Lübnan İçişleri Bakanı Şarku'l Avsat'a konuştu: Uyuşturucuyla mücadelede önemli ilerleme kaydettik

Siyasi yetkililer güvenlik kurumlarına tam destek verdiler

Lübnan İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)
Lübnan İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)
TT

Lübnan İçişleri Bakanı Şarku'l Avsat'a konuştu: Uyuşturucuyla mücadelede önemli ilerleme kaydettik

Lübnan İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)
Lübnan İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Lübnan İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar, Lübnan'ın uyuşturucu kaçakçılığı ve üretimini ortadan kaldırma kararını uygulamada önemli ilerleme kaydettiğini iddia etti. El-Haccar, Şarku'l Avsat ile yaptığı röportajda, siyasi otoritelerin bu konuyu çok ciddiye aldığını belirtti. Lübnan'a veya Lübnan'dan Arap Körfezi ülkelerine uyuşturucu kaçakçılığı girişimlerini izleme ve engelleme konusunda ‘mükemmel bir iş çıkaran’ güvenlik kurumlarına tam destek verdiğini belirten el-Haccar, bunun ‘toplumun korunmasına katkıda bulunduğunu ve Lübnan'ın güvenilirliğini artırarak bu konuyu ele alma konusundaki ciddiyetini gösterdiğini’ ifade etti.

df
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İçişleri Bakanı Ahmed el-Haccar'ı kabul etti. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

El-Haccar’ın, Lübnan’da uzun yıllardır uyuşturucu şebekelerinin çökertilmesinde deneyimi bulunuyor; kendisi İç Güvenlik Güçleri’nde adli polis memuru olarak görev yapmıştı. Lübnan’da uyuşturucu şebekelerinin köklü bir geçmişi bulunuyor ve Suriye’nin Lübnan’daki varlığı döneminde bu kaçakçılık ağlarının yurt dışına uzanan bağlantıları vardı. El-Haccar, “Joseph Avn’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından, yemin konuşmasında uyuşturucuyla mücadele konusunun yer alması son derece dikkat çekiciydi; bu taahhüt aynı zamanda Bakanlar Kurulu bildirisinde de yer aldı” dedi.

El-Haccar, “Hükümette İçişleri Bakanlığı görevini devraldıktan sonra, uyuşturucu ile mücadeleyi İçişleri Bakanlığı'nın stratejik önceliklerinden biri olarak belirledim ve bu, bakanlığın en önemli 10 önceliğinden biri haline geldi. Göreve geldiğimden beri, İç Güvenlik Güçleri'ndeki ilgili taraflarla ve İçişleri Bakanı'nın başkanlık ettiği ve Lübnan ordusu da dahil olmak üzere çeşitli güvenlik kurumlarını içeren Merkezi Güvenlik Konseyi aracılığıyla bu konuyu takip ediyorum” ifadelerini kullandı.

ty6
Lübnan'ın doğusundaki Baalbek'te ele geçirilen uyuşturucuları taşıyan askeri araçlar (Arşiv – Lübnan Ordu Komutanlığı)

El-Haccar, “İlk toplantılardan itibaren ilgililere, uyuşturucuyla mücadelenin ulusal bir öncelik olduğunu bildirdim. Gerçekten de tüm birimler harekete geçti; Lübnan ordusu büyük çabalar gösterdi, Captagon imalathaneleri dağıtıldı ve hassas bölgelerde operasyonlar düzenlendi. Bunların sonuncusu, uzun yıllar boyunca Lübnan devletinin doğrudan müdahalesinden uzak kalmış olan Filistinli mültecilerin yaşadığı Şatila Kampı’nda gerçekleştirildi” şeklinde konuştu.

Büyük çaplı ele geçirmeler

Son zamanlarda Lübnanlı yetkililer tarafından önemli miktarda uyuşturucu ele geçirildi. El-Haccar bu konu hakkında şöyle dedi: “Suriye rejimi değiştiğinde, özellikle sınırın Suriye tarafındaki ticaretin büyük bir bölümünü oluşturan captagona karşı uyuşturucu ile mücadele operasyonları düzenlendi. Operasyona katılan uzmanlar, stokların bir kısmının hâlâ mevcut olabileceğini ve bunun piyasaya sürülmeye çalışıldığını düşünüyor. Ancak devletin ciddiyeti ve Cumhurbaşkanı ile hükümetin tüm kademelerinden gelen tam siyasi destek, güvenlik güçlerine büyük bir ivme kazandırdı ve onları daha etkili şekilde çalışmaya teşvik etti. Bu da sahadaki sonuçlarda açıkça görüldü.”

Suudi güvenlik kurumlarıyla koordinasyon

Lübnan'ın uyuşturucu ile mücadelede büyük ilerleme kaydettiğini vurgulayan el-Haccar sözlerini şöyle sürdürdü: “Son ele geçirmelerde, Uyuşturucuyla Mücadele Bürosu’na giderek, bu kuruma, güvenlik güçlerine ve tüm güvenlik kurumlarına destek mesajı gönderdim... Operasyonu yerinde takip ederken, Suudi Arabistan Uyuşturucuyla Mücadele Müdürlüğü’nden Lübnan’a, Trablus Limanı’nda kokain bulunduğuna dair bilgiler ulaştı. Uyuşturucuyla Mücadele Bürosu hızlı ve kararlı şekilde müdahale etti ve 125 kilogram kokain ele geçirildi. Bu, son yıllarda Lübnan’da tek seferde ele geçirilen en büyük miktar oldu. Üstelik bu, üretimi çoğaltılabilecek yoğunlaştırılmış türdendi… Tüm bunlar, Suudi makamlarıyla yürütülen verimli iş birliğinin bir sonucuydu.”

sd
Lübnan Uyuşturucuyla Mücadele Bürosu'ndan bir memur, geçen ay kaçakçılığı engellenen uyuşturuculardan bir kısmını gösteriyor. (EPA)

El-Haccar’ın aktardığına göre, ikinci operasyon da Suudi makamlarıyla koordinasyon içinde gerçekleştirildi. El-Haccar, “Önce Cidde’ye, oradan da Kuveyt’e kaçırılmak üzere hazırlanmış bir captagon sevkiyatı ele geçirildi. Suudi Arabistan’daki birimlerden Uyuşturucuyla Mücadele Bürosu’na bilgi ulaştı ve bu bilgiler en hızlı şekilde değerlendirildi. Aynı gece, Trablus Limanı üzerinden yürütülen takip sonucu ekiplerimiz, Lübnan’ın kuzeyindeki bir depoya ulaştı. Burada bir başka kişi gözaltına alındı ve Suudi Arabistan ile Körfez pazarlarına gönderilmek üzere hazırlanmış 8 milyon captagon hapı ele geçirildi. Bu verimli iş birliği ve soruşturmalardaki ciddiyet sayesinde şebekelerin çökertilmesi sağlandı” ifadelerini kullandı.

El-Haccar, “Hiç kimse kanunların üstünde değildir ve uyuşturucu ile mücadele Lübnan devleti için bir önceliktir” dedi.

Önleyici operasyon

El-Haccar, İç Güvenlik Güçleri İstihbarat Şubesi’ni ziyaretinde duyurulan üçüncü operasyona atıfta bulunarak şunları söyledi: “İstihbarat Şubesi de olağanüstü bir çalışma yürüttü. Bu birim, terör ve organize suçla mücadelede zaten büyük başarılar elde ediyor ve önemli rollere sahip. Şubemiz, yakın zamanda karmaşık bir uyuşturucu kaçakçılığı operasyonunu engelledi. Operasyonda, uluslararası bağlantıları olan bir şebekenin başı hedef alındı. Bu şebeke, captagonu Körfez pazarına, esrarı ise Mısır dahil diğer pazarlara kaçırıyordu. Daha önce Avustralya ve Türkiye’ye de sevkiyat yapmışlar, ayrıca Türkiye ve Ürdün’de bağlantıları bulunuyordu. Şebekenin başı ve diğer kişiler tutuklandı; yaklaşık 6,5 milyon captagon hapı ve 720 kilogram esrar ele geçirildi. Maddeler sevkiyata hazırlanmış ve Beyrut Limanı’na gönderilecekken, İstihbarat Şubesi kaçakçıları limana varmadan durdurdu ve suçluları eş zamanlı olarak birden fazla yerde gözaltına aldı. Captagonun nihai hedefi Suudi Arabistan’dı ve bu konuda Suudi makamları bilgilendirildi. Bu, son derece önemli ve önleyici bir operasyondu.”

El-Haccar, “Bahsettiğim her şey, siyasi yetkililerin mükemmel bir iş çıkaran kurumlara verdikleri desteğin ve bu konunun ciddiyetinin kanıtıdır. Lübnan ve Arap Körfezi ülkelerinde her türlü kaçakçılığı önlemek için sürekli gözetim, izleme ve takip operasyonları yürütülmektedir. Bu da toplumun korunmasına katkıda bulunmakta ve bu konuyu çok ciddiye alan Lübnan'ın güvenilirliğini artırmaktadır” şeklinde konuştu.

Ekonomik bir alternatif olarak kalkınma

El-Haccar, uyuşturucuyla mücadele ve şebekelerin çökertilmesinin yanı sıra, devletin uyuşturucu ticaretinin yoğun olduğu uzak bölgelerin kalkınmasına da odaklandığını belirtti. Bakan, hükümetin kenevir yetiştiriciliğini düzenleyen denetleyici bir kurumu belirli standartlar ve kriterler çerçevesinde onayladığını kaydetti. El-Haccar’ın açıklamasına göre amaç, ‘daha önce yasadışı esrar yetiştirilen bölgelerde, artık tıbbi amaçlı kullanım için hazırlanmış kenevirin denetleyici kurum gözetiminde yetiştirilmesini sağlamak ve bunun bölgenin kalkınmasına katkıda bulunmasını temin etmek.’



Birleşmiş Milletler komitesi, İsrail'i Gazze'de "soykırım" kampanyasının bir parçası olarak çocukları "kasıtlı olarak" hedef almakla suçladı

Yerinden edilmiş Filistinli çocuklar, Gazze şehrindeki İsrail savaşı sırasında hasar gören Yarmuk futbol stadyumunda kaplarla su taşıyor (AP)
Yerinden edilmiş Filistinli çocuklar, Gazze şehrindeki İsrail savaşı sırasında hasar gören Yarmuk futbol stadyumunda kaplarla su taşıyor (AP)
TT

Birleşmiş Milletler komitesi, İsrail'i Gazze'de "soykırım" kampanyasının bir parçası olarak çocukları "kasıtlı olarak" hedef almakla suçladı

Yerinden edilmiş Filistinli çocuklar, Gazze şehrindeki İsrail savaşı sırasında hasar gören Yarmuk futbol stadyumunda kaplarla su taşıyor (AP)
Yerinden edilmiş Filistinli çocuklar, Gazze şehrindeki İsrail savaşı sırasında hasar gören Yarmuk futbol stadyumunda kaplarla su taşıyor (AP)

Birleşmiş Milletler (BM) soruşturma komisyonu, İsrail’i Filistinli çocukları "kasıtlı olarak" hedef almakla suçladı ve bu durumun Gazze Şeridi'nde devam eden "soykırımın" temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtti. Şarku’l Avsatın AFP’nin aktardığına göre dün yayımlanan ve İsrail'in tepkisini çekti.

BM bünyesinde faaliyet gösteren ancak örgüt adına bağlayıcı açıklama yapma yetkisi bulunmayan İşgal Altındaki Filistin Toprakları Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, geçtiğimiz yıl da 7 Ekim 2023'te patlak veren savaşta İsrail'in "soykırım" suçu işlediği sonucuna varmıştı.

Komisyon yeni raporunda, 10 Ekim 2025'te ilan edilen ateşkes anlaşmasına rağmen kuşatma ve yıkım altındaki Gazze Şeridi'nde ölümlerin devam ettiğini vurguladı.

Soykırım niyetinin kanıtı

Raporda, "İsrail makamları ve güvenlik güçleri, Filistinli çocukları kasıtlı hedef alarak Gazze Şeridi'nde soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları; Batı Şeria'da ise savaş suçları işlemiştir" ifadelerine yer verildi.

Çocukların bilinçli olarak hedef alınmasının, İsrail makamlarının Gazze'deki Filistinli grubu tamamen veya kısmen yok etme yönündeki "soykırım niyetini" kanıtlayan en temel unsurlardan biri olduğu ifade edildi.

Komisyon Başkanı Srinivasan Muralidhar konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "Kanıtlar, Filistinli çocukların İsrail güvenlik güçleri tarafından kasıtlı olarak hedef alındığını ve öldürüldüğünü gösteriyor. Ekim 2025'teki ateşkesten sonra bile İsrail'in ateşkesi ve uluslararası hukuk kapsamında çocuklara sağlanan korumayı hiçe sayması nedeniyle çocuklar öldürülmeye ve ağır yaralanmaya devam ediyor" ifadelerini kullandı.

İsrail raporu "Karalama" olarak niteledi

Komisyonun çalışmalarını uzun süredir eleştiren İsrail, yeni raporun sonuçlarını reddederek "karalama" olarak nitelendirdi. İsrail makamları, müfettişleri "İsrailli çocuklara acımasızca saldıran ve Filistinli çocukları canlı kalkan olarak kullanan Hamas'ın vahşi taktiklerini görmezden gelmekle" suçladı.

BM İnsan Hakları Konseyi tarafından 2021 yılında kurulan komisyon, son raporu için çocukların yaşamını hem mevcut dönemde hem de gelecek yıllarda etkileyecek suçların yanı sıra İsrail makamları tarafından gözaltına alınma koşullarını inceledi.

Han Yunus Mülteci Kampı’nda gaz ve yakıt sıkıntısının yaşandığı bir dönemde çöp döküm sahasından plastik toplayan Filistinli çocuklar (EPA)Han Yunus Mülteci Kampı’nda gaz ve yakıt sıkıntısının yaşandığı bir dönemde çöp döküm sahasından plastik toplayan Filistinli çocuklar (EPA)

Raporda, çocukların durumuna ilişkin şu çarpıcı tespitlere yer verildi:

Ağır fiziksel ve psikolojik yaralanmalar, toplumsal travma, yetim kalma, aileden koparılma, engellilik ve tekrarlayan zorunlu göçler çocukluğu yok etmiş, açlığa yol açmış ve Gazze'deki çocukların bütün hayatını etkileyecek izler bırakmıştır.

Filistinli çocuklar, tutuldukları yer hakkında bilgi verilmeksizin İsrail hapishanelerinde ve gözaltı merkezlerinde alıkonulmuş, ağır işkenceye ve kötü muameleye maruz kalmıştır.

İsrail güvenlik güçleri, köklü bir etnik ayrımcılığa dayanan toplumsal baskı politikası kapsamında çocuklara yönelik cinsel şiddet uygulamıştır.

Komisyon, İsrail'in çocukları hedef alarak Filistin toplumunun temel yapısını dinamitlediğini ve bir halk olarak kendi geleceğini tayin etme hakkını zayıflattığını savundu.

Ateşkes ölümcül bir illüzyon

Rapor, BM Çocuklara Yardım Fonu'nun (UNICEF) Gazze'deki ateşkese ilişkin uyarılarından birkaç gün sonra geldi. UNICEF, Ekim 2025'teki ateşkesten bu yana 265 çocuğun hayatını kaybettiğini belirterek, mevcut ateşkesin çocuklar için "ölümcül bir illüzyon" olduğunu ifade etmişti.

UNICEF Sözcüsü James Elder, bu çocukların büyük kısmının İsrail güçleri tarafından öldürüldüğünü belirterek, "Çok azı patlamamış mühimmat veya milisler nedeniyle hayatını kaybetti. Büyük çoğunluğu hava saldırıları, bombalar veya dronlarla İsrail güçlerince hedef alındı" dedi.

Resmi verilere göre, Hamas'ın İsrail'in güneyine düzenlediği saldırılarda bin 221 kişi hayatını kaybetti. Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre ise İsrail'in bombardıman ve askeri operasyonlarında 72 bin 800'den fazla kişi yaşamını yitirdi. BM verileri, savaşın ilk iki yılında çatışmalar nedeniyle en az 20 bin 179 çocuğun öldüğünü, 44 bin 143 çocuğun ise yaralandığını gösteriyor.

Toplumun temellerini sarsma girişimi

Komisyon; Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki yetimhanelerin ve eğitim kurumlarının yıkılmasının çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimini engellediğini ve Filistin toplumunun yapısını sarstığını belirtti.

Ayrıca İsrail'in yenidoğan ve anne bakım merkezlerini hedef almasının, bebeklerin hayatta kalma oranlarını doğrudan etkilediği; düşük, kusurlu doğum ve kalıcı engel oranlarını artırarak Filistinlilerin üreme geleceğine ve nüfusun sürekliliğine darbe vurduğu kaydedildi. Kuşatma nedeniyle yaşanan "açlığın" da çocuk ölümlerini artırdığı ve sağlık sisteminin çökmesiyle salgın hastalık riskini artırdırdığı ifade edildi.

Komisyon Başkanı Muralidhar, "Gazze ve Batı Şeria'da bombalar ve silahlar sussa bile, Filistinli çocuklar bir gecede iyileşmeyecek. Sağlık, eğitim ve gelişimlerine verilen zarar geri döndürülemez düzeydedir" uyarısında bulundu.

​​​​​​​Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bulunan Nasır Hastanesi'ne düzenlenen İsrail hava saldırısında yaralanan Filistinli çocuklar tedavi görüyor. (Reuters)​​​​​​​Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bulunan Nasır Hastanesi'ne düzenlenen İsrail hava saldırısında yaralanan Filistinli çocuklar tedavi görüyor. (Reuters)

Raporda, Gazze ve Batı Şeria'daki belirli olaylarda çocukların ölümünden sorumlu olabilecek İsrail askeri tugay ve birliklerinin bir listesine de yer verildi.

Komisyon üyesi insan hakları avukatı Chris Sidoti düzenlediği basın toplantısında, bu birlikleri tespit ettiklerini belirterek, "İsrail makamlarının çocuklara yönelik eylemleri uluslararası hukukun bütün kurallarını ihlal etmiştir ve bunun hesabı sorulmalıdır" dedi. Sidoti, doğrudan İsrail kamuoyuna seslenerek, "Bu tür davranışları sadece hoş görmekle kalmayıp teşvik eden açıklamalar yapan liderleriniz nasıl liderlerdir?" ifadelerini kullandı.


Lübnan Cumhurbaşkanı Avn: Hiç kimse Lübnan adına müzakere etmiyor

Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı Avn: Hiç kimse Lübnan adına müzakere etmiyor

Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)
Dün ateşkese varılmasının ardından Lübnan’ın güneyindeki Mifdon köyünün sakinleri yıkımı inceliyor (AP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ülkesinin egemenliğine ve kendi işlerini yönetme konusundaki münhasır hakkına sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulayarak “Her türlü dış yardım memnuniyetle karşılanır; ancak bu, iç işlerimize müdahaleye dönüşmemeli” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Avn, “Kendi adımıza biz müzakere ederiz ve başka hiçbir tarafın bunu bizim yerimize yapmasını kabul etmeyiz” diye konuştu.

Avn, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ın üst düzey danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman bin Casim Al Sani'nin katıldığı bir görüntülü görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve tırmanmanın durdurulmasını denetleyecek bir hücre kurulması ele alındı.

Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı Vance, “Lübnan'daki ateşkesi denetleyecek bir mekanizma oluşturuldu. Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik bir mekanizma da kuruldu ve İran'ın onu dizginlemesi talep ediliyor” açıklamasında bulundu.

Şarku’l Avsat'ın edindiği bilgilere göre ateşkes odasının çalışması iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama ateşkesin kalıcı hale getirilmesine ve güvenlik durumunun kontrolün sağlanmasına odaklanırken ikinci aşama İsrail'in çekilme sürecinin tamamlanmasına dayanıyor. Ateşkes odasının çalışma usulü ve yetki alanı ise önümüzdeki iki gün içinde Washington'da düzenlenecek toplantılarda müzakere edilecek.


İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

Siyasetteki temel sabite, sabitesizliktir. Ne kalıcı bir dostluk ne de kalıcı bir düşmanlık vardır. İbn Haldun'un toplumsal gelişim yasasına göre toplumsal hareketlilik de bu ilkeden muaf değil. İran ile bölgedeki Arap ülkeleri de ne siyaset yasasının ne de toplumsal gelişim teorisinin dışında.

Bu durum, siyasi ve toplumsal gerçekliğin yanı sıra İran ile Arap ülkelerinin entelektüel gerçekliğinin nereye evrileceğini titizlikle incelemeyi zorunlu kılıyor. Zira bugün her iki taraf arasında entelektüel yapı, siyasi yönelim ile iç çatışmanın mahiyeti ve biçimi bakımından derin farklılıklar göze çarpıyor.

1979'da devrimin şekillendirdiği İran ile siyasi ve askeri şartların benzer olmasına rağmen bugünkü İran aynı değil. Günümüzde İran'da iç cephede siyasi akımların çeşitliliğinden ve artan protestolardan, dış cephede ise ABD ve İsrail kaynaklı uluslararası tehdidin sürmesinden beslenen çatışma şiddetini korusa da bunun iç kamuoyundaki yansıması devrimin ilk döneminden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Devrim yıllarında muhafazakâr akımları besleyen devrimci coşku zayıflarken İran toplumunda modernleşme ruhu güç kazandı. Dini şahsiyetin yüceltilmesi de bir zamanlar tüm İran toplumunda gördüğü itibar ve saygınlığa kıyasla bugün belirgin biçimde soldu.

Arap dünyası da benzer bir dönüşüm geçirdi. Bölgenin sağcı milliyetçi rejimleri ortadan kalktı. İran İslam devriminin yarattığı dalgaya karşı mücadelede öncülük eden Iraklı Baas rejimi yıkıldı. Bölgede ‘Şii hilalinin’ kapsamının genişlemesinden duyulan dinî ve siyasi endişe yatıştı. Böylece her iki tarafta da ötekine yönelik daha az gergin bir bakış açısı oluşmaya başladı. Bu, ABD ile İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş sürecinde Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ve Ürdün'ün maruz kaldığı saldırılara rağmen böyle.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Arap ülkelerinin her yönüyle reddettikleri İran saldırılarına karşın savaşa dahil olmamaları, bu savaşın yapısı itibarıyla geleneksel İran hedefleme anlayışının dışında kaldıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, 21. yüzyılın İranı artık bütünüyle 1979'un aşırılıkçı söylemine bağlı değil. İran’ın toplumsal yapısında köklü bir dönüşüm yaşandı ve bu dönüşüm kendini ve fikirlerini rejime kabul ettirdi.

Bu çerçevede geçmişte Arapların siyasi düşüncesinin en büyük sorunlarından biri, İran’daki farklı siyasi oluşumlara tek tip bir gözle bakmasıydı. Arap dünyası, sağ ve sol arasındaki ince ayrımları fark edemedi. Çünkü bu ayrımlara İran'daki gerçek anlamıyla değil, uluslararası kavramsallaştırma merceğiyle baktı. Burada sözü edilen sağ ve sol, İslami çerçeve içinde ve Şii perspektifinden tanımlanan kavramlar olduğundan genel bağlamdan farklı anlamlar taşıyor. Örneğin devrim yıllarında köktenci muhafazakârlar, uluslararası arenada sol bir kavram olarak değerlendirilen sosyalist eğilimli kooperatif ekonomi modelini destekledi. Reformcular ise tarihsel olarak muhafazakâr kesimde sınıflandırılan çarşı tüccarlarının da desteğiyle, sağ kapitalist bir kavram olan yönlendirilmemiş açık piyasa ekonomisini güçlendirmeye çalıştı.

Bu, İran zihniyeti içindeki çok sayıda örüntüden yalnızca biridir ve biçimsel bir yapıya ya da belirli bir entelektüel kimliğe indirgenemez. Ne ilahiyat öğrencileri olan mollaların tamamı muhafazakâr eğilimli ne de sivil kesimlerin tümü reformcu. Bu durum, siyaset araştırmacılarını önceden belirlenmiş sınıflandırmaların ve bunlara bağlı zihinsel kalıpların kısıtlı çerçevesinden çıkıp daha derin bir düşünsel sorgulamaya yönelmeye davet ediyor.

Reformcular dini, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve olarak ele aldılar. Aşırılıkçıların katı düşünceyi yumuşatmayı, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısını açmayı hedeflediler.

Burada reformcular ile muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlığın İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk anından itibaren belirdiğini de burada vurgulamak gerekiyor. Ayetullah Humeyni 1979 yılında aydın İslami kimliğiyle öne çıkan Dr. Mehdi Bazirgan'ı hükümet başkanlığına getirdi. Bazirgan, Şah döneminde hapis cezasına çarptırılıp işkenceye maruz kalarak ağır bedeller ödemişti. Şah dönemindeki siyasi mücadelesinin temelini oluşturan İslami bir vizyona da sahipti. Bununla birlikte ilk andan itibaren aşırı sağcı İslamcıların damgasını vurduğu İran İslam Devrimi'nin ilke ve kurallarıyla bütünleşemedi. Aynı yıl istifasını sunarak siyasi sürecin dışına çekildi ve 1990'ların ortalarında hayata gözlerini yumana kadar bir daha siyaset sahnesine geri dönmedi.

thyju87k
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan Al Suud, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi 10 Mayıs 2025'te Cidde'de kabul ederken (AFP)

O tarihten itibaren muhafazakârlar ile reformcular arasındaki çatışma çeşitli meselelerde su yüzüne çıkmaya başladı. Özellikle siyasi istikrarın hâkim olduğu ve Batı ile herhangi bir dış çatışmanın ufukta görünmediği dönemlerde iki kesim arasındaki farklar belirginleşip derinleşti. Ancak ABD’nin müdahalesinin gündeme geldiği anlarda bu farklılıklar hızla silindi. İsrail'in devreye girdiği durumlarda ise daha da hızlı yok oldu.

Reformcular dine, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve, seçimsel demokrasi anlayışının ve çoğulcu yönetimin pekiştirilmesine katkı sağlayan bir unsur olarak baktılar. Bunu, rejimin siyasi yönelimleriyle çelişen siyasi güçleri dışlamayan aydınlanmacı bir İslami vizyon içinde benimsediler. Dini bilinçleri ve şer'i iradeleri dışında hiçbir toplumsal değişimin meşruiyetini kabul etmeyen radikallerin sertliğini yumuşatmayı hedeflediler. Bu doğrultuda dini anlayışın modernleştirilmesini, siyasi pratiklerin geliştirilmesini, kamusal özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesini, kadın haklarının iyileştirilmesini, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısının açılmasını savundular.

Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, reformcuların yolculuğunun merkezinde yer aldı. Önce Kültür Bakanlığı (1982-1992) ardından Cumhurbaşkanlığı (1997-2005) görevleri boyunca ifade özgürlüğünü, hoşgörü kültürünün yaygınlaştırılmasını, sivil toplumun inşasını ve medeniyetler arası diyalog temelli Batı ve Doğu'yla yapıcı diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini savundu. Ne var ki bu fikirler, muhafazakârların yargı kurumu ve güvenlik güçleri aracılığıyla Hatemi'nin destekçilerine ve reformist kanadın liderlerine yönelttiği seferberlik kampanyası karşısında tutunamadı. Bu baskılar muhafazakârların Hatemi'nin ardından gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasını sağlarken reformcu adayın seçimi kaybetmesinde büyük kitlelerin oy kullanmaktan kaçınması belirleyici oldu.

Bugünkü durum, 1979 yılındaki dünkü durumla aynı değil. Bunun yanında İran’ın mevcut Dini Lideri Mücteba Hamaney de devrimin lideri ve komutanı Ayetullah Humeyni’ye de benzemiyor.

Bugün ise reformcular, kalp cerrahı Dr. Mesud Pezeşkiyan'ın 28 Temmuz 2024'te cumhurbaşkanlığına gelmesiyle yeniden siyasi sahnenin ön saflarına çıktı. Pezeşkiyan, süregelen savaşın İran ile diğer Körfez ülkeleri arasında yarattığı derin gerilime rağmen bu dönemde Suudi Arabistan ve KİK üyeleriyle iyi ilişkilerin ritmini korumayı başardı. Gelişmelerin ardışıklığı ve açıklamalarından açıkça görüldüğü üzere İran'da köktenci muhafazakârlar ile reformcular arasında siyasi kararlar üzerinde, askeri kararlar bir yana bırakılırsa, hâkimiyet mücadelesi sürüyor. Savaşın kızışmasıyla birlikte şu an denge muhafazakâr kanat lehine kayıyor.

Buna karşın bugünkü koşullar 1979'daki koşullarla aynı değil. Günümüzün İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, Ayetullah Humeyni gibi bir devrim önderi ve lideri olarak görülmüyor. Bu durum ayrıca ilk reformcu Mehdi Bazirgan'ın içinde bulunduğu koşullarla günümüzün reformcusu Mesud Pezeşkiyan'ın durumunu karşılaştırmayı da zorunlu kılıyor. Bazirgan Ayetullah Humeyni gibi büyük bir devrimci şahsiyetin yönlendirdiği ve tüm mekanizmalarını harekete geçirdiği genç devrimcilerin coşkulu gücüyle ve bölgesel-uluslararası düzeydeki keskin gerginlikler ortamında baş başa kalmıştı. Pezeşkiyan ise İran toplumsal yapısının değişen niteliği, çağdaş kuşakların kimliğindeki belirgin dönüşüm ile düşünce biçimleri ve eğilimlerinin farklılaşması, üstelik bölgesel ve uluslararası düzeyde sert karşıtlık ve muhalefetin zayıflamış olmasıyla bambaşka bir konjonktürle karşı karşıya.

Şimdi sorulması gereken asıl soru, “Bu değişimler İran ile Arap komşuları arasındaki buzların erimesine zemin hazırlar mı ve bu durum ilerleyen süreçte, özellikle Batılı ülkelerle ilişkilerde uluslararası bağlama yansır mı?” sorusudur.