etkinlikler Yüksek Komitesi’ tarafından sağlanmaktadır. Bu komiteye, Eğitim Bakanı, Gençlik ve Spor Bakanı, Vakıflar ve İrşad Bakanlığı’ndan bir temsilci, ayrıca hareketin kültürel ve mobilizasyon birimlerinden temsilciler de dahildir.

Alt komite başkanlıkları, vilayet valileri tarafından yürütülür. Bu komiteler, eğitim ofisleri, gençlik ve spor, vakıflar ve irşad dairesi yöneticilerinden oluşur. Bu yapılar, yaz kamplarının ve etkinliklerinin yerel düzeyde de etkin bir şekilde düzenlenmesini ve uygulanmasını sağlar.

Dönüm noktası 2026

Son yıllarda yaz kamplarının genişlemesi kademeli olarak gerçekleşse de 2026 yılı önemli bir dönüm noktasıdır. Artık yaz okulları seçmeli etkinlikler olmaktan çıkmış, katılımın zorunlu olduğu bir hale evrilmiştir.

Öğrenciler, veliler ve öğretmenler tarafından yapılan açıklamalara göre, doğrudan ve dolaylı baskılar oldukça açık bir şekilde uygulanmakta, zaman zaman tehditlere kadar varmaktadır. Bu durum, bazı ailelerin zor bir ikilemle karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır: Ya uyum sağlamak, ya da çocuklarının geleceğini riske atmak.

Bu dönüşüm resmi olarak duyurulmamış olsa da, artık günlük bir gerçeklik halini almıştır. Çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilere göre, 2026 yılı yaz dönemi için yaz kurslarının hazırlıkları başladığında Husi hareketi, okul düzenlemelerini yaz kamplarına katılımla ilişkilendiren artan bir baskı uygulamaya başlamıştır. Örneğin, öğrencilerin yeni eğitim yılına kabulü, bu kamplara katılımlarına bağlanmakta, okul idarelerine de öğrencilerini bu yaz kamplarına kaydetmeleri için baskılar yapılmaktadır, aksi takdirde cezai yaptırımlar uygulanacağı belirtilmektedir.

Eğer bir öğrenci, geleceğini ve daha sonra üniversiteye girişini etkileyebilecek olumsuz kayıtlardan arınmış, temiz bir akademik sicile sahip olmak istiyorsa, bu merkezlere kayıt yaptırmalıdır.

fvvfe
Aileler çocuklarını Husi merkezlerine göndermeye zorlanıyor. (Yerel medya)

Bazı okullarda, öğrencilerin bir sonraki yıl için kabul edilmeleri, yaz kampına katılım sertifikasına bağlanmıştır. Ayrıca, iletişim gruplarında dolaşan mesajlarda, öğrencilerin yaz kamplarına katılmamasının eğitim yolculuklarını olumsuz etkileyebileceğine dair dolaylı tehditler yer almaktadır.

Örneğin, bir okulun müdür yardımcısı tarafından, WhatsApp grubunda öğrencilere yönelik gönderilen bir mesajda, yaz kamplarına katılmayan öğrencilerin gelecek yıl kaydının yapılmayacağı açıkça belirtilmektedir. Mesajda şöyle denilmektedir: “Değerli anneler, öğrenci kaydınız yalnızca yaz kampından alınacak bir katılım belgesiyle kabul edilecektir. Henüz kayıt yaptırmayan öğrencilerinizin, kamp kaydını yaptırarak bu fırsattan yararlanmalarını rica ederiz.”

dsfgtrhy
Husilerin müfredatı çarpıtarak çocukları savaşa zihinsel olarak hazırladıkları yönünde suçlamalar (AFP)

Başka bir WhatsApp grubunda ise bir öğretmen, öğrencilere yönelik şu şekilde bir uyarı yapmaktadır: “Yarın erken gelin, kayıtlı olanlar ve kaydını yapmayanlar, yaz kampına katılmalılar. Yönetim, yaz kampı belgesi olmayan öğrencileri kabul etmeyecek.”

Ayrıca, Sana’nın kuzeyindeki bir okul müdüründen gönderilen bir mesajda, ders geçemeyen öğrencilere yaz kurslarına katıldıkları takdirde ek puan verileceği vurgulanmaktadır. Bu durum, öğrencilerin yaz kamplarına katılımını bir tür zorunluluk ve ödül-motivasyon aracı olarak kullanıldığına işaret etmektedir.

İlgisizlik ve suçlama

Kaynaklara göre, Husi hareketinin, yaz kamplarına katılımda öğrenciler ve ailelerinin önceden bildikleri olumsuz sonuçlar nedeniyle bir ilgi düşüşü yaşanmasından korkarak bu tür uygulamalara başvurduğu ifade edilmektedir.

Bu kamplarda görevli bir öğretmen olan A. Abdulkerim, Husi hareketinin yaz kurslarına katılımı artırmak için aldığı tüm önlemlere rağmen, son zamanlarda katılımda ciddi bir düşüş yaşandığını belirtti.

Abdulkerim, “Katılım çok düşük olmaya başladı” diyerek, öğrenci çekme çabalarının uzun zaman aldığını, sürekli ikna çabaları ve maddi kaynak gerektirdiğini ifade etti.

Yemenli öğretmenler sendikası da Husi hareketinin denetimindeki bölgelerde düzenlenen yaz kamplarının tehlikelerine dikkat çekerek, bu kampların örgütlü bir şekilde mezhepçi ideolojik eğitim araçları haline geldiğini ve çocukları ve gençleri hedef alarak, Yemen’in ulusal kimliğine ve eğitim sistemine yönelik planlı bir saldırı gerçekleştirildiğini vurgulamıştır. 12 Nisan 2026 tarihli bir açıklamada sendika, Husi hareketinin Sana’ya hâkim olmasından bu yana bu kampların sayısını artırarak, daha fazla öğrenci çekmeye ve bu kampları, Yemen’in ulusal ve dini değerleriyle çatışan, soylu sınıf seçilimini vurgulayan inançları aşılamak için kullanmayı hedeflediğini belirtmiştir. Sendika, bunun Yemen’in güvenliği ve istikrarı için tehdit oluşturduğunu ifade etmiştir.

İhmal edilmiş okullar ve gelişen merkezler

Husi hareketi, yaz kamplarını, savaş nedeniyle yaşanan eğitim eksikliklerini telafi etmek için bir ‘eğitim kaynağı’ olarak tanımlasa da, Şarku’l Avsat ile görüşen birçok öğretmene göre, bu sadece daha kötü bir bahanedir. Öğretmenler, eğer gerçekten eğitimde bir reform yapılmak istenseydi, okulların kendilerinin bu telafiyi sağlamak için uygun bir alan olabileceğine işaret ediyor. Onlara göre, Husi hareketinin yaz kamplarına ısrarla verdiği önem, asıl amacın eğitim değil, erken yaşta askere alım ve ideolojik mobilizasyon yapmak olduğunun bir göstergesi.

vfbrthyju
Sana’daki Husi şehitlerinin mezarlığını ziyaret eden Yemenli bir çocuk (EPA)

Öğretmenler şu soruyu gündeme getiriyorlar: “Husi hareketi, resmi eğitim üzerinde tam bir denetime sahipken ve kendi ideolojilerini ders kitaplarına başarıyla yerleştirmişken, neden okulları ihmal ediyor ve onları eğitim için hayati önem taşıyan öğretmenler, maaşlar ve temel eğitim gereksinimlerinden yoksun bırakıyor?”

Bu, okulların yıl boyunca durağan bir durumda kalıp yaz aylarında aniden canlanmaları arasındaki çelişkiyi gündeme getiriyor.

Yaz kamplarına gösterilen aşırı ilgi, bu kamplara büyük miktarda para ve emek harcanması, resmi eğitimin ise tamamen duraklatılması ve öğretmen eksikliği ile ciddi kaynak sıkıntıları yaşanması arasında büyük bir çelişki yaratıyor. Binlerce okul, eğitim sürecinin temel unsurlarından bile yoksun durumda. Bu, Husi hareketinin eğitimdeki asıl amacının, toplumsal yapıyı şekillendirmek ve ideolojik olarak gençleri kendi amaçları doğrultusunda hazırlamak olduğuna dair ciddi bir endişe yaratıyor.


Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan Savunma Bakanı Tümgeneral Michel Menassa (Mişal Mansi)  perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ile yürütülecek müzakerelere teslim olmak ya da pazarlık yapmak için değil, barış sağlamak amacıyla gittiğini vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Lübnan Ulusal Haber Ajansı NNA’dan aktardığı habere göre Mansi, Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Doktor Sami Ebi el-Muna ile Beyrut’un Verdun bölgesindeki cemaat merkezinde gerçekleştirdiği görüşmede, “Ülkemize yönelik İsrail saldırısını ve bunu durdurmaya yönelik süregelen çabaları ele aldık. Ulusal birliğin korunması, Lübnan meşruiyeti etrafında kenetlenme ve silahın yalnızca Lübnan ordusu ile resmi güvenlik kurumlarının elinde olması ortak paydamız oldu” dedi.

Mansi, Lübnan halkının yaşadığı krizi aşmasına yardımcı olmanın temel öncelikleri olduğunu belirterek, “Küçük hesapları bir kenara bırakıp büyük ulusal hedeflere odaklanmak temel amacımızdır” ifadelerini kullandı.

Müzakerelere ilişkin olarak ise, “Eğer müzakerelere gidiyorsak bu barış içindir, teslimiyet için değil. Biz pazarlık değil, müzakere yapıyoruz. Şehitlerin hatırına akan kanı durdurmak istiyoruz. Müslüman ve Hristiyan tüm Lübnanlılar olarak birlik ve beraberlik içinde kalmakta kararlıyız” diye konuştu.

Mevcut krizin sona ermesi temennisinde bulunan Mansi, “Bu sıkıntılı sürecin bitmesini, bu kara bulutun dağılmasını ve Lübnan ile halkı için kurtuluş ışığının doğmasını umuyoruz” dedi.

Öte yandan Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Sami Ebi el-Muna da devlet ve meşru kurumlar etrafında kenetlenmenin önemine dikkat çekti. Özellikle mevcut koşullarda, Lübnan’ın korunması ve egemenliğinin sağlanması için görev yapan ordunun desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Muna, iç barışı hedef alan her türlü girişime karşı uyarıda bulunarak, “Güçlü Lübnan, birlik içindeki Lübnan’dır” dedi.