Ateş dili ve uzlaşı fırsatları: Şam ile SDG arasında sahada yüksek gerilim ve siyasi diyalog

Suriye Demokratik Güçleri: Bölünmeyi reddediyoruz ve tüm bileşenlerin haklarını koruyan bir anayasa istiyoruz

Suriye Savunma Bakanlığı, SDG'ye karşı tavrını sertleştirerek “devlet ile imzalanan anlaşmalara bağlı kalması gerektiğini” vurguladı (AP)
Suriye Savunma Bakanlığı, SDG'ye karşı tavrını sertleştirerek “devlet ile imzalanan anlaşmalara bağlı kalması gerektiğini” vurguladı (AP)
TT

Ateş dili ve uzlaşı fırsatları: Şam ile SDG arasında sahada yüksek gerilim ve siyasi diyalog

Suriye Savunma Bakanlığı, SDG'ye karşı tavrını sertleştirerek “devlet ile imzalanan anlaşmalara bağlı kalması gerektiğini” vurguladı (AP)
Suriye Savunma Bakanlığı, SDG'ye karşı tavrını sertleştirerek “devlet ile imzalanan anlaşmalara bağlı kalması gerektiğini” vurguladı (AP)

İsmail Derviş

Şam'ın merkezinde, üst düzey yetkili İlham Ahmed başkanlığındaki Özerk Yönetim heyeti, Dışişleri Bakanlığı binasında Suriyeli yetkililerle görüşmelerde bulunurken, aynı anda Savunma Bakanlığı'ndan yüzlerce metre uzakta, Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı iki grup tarafından doğu Halep kırsalındaki Tel Maaz bölgesindeki ordu mevzilerine düzenlenen saldırının ardından, bir Suriye ordu mensubunun hayatını kaybettiğini duyuran resmi açıklama yayınlandı. Açıklamada, “Suriye ordu birlikleri, angajman kuralları çerçevesinde ateş açanlara karşılık verdi ve sızma girişimini püskürterek saldırgan güçleri mevzilerine çekilmeye zorladı” ifadeleri yer aldı. Savunma Bakanlığı açıklamasında şu ifadelere de yer verdi: “Bu gerilimi tırmandırma girişimi, SDG'nin Münbiç ve Deyr Hafer bölgelerindeki ordu mevzilerini sürekli olarak hedef almaya devam etmenin yanı sıra, Leyramun kavşağı yakınlarında kontrol ettiği mevzilerden Halep şehrine giden bazı yolları aralıklı ve neredeyse günlük olarak sakinlerin geçişine kapattığı bir dönemde gerçekleşti. Bu, Suriye hükümetiyle varılan mutabakat ve anlaşmaları hiçe saymaktır.”

 

Karşılıklı suçlamalar

Savunma Bakanlığı, SDG'ye karşı söylemini sertleştirerek, “Suriye devletiyle imzalanan anlaşmalara uyması, Halep ve doğu kırsalındaki ordu personelini ve sivilleri hedef alan sızma, topçu ateşi ve provokasyonlara son vermesi gerektiğini, bu eylemlerin devam etmesinin yeni sonuçlara yol açacağını” vurguladı.

Bu olaydan birkaç gün önce, Halep kırsalındaki Münbiç bölgesindeki el-Kayariya köyü, SDG ile Suriye ordusu arasında çatışmalara sahne olmuştu. Kürt tarafı daha sonra, “el-Kayariya köyü ve çevresinde sivillerin evlerini sorumsuzca ve bilinmeyen nedenlerle roketlerle hedef almak ve dört ordu mensubu ile üç sivilin çeşitli derecelerde yaralanmasına yol açmakla” suçlandı. Öte yandan SDG, Suriye hükümetine bağlı grupları ateşkes anlaşmasını ihlal etmekle suçlayarak, “Bu gruplar, Deyrizor, Deyr Hafer, Tişrin Barajı ve Tel Temir de dahil olmak üzere birçok bölgede ihlallerde bulunmaya devam ediyorlar. Ayrıca Halep'teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri çevresinde şüpheli hareketlerde bulunarak, iki mahalle yönetimi ile Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşmayı açıkça ihlal ediyorlar” ifadelerini kullandı. Açıklamada, “Gruplar, ağır silahlar kullanarak Suriye'nin kuzey ve doğusundaki bölgelere 22'den fazla saldırı düzenledi. Ayrıca, kara saldırıları ve Deyrizor'daki üsleri hedef almak için Fırat Nehri'ni geçmeye yönelik girişimlerde bulunuldu. Bu saldırılar sonucunda 11'den fazla sivil yaralandı ve yerleşim yerlerinde önemli hasar meydana geldi” ifadeleri de yer aldı.

Soğuk savaş

Kürt gazeteci Jwan Remo, son gelişmeleri, SDG ile Şam hükümeti arasında “deklare edilmemiş bir soğuk savaş” yaşandığını belirterek özetledi. Son 24 saat içinde gelen haberler, iki taraf arasındaki gerginliğin zirveye ulaştığını gösteriyor. Bu haberlerin en öne çıkanları; Savunma Bakanlığı'na bağlı 60. ve 76. tümenlerden Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı ve Deyr Hafer'e takviye birliklerin ulaştığı ve Rakka'nın güneyindeki el-Zamla bölgesine takviye güçlerinin gönderildiği yönündeki haberlerdi. Bu arada Suriye hükümeti, SDG'nin kontrolündeki bölgelere herhangi bir asker sevki yapıldığını reddederek, görüntülerin Suriye ordusunun Halep'in güneyinde gerçekleştirdiği eğitim tatbikatlarına ait olduğunu belirtti. Bu arada, hükümet yanlısı el-Buşaban kabilesinin liderlerinden Şeyh Ferec el-Hamud es-Selame, SDG ve kendisine bağlı İç Güvenlik Güçleri'ne karşı seferberlik ilan etti. İç Güvenlik Güçleri Halep'teki Şeyh Maksud mahallesi civarında, hükümete bağlı bir kamikaze İHA’nın güvenlik noktalarından birini hedef alması sonucu iki üyesinin yaralandığını duyurmuştu. SDG, hükümet güçlerinin Deyr Hafer kasabası, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri çevresinde kışkırtıcı hareketlerde bulunduğunu duyurarak, Suriye hükümetine, aralarında imzalanan anlaşma ve mutabakatların çökmemesi için bu asi unsurların davranışlarını kontrol altına alma çağrısı yapmıştı. Bu arada Suriye Savunma Bakanlığı da Halep'in doğusundaki Tel Maaz bölgesine sızan SDG güçleriyle çıkan şiddetli çatışmada bir personelin öldürüldüğünü duyurdu.

Sükûnet fırsatları

Kaynayan sahaya ve tetikte olma haline rağmen, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ile SDG Lideri Mazlum Abdi tarafından imzalanan ve SDG'yi Suriye devletine entegre edip 10 Mart Anlaşması’nı pekiştirecek mutabakatlara varmak için başka fırsatlar da mevcut. Bu fırsatlar, pazartesi günü Şam'a gelen ve Independent Arabia kaynaklarına göre perşembe gününe kadar Şam’da kalacak ve “olumlu” olarak nitelendirilen müzakerelerde bulunan heyet ile somutlaştı.

Pragmatizm mi yeni bir dil mi?

SDG'nin siyasi kanadı olan Suriye Demokratik Konseyi’ne (SDK) bağlı Genel Konsey üyesi Abdulvahap Halil, yaptığı açıklamada, “Şam, Suriye devletinin başkentidir ve biz her zaman Suriye topraklarının birliğinin altını çiziyoruz. Bölünme veya federalizm tartışmaları, ülkenin kuzeydoğusundaki Suriye halkının özlemlerinden çok uzaktır. Başka bir deyişle, bölünmeden yana değiliz. Suriye halkının tüm kesimlerinin dış bağlardan kurtulup Suriye-Suriye diyalog masasına oturmasını destekliyoruz. Şu anda Şam'dayız çünkü Şam, birleşik bir Suriye'nin başkentidir ve diyalog yoluyla Suriye devletini kurtarmak, desteklemek ve toparlanma yolunda ilerlemesini sağlamak istiyoruz” dedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Halil, “Birkaç gün önce Haseke şehrinde yaşananlar, konuşulduğu gibi bir kongre değil, kuzeydoğu Suriye'nin bileşenleri için bir 'konferans'tı. Suriyelilerin birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlamak amacıyla tüm Suriye şehirlerinde 'konferanslar' düzenlenmesini destekliyoruz” ifadelerini kullandı. SDK yetkilisi, “Adem-i merkeziyetçilik meselesi, şekli ve tüm bu konular diyalog masası ve Suriyelilerin kararlarıyla belirlenecektir. SDK olarak bizim en önemli taleplerimizden biri, Suriye anayasasının kuzeydoğu Suriye'nin tüm bileşenlerinin kültürel haklarının korunmasını garanti altına almasıdır. Silah yoluyla bir çözüm olmadığını, çözümün yalnızca diyalog yoluyla olacağını vurguluyoruz” dedi. Halil, “Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi'nden bir heyetin şu anda Şam'da bulunduğunu ve durumu yatıştırmak, gerginliği azaltma konusunda anlaşmak, nefret söylemini reddetmek ve medyada kışkırtmaları durdurmak, ayrıca, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart'ta varılan anlaşmanın devamlılığını teyit etmek için görüşmelerde bulunmayı amaçladığını” vurguladı ve yakında yeni görüşmelerin yapılacağını kaydetti.

Resmi tutum: Şam'ın kapıları herkese açık

Suriye Dışişleri Bakanlığı ise SDG ile görüşmelerin sürdüğünü teyit etti. The Independent Arabia'ya konuşan Dışişleri Bakanlığı'ndan bir kaynağa göre "Kürt halkı Suriye'nin çeşitliliğinin bir parçasıdır ve Kürtlerin hakları, diğer tüm Suriyelilerin hakları gibi anayasa tarafından garanti altına alınmıştır. Yeni Suriye devletinde Kürtler, Araplar, Dürziler, Aleviler veya Hristiyanlar arasında hiçbir fark yoktur. Bugünkü Suriye devleti, vatandaşlık, hukuka saygı ve kültürel farklılıklara saygı temeline dayanmaktadır.” Dışişleri Bakanlığı, “Süveyda sorunu veya Kuzeydoğu Suriye sorunu da dahil olmak üzere, tüm sorunları diyalog yoluyla çözmek, her türlü meselenin çözümünde temel yolumuzdur” şeklinde açıklamada bulundu. SDG ile Paris'te yapılması planlanan müzakere turunun iptal edilmesinin gerekçesine gelince, Suriyeli kaynak sadece “Şam'ın kapıları diyalog isteyen herkese açıktır” dedi. Sahada konuşan ateşli dile, siyasi tarafların medyaya yaptıkları açıklamalarında görülen daha incelikli bir dil eşlik ediyor. Siyasetçilerin medyaya yaptığı açıklamaların, özellikle Suriye arenasının son sekiz ayda en kötümserlerin de en iyimserlerin de tahmin edemeyeceği bir dizi sürprize tanık olması nedeniyle, kapalı kapılar ardında yaşananların gerçekliğini yansıtıp yansıtmadığı bilinmiyor. Ancak, değişmeyen tek husus, Suriye'nin toprak bütünlüğüne zarar verecek her türlü projeye karşı Arap ve bölgesel çabaların varlığıdır. Bu durum, Türkiye ile Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Katar, Ürdün ve diğerleri de dahil olmak üzere on Arap ülkesinin yakın zamanda yayınladığı ortak bildiride açıkça ortaya kondu.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
TT

İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)

İran’ın savaşın başlangıcından bu yana düzenlediği füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına ilişkin yayımlanan istatistikler, saldırıların yaklaşık yüzde 83’ünün Körfez Arap ülkelerini hedef aldığını, yalnızca yüzde 17’sinin ise İsrail’e yöneldiğini ortaya koydu.

Hedef alınan ülkelerin 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından İran saldırılarına ilişkin açıkladığı resmi verilere göre, İran çarşamba akşamına kadar Körfez Arap ülkelerine toplam 4 bin 391 füze ve İHA fırlattı. Söz konusu saldırıların hayati tesisler ve sivil yerleşimleri hedef aldığı, bunun da bölge güvenliği ve istikrarını tehdit eden ciddi bir tırmanışa işaret ettiği belirtildi.

Savaşı yürüten taraf olarak İsrail’e ise aynı süre içinde İran tarafından 930 füze ve İHA yöneltildi. Bu sayı, toplam saldırıların yaklaşık yüzde 17’sine karşılık geliyor.

Ülke bazında bakıldığında İran’ın savaşın başından bu yana Suudi Arabistan’ı 723 füze ve İHA’yla hedef aldığı kaydedildi. En fazla saldırıya maruz kalan ülke ise 2 bin 156 saldırıyla Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Kuveyt 791 saldırıyla ikinci sırada yer alırken, Bahreyn 429, Katar 270 saldırıyla listede yer aldı. Umman’ın ise 22 İHA’yla hedef alındığı bildirildi.

Körfez ülkelerinin hava savunma sistemlerinin söz konusu saldırılara yüksek etkinlikle karşı koyduğu, İran’a ait füze ve İHA’ların büyük bölümünün etkisiz hale getirildiği bildirildi. Öte yandan Arap ve İslam ülkeleri, Tahran’a saldırılarını durdurma çağrısında bulundu. Buna karşın İran’ın uluslararası hukuka aykırı saldırılarını sürdürdüğü, enerji güvenliğini ve küresel ekonominin temel damarlarını hedef aldığı ifade edildi.

BM’den kınama ve tazminat talebi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi dün, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınayarak bunları ‘vahim’ olarak nitelendirdi ve Tahran’a zarar gören tüm taraflara hızla tazminat ödemesi çağrısında bulundu.

47 üyeli Konsey, altı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkesi ile Ürdün tarafından sunulan ve İran’ın özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi aksatma girişimlerini kınayan kararı destekledi. Kararda, İran’dan ‘tüm haksız saldırıları derhal durdurması’ talep edilirken, uluslararası hukuk kurallarına uyulması, sivillerin ve hayati tesislerin hedef alınmaması gerektiği vurgulandı. Ayrıca uluslararası deniz taşımacılığının korunması ve enerji arzının istikrarının sağlanmasının önemi ifade edildi.

Suudi Arabistan da Konsey oturumunda yaptığı açıklamada, kendi toprakları ile KİK ülkeleri ve Ürdün’e yönelik İran saldırılarını yeniden kınadı. Bu ülkelerin ‘mevcut çatışmanın tarafı olmadığı’ belirtilirken, maruz kaldıkları saldırıların uluslararası hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi. Suudi Arabistan’ın Cenevre’deki BM Daimî Temsilcisi Abdulmuhsin bin Huseyle, söz konusu saldırıların ‘ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne açık bir ihlal’ teşkil ettiğini ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu ifade etti. Açıklamada, bu yaklaşımın sürmesinin İran’a herhangi bir kazanım sağlamayacağı, aksine ciddi siyasi ve ekonomik maliyetler doğuracağı ve ülkenin uluslararası alandaki izolasyonunu artıracağı uyarısında bulunuldu.

Abdulmuhsin bin Huseyle, Tahran’a ‘yanlış hesaplarını gözden geçirme’ çağrısında bulunarak, bölge ülkelerine yönelik saldırıların sürdürülmesinin ters sonuçlar doğuracağı ve İran’ın durumunu daha da kötüleştirerek uluslararası izolasyonunu derinleştireceği uyarısında bulundu. Bin Huseyle, ‘komşuyu hedef almanın korkakça bir eylem olduğunu ve iyi komşuluk ilkelerinin açık bir ihlali sayıldığını’ ifade etti. Ayrıca çatışmanın tarafı olmayan, aralarında arabuluculuk rolü üstlenen ülkelerin de bulunduğu devletlerin hedef alınmasının, ‘gerilimi düşürmeye yönelik her türlü çabayı bilinçli şekilde baltaladığını’ belirtti.

İran’ın saldırılarını ‘açık bir saldırganlık’ olarak nitelendiren Bin Huseyle, Tahran yönetiminin tutumunun ‘şantaj, milis grupları destekleme, komşu ülkeleri hedef alma ve istikrarlarını sarsma’ üzerine kurulu bir yaklaşımı yansıttığını söyledi. Söz konusu saldırıların uluslararası barış ve güvenliğe doğrudan tehdit oluşturduğunu vurgulayan Bin Huseyle, saldırılar sonucunda sivillerin hayatını kaybettiğini, yerleşim alanları ile hayati tesis ve altyapının hedef alındığını belirtti. Bu durumun, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi bir ihlali olduğunu ifade etti.


Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
TT

Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)

İranlı diplomat Muhammed Rıza Şeybani, Beyrut’a büyükelçi olarak atanmasından sadece birkaç hafta sonra diplomatik bir krizin odağı haline geldi. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. Bu adım, Beyrut ile Tahran arasındaki ilişkilerde mevcut gerilimin boyutunu ortaya koyarken, Ortadoğu’nun en karmaşık dosyalarından biriyle ilişkilendirilen deneyimli bir diplomata yeniden ışık tuttu.

Söz konusu kararla birlikte, Tahran’ın Lübnan ve Suriye meselelerindeki uzun deneyimine dayanarak yeniden sahaya sürdüğü Şeybani’nin görevi kısa sürede sona ermiş oldu. Atanmasının ardından, diplomatik rolünün sınırlarına dair Lübnan’daki hassas siyasi gerçeklerle karşılaşması, görev süresinin kısa kalmasına yol açtı.

Savaş tecrübesi ve bölgesel konumu

Şeybani, Lübnan için yeni bir isim değildi. 2005-2009 yılları arasında İran’ın Beyrut Büyükelçiliği görevini yürütmüş, bu dönemde 2006 Temmuz Savaşı sırasında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmalarda doğrudan deneyim kazanmıştı. Bu süreç, ona güvenlik ve siyasi açıdan karmaşık koşullarda ilişki yönetme tecrübesi kazandırmıştı.

2026 başında yeniden büyükelçi olarak atanması, İran’ın özellikle politika ve güvenliğin iç içe geçtiği, yerel ve bölgesel hesapların karmaşık şekilde birleştiği alanlarda deneyimli diplomatlara dayalı yaklaşımının bir devamı olarak değerlendirildi.

Şeybani, selefi Mücteba Amani’nin Beyrut’ta yaralanmasının ardından göreve getirildi. Bölgedeki gerilimin yükseldiği hassas bir döneme denk gelen atama, Şeybani’nin dönüşüne geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde bir önem kazandırdı.

Beyrut ile Şam arasında

Şeybani, 1960 doğumlu olup kariyerine 1980’li yıllarda İran Dışişleri Bakanlığı’nda başladı ve görevlerini giderek yükselterek özellikle Ortadoğu dosyalarına odaklandı. Kıbrıs’ta geçici görevle büyükelçilik yaptı, ardından Mısır’daki İran Çıkarlarını Koruma Ofisi’nin başkanlığını yürüttü. Daha sonra Beyrut’a büyükelçi olarak atanırken, 2011-2016 yılları arasında Suriye Büyükelçiliği görevini üstlenerek Suriye savaşının ilk dönemlerini yakından takip etti. Şeybani, daha sonra Tunus’ta İran büyükelçiliğini yürüttü ve Libya’da büyükelçi olarak ikamet etmeyen temsilcilik görevini üstlendi. Bunun yanında, Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde danışman ve kıdemli araştırmacı olarak görev aldı. Artan bölgesel gerilimler ile birlikte tekrar sahneye dönerek diplomatik rolünü sürdürdü.

Gerilimin tırmanma aşamasındaki özel roller

Ekim 2024’te Şeybani, İran Dışişleri Bakanı’nın Batı Asya İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi olarak atandı. Ardından Ocak 2025’te, Şam’daki gelişmeler ve İran Büyükelçiliği’nin kapatılması sonrasında Suriye Özel Temsilcisi görevine getirildi.

Aynı dönemde Lübnan dosyasının da özel temsilci olarak takibi Şeybani’ye emanet edildi. Bu görev, onu kriz yönetiminde güvenilen diplomatlardan biri haline getirdi.

Şeybani’nin kariyeri, İran diplomatik yapısındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Kendisi, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü ile ilişkili olmayan, İran İstihbarat Bakanlığı kadrosuna bağlı bir diplomat olarak sınıflandırılıyor. Bu durum, İran dış politikasında görev dağılımının çeşitliliğini ve uzmanlaşmayı yansıtıyor.

İstenmeyen kişi ilan edildi

Bu gelişme yalnızca siyasi boyutla sınırlı kalmayıp, karar mekanizması ve yetkiler ile diplomatik faaliyetlerin uluslararası kurallara uygunluğu konusunda hukuki ve anayasal tartışmaların da kapısını açtı.

dvev
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Konuyla ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan anayasa hukuku uzmanı Said Malik, İran büyükelçisinin atanmasının onayının geri çekilmesi ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmesinin yasal dayanağının, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayandığını belirtti. Malik, bu maddenin ‘ev sahibi devlete, diplomatik personeli görevden alma veya istenmeyen kişi ilan etme hakkı tanıdığını, ancak kararın alınış şeklinin Bakanlar Kurulu kararı veya Dışişleri Bakanı kararı gibi belirli bir usule bağlanmadığını’ vurguladı.

Malik, alınan tedbirin diplomatik ilişkilerin kesilmesi kapsamında olmadığını, aksine diplomatik temsilin yönetimi ile ilgili önlemler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Buna göre, bir diplomatın istenmeyen kişi ilan edilmesi veya temsil seviyesinin düşürülmesi, anayasanın 66. maddesinin ikinci fıkrasına dayanarak Dışişleri Bakanı’nın yetkisi dahilindedir.

Malik, büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesi kararının yürürlükte olduğunu ve uygulanması gerektiğini vurguladı. Malik, belirlenen sürenin dolmasının ardından büyükelçinin Lübnan topraklarında bulunmasının yasal geçerliliğinin kalmayacağını ve bu nedenle varlığının hukuken meşru olmadığını ifade etti.

dvfvf
Lübnan Anayasası (Sosyal medya)

Malik, bu durumun güvenlik güçleri üzerinde doğrudan bir sorumluluk yarattığını belirterek, “Dışişleri Bakanlığı tarafından alınan devlet kararının uygulanması ve büyükelçinin bulunduğu yer tespit edildiğinde veya yakalandığında derhal Lübnan’dan çıkarılması güvenlik birimlerinin yükümlülüğüdür, çünkü artık yasal olarak ikamet hakkı kalmamıştır” dedi.

Öte yandan Malik, kararın uygulanmasının uluslararası kurallarla sınırlı olduğunu vurguladı. Buna göre, “Büyükelçinin diplomatik misyonun bulunduğu alan içinde bulunması, Lübnan güvenlik güçlerinin buraya girmesini veya müdahale etmesini engeller; çünkü misyonlar Viyana Sözleşmesi kapsamında dokunulmazlığa sahiptir.” Malik, bu dokunulmazlığın büyükelçinin varlığının devamlı olarak yasal olduğu anlamına gelmediğini, sadece sınırın misyon alanıyla sınırlı olduğunu ve kararın uygulanmasının büyükelçinin misyon alanından çıkmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu noktada gerekli yasal işlemlerin başlatılabileceğini ifade etti.


Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto
TT

Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto

Anton Mardasov

Rusya’nın Sovyet dönemi istihbarat teşkilatı Devlet Güvenlik Komitesi (KGB) ve Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) öncülü olan Sovyet Gizli Polisi'nin kurucusu ve ilk başkanı Felix Dzerzhinsky'ye atfedilen, “Siyaset, petrol kokmaya başladı, tıpkı petrolün de siyaset kokmaya başlaması gibi” şeklindeki söz, son zamanlarda ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşla çağdaş Rus siyasetinin çizgilerini öngörürken özel bir güncellik kazanıyor.

Aslında birçok analistin de işaret ettiği üzere, Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik aksaklıklar Moskova’nın lehine işliyor. Zira bu durum, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında, Moskova’nın gelirlerini artırmasına ve bütçesini yeniden finanse etmesine, Ukrayna’da devam eden askeri operasyonların maliyetlerini karşılamasına olanak tanıyor. Aynı şekilde, Washington’ın dikkatini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırması ve bunun Ukrayna hava savunma sistemlerine olası yansımaları da Rusya'nın çıkarına. Bununla birlikte, mevcut durumda Kremlin'in elindeki fırsatların boyutunu abartmak akıllıca görünmüyor. Ayrıca, İran rejiminin devam etmesi, Moskova için saf kazanç kaynağı olmak yerine yeni zorluklar getirebilir.

Stratejik ufuk

İran, Rusya’nın taktiksel müttefiki ve Batı karşıtı gayri resmi bir ittifakın ortağı olmanın yanı sıra son yıllarda Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde Rus istihbarat operasyonlarının merkezi haline geldi. 2015 yılında Suriye’de Beşşar Esed rejimine verdiği destekle bölgeye geri dönen Moskova, kendi kapasitesine güvenmiş olsa da tek başına değil, İran’ın şemsiyesi altında ve uzun süreli kara savaşlarına katılan müttefik ve vekil güçlerin yoğun faaliyetleri çerçevesinde hareket ettiğinin farkındaydı.

Öte yandan Rusya ile İran arasındaki iş birliği, dini kaygılar ve birikmiş güven krizlerinden kaynaklanan çok sayıda içsel kısıtlamayla karşı karşıya. Bu durum, yıllar boyunca birçok ekonomik projenin hayata geçirilmesini engelledi. Bu yüzden teorik olarak İran’ın yenilgisi Moskova için bir felaket sayılmaz.

Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Dmitri Trenin, bu senaryonun Rusya'nın stratejik çıkarlarıyla uyuşmadığını, çünkü ABD'nin Tahran'ın yenilgisinden sonra bile çıkarları üzerinde baskı kurmaya devam edeceğini düşünüyor.

Siyasetçiler ve askeri yetkililer dahil olmak üzere çoğu Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının düşük olduğunu varsayarken operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar.

Sovyet Bilimler Akademisi'nden Georgy Arbatov’un kurucusu olduğu ABD ve Kanada Çalışmaları Enstitüsü (ISKRAN) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Bölümü'nün önde gelen araştırmacılarından Rus Uzman Demokrit Zamanapolov ise İran'ın yenilgisinin, Rusya'nın Güney Kafkasya'daki konumuna ağır bir darbe vuracağını öngörüyor. Zamanapolov’a göre ABD'ye yakın yeni bir hükümetin kurulması, İran'ın dış politika önceliklerini Washington ve Tel Aviv ile daha fazla entegrasyona yöneltecek ve ülkenin kuzeyinde radar istasyonlarının kurulmasına yol açacak.

Rusya’nın güvenlik endişelerinin, ABD-İsrail operasyonunun başlamasından önce Moskova’nın sağladığı desteğin ardındaki temel itici güç olduğu açık. Bu destek, istihbarat paylaşımı şeklinde bugün de devam ediyor. Aynı zamanda bu destek oldukça sınırlı ve sembolik nitelikte ve ister istihbarat bilgisi sağlanması ister askeri teknolojinin daha iyi kullanılması konusunda danışmanlık verilmesi, ister elektronik savaş sistemleri, füzeler ve diğer mühimmat türlerinin temini açısından olsun, Batı'nın Ukrayna'ya sağladığı sürekli destekle karşılaştırılamaz. Ayrıca ABD'nin güney sınırları boyunca ve Ermenistan ile Tacikistan'da Rusya ordusunun hareketlerini izleme kapasitesini güçlendirmesi bekleniyor.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Genel Direktörü İvan Timofeyev, Moskova’nın İran krizinden çıkarması gerektiğini düşündüğü bazı derslere değindi. Bu dersleri, Kremlin’in dikkate alması gereken bir dizi kısa öneri halinde özetledi. Bunların en önemlileri arasında, Batı'nın baskılarının uzun vadede devam edeceği, taviz vermenin faydasız olacağı, siyasi liderlerin hedef alınmaya devam edeceği ve iç karışıklıkların dış müdahaleleri teşvik edebileceği yer alıyor.

dvfd
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Kremlin’de düzenlenen bir görüşmede bir araya geldi, 17 Ocak 2025 (AFP)

Bu son nokta, Rus yetkililerin mart ayından bu yana Moskova'da yabancı mesajlaşma uygulamalarına ve genel olarak internete erişimi kısıtlamak için aldığı daha önce eşi ve benzeri görülmemiş önlemleri açıklamak açısından dikkat çekici görünüyor. Rus yetkililer tarafından ‘casus’ ilan edilen ekonomist Vyacheslav Shiryaev'e göre başkent Moskova’da uygulanan bu kısıtlamaların dört yıldır süren Ukrayna çatışmasıyla bağlantılı olması pek olası değil. Bu katı önlemlerin ardındaki gerçek nedenin, İsrail-ABD’nin İran’a karşı başlattıkları askeri harekatla ve özellikle de bu harekatın, İran'ın bilgi teknolojisi altyapısının dış müdahaleler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarmasıyla ilgili olduğunu düşünen Shiryaev, bu altyapının Tahran tarafından aslen vatandaşlarını denetlemek amacıyla kurulduğuna inanıyor.

Taktiksel zorluklar

Bununla birlikte aralarında politikacıların ve askeri yetkililerin de olduğu birçok Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının halen düşük olduğunu varsayıyor. Ayrıca operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar. Bu bağlamda Washington, uzun soluklu bir harekât yürütmekte ve geniş çaplı kara operasyonlarına girmekte pek de istekli görünmüyor. Ancak hala net bir cevabı olmayan ‘İran'ın hava savunma sisteminin devre dışı kalması durumunda, İran'a yönelik hava saldırıları Beşşar Esed döneminde Suriye'de veya Lübnan'da görülenlere benzer şekilde uzun süreli bir modele dönüşürse, Moskova nasıl davranacak ve nasıl tepki verecek?’ sorusu Moskova'nın zihnini kurcalıyor. İsrail’in ordusu ve dış istihbarat teşkilatı Mossad'a, siyasi liderliğe danışmadan üst düzey İranlı yetkilileri hedef alma yetkisi de dahil olmak üzere genişletilmiş operasyonel yetkiler verildiği yönündeki bazı raporlar, meselenin sadece kısa bir süre içinde mümkün olduğunca fazla hasar verme girişimiyle sınırlı olmayabileceğini, aynı zamanda askeri kampanyanın doğasında uzun vadeli ve daha sürdürülebilir bir modele doğru kademeli dönüşümü de yansıtıyor olabilir.

Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz.

Bu durumda Moskova, tedarik yollarını yeniden yapılandırmanın yanı sıra, petrol fiyatlarındaki yükselişten yararlanmaya devam edebilir. Kremlin'in de Ukrayna'da yürütülen ‘özel askeri harekatı’ ABD ve İsrail'in İran'daki askeri harekatıyla karşılaştırmak ve Batı'yı hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bölgesel güvenlik sistemlerini kurmada başarısız olmakla suçlamak için kullanacağına şüphe yok. Bunun yanında dikkate alınması gereken bazı çekinceler söz konusu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bunlardan ilki, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) artan nüfuzu nedeniyle, Moskova ile Tahran arasındaki siyasi temaslar, karar alma konusunda kısıtlı yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile sınırlı kaldı. Öte yandan İran Ulusal Güvenlik Konseyi eski Sekreteri Ali Laricani, suikasta kurban gitmeden önce uzlaştırıcı bir rol oynuyordu. Laricani, sadece Vladimir Putin ile değil, diğer Rus yetkililerle de temaslarını sürdürerek, nükleer dosyadan hava savunmasına kadar uzanan çok sayıda konuyu görüşüyordu.

fvdvf
Arka planda St. Petersburg Köprüsü görülürken St. Petersburg'daki limanda bulunan akaryakıt depoları, 26 Eylül 2025 (AFP)

Diğer taraftan Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz. Bundan dolayı İran'daki ‘derin devlet’ olarak bilinen yapının hareketlerinin gerçek nedenleri Kremlin için belirsiz kalabilir. Ayrıca DMO'nun Batı'ya karşı terör saldırıları düzenlemek de dahil olmak üzere aşırı önlemlere başvurma olasılığı da bulunuyor.

İkincisi, İran’ın askeri ve siyasi kurumlarındaki kutuplaşmanın artması ve birbiriyle rekabet eden güç merkezlerinin ortaya çıkması, yalnızca Rusya’nın olası arabuluculuk çabalarını engellemekle kalmayacak, aynı zamanda mevcut ikili anlaşmazlıkları da daha da derinleştirebilir. Arabulucu rolünü üstlenebilme yeteneğinin, Moskova için Ortadoğu meselelerinde önemli bir stratejik sermaye olduğu biliniyor. İkili veya çok taraflı müzakerelerde DMO tarafından temsil edilen İran liderliğinin gerçek hedeflerini anlayamamak, sadece Rusya-İran koordinasyonunu karmaşıklaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda Kremlin'i bu rolün gerçekten ihtiyaç duyulduğu bir anda arabulucu rolünü üstlenmekten mahrum bırakabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.