İsrail ve Suriye: Güneydeki ikilemi kim çözecek?

Netanyahu hükümeti kazanımlarında ısrar ederken, Şara 1974 Ayrılma Anlaşması’na bağlı kalıyor. Gözlemciler ise herhangi bir güvenlik anlaşmasının barış sürecini tamamen gömeceğini söylüyor.

Golan Tepeleri'nde saldırı koordinasyon eğitimi sırasında İsrail ordusu 6. Piyade Tugayı askerleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
Golan Tepeleri'nde saldırı koordinasyon eğitimi sırasında İsrail ordusu 6. Piyade Tugayı askerleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
TT

İsrail ve Suriye: Güneydeki ikilemi kim çözecek?

Golan Tepeleri'nde saldırı koordinasyon eğitimi sırasında İsrail ordusu 6. Piyade Tugayı askerleri, 7 Aralık 2023 (AFP)
Golan Tepeleri'nde saldırı koordinasyon eğitimi sırasında İsrail ordusu 6. Piyade Tugayı askerleri, 7 Aralık 2023 (AFP)

Emel Şehade

İsrail ve Suriye arasında önümüzdeki ay bir güvenlik anlaşması imzalanabileceğine dair iyimser haberlerin basında yer almasına rağmen taraflar henüz nihai bir anlaşmaya varmazken anlaşmanın merkezinde yer alan bazı konularda temel anlaşmazlıklar halen devam ediyor. Sınırın her iki tarafında, özellikle Suriye'deki Şeyh (Hermon) Dağı ve güneydeki ordu mevzileri konusunda güvenlikle ilgili anlaşmazlıklar da söz konusu. İsrail, Golan Tepeleri'ni sadece terk etmeyi değil, bu konuyu tartışmayı bile reddettiği sürece, Golan Tepeleri iki ülke arasında gelecekte yapılacak herhangi bir siyasi anlaşmanın önünde bir engel teşkil etmeyi sürdürecek.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre İsrail'de ‘Netanyahu'nun basın sözcüsü’ olarak bilinen İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Tel Aviv'den ayrılmasını bekledikten sonra İsrail'in Suriye konusundaki tutumunu açıkladı. Katz’ın açıklamasına göre İsrail ordusu, Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra işgal ettiği topraklardan, özellikle güneyden ya da bir başka deyişle ‘güvenli bölge’ olarak bilinen bölgeden çekilmeyecek.

İran'ın Suriye’den çıkarılmasıyla ilgili tartışma

Öte yandan İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Washington'da Gazze ile ilgili diğer konuların yanı sıra halen birçok engelle karşı karşıya olan Suriye dosyasını da görüşmesi bekleniyor. Katz'ın açıklamaları İsrail'de de tartışmalara yol açtı. Siyasi kaynaklar, “Ufukta Suriye ile bir anlaşma falan görünmüyor. Masadaki tek konu Golan Tepeleri ve Suriye sahnesindeki güvenlik düzenlemeleri” ifadelerini kullandı. Aynı kaynaklara göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın taraflar arasındaki herhangi bir anlaşmanın 1974 tarihli Ayrılma Anlaşması’ndaki ateşkes ilkelerine dayandırılması yönündeki talebine İsrail’in karşı çıkması, anlaşmanın önündeki başlıca engel olmaya devam ediyor.

Kimliğinin gizli kalmasını isteyen bir güvenlik yetkilisinin yaptığı açıklamaya göre ABD’liler İsrailli karar vericilere eylül ayı sonuna kadar bir anlaşma sağlanmasını istediklerini açıkça belirttiler, ancak gerçekte Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu toplanmadan önce Tel Aviv'de bir güvenlik anlaşmasına varılma şansının çok düşük olduğunu biliyorlar.

Aynı yetkili sözlerini şöyle sürdürdü:

“Amerikan rüyasında, Başkan Donald Trump'ın ekibi, BM Genel Kurulu sırasında Şara, Trump ve Netanyahu arasında üçlü bir toplantı yapılmasını istiyor. Ancak bu sonucu elde etmek için taraflar arasındaki büyük anlaşmazlıkları aşmak zorundalar. Bu olasılık zayıf olsa da imkânsız değil.”

Netanyahu’nun programına göre, önümüzdeki ayın 25'inde New York'a gitmesi bekleniyor. O gün, Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile güvenlik anlaşmasını imzalamak için çaba gösterilecek. Ertesi gün BM Genel Kurul’da bir konuşma yapacak ve ondan sonraki pazartesi günü New York'tan ayrılacak. Şara’nın ise Netanyahu'dan iki gün önce Genel Kurul’da konuşma yapması bekleniyor.

Birkaç İsrail kaynağına göre son halini alan anlaşma İsrail'in güvenliğini sağlamak ve Suriye’yi İran’ın liderliğindeki Şii ekseninden çıkarmak amacıyla hazırlanıyor. Tartışılan ve anlaşmaya dahil edilmesi beklenen en önemli maddeler arasında; İsrail'in güvenliğinin sağlanması, İsrail’in gelecekteki stratejik tehditleri engellemek amacıyla ısrarla direttiği Türkiye’nin Suriye ordusunu yeniden kurmasını önlemek için Şam'dan Suveyda’ya kadar Golan Tepeleri'nin askerden arındırılması, İsrail Hava Kuvvetleri’nin bölgedeki hareket özgürlüğünü ve hava üstünlüğünü korumak için Suriye topraklarında füzeler ve hava savunma sistemleri dahil stratejik silahların konuşlandırılmasının yasaklanması ve Suveyda’daki Dürzi Dağı'na insani yardım koridoru kurulması yer alıyor.

Buna karşın İsrail, Bakan Katz'ın kamuoyuna açıkladığı gibi, Suriye'nin Hermon Dağı'nın geleceğini görüşmeyi ve Beşşar Esed rejiminin çöküşünden sonra işgal ettiği Suriye topraklarından çekilmeyi reddediyor. İsrailli yetkililere göre tüm bunların karşılığında Suriye, yeniden imar için ABD ve Körfez ülkeleri tarafından desteklenecek.

Ortadoğu araştırmacısı Yaron Friedman, Şam ve Tel Aviv arasında ve Barrack ile ‘Türkiye'nin yeni Suriye ordusunu kurmasının engellenmesi’ için yapılan son görüşmelerden sızan bilgileri açıkladı. Friedman’a göre bu yüzeysel olarak önemli bir madde, ancak çok kolay bir şekilde aşılabilir ve uygulanıp uygulanamayacağı şüpheli. Öte yandan Suriye Cumhurbaşkanı Şara tarafından kurulacak yeni Suriye ordusu, ağır silahları doğrudan Türkiye'den değil, üçüncü bir taraftan veya başka bir ülkeden, iç amaçlar ve ülkedeki otoritesini pekiştirmek için ihtiyaç duyduğu gerekçesiyle satın alabilecek.

Ayrıca güvenlik anlaşmasının ‘İran’ın Suriye’den çıkarılmasını’ da içereceğini açıkladı. Bu onun görüşüne göre tamamen gereksiz bir madde. Yerel durum herhangi bir anlaşma gerektirmiyor ve Şam'daki mevcut rejim, on yıl önceki Suriye iç savaşından dolayı İran ekseninin baş düşmanı haline geldi. Şara’nın Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) olarak bilinen silahlı grubu, Beşşar Esed rejimi, Hizbullah ve diğer İran yanlısı milisler ile savaşa öncülük etti. Dolayısıyla bu konuda bir anlaşma imzalamaya gerek yok. Çünkü bu, Şam'daki yeni rejimin çıkarlarına en uygun olanı ve İsrail ile uzlaşı konusuyla hiçbir ilgisi yok. Şara örneğinde, ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ düsturu geçerli değil. Aksine, anlaşma imzalandıktan sonra gelecekte Suriye'nin merkezinde İranlı bir terörist unsur keşfedilirse, İsrail'i kısıtlayabilir.

Yeni bir sistem mi, yoksa bir aldatmaca mı?

Katz'ın açıklamalarının ardından, askeri yetkililer ve güvenlik yetkilileri bölgesel uzlaşı için görüşmelere katılanların samimiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Yedek Albay Amit Yagur, Barrack'ın ziyareti ve Tel Aviv'den sonra salı günü Beyrut'ta yaptığı görüşmenin, ABD'nin Suriye ve Lübnan ile yeni bir bölgesel düzen oluşturma çabalarını yansıttığını söyledi. Karar vericilere bu fırsatı kaçırmamaları çağrısında bulunan Yagur, Amerikalılarla ve doğrudan müzakere ettikleri Suriyelilerle yapılan görüşmelerde ‘İbrahim (Abraham) Anlaşmaları çerçevesinde toprak kontrolü ve tam normalleşmeyi içeren geri dönüşü olmayan düzenlemeler üzerinde ısrar etmeleri’ gerektiğini vurguladı.

Yagur’a göre son günlerde yaşanan ve önümüzdeki ay üçlü bir zirve yapılabileceğine dair kamuoyunda konuşulmaya başlanan olaylar, İsrail'in kuzey sınırında kendisine yönelik düşmanlıkların durdurulması için eşsiz bir fırsat ve aynı zamanda, ortaya çıkacak yeni bölgesel düzen için coğrafi konumu hayati önem taşıyan Lübnan ve Suriye ile yeni bir bölgesel düzenin kurulması için bir fırsat teşkil ediyor.

Suriye ve Lübnan hükümetlerinin İsrail ile sadece geçici anlaşmalar imzalamaya hazır olduklarını belirten Yagur, bu anlaşmaların bu hedefe ulaşmak için yeterli olduğunu düşündüklerini, ancak İsrail'in var olduğu alanlarda tavizler elde ederek, İsrail ile tam bir normalleşme anlaşması imzalamaktan mümkün olan her şekilde kaçınmak ve konuyu belirsiz bir tarihe ertelemek istediklerini söyledi. Yagur’a göre amaç, yeniden inşa ve İsrail'in geri çekilmesi gibi somut kazanımlar elde etmek, ABD odaklı uluslararası meşruiyet kazanmak, zaman kazanmak ve Başkan Donald Trump'ın görev süresini güvenli bir şekilde atlatmak. Suriye ve Lübnan, İsrail'den istenen tavizler elde ettikten sonra eski düzeni eski haline getirmeye çalışacak.

Bu beklentiler çerçevesinde bölgede yeni bir bölgesel düzen oluşturmak için her fırsatın değerlendirilmesi ve İsrail'in algıya değil gerçeklere dayalı çok temkinli bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini düşünen Yagur, Katz’ın açıkladığı gibi, İsrail'in sadece Suriye'de değil, Lübnan'da da stratejik derinlik sağlayan ve onun ‘güvenlik önlemleri’ olarak adlandırdığı pozisyonları, İsrail ordusunun doğrudan kontrolü veya Dürziler gibi İsrail’in çıkarlarına çalışan vekil güçler aracılığıyla sürdürmesi gerektiğini vurguladı.

Yagur, güvenlik güçlerinin aradığı ve karar vericilerin istediğine en yakın değerlendirmeyi yaptı. Zira birçok siyasi yetkili aracılığıyla, 1974 yılından bu yana yürürlükte olan ateşkes anlaşmalarının artık geçerli olmadığını ve Suriye'deki mevcut duruma uymadığını vurguladılar. Dolayısıyla onlar için 1974 tarihli Ayrılma Anlaşması, mevcut durumda gelecekteki herhangi bir çözüm için referans teşkil etmiyor.

Öte yandan Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi eski Başkanı Eyal Ziser, iki taraf arasındaki temasların ve görüşmelerin taktik ve teknik nitelikte olduğunu ve iki ülke arasındaki sınırdaki durumu çözmeye odaklandığını düşünüyor. Ziser’e göre bu temaslar ve görüşmeler, Suriye'nin güneyindeki Dürzilere insani yardım sağlanmasını da içerebilir. Diğer politikacılar ve güvenlik yetkilileri gibi Ziser de Abraham Anlaşmaları gibi genel bir Arap desteği olmadan böyle bir adımı atmanın hukuki zorlukları nedeniyle, şu anda iki ülke arasında bir barış anlaşmasının gündemde olmadığını vurguladı.

Karar vericilere durumu yakından takip etmeleri çağrısında bulunan Ziser, Suriye'nin cihatçı geçmişine rağmen İsrail’i tehdit edebilecek bir ordusu olmayan harap bir ülke olduğu gerçeği göz önüne alındığında, İsrail’in çıkarlarına hizmet eden ve güvenliğini tehlikeye atmayan anlaşmalar yapmanın mümkün ve gerekli olduğunun altını çizdi.

Anlamsız bir anlaşma

Ortadoğu araştırmacısı Yaron Friedman'a göre İsrail'de, bir yandan anlaşmanın meşruiyeti konusunda şüpheler, diğer yandan ordunun pozisyonunu korumakta ısrarcı olması nedeniyle, tartışma, hazırlanan güvenlik anlaşmasının boşuna olduğu noktasına geldi. Friedman, Suriye'nin ulaşmaya çalıştığının ve Şara’nın aradığının anlamsız bir anlaşmadan ibaret olduğunu söyledi.

Friedman, değerlendirmesinde şunları söyledi:

 “Ateşkes zaten sahada uygulanıyor ve doğaçlama bir milis gücüne benzeyen zayıf Suriye ordusu, İsrail'e saldırma niyetinde de değil, kapasitesinde de değil. İsrail ordusunun altı ay önce bu bölgeleri kontrol altına almasına neden olan sebepler halen geçerli. Beşşar Esed'in diktatörlüğünün yerini, anlaşma imzalandıktan ve İsrail ordusu çekildikten sonra bile Golan Tepeleri'ne ulaşabilecek tehlikeli terörist güçler ve cihatçı örgütler aldı. İsrail, şu anda son halini alan anlaşmadan sızan bilgilere göre Şam'ın güneyinde silahsızlanma konusunda konuşurken, yine mevcut bir emri imzalamaktan bahsediyor. Çünkü Şara’nın ordusu tankları veya füzeleri yok, sadece kamyonetleri, hafif silahları ve belki bazı helikopterleri var. Bununla birlikte, birleşik Suriye'yi kontrol etmek istediğini defalarca kez beyan eden Cumhurbaşkanı Şara, Suriye’nin güneydeki Suveyda’da Dürzilerin özerkliğine şiddetle karşı çıkıyor.”

Ancak tüm bunlar, Friedman'ın söylediği gibi, Şam'ın güneyine asker konuşlandırması gerekeceği anlamına geliyor. Anlaşmaya göre Şam, ağır silahları (Suriye bunlara zaten sahip değil) takviye etmesini engelleyecek, ancak hafif silahlar ve çok sayıda savaşçı ile kontrolü elinde tutabilecek. Ancak bu kez, Şam yönetiminin destekçileri ve Bedevi aşiretlerinden müttefiklerinin Dürzilere karşı gerçekleştirdiği katliamlar anlaşmanın ardından tekrarlanırsa -ki bu gerçekten de bekleniyor- İsrail'in elleri ABD destekli anlaşma nedeniyle bağlanacak.

Friedman, şu an son halini alan anlaşma hakkında kendisini en çok endişelendirenin, İsrail ile Arap dünyası arasındaki barış sürecini fiilen gömecek çok sorunlu bir bölgesel emsal teşkil edebileceği gerçeği olduğunu söyledi. Şimdiye kadar 1979 yılında Mısır’la, 1993 yılında Ürdün’le ve Abraham Anlaşmaları’na taraf olan bazı Arap ülkeleriyle barış anlaşmaları imzalandı. Ancak İsrail Suriye ile çok yakında Şam yönetiminin, yaptırımların kaldırılması, devletin yeniden inşası ve Batı ile ilişkilerin yenilenmesi gibi ihtiyaç duydukları karşılığında ne barış ne de normalleşme niteliğinde bir anlaşma imzalayacak. Böyle bir durumda Suriye neden tam barışa doğru ilerlemek istesin ki? Bölgedeki diğer ülkeler de bundan bir sonuç çıkarabilir ve İsrail ile sadece güvenlik anlaşmaları imzalamakla yetinebilir. Lübnan ve belki daha sonra Irak ve kim bilir onlardan sonra başka kimler. ABD, barış anlaşmaları yapılmayan İsrail ile güvenlik düzenlemelerine meşruiyet tanırsa, bu gerçekten mümkün olabilir.

Burada, ‘İsrail neden kendisi için dezavantajlı görünen bir anlaşmayı imzalamaya razı oluyor?’ sorusu akıllara geliyor. İsrail hükümeti, Suriye konusunda İsrail'in çıkarlarından çok Amerika'nın çıkarlarını gözeterek hareket ediyor gibi görünüyor. ABD Başkanı Trump, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünya da bir uzlaşı kampanyası yürütüyor. Suriye'nin en zayıf olduğu anda, Golan Tepeleri'nden çekilme karşılığında İsrail ile ciddi bir barış anlaşması imzalaması için baskı yapmak yerine, yarı yolda uzlaşıya razı oluyor. Öyle görünüyor ki İsrail, yıllardır üzerinde çalışılan geçici anlaşmayı kabul etmek ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak. Anlaşmada sürpriz bir madde olmasa bile, bu sadece gereksiz olmakla kalmayıp, aynı zamanda siyasi bir başarısızlık ve Suriye ile gelecekteki görüşmelerde pazarlık kozunun kaybedilmesi anlamına geliyor.

Bunun ‘anlamsız bir anlaşma’ olduğunu söyleyen Friedman’ın bu görüşüne  Tel Aviv ile Şam arasında bu bağlamdaki gelişmelere daha aşina olanlar da ona katılıyor.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.