Umutla beklenen Filistin Devleti, koşulsuz siyasi tanınma yolunda

Filistin devletinin tanınmasının ertelenmesi için hiçbir gerekçe yok

Görsel: Majalla
Görsel: Majalla
TT

Umutla beklenen Filistin Devleti, koşulsuz siyasi tanınma yolunda

Görsel: Majalla
Görsel: Majalla

Remzi İzzettin Remzi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bundan yaklaşık yetmiş yedi yıl önce, Filistin'in Arap ve Yahudi olmak üzere iki devlete bölünmesini öngören 181 sayılı kararını kabul etti. Bu karar, İsrail Devleti'nin kurulmasının yasal temelini oluşturdu.

Birleşmiş Milletler (BM) 17 Haziran 2025 tarihinde, Suudi Arabistan ve Fransa’nın girişimiyle ‘iki devletli çözümün’ uygulanma yollarını ele almak üzere yeni bir konferans düzenleyecek ve bu konferans, Filistin halkının bağımsız bir devlet kurarak kendi kaderini tayin etme hakkını elde etmek için çıktığı uzun yolda bir dönüm noktası olacaktı.

Ancak konferans, İsrail'in 13 Haziran'da İran'a yaptığı ani saldırı nedeniyle gerçekleştirilemedi. İran'ın askeri altyapısını, nükleer tesislerini, askeri liderlerini ve nükleer bilim adamlarını hedef alan saldırı, Ortadoğu’yu yıllardır gördüğü en ciddi krizlerden birine sürükledi.

Filistin meselesine karşı halen belirsiz bir tutum sergileyen ülkeler, özellikle de 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail'in uygulamaları konusunda, net bir tavır almak zorunda kalacaklar. Ya İsrail'in politikalarının Filistinlilerin yaşayabilir bir devlet kurma umutlarını sona erdirmek amacıyla Filistin topraklarını işgal etmeye devam ederek soykırım ve etnik temizlik dahil olmak üzere savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği yönünde çok sayıda kanıt olmasına rağmen İsrail için bahaneler bulmaya devam edecekler ya da adalet, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü savunma yükümlülüklerini yerine getirecekler.

Filistin devletinin tanınmasını ‘uygun zamanı beklemek’ bahanesiyle ertelemek için hiçbir gerekçe yok. Ayrıca, İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki Filistin halkına karşı eylemlerini haklı çıkarmak için uluslararası hukuku yorumlamaya da artık yer yok. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), uluslararası insan hakları örgütleri ve dünya kamuoyu, İsrail'in eylemlerinin en azından yasadışı olduğu ve muhtemelen soykırım düzeyine ulaştığı konusunda hemfikir.

UAD’ın bu bağlamda danışma görüşleri ve geçici tedbirler yayınladığını hatırlatmak yeterli olur. UAD, 19 Temmuz 2024 tarihinde, İsrail'in Filistin topraklarını işgalinin yasadışı olduğu, bu işgali sona erdirmesi, yeni yerleşim yerleri kurmayı durdurması ve mevcut yerleşim yerlerini boşaltması gerektiği sonucuna vardı. Mahkeme ayrıca, tüm ülkelerin İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı varlığıyla yarattığı durumun devam etmesine katkıda bulunacak her türlü destek ve yardımı vermemesi gerektiğini vurguladı.

Dolayısıyla, ağır insan hakları ihlallerini kolaylaştıran kuruluşlara sağlanan her türlü mali destek, yerleşim yerlerinin inşasına yönelik finansman da dahil olmak üzere, yasaklanmış bir yardım olarak kabul edilir ve devam eden yasadışı işgale suç ortaklığı anlamına gelir.

UAD, uluslararası insan hakları örgütleri ve dünya kamuoyu, İsrail'in eylemlerinin en azından yasadışı olduğu ve muhtemelen soykırım düzeyine ulaştığı konusunda hemfikir.

UAD, Güney Afrika'nın İsrail'i ‘soykırım suçunu önleme sözleşmesini ihlal etmekle’ suçladığı davayı incelemeye makul bir gerekçe olduğunu tespit ettiğinden, UAD’ın Bosna Hersek ve Sırbistan davasında verdiği önceki karar, ilgili bir emsal teşkil ediyor. UAD kararında, ‘devletlerin, soykırım suçu işleme olasılığı bulunan veya fiilen bu suçu işleyen kişilerin eylemlerini etkili bir şekilde etkilemekten sorumlu’ olduğunu vurguladı. Bu durum, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü acımasız kampanyaya mali, istihbarat veya askeri destek sağlayan devletler için de geçerli.

Bunun yanında Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de dahil olmak üzere uluslararası sivil toplum kuruluşları ve hükümetler, İsrail güçlerinin Gazze ve Batı Şeria'da işlediği birçok ihlali belgeledi ve kanıtladı.

İsrail'e karşı olumsuz küresel kamuoyu görüşü

Ayrıca, dünya kamuoyu giderek İsrail karşıtı bir tutum sergilemeye başladı. Pew Araştırma Merkezi'nin 3 Haziran'da yayınladığı son ankete göre anketin yapıldığı 20 ülkeden katılımcıların çoğu İsrail'e karşı olumsuz görüş bildirdi. Bu değişimin İsrail'i en çok destekleyen iki ülkeyi de kapsıyor olması dikkati çekti. Bu ülkelerden biri olan ABD’de katılımcıların yüzde 53'ü İsrail'e karşı olumsuz görüş bildirdi. Bu oran 2022 yılından bu yana 11 puanlık bir artış gösterdi. Birleşik Krallık'ta ise bu oran 2013 yılında yüzde 44’ken bugün yüzde 61'e yükseldi.

Ancak artan eleştiriler sadece hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve dünya kamuoyuyla sınırlı değil, İsrail toplumunun geniş bir kesimini de kapsıyor. İsrail toplumunun büyük bir çoğunluğu Netanyahu hükümetinin politikalarını reddediyor. Eski İsrail Başbakan Ehud Olmert, 30 Mayıs tarihinde The Guardian gazetesinde yayınlanan bir makalede mevcut İsrail hükümetini sert bir şekilde eleştirirken “Şu anda Gazze'de yaptığımız şey bir yıkım savaşıdır: sivilleri rastgele ve sınırsız bir vahşetle suçlu bir şekilde öldürmek... Bence İsrail hükümeti artık devletin iç düşmanı haline geldi. İsrail, devlete ve halkına savaş ilan etmiştir... İsrailliler savaş suçu işliyor” ifadelerini kullandı.

scd
Eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Paris'te, 9 Haziran 2025 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın The Guardian gazetesinde 13 Temmuz'da yayınlanan röportajdan aktardığına göre Olmert,  İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Refah'ta bir ‘insani yardım şehri’ kurma planını etnik temizlik olarak nitelendirdi. Eski Genelkurmay Başkanı Moshe Ya'alon da İsrail'in etnik temizlik politikası uyguladığını kabul etti.

Yine Pew Araştırma Merkezi’nin bir başka anketine göre İsraillilerin çoğu Filistinlilerle barışın sağlanabileceğinden şüphe duymaya devam etse de yüzde 53’ü Netanyahu’ya karşı olumsuz bir tutum sergiliyor. Bu tutum esas olarak Netanyahu’nun Gazze’de izlediği politikalardan kaynaklanıyor.

Dünya kamuoyu giderek İsrail karşıtı bir tutum sergilemeye başladı. Pew Araştırma Merkezi'nin 3 Haziran'da yayınladığı son ankete göre anketin yapıldığı 20 ülkeden katılımcıların çoğu İsrail'e karşı olumsuz görüş bildirdi.

Bunun yanında büyük Avrupa ülkelerinin tutumları, bu tarihi anın gerektirdiğinden çok daha geride kalıyor. FransaCumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a gönderdiği mektupta “Fransa, Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na hitap ettiğimde Filistin Devleti'ni tam olarak tanıyacak” açıklamasında bulunsa da bu açıklama sembolik olmasına rağmen açık bir siyasi tereddüt içeriyor. Filistin’i tanımanın daha sonraki bir zamana bağlanması, şartlı veya ertelenmiş olması, kesin bir taahhütten çok hesaplı bir diplomatik manevradır. Bu, ileriye doğru atılmış bir adım gibi görünse de, özünde daha fazla zaman kazanmak için bir fırsat sunuyor ve baskı ve geri adımlara kapıyı aralayarak bir adım geriye gidiyor.

Fransa’nın tutumuna dair bir açıklama yapması zor, ancak tanıma kararının ertelenmesinin, Birleşik Krallık, Almanya ve İtalya olmak üzere Avrupa’nın üç büyük ülkesine şartlı ve zayıf gerekçelere dayanan, asgari düzeyde siyasi güvenilirlikten yoksun tutumlarını sürdürme fırsatı verdiği açık. Ayrıca erteleme, İsrail'e Fransa'ya saldırma ve onu ‘terörizmi ödüllendirmekle’ suçlama fırsatı verdi. Bu, Filistin devletinin toplu olarak tanınmasına yönelik herhangi bir uluslararası hareketi baltalamak için açık bir girişimdi.

Belki de en tehlikelisi, bu erteleme, BM Genel Kurul’daki konferansın içeriğini boşa çıkarmak amacıyla ABD'nin baskısını artırmasına kapı açmasıydı. En önemli olası sonucunun gerçekleşmesini yani Filistin'i bağımsız bir devlet olarak resmen tanıyan Avrupa ülkelerinin sayısının artmasını engelledi.

Bugüne kadar, Kuzey Amerika ve Avustralya hariç, farklı kıtalardan 140'tan fazla ülke Filistin Devleti'ni tanıdı. Ortadoğu ile yakın bağları olmasına rağmen, Avrupa ise bu konuda en tereddütlü ve bölünmüş kıta olmaya devam ediyor. Avrupa ülkelerinin hükümetlerinin büyük çoğunluğu, kendi ülkelerindeki kamuoyunun görüşleriyle açıkça çelişen tutumlar sergiliyor.

hyjuı
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 20 Temmuz 2022'de Paris'teki Elysee Sarayı'nda bir araya geldi (AFP)

Örneğin İngiltere'de, birkaç gün önce, farklı partilerden 220'den fazla milletvekili, Başbakan Keir Starmer'e BM Genel Kurul’daki konferans öncesinde Filistin devletini tanıması için açıkça çağrıda bulundu. Bununla birlikte, Starmer temkinli davranmayı tercih ederek, sanki Filistinliler yedi on yıl boyunca vaatler ve oyalama taktikleriyle bekletilmemiş gibi Filistin’i tanıma sürecinin müzakere yoluyla iki devletli çözümü hedefleyen ‘daha geniş kapsamlı bir planın’ parçası olması gerektiğini açıkladı.

BM Genel Kurul tarafından konferansın nasıl ilerleyeceği konusunda onaylanacak bir kapanış bildirisi yayınlanması bekleniyor.

Her ne kadar BM Genel Kurul kararları temelde bağlayıcı olmayan tavsiyeler olsa da ne yazık ki üye ülkeler bunları görmezden gelmeyi tercih edebilirler. Ancak, Filistin meselesinde olduğu gibi, bu kararların tekrar tekrar ve ezici çoğunlukla kabul edilmesi, uluslararası kamuoyunun eğilimlerini gösteren son derece hassas bir gösterge niteliğinde.

Filistin’i tanımanın daha sonraki bir zamana bağlanması, şartlı veya ertelenmiş olması, kesin bir taahhütten çok hesaplı bir diplomatik manevradır.

Konferans için belirli bir önerim var, ancak bunu sunmadan önce, önerimin dayandığı temelleri açıklamam gerekiyor:

1- Filistin devletinin tanınması koşulsuz olmalı. Filistin’in tanınması için hiçbir ön koşul sunulmamalı. Zira işgalci güç olan İsrail ile henüz oluşum aşamasında olan ve toprakları işgal altında bulunan Filistin devleti arasında ahlaki, siyasi veya gerçekçi hiçbir eşitlik yok.

2- Filistin halkı acil korumaya ihtiyaç duyarken, İsrail güvenlik endişelerini dile getiriyor. Ancak bu endişelerin giderilmesi, Filistinlilerin temel hakları pahasına olmamalı. Mesele özünde bölgesel bir meseledir ve bu kapsamlı çerçeve içinde ele alınmalı.

3- Göstergeler, mevcut İsrail hükümetinin iki devletli çözümü engellemeye devam ettiğini ve bu durumun, hükümeti politikalarından vazgeçmeye zorlayacak kararlı önlemlerin alınmasını gerektirdiğini ortaya koyuyor. Buna karşın Filistinlilerin hem Gazze'de hem de Batı Şeria'da topraklarında korunmaları sağlanmalı. Kısacası, İsrail ile hiçbir şey olmamış gibi ilişkiler sürdürülmemeli. İsrail'in BM Genel Kurul kararlarını cezasız bir şekilde görmezden gelmesine izin verilmemeli. Gerçek sonuçlar olmalı.

4- Konferansın sonuç bildirgesi, İsrail'in Filistin topraklarını işgalini ve uluslararası insani hukuk ile insan hakları hukukunu sistematik olarak ihlal etmesini açık ve net bir şekilde kınayan uluslararası hukuk hükümlerine dayanmalı. Bildirge, özellikle üye devletlerin BM Şartı uyarınca saygı gösterme ve uygulama yükümlülüğü bulunan Uluslararası Adalet Divanı kararlarına dayanmalı.

5- İsrail'e sunulan teşvikler, güvenlik endişeleriyle ilgili olanlar da dahil olmak üzere, siyasi, ekonomik ve askeri boyutları içeren entegre bir bölgesel güvenlik sistemi çerçevesinde yer almalı. Bu teşvikler, kapsamlı bir vizyonun parçası olarak ilan edilebilir, ancak bunların uygulanması, İsrail'in mevcut politikalarını gerçekten gözden geçirmeye başladığının tam olarak doğrulanmasına kadar ertelenmeli.

6- Önerime gelince İsrail'i sorumlu tutmaya yönelik tüm önlemler üzerinde tam bir uzlaşma sağlanamayabileceğini göz önünde bulundurarak, konferansın sonuç belgesine bir dizi olası yaptırımın dahil edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yaptırımlar, çok taraflı olarak veya bölgesel ve ulusal düzeylerde, BM ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA), Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Avrupa Şarkı Yarışması (Eurovision) gibi diğer uluslararası kuruluşların mevcut uygulamalarından yararlanarak uygulanabilir. Her ülke veya bölgesel kuruluş, kendi imkanlarına ve özel koşullarına uygun olanı seçebilir.

fgth
Lahey'deki UAD’ın Güney Afrika'nın İsrail aleyhine açtığı davanın duruşması sırasında, 17 Mayıs 2024 (AFP)

Bu liste, diğerlerinin yanı sıra şunları içerebilir:

- Silahların tamamen yasaklanması.

- Yerleşim birimlerini finanse eden örneğin Hapoalim Bank ve Leumi Bank gibi İsrail bankalarına varlıkların dondurulması ve sistematik para cezaları gibi mali yaptırımlar uygulanması.

- Belirli sektörlere, özellikle İsrail'in büyük silah üreticilerine ve yerleşim yerleriyle bağlantılı şirketlere yaptırımlar uygulanması.

- Kültürel yaptırımlar, İsrail'in uluslararası spor etkinliklerine ve kültürel yarışmalara katılımının yasaklanması dahil.

- Limanların ve hava sahasının kullanımının yasaklanmasının yanı sıra arama ve durdurma yetkilerini de kapsayacak şekilde nakliye ve sevkiyata ilişkin kısıtlamalar getirilmesi.

- Teknolojik ve dijital yaptırımlar, örneğin çift kullanımlı teknolojinin ihracatına kısıtlamalar getirilmesi ve yazılım hizmetlerinin kısıtlanması.

Tüm bunlara ek olarak BM Güvenlik Konseyi (BMGK), Suriye örneğinde olduğu gibi, İsrailli şahıs ve kuruluşları yaptırım listelerine dahil etmeye davet edilebilir.

Konsey ayrıca, İsrail'in doğal gaz kaynaklarının sıkı denetim altında ihraç edilmesine izin verebilir ve gelirlerin Birleşmiş Milletler tarafından denetlenen bir garanti hesabına aktarılmasını sağlayabilir. Bu hesap, Irak'ta uygulanan ‘petrol karşılığı gıda’ programına benzer şekilde, mağdurlara tazminat ödenmesi ve yeniden inşa çabalarının finanse edilmesi için ayrılabilir.

Ancak, bu tür önlemlerin etkinliğini ve güvenilirliğini artırmak amacıyla İsrail'in BM kararlarına uyması için süre belirlenmesi ve bu sürenin sonunda da bu kararlara uyulmaması halinde ek önlemler alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu sürenin sembolik olarak seçilmesi konusunda, İsrail milliyetçiliğiyle tanınan bir İsrailli düşünür, 29 Kasım tarihini önerdi. Bu tarih, 77 yıl önce BM Genel Kurul’un İsrail Devleti'nin kurulmasına ilişkin kararı aldığı tarih olması nedeniyle önemli bir anlam taşıyor. Dolayısıyla aynı organın İsrail'e karşı kararlı önlemler alması ve Filistin devletinin tanınmasını ve haklarını elde etmesini sağlamak için harekete geçmesi son derece uygun olur.

İsrail kamuoyunun etkilenmesi

İsrail o tarihe kadar BM Genel Kurul kararlarını görmezden gelmeye devam ederse hem Genel Kurul hem de BMGK tarafından kararlı adımlar atmalı.

BMGK’yı, Filistin-İsrail çatışmasını çözmek için uluslararası alanda kabul görmüş kriterleri, özellikle de toprakların zorla ele geçirilmesinin yasak olduğu ilkesini benimseyen bir karar almaya çağırdım. Bu karar, Filistinlilerin güvenliğini sağlamakla görevli uluslararası bir koruma gücü kurulmasını da içeren açık bir uygulama mekanizması içermeli. Bu öneriyi 2023 yılının Ekim ve Kasım aylarında burada (Al Majalla’da) yineledim.

ABD'nin veto hakkını kullanarak böyle bir kararın alınmasını engelleyeceği beklentisi de bir engel teşkil etmemeli. Sonuçta karar ABD'ye ait ve hangi tarafta yer alacağına da yalnızca kendisi karar verir.

Genel Kurul ise İsrail'in faaliyetlerine katılımını askıya alma yetkisine sahip. Bu bağlamda Güney Afrika örnek olarak gösterilmeli. Genel Kurul, 1974 yılında Güney Afrika'nın uyguladığı apartheid politikalarının insan haklarını açıkça ihlal etmesi ve Namibya ve Rodezya'daki politikalarının bölgenin istikrarını bozması nedeniyle Güney Afrika'nın katılımını askıya alan 3181 sayılı kararı kabul etti.

Bu karar, Güney Afrika'nın Genel Kurul üyeliğinden fiilen mahrum kalmasına neden oldu. Aynı önlem, uluslararası insani hukuk ve insan hakları hukukunu geniş çapta ihlal eden ve bölgenin istikrarını doğrudan bozan İsrail'e de uygulanabilir.

Buna göre İsrail'in BM kararlarına uyması sağlanana kadar Genel Kurul faaliyetlerine katılımı askıya alınmalı. Aynı nedenlerle 1974 yılında Güney Afrika’nın üyeliği askıya alınmıştı. Bu durumda uluslararası toplum İsrail aynı, hatta daha geniş kapsamlı ihlalleri işlerken nasıl oluyor da seyirci kalıyor?

Genel Kurul kararları büyük siyasi öneme sahip olmakla birlikte, tek başına istenen değişimi gerçekleştirmek için yeterli değil. Bu yüzden üye ülkeler, bu kararlarla birlikte İsrail kamuoyunu etkilemeyi amaçlayan önlemler almalı.

Genel Kurul kararları büyük siyasi öneme sahip olmakla birlikte, tek başına istenen değişimi gerçekleştirmek için yeterli değil. Bu yüzden üye ülkeler, bu kararlarla birlikte İsrail kamuoyunu etkilemeyi amaçlayan önlemler almalı ve mevcut hükümetin izlediği politikaların İsrail'in uluslararası alanda izolasyonunu derinleştirmekten başka bir şeye yol açmadığını anlamalarını sağlamalı. Böylece iki devletli çözümün gerekliliklerine uygun bir İsrail hükümetinin kurulmasının önünü açılabilir.

İsrail, dünya kamuoyunun gözünde zaten kaybetti. Filistin topraklarını işgal etmeye, Filistinlileri yerinden etmeye, toplu cezalandırma ve aç bırakma gibi uygulamalarına devam ederek, uluslararası hukuk, insani hukuk ve insan hakları hukukunu sistematik olarak ihlal ediyor.

sfgthy
İsrail'in Gazze Şeridi'ne düzenlediği hava saldırıları sırasında yoğun duman yükseliyor, 27 Temmuz 2025 (AFP)

Bu yüzden konferansta ezici çoğunlukla İsrail'i sorumlu tutan bir karar alınmalı ve bu karar, İsrail'i Filistinlilere yönelik mevcut politikalarını gözden geçirmeye ve iki devletli çözümü ciddiyetle uygulamaya itmeli.

Konferansı başarısızlığa uğratmaya çalışan ülkeleri “tarih hesap soracak” diyerek geçiştirmek yeterli değil. Zira bu ülkeler, Filistin devletinin tanınmasını imkansız koşullarla bağlayarak ya da İsrail'in uluslararası düzeyde hesap vermesi önündeki engelleri haklı göstererek konferansı başarısızlığa uğratmaya çalışıyorlar. Bu tür tutumların bedeli açıkça ifade edilmeli.

Öte yandan uluslararası toplum, kalıcı bir ateşkes sağlanması, Filistinlilere insani yardımın kesintisiz ulaştırılması, İsrail ordusunun Gazze'den çekilmesi ve İsrail’in başta yerleşim faaliyetleri olmak üzere Batı Şeria'da attığı tüm adımları geri alınması için baskı yapmaya devam etmeli.



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.