Casusluktan yapay zekaya: Washington-Londra ittifakında dijital dönem

Çin'e karşı yeni bir eksen oluşuyor

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
TT

Casusluktan yapay zekaya: Washington-Londra ittifakında dijital dönem

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)

Marco Massad

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu sonbaharda İngiltere’ye yaptığı ziyaret, geleneksel bir diplomatik gezi olmaktan öte, iki ülke arasındaki ilişkilerde dönüm noktasıydı. İki ülke arasındaki tarihi ittifakı, askeri ve istihbarat çerçevesinden teknoloji ve yapay zeka (AI) temelli yeni ufuklara taşıdı. Dünya çapında ilgi gören bu ziyarette Trump, Microsoft'tan Google'a, Nvidia'dan Amazon'a ve Oracle'a kadar önde gelen Amerikan şirketlerinin yöneticilerinden oluşan daha önce başka benzeri görülmemiş bir heyetle birlikte geldi. Bu sahne, büyük teknoloji şirketlerinin nasıl ABD'nin stratejik kolları haline geldiğini, Beyaz Saray ile paralel hareket ederek, aynı anda hem yumuşak hem de sert gücünün bir parçası olarak hareket ettiğini açıkça gösterdi.

Bu olay sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik açıdan da son derece önemliydi. İki taraf, çoğu bulut altyapısı, süper bilgisayar ve yapay zeka uygulamalarına yönelik 42 milyar doları aşan devasa bir yatırım taahhüdünde bulunduklarını açıkladı. Mesaj açıktı, Washington ve Londra arasındaki ittifak, büyük güçlerin Dördüncü Sanayi Devrimi'ne (Endüstri 4.0) liderlik etmek için rekabet ettiği bir dönemde ‘teknoloji alanında liderlik’ konusunda yeni bir aşamaya giriyordu.

Bu adım, küresel dönüşümün kritik bir döneminde atıldı. Dünya, yapay zeka, kuantum bilişim ve akıllı savunma teknolojileri alanlarında üstünlük için çılgın bir yarışa girmiş durumda. Çin, ‘Dijital İpek Yolu’ projesi ile dijital nüfuzunu genişletirken, Avrupa Birliği (AB) ABD merkezli şirketlere olan bağımlılığını azaltmak için teknolojik bağımsızlık arayışında. Washington bu noktada ‘Anglo-Sakson ittifakının’ sahnenin merkezinde yer almaya devam ettiğini, inisiyatif alabilen ve küresel güç dengelerindeki değişimlerin sadece bir seyircisi olmadığını vurgulamak istedi.

İngiltere'nin seçilmesi tesadüf değildi. Londra, AB’den ayrıldığından beri teknoloji ve inovasyon alanlarında Washington'un ayrıcalıklı ortağı olarak kendini konumlandırmaya çalışıyor. Keir Starmer liderliğindeki İngiliz hükümeti, ABD'li şirketlerin yatırımlarını Brexit (İngiltere’nin AB’den çıkışı) sonrası ekonomiyi istikrara kavuşturmak için bir fırsat olarak görürken, Trump bunu ABD'nin yurtdışındaki nüfuzunu güçlendiren ve yurt içindeki şirketleri destekleyen ‘büyük anlaşmalara’ dayalı ekonomik vizyonunu pekiştirmek için bir fırsat olarak gördü.

İngiltere Başbakanı Starmer, Trump’ın ziyareti sırasında imzalanan anlaşmaları, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana iki ülke arasında yapılan en büyük ticaret anlaşması olarak nitelendirildi. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaların tutarı 250 milyar sterlini aştı. Bu tutarın 42 milyar doları sadece teknoloji sektörüne ayrıldı. Anlaşmalar arasında gelişmiş veri merkezlerinin kurulması, yapay zeka araştırma projelerine finansman sağlanması ile hükümet ve savunma sektörleri için bulut altyapısının geliştirilmesi yer alıyor.

Trump’ın ziyaretinin yansıttığı bu dönüşüm, teknolojinin artık sadece bir sektör olmadığını, dış politikanın temel bir bileşeni haline geldiğini gösterdi.

Sembolik olarak çarpıcı bir tablo söz konusuydu. Trump, Microsoft CEO'su Satya Nadella, Nvidia CEO'su Jensen Huang ve Amazon Web Services CEO'su Matt Garman ile birlikte 10 Downing Caddesi’ndeki Başbakanlık Konutu önünde duruyordu. Siyaset, sermaye ve inovasyonu bir araya getiren bu sahne 20’nci yüzyılın ortalarında ‘Amerikan küreselleşmesinin’ kuruluşunu akla getirdi, ancak bu kez yeni dijital biçimiyle karşımızdaydı.

Bu ziyaret, ticaret veya parayla başlamayan, aksine İkinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşullarında doğan güvenlik ve istihbarat ittifakıyla başlayan ABD-İngiltere ilişkilerinin uzun geçmişe sahip olan mirasının bir uzantısıydı. İki ülke yatırım alışverişinde bulunmadan önce, şifreler ve gizli bilgiler alışverişinde bulunarak, daha sonra Beş Göz İttifakı’nın (FVEY) çekirdeğini oluşturacak ortak bir istihbarat ağı kurdular. Bu ittifak, bugün iki ülkeyi benzeri görülmemiş bir güven ve entegrasyon düzeyiyle birbirine bağlıyor.

Bu açıdan bakıldığında, ‘Teknolojik Refah Anlaşması’nın yalnızca ekonomik bir anlaşma değil, güvenlik iş birliğinin bilimsel iş birliğine ve ardından kapsamlı bir teknolojik ortaklığa dönüşen uzun tarihi sürecin doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. 1940'larda radar ve şifreli sistemler askeri üstünlük için birer araç olduğu gibi, bugün yapay zeka algoritmaları ve süper bilgisayarlar da 21’nci yüzyılda nüfuz ve kontrol için birer araç haline gelmiş durumda.

Trump’ın ziyaretinin yansıttığı bu dönüşüm, teknolojinin artık sadece bir sektör olmadığını, dış politikanın temel bir bileşeni haline geldiğini gösterdi. Ülkeler artık güçlerini sahip oldukları uçak gemisi veya füze sayısıyla değil, veri analizi, yapay zeka geliştirme ve bulut depolama alanlarındaki yeteneklerinin kapsamıyla ölçüyorlar.

Görsel kaldırıldı.
Manchester'da düzenlenen ve toplu sınır dışı çağrısı yapan göçmen karşıtı bir protesto gösterisi sırasında aşırı sağcı grup Britain First (Önce Birleşik Krallık/BNP) grubu destekçilerinin ulusal bayraklarla katıldığı yürüyüşte görevli polis memurları, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Bu noktada Trump'ın dev Amerikan şirketlerinin yöneticilerini yanına almak istemesi anlaşılabilir bir durum. Zira bu şirketler, silahlar yerine veriler, ordular yerine algoritmalar gibi alışılmadık yöntemler kullanarak, küresel güç mücadeleleri yürüten ‘gölge bakanlıklar’ haline geldi.

Beş Göz İttifakı (FVEY)

Trump’ın 2025 yılındaki ziyareti Washington ve Londra arasında yeni bir teknolojik iş birliği dönemini başlatmış olsa da bu ittifakın kökleri tarihin derinliklerine, askeri şifrelerin ve kablosuz iletişimin bugünün algoritmaları ve büyük veriden daha önemli olduğu bir döneme kadar uzanıyor. İki ülke arasındaki ilişki sadece ticaret üzerine değil, aynı zamanda 20’nci yüzyılın en karanlık dönemi olan İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan güvenlik ve istihbarat iş birliği üzerine de inşa edildi.

1943 yılında, Nazi Almanyası'na karşı verilen savaşlar devam ederken şifre kırma ve gizli bilgi alışverişi konusunda iş birliği için koordinasyon sağlanması amacıyla ABD ve Birleşik Krallık arasında BRUSA anlaşması imzalandı. O dönemde İngiltere, matematikçi Alan Turing tarafından ünlü hale getirilen Bletchley Park merkezine sahipti. Turing, Alman Enigma makinesinin şifrelerini kırmak için hesaplama mantığını kullanan ilk kişilerden biriydi.

Bu iş birliği, daha sonra tarihin en güçlü istihbarat ittifaklarından biri haline gelecek olan oluşumun çekirdeğini oluşturdu. Savaşın bitmesinden bir yıl sonra, 1946 yılında UKUSA Anlaşması imzalandı ve iki ülke arasındaki istihbarat iş birliğine kurumsal ve resmi bir nitelik kazandırıldı. Anlaşma, askeri ve sivil iletişimden elde edilen bilgilerin sistematik olarak paylaşılmasını ve ABD Ulusal Güvenlik Ajansı ile İngiliz Hükümeti İletişim Merkezi arasında görevlerin dağıtılmasını öngörüyordu.

Washington ve Londra, makine öğrenimini kullanarak saniyeler içinde milyonlarca sinyali filtreleyebilen ve şüpheli kalıpları ve davranışları tespit edebilen sistemler geliştirdi.

Bu anlaşma, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın da katılımıyla zamanla FVEY kısaltmasıyla bilinen ittifaka dönüştü. Bu ittifak zaman geçtikçe kıtalararası iletişimi izleyebilen ve istihbarat bilgilerini neredeyse gerçek zamanlı olarak paylaşabilen, dünyanın en büyük casusluk ve veri analiz ağı haline geldi.

Bu iş birliği Soğuk Savaş döneminde benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Sovyetler Birliği nükleer silahlanmaya odaklanırken, Washington ve Londra elektronik dinleme ve uzay gözetimi alanındaki kapasitelerini geliştirmeye yoğunlaştı. Echelon Dinleme Sistemi, uydular ve denizaltı kabloları aracılığıyla yapılan görüşmeleri dinlemek için küresel bir ağ olarak 1970'lerde kuruldu. İstasyonları Avustralya'dan İngiltere üzerinden Kanada'ya kadar uzanıyordu ve ittifakın kurumları arasında koordineli olarak işletiliyordu.

Echelon Dinleme Sistemi’nin hükümetleri, şirketleri ve hatta vatandaşları dinlemek için kullanılmasıyla ilgili önemli tartışmaların yaşanmasına rağmen, bu sistem siber uzayda Batı'nın hakimiyetinin temel direklerinden biri olmaya devam etti ve bilgi toplama yeteneğine sahip olanın güç sahibi olduğu ilkesini pekiştirmeye yardımcı oldu.

Sonraki yıllarda, bilgi sadece savunma amaçlı bir araç olmaktan çıkıp siyasi ve ekonomik bir değer haline geldi. İstihbarat üstünlüğü, teknolojik üstünlüğe dönüştü. Bu ortaklıktan, şifreleme, veri analizi ve güvenli iletişim alanlarında ortak araştırma projeleri ortaya çıktı ve yapay zeka alanında gelecekteki iş birliğinin temelleri atıldı.

Yeni milenyumun başlangıcında, ittifak daha gelişmiş araçları da içerecek şekilde genişledi. Bunlardan en dikkat çekici olanı, FVEY ülkeleri arasında hassas savunma ve istihbarat bilgilerinin paylaşılmasına yönelik güvenli bir ağ olan Stone Ghost platformuydu. Bu platform, ABD Savunma İstihbarat Teşkilatı tarafından yönetiliyor ve dünyanın en güvenli sistemlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Stone Ghost’un temelleri sıfır güven ilkelerine dayanıyor. Yani herhangi bir kullanıcıya önceden güven duymuyor, aksine kimlikleri, izinleri ve aktarılan verileri sürekli olarak doğruluyor. ABD, 2023 yılında tehditlerin niteliğine bağlı olarak yeni ortakların eklenmesini veya çıkarılmasını mümkün kılacak şekilde sistemi güncelleme niyetini açıkladı. Bu, küresel güvenlikteki değişikliklere hızlı şekilde yanıt veren esnek istihbarat ittifakına doğru bir adımdır.

Görsel kaldırıldı.
ABD Başkanı Donald Trump, İngiltere'nin orta kesimlerindeki Aylesbury şehrinde Başbakan Keir Starmer ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Eylül 2025 (AFP)

Bu güncelleme, istihbarat veri analizinde yapay zeka araçlarının ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk geliyor. Washington ve Londra, makine öğrenimini kullanarak saniyeler içinde milyonlarca sinyali filtreleyebilen ve şüpheli kalıpları ve davranışları tespit edebilen sistemler geliştiriyor. İronik bir şekilde, başlangıçta düşmanları izlemek için tasarlanan bu araçlar, artık kritik altyapıları ve veri merkezlerini siber saldırılardan korumak için kullanılıyor.

Casusluktan bilimsel araştırmaya

Washington ve Londra tüm bu yıllar boyunca istihbarat iş birliğinin sadece güvenlik bilgilerinin değil, bilimsel ve teknik bilgilerin de paylaşılması için bir platform olabileceğinde hemfikirdi. Milenyumun başlarında, iki ülke, askeri operasyonlarda ve sivil uygulamalarda kullanılabilecek ağ teknolojileri geliştirmek amacıyla, üniversiteleri ve savunma laboratuvarlarını birbirine bağlayan ortak bir araştırma programı olan Ağlar ve Bilgi Projesi'ni başlattı.

Bu proje önemli bir entelektüel dönüşümü temsil ediyor. Teknoloji artık bir ‘askeri araç’ olmaktan çıkıp, inovasyon ve bilimsel araştırmaya dayalı, başlı başına bir ‘stratejik alana’ dönüştü ve zamanla güvenlik ve bilim arasındaki sınırlar bulanıklaştı, teknik bilgi ulusal gücün bir unsuru haline geldi.

Son on yılda siber tehditlerin artmasıyla birlikte Londra ve Washington önceliklerini yeniden düzenledi. Tehlike artık sadece geleneksel casuslardan değil, enerji tesislerini, havaalanlarını ve ankaları felce uğratabilecek siber korsanlardan da geliyor. Bu durum, teknoloji girişimlerini endüstriyel casusluk ve fikri mülkiyet hırsızlığından korumayı amaçlayan, 2024 yılında FVEY tarafından başlatılan ‘İnovasyon için Güvenlik Girişimi’ gibi yeni girişimlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

ABD ve İngiltere arasında yapay zeka, siber güvenlik ve kuantum bilişim için ortak standartlar belirlemekle görevli bir ‘Teknoloji Koordinasyon Konseyi’ kurulacağı duyuruldu.

Aynı yıl, iki taraf kimya alanında kuantum bilişim uygulamaları üzerine ortaklaşa finanse edilen bir bilimsel çalıştay düzenledi ve İngiltere Yapay Zeka Güvenliği Enstitüsü (AISI), yapay zeka teknolojileri için etik ve düzenleyici standartlar konusunda iş birliğini teşvik etmek amacıyla ABD’de bir ofis açıldığını duyurdu. Böylece, ilişkiler kod alışverişinden algoritma alışverişine, askeri mesajların şifresini çözmekten tehditleri gerçekleşmeden önce tahmin edebilen akıllı modeller geliştirmeye doğru genişledi.

ABD, savunmadan sağlık ve eğitime kadar çeşitli hükümet ve idare kademelerine yapay zekayı entegre etmek için çalışırken İngiltere, bazı Avrupa ülkelerinin korktuğu gibi kaotik bir ortama dönüşmeden inovasyona ev sahipliği yapmasını sağlayacak esnek bir yasal ve düzenleyici çerçeve oluşturmaya odaklanıyor. Londra, özgürlük ve düzenleme arasındaki bu denge sayesinde Avrupa'nın Batı yapay zekasına açılan kapısı olmayı umuyor.

Bu vizyonlar, müttefikler arasında birleşik bir dijital altyapı, ortak yönetişim standartları ve güvenli veri alışveriş sistemi paylaşan bir Batı teknoloji bloğu oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir projede birleşiyor. Sadece yeni teknolojilerde Çin'i geçmek değil, aynı zamanda Batı'nın küresel bilgi altyapısı üzerindeki hakimiyetini sürdürmek amaçlanıyor. Bu hakimiyet eskiden askeri ve ekonomik iken, şimdi dijital ve bilgi temelli olarak devam ediyor.

Bu projenin özellikleri bazı pratik adımlarda açıkça görülüyor. ABD ve İngiltere arasında yapay zeka, siber güvenlik ve kuantum bilişim için ortak standartlar belirlemekle görevli ‘Teknoloji Koordinasyon Konseyi’ adlı bir yapı kurulacağı duyurulmuştu. Ayrıca G7 ülkeleri de eğitim modelleri için etik kurallar belirlemeyi ve güvenlik, adalet ve medya gibi hassas alanlarda kullanımlarını izlemeyi amaçlayan bir ‘Güvenilir Yapay Zeka Şartı’nın geliştirilmesi üzerinde çalışıyor.

Bu girişimlerin idealist niteliğine rağmen, bunların arkasında açık stratejik kaygılar yatmaktadır. Batı, Çin'in çip ve işlemci tedarik zincirlerinde hakimiyet kurmasının, 20. yüzyılda petrolün yaptığı gibi güç dengesini bozacağından korkuluyor. Bu yüzden Batı ülkeleri üretimi çeşitlendiriyor ve Amerikan ve İngiliz şirketlerini kendi ülkelerinde veya Kanada, Avustralya ve Hindistan gibi müttefik ülkelerde ileri teknoloji fabrikaları kurmaya teşvik ediyor. Bu hamle sadece ekonomik değil, öncelikle güvenlikle ilgili ve Batı'nın yapay zekasını jeopolitik rakiplerine bağımlılıktan korumayı amaçlıyor.

Öte yandan Batılı liderler yapay zeka alanındaki üstünlüğün yalnızca işlemci sayısı veya veri miktarıyla değil, teknolojiye duyulan küresel güvenle ölçüldüğünün farkında. Bu yüzden ‘değerler yönetimi’ olarak bilinen, yani Batı yapay zekasını teknik bir standart haline gelmeden önce ahlaki bir standart haline getirme çabası önem kazanıyor. Washington ve Londra, bu modeli gelişmekte olan ülkelere ihraç ederek, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini paylaşan bir ortaklar ağı kurmayı umuyor.

Ancak bu yolda engeller de yok değil. AB, inovasyonu yavaşlatabilecek şirketlere katı standartlar getiren ‘Yapay Zeka Yasası’ gibi kendi düzenlemelerini dayatmaya çalışırken Çin, Güney Kore ve Japonya'nın araştırma ve endüstriyel uygulamalara büyük yatırımlar yaptığı Asya'dan rakiplerin gücü de artıyor. Yurt içinde ise Google ve OpenAI gibi büyük şirketlerin teknoloji alanındaki tekelleri ve bunun sonucunda bilgi ve içerik üzerinde kurulan hakimiyet konusunda endişeler devam ediyor.

Microsoft, büyük bir kısmı gelişmiş veri merkezleri inşa etmek ve İngiltere'nin en büyük süper bilgisayarını finanse etmek için kullanılacak olan 30 milyar dolarlık devasa bir yatırım açıkladı.

Tüm bu zorluklara rağmen Batı, üç belirleyici faktör sayesinde liderliğini koruyor. Bunlar, sürekli yenilik yapma kapasitesi, değişime uyum sağlama konusunda demokratik sistemlerinin esnekliği ve ne Çin ne de Rusya'nın sahip olmadığı stratejik bir derinlik kazandıran küresel ittifak ağı. Bu yüzden Washington ve Londra, teknolojiyi tekelleştirmeye değil, daha çok kendi çıkarlarına hizmet edecek ve dijital yüzyılda Batı'nın etkisinin sürdürülebilirliğini sağlayacak şekilde teknolojinin gelecekteki kurallarını şekillendirmeye çalışıyor.

Kısa vadede rekabet, yapay genel zeka (AGI), yani birden fazla alanda düşünme ve öğrenme yeteneğine sahip modellerin kontrolü üzerinde yoğunlaşacak. Kuantum bilişim, siber güvenlik, tıp ve ekonomiyi dönüştürecek benzeri görülmemiş bir hesaplama gücü sağlayacağı için bu yarışta oyunun kurallarını değiştirecek unsur olarak görülüyor. Bu alandaki ABD-İngiltere ortak projeleri, bu nedenle geleneksel yapay zekanın sınırlarını aşacak ve gelişmiş makine bilişinin yeni bir çağını başlatacak olan gelecekteki teknolojik ittifakın çekirdeğini oluşturuyor.

Karşılıklı güven sistemi

ABD-İngiltere ittifakını diğerlerinden ayıran özellik, bunun sadece çıkar ilişkisine dayalı bir ortaklık değil, onlarca yıllık gizli ve ortak operasyonlar sonucunda oluşturulmuş karşılıklı güven sistemi olmasıdır. İki ülke, iletişim istihbaratından nükleer silah kodlarına kadar en hassas verileri paylaşıyorsa, bu, ilişkilerinin geleneksel ittifak sınırlarını aştığı anlamına gelir.

Bu güven, yeni bir teknolojik ittifakın doğmasına neden oldu. Microsoft, Nvidia ve Google, İngiltere’nin teknolojik altyapısına milyarlarca dolarlık yatırım yapmaya karar verdiklerinde, bunu sadece ekonomik fizibilite nedeniyle değil, aynı zamanda İngiliz güvenlik ortamının Amerikan sisteminin doğal bir uzantısı olarak görülmesi nedeniyle de yaptılar. Bu güven, Brexit sonrası İngiltere'yi, sıkı düzenleyici kısıtlamalar uygulamaya devam eden Avrupa'nın geri kalanından farklı olarak, Amerikan şirketleri için tercih edilen bir destinasyon haline getirdi.

ABD ile İngiltere arasındaki bu ittifakın merkezinde, teknoloji sadece ekonomik büyüme için bir araç olmaktan çıkıp, askeri ve istihbarat iş birliğiyle önem açısından rekabet eden stratejik bir odak noktası haline geldi. Teknolojik Refah Anlaşması, bu tarihi değişimi somutlaştırdı. Zira Washington ve Londra arasındaki ortaklık artık yalnızca serbest ticaret veya ortak savunma ilkelerine dayanmakla kalmayıp yapay zeka, süper bilgisayarlar ve büyük veri gibi temeller üzerine inşa edilmiş durumda.

Bu dalganın öncüsü olan Microsoft, 30 milyar dolarlık devasa bir yatırım yapacağını duyurdu. Bu yatırımın büyük bir kısmı, yapay zeka için uygun maliyetli ve yüksek performanslı altyapı sağlayan Nscale ile ortak bir girişimde, gelişmiş veri merkezleri inşa etmek ve İngiltere'nin en büyük süper bilgisayarını finanse etmek için kullanılacak.

Bu proje, yalnızca İngiltere’nin bilgi işlem kapasitesini artırmayı değil, aynı zamanda çoğu Avrupa ülkesinde şu anda sağlanması zor olan muazzam bilgi işlem gücü gerektiren gelişmiş yapay zeka araştırmalarına ev sahipliği yapmasını da amaçlıyor.

Google, makine öğrenimi yapay zeka alanında liderliği ile tanınan iştiraki DeepMind ile bağlantılı araştırmaları desteklemek için 6,8 milyar dolarlık bir yatırım yapacağını duyurdu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre DeepMind, inovasyon ve sonuçlar açısından ABD’deki merkezlerle rekabet edebileceğini kanıtladıktan sonra, şirket İngiltere'yi gelişmiş yapay zeka araştırmaları için Avrupa’daki bir platforma dönüştürme taahhüdünü teyit etti.

Bu yatırımların, yüksek teknoloji alanlarında yaklaşık 15 bin yeni iş imkanı yaratması ve İngiltere’deki iş gücü için ileri düzeyde eğitim ve yeterlilik fırsatları sağlaması bekleniyor.

Öte yandan Nvidia, derin öğrenme ve büyük öğrenme modelleri alanında İngiltere'nin bilgi işlem kapasitesini artırmak için 120 bin adede kadar grafik işlem birimi sağlanmasını içeren, yaklaşık 13,5 milyar dolar değerinde bir yatırım paketi açıkladı. Bu rakam teknik bir ayrıntı değil, İngiltere’yi GPT veya daha büyük modeller barındırabilecek altyapıya sahip birkaç ülke arasına sokan ve ülkenin Avrupa'nın özerk yapay zeka geliştirme merkezi haline gelmesinin önünü açan büyük bir sıçrama anlamına geliyor.

Yatırım akını bununla da bitmedi. Salesforce, 2030 yılına kadar taahhütlerini uzatan 2 milyar dolarlık ilave bir yatırım planı açıklarken, Core Wave İngiltere'deki faaliyetlerini genişletmek için yaklaşık 1,5 milyar sterlinlik bir yatırım yaptı. Teknoloji devlerinin yanı sıra, finans sektöründe de bir sürpriz yaşandı. Blackstone Investment Fund, önümüzdeki on yıl içinde İngiltere ekonomisine yaklaşık 122 milyar dolarlık yatırım yapacağını taahhüt ederek, teknolojinin artık dijital şirketlerin tekelinde olmadığını, geleneksel olarak gayrimenkul ve enerjiye yönelen büyük sermaye için de cazip hale geldiğini gösterdi.

Başbakan Starmer'ın açıklamalarına göre bu yatırımların yüksek teknoloji alanlarında yaklaşık 15 bin yeni iş imkanı yaratması ve ülkedeki iş gücü için ileri düzeyde eğitim ve yeterlilik fırsatları sağlaması bekleniyor. Ancak, gerçek etki rakamların ötesine geçiyor, çünkü Atlantik'in iki yakası arasındaki ekonomik ve teknolojik etki haritasını yeniden çiziyor.

ABD Başkanı Donald Trump için bu anlaşmalar sadece ekonomik bir başarıdan daha fazlasını temsil ediyor. Bu anlaşmalar, onu ülkesinin ulusal çıkarlarına hizmet etmek için dev Amerikan şirketlerini harekete geçirebilen bir anlaşmacı olarak yeniden tanıtan stratejik bir siyasi kart. Trump, ülkesinde yurt dışındaki bu genişlemeleri ekonomik dehasının kanıtı olarak sunabilir. Amerikan şirketleri yeni pazarlar kazanıyor ve nihayetinde ABD’ye geri dönecek karlar elde ederken, ABD’nin en stratejik Avrupa pazarlarından birinde nüfuzu güçleniyor.

Dışarıdan bakıldığında, bu anlaşma ona ABD-İngiltere ittifakının artık savunma ve güvenlikle sınırlı olmadığını, yaklaşan teknolojik devrimin ortak liderliğine dönüştüğünü gösterme fırsatı veriyor. Zira bu, Çin'in genişlemesi ve Avrupa’nın dijital bağımsızlık arzusu karşısında, Silikon Vadisi ile Londra Şehri, Amerikan inovasyonu ile İngiliz araştırma ortamı arasında kurulmuş bir ittifak.

Bu teknoloji anlaşması, Çin'e paralel olarak Washington, Londra ve belki daha sonra Ottawa, Sidney ve Tokyo gibi başkentleri de içeren bir Batı teknoloji merkezi kurulacağının dolaylı bir duyurusu olarak okunabilir. Microsoft, Nvidia ve Google gibi büyük şirketleri bu ortaklığın merkezine koymak, Amerikan özel sektörünü dijital dünyada güç dengesini yeniden şekillendiren yumuşak jeopolitik gücün bir parçası haline getiriyor.

Görsel kaldırıldı.
Hannover'daki bir ticaret fuarında Google logosunun yanından geçenler (Reuters)

Avrupa’nın gözünden bakıldığında, bu gelişmeler AB için açık bir meydan okuma olarak görülebilir. Çünkü İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ardından ABD yatırımları için tercih edilen bir destinasyon olması Brüksel'i seyirci rolüne itiyor. Ayrıca, Avrupa'nın inovasyonu desteklemek yerine kısıtlayabilecek katı veri koruma mevzuatı çıkarmaya çalıştığı bir dönemde, bulut sistemi ve yapay zeka hesaplama alanlarında yaşlı kıta ile ABD arasındaki uçurumu derinleştiriyor.

Ortadoğu ve Afrika'da bu mesajın stratejik anlamı çok açık; yapay zeka ve devasa bulut sistemi altyapılarını kontrol edenler, verilerin ve gelecekteki pazarların gidişatını belirleyebilecekler. Bu açıdan bakıldığında, Trump'ın Londra ziyareti sadece törensel bir etkinlik değil, küresel teknolojik etkinin haritasını yeniden çizmek ve ‘Washington ve Londra'nın halen inovasyonun dizginlerini elinde tuttuğu’ görüşünü güçlendirmek için yapılan stratejik bir hamleydi.

Ancak bu ortaklık tamamen sütliman değil. İngiltere, nefret söylemini ve zararlı içeriği engellemeyi amaçlayan Çevrimiçi Güvenlik Yasası gibi yasalarla dijital alanın daha sıkı kontrol edilmesi gerektiğini savunurken ABD, kendi anayasasının Birinci Ek Maddesi'nde yer alan ifade özgürlüğünü korumaya dayanan liberal modelinde ısrarcı. İki ülkenin yasaları arasındaki bu farklılıklar, Meta, YouTube ve X gibi dev teknoloji şirketlerini, İngiltere’nin katı yasalarına uymak ile ABD’nin açık felsefesini korumak arasında sürekli bir ikilemde bırakıyor.

Bu yüzden Teknolojik Refah Anlaşması’nın başarısı yalnızca yatırımların büyüklüğü veya sağlanan iş imkanlarının sayısı ile değil, her iki tarafın güvenlik ve özgürlük, açıklık ve sorumluluğu birleştiren ortak bir teknoloji yönetişim modeli tasarlama becerisi ile de ölçülecek.

Son olarak bu gelişmeler Washington ve Londra arasındaki ilişkinin ‘özel ortaklık’ aşamasını aşarak, sermaye ile bilgiyi ve özel sektörü siyasi karar alma sürecini birleştiren sınır ötesi bir teknolojik ittifaka dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bunun yanında söz konusu ittifak, gizlilik ve sansür sorunlarından Çin ile rekabete kadar birçok sınavla karşı karşıya kalmaya devam edecek. Fakat uzun soluklu adaptasyon geçmişi, onu şaşırtıcı bir hızla değişen dünyada en uygulanabilir ve önde gelen ittifaklardan biri haline getiriyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.