Casusluktan yapay zekaya: Washington-Londra ittifakında dijital dönem

Çin'e karşı yeni bir eksen oluşuyor

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
TT

Casusluktan yapay zekaya: Washington-Londra ittifakında dijital dönem

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı görüşmede İngiltere Kralı Charles'ın mektubunu tutarken, 27 Şubat 2025 (Reuters)

Marco Massad

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu sonbaharda İngiltere’ye yaptığı ziyaret, geleneksel bir diplomatik gezi olmaktan öte, iki ülke arasındaki ilişkilerde dönüm noktasıydı. İki ülke arasındaki tarihi ittifakı, askeri ve istihbarat çerçevesinden teknoloji ve yapay zeka (AI) temelli yeni ufuklara taşıdı. Dünya çapında ilgi gören bu ziyarette Trump, Microsoft'tan Google'a, Nvidia'dan Amazon'a ve Oracle'a kadar önde gelen Amerikan şirketlerinin yöneticilerinden oluşan daha önce başka benzeri görülmemiş bir heyetle birlikte geldi. Bu sahne, büyük teknoloji şirketlerinin nasıl ABD'nin stratejik kolları haline geldiğini, Beyaz Saray ile paralel hareket ederek, aynı anda hem yumuşak hem de sert gücünün bir parçası olarak hareket ettiğini açıkça gösterdi.

Bu olay sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik açıdan da son derece önemliydi. İki taraf, çoğu bulut altyapısı, süper bilgisayar ve yapay zeka uygulamalarına yönelik 42 milyar doları aşan devasa bir yatırım taahhüdünde bulunduklarını açıkladı. Mesaj açıktı, Washington ve Londra arasındaki ittifak, büyük güçlerin Dördüncü Sanayi Devrimi'ne (Endüstri 4.0) liderlik etmek için rekabet ettiği bir dönemde ‘teknoloji alanında liderlik’ konusunda yeni bir aşamaya giriyordu.

Bu adım, küresel dönüşümün kritik bir döneminde atıldı. Dünya, yapay zeka, kuantum bilişim ve akıllı savunma teknolojileri alanlarında üstünlük için çılgın bir yarışa girmiş durumda. Çin, ‘Dijital İpek Yolu’ projesi ile dijital nüfuzunu genişletirken, Avrupa Birliği (AB) ABD merkezli şirketlere olan bağımlılığını azaltmak için teknolojik bağımsızlık arayışında. Washington bu noktada ‘Anglo-Sakson ittifakının’ sahnenin merkezinde yer almaya devam ettiğini, inisiyatif alabilen ve küresel güç dengelerindeki değişimlerin sadece bir seyircisi olmadığını vurgulamak istedi.

İngiltere'nin seçilmesi tesadüf değildi. Londra, AB’den ayrıldığından beri teknoloji ve inovasyon alanlarında Washington'un ayrıcalıklı ortağı olarak kendini konumlandırmaya çalışıyor. Keir Starmer liderliğindeki İngiliz hükümeti, ABD'li şirketlerin yatırımlarını Brexit (İngiltere’nin AB’den çıkışı) sonrası ekonomiyi istikrara kavuşturmak için bir fırsat olarak görürken, Trump bunu ABD'nin yurtdışındaki nüfuzunu güçlendiren ve yurt içindeki şirketleri destekleyen ‘büyük anlaşmalara’ dayalı ekonomik vizyonunu pekiştirmek için bir fırsat olarak gördü.

İngiltere Başbakanı Starmer, Trump’ın ziyareti sırasında imzalanan anlaşmaları, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana iki ülke arasında yapılan en büyük ticaret anlaşması olarak nitelendirildi. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaların tutarı 250 milyar sterlini aştı. Bu tutarın 42 milyar doları sadece teknoloji sektörüne ayrıldı. Anlaşmalar arasında gelişmiş veri merkezlerinin kurulması, yapay zeka araştırma projelerine finansman sağlanması ile hükümet ve savunma sektörleri için bulut altyapısının geliştirilmesi yer alıyor.

Trump’ın ziyaretinin yansıttığı bu dönüşüm, teknolojinin artık sadece bir sektör olmadığını, dış politikanın temel bir bileşeni haline geldiğini gösterdi.

Sembolik olarak çarpıcı bir tablo söz konusuydu. Trump, Microsoft CEO'su Satya Nadella, Nvidia CEO'su Jensen Huang ve Amazon Web Services CEO'su Matt Garman ile birlikte 10 Downing Caddesi’ndeki Başbakanlık Konutu önünde duruyordu. Siyaset, sermaye ve inovasyonu bir araya getiren bu sahne 20’nci yüzyılın ortalarında ‘Amerikan küreselleşmesinin’ kuruluşunu akla getirdi, ancak bu kez yeni dijital biçimiyle karşımızdaydı.

Bu ziyaret, ticaret veya parayla başlamayan, aksine İkinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşullarında doğan güvenlik ve istihbarat ittifakıyla başlayan ABD-İngiltere ilişkilerinin uzun geçmişe sahip olan mirasının bir uzantısıydı. İki ülke yatırım alışverişinde bulunmadan önce, şifreler ve gizli bilgiler alışverişinde bulunarak, daha sonra Beş Göz İttifakı’nın (FVEY) çekirdeğini oluşturacak ortak bir istihbarat ağı kurdular. Bu ittifak, bugün iki ülkeyi benzeri görülmemiş bir güven ve entegrasyon düzeyiyle birbirine bağlıyor.

Bu açıdan bakıldığında, ‘Teknolojik Refah Anlaşması’nın yalnızca ekonomik bir anlaşma değil, güvenlik iş birliğinin bilimsel iş birliğine ve ardından kapsamlı bir teknolojik ortaklığa dönüşen uzun tarihi sürecin doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. 1940'larda radar ve şifreli sistemler askeri üstünlük için birer araç olduğu gibi, bugün yapay zeka algoritmaları ve süper bilgisayarlar da 21’nci yüzyılda nüfuz ve kontrol için birer araç haline gelmiş durumda.

Trump’ın ziyaretinin yansıttığı bu dönüşüm, teknolojinin artık sadece bir sektör olmadığını, dış politikanın temel bir bileşeni haline geldiğini gösterdi. Ülkeler artık güçlerini sahip oldukları uçak gemisi veya füze sayısıyla değil, veri analizi, yapay zeka geliştirme ve bulut depolama alanlarındaki yeteneklerinin kapsamıyla ölçüyorlar.

Görsel kaldırıldı.
Manchester'da düzenlenen ve toplu sınır dışı çağrısı yapan göçmen karşıtı bir protesto gösterisi sırasında aşırı sağcı grup Britain First (Önce Birleşik Krallık/BNP) grubu destekçilerinin ulusal bayraklarla katıldığı yürüyüşte görevli polis memurları, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Bu noktada Trump'ın dev Amerikan şirketlerinin yöneticilerini yanına almak istemesi anlaşılabilir bir durum. Zira bu şirketler, silahlar yerine veriler, ordular yerine algoritmalar gibi alışılmadık yöntemler kullanarak, küresel güç mücadeleleri yürüten ‘gölge bakanlıklar’ haline geldi.

Beş Göz İttifakı (FVEY)

Trump’ın 2025 yılındaki ziyareti Washington ve Londra arasında yeni bir teknolojik iş birliği dönemini başlatmış olsa da bu ittifakın kökleri tarihin derinliklerine, askeri şifrelerin ve kablosuz iletişimin bugünün algoritmaları ve büyük veriden daha önemli olduğu bir döneme kadar uzanıyor. İki ülke arasındaki ilişki sadece ticaret üzerine değil, aynı zamanda 20’nci yüzyılın en karanlık dönemi olan İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan güvenlik ve istihbarat iş birliği üzerine de inşa edildi.

1943 yılında, Nazi Almanyası'na karşı verilen savaşlar devam ederken şifre kırma ve gizli bilgi alışverişi konusunda iş birliği için koordinasyon sağlanması amacıyla ABD ve Birleşik Krallık arasında BRUSA anlaşması imzalandı. O dönemde İngiltere, matematikçi Alan Turing tarafından ünlü hale getirilen Bletchley Park merkezine sahipti. Turing, Alman Enigma makinesinin şifrelerini kırmak için hesaplama mantığını kullanan ilk kişilerden biriydi.

Bu iş birliği, daha sonra tarihin en güçlü istihbarat ittifaklarından biri haline gelecek olan oluşumun çekirdeğini oluşturdu. Savaşın bitmesinden bir yıl sonra, 1946 yılında UKUSA Anlaşması imzalandı ve iki ülke arasındaki istihbarat iş birliğine kurumsal ve resmi bir nitelik kazandırıldı. Anlaşma, askeri ve sivil iletişimden elde edilen bilgilerin sistematik olarak paylaşılmasını ve ABD Ulusal Güvenlik Ajansı ile İngiliz Hükümeti İletişim Merkezi arasında görevlerin dağıtılmasını öngörüyordu.

Washington ve Londra, makine öğrenimini kullanarak saniyeler içinde milyonlarca sinyali filtreleyebilen ve şüpheli kalıpları ve davranışları tespit edebilen sistemler geliştirdi.

Bu anlaşma, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın da katılımıyla zamanla FVEY kısaltmasıyla bilinen ittifaka dönüştü. Bu ittifak zaman geçtikçe kıtalararası iletişimi izleyebilen ve istihbarat bilgilerini neredeyse gerçek zamanlı olarak paylaşabilen, dünyanın en büyük casusluk ve veri analiz ağı haline geldi.

Bu iş birliği Soğuk Savaş döneminde benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Sovyetler Birliği nükleer silahlanmaya odaklanırken, Washington ve Londra elektronik dinleme ve uzay gözetimi alanındaki kapasitelerini geliştirmeye yoğunlaştı. Echelon Dinleme Sistemi, uydular ve denizaltı kabloları aracılığıyla yapılan görüşmeleri dinlemek için küresel bir ağ olarak 1970'lerde kuruldu. İstasyonları Avustralya'dan İngiltere üzerinden Kanada'ya kadar uzanıyordu ve ittifakın kurumları arasında koordineli olarak işletiliyordu.

Echelon Dinleme Sistemi’nin hükümetleri, şirketleri ve hatta vatandaşları dinlemek için kullanılmasıyla ilgili önemli tartışmaların yaşanmasına rağmen, bu sistem siber uzayda Batı'nın hakimiyetinin temel direklerinden biri olmaya devam etti ve bilgi toplama yeteneğine sahip olanın güç sahibi olduğu ilkesini pekiştirmeye yardımcı oldu.

Sonraki yıllarda, bilgi sadece savunma amaçlı bir araç olmaktan çıkıp siyasi ve ekonomik bir değer haline geldi. İstihbarat üstünlüğü, teknolojik üstünlüğe dönüştü. Bu ortaklıktan, şifreleme, veri analizi ve güvenli iletişim alanlarında ortak araştırma projeleri ortaya çıktı ve yapay zeka alanında gelecekteki iş birliğinin temelleri atıldı.

Yeni milenyumun başlangıcında, ittifak daha gelişmiş araçları da içerecek şekilde genişledi. Bunlardan en dikkat çekici olanı, FVEY ülkeleri arasında hassas savunma ve istihbarat bilgilerinin paylaşılmasına yönelik güvenli bir ağ olan Stone Ghost platformuydu. Bu platform, ABD Savunma İstihbarat Teşkilatı tarafından yönetiliyor ve dünyanın en güvenli sistemlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Stone Ghost’un temelleri sıfır güven ilkelerine dayanıyor. Yani herhangi bir kullanıcıya önceden güven duymuyor, aksine kimlikleri, izinleri ve aktarılan verileri sürekli olarak doğruluyor. ABD, 2023 yılında tehditlerin niteliğine bağlı olarak yeni ortakların eklenmesini veya çıkarılmasını mümkün kılacak şekilde sistemi güncelleme niyetini açıkladı. Bu, küresel güvenlikteki değişikliklere hızlı şekilde yanıt veren esnek istihbarat ittifakına doğru bir adımdır.

Görsel kaldırıldı.
ABD Başkanı Donald Trump, İngiltere'nin orta kesimlerindeki Aylesbury şehrinde Başbakan Keir Starmer ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Eylül 2025 (AFP)

Bu güncelleme, istihbarat veri analizinde yapay zeka araçlarının ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk geliyor. Washington ve Londra, makine öğrenimini kullanarak saniyeler içinde milyonlarca sinyali filtreleyebilen ve şüpheli kalıpları ve davranışları tespit edebilen sistemler geliştiriyor. İronik bir şekilde, başlangıçta düşmanları izlemek için tasarlanan bu araçlar, artık kritik altyapıları ve veri merkezlerini siber saldırılardan korumak için kullanılıyor.

Casusluktan bilimsel araştırmaya

Washington ve Londra tüm bu yıllar boyunca istihbarat iş birliğinin sadece güvenlik bilgilerinin değil, bilimsel ve teknik bilgilerin de paylaşılması için bir platform olabileceğinde hemfikirdi. Milenyumun başlarında, iki ülke, askeri operasyonlarda ve sivil uygulamalarda kullanılabilecek ağ teknolojileri geliştirmek amacıyla, üniversiteleri ve savunma laboratuvarlarını birbirine bağlayan ortak bir araştırma programı olan Ağlar ve Bilgi Projesi'ni başlattı.

Bu proje önemli bir entelektüel dönüşümü temsil ediyor. Teknoloji artık bir ‘askeri araç’ olmaktan çıkıp, inovasyon ve bilimsel araştırmaya dayalı, başlı başına bir ‘stratejik alana’ dönüştü ve zamanla güvenlik ve bilim arasındaki sınırlar bulanıklaştı, teknik bilgi ulusal gücün bir unsuru haline geldi.

Son on yılda siber tehditlerin artmasıyla birlikte Londra ve Washington önceliklerini yeniden düzenledi. Tehlike artık sadece geleneksel casuslardan değil, enerji tesislerini, havaalanlarını ve ankaları felce uğratabilecek siber korsanlardan da geliyor. Bu durum, teknoloji girişimlerini endüstriyel casusluk ve fikri mülkiyet hırsızlığından korumayı amaçlayan, 2024 yılında FVEY tarafından başlatılan ‘İnovasyon için Güvenlik Girişimi’ gibi yeni girişimlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

ABD ve İngiltere arasında yapay zeka, siber güvenlik ve kuantum bilişim için ortak standartlar belirlemekle görevli bir ‘Teknoloji Koordinasyon Konseyi’ kurulacağı duyuruldu.

Aynı yıl, iki taraf kimya alanında kuantum bilişim uygulamaları üzerine ortaklaşa finanse edilen bir bilimsel çalıştay düzenledi ve İngiltere Yapay Zeka Güvenliği Enstitüsü (AISI), yapay zeka teknolojileri için etik ve düzenleyici standartlar konusunda iş birliğini teşvik etmek amacıyla ABD’de bir ofis açıldığını duyurdu. Böylece, ilişkiler kod alışverişinden algoritma alışverişine, askeri mesajların şifresini çözmekten tehditleri gerçekleşmeden önce tahmin edebilen akıllı modeller geliştirmeye doğru genişledi.

ABD, savunmadan sağlık ve eğitime kadar çeşitli hükümet ve idare kademelerine yapay zekayı entegre etmek için çalışırken İngiltere, bazı Avrupa ülkelerinin korktuğu gibi kaotik bir ortama dönüşmeden inovasyona ev sahipliği yapmasını sağlayacak esnek bir yasal ve düzenleyici çerçeve oluşturmaya odaklanıyor. Londra, özgürlük ve düzenleme arasındaki bu denge sayesinde Avrupa'nın Batı yapay zekasına açılan kapısı olmayı umuyor.

Bu vizyonlar, müttefikler arasında birleşik bir dijital altyapı, ortak yönetişim standartları ve güvenli veri alışveriş sistemi paylaşan bir Batı teknoloji bloğu oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir projede birleşiyor. Sadece yeni teknolojilerde Çin'i geçmek değil, aynı zamanda Batı'nın küresel bilgi altyapısı üzerindeki hakimiyetini sürdürmek amaçlanıyor. Bu hakimiyet eskiden askeri ve ekonomik iken, şimdi dijital ve bilgi temelli olarak devam ediyor.

Bu projenin özellikleri bazı pratik adımlarda açıkça görülüyor. ABD ve İngiltere arasında yapay zeka, siber güvenlik ve kuantum bilişim için ortak standartlar belirlemekle görevli ‘Teknoloji Koordinasyon Konseyi’ adlı bir yapı kurulacağı duyurulmuştu. Ayrıca G7 ülkeleri de eğitim modelleri için etik kurallar belirlemeyi ve güvenlik, adalet ve medya gibi hassas alanlarda kullanımlarını izlemeyi amaçlayan bir ‘Güvenilir Yapay Zeka Şartı’nın geliştirilmesi üzerinde çalışıyor.

Bu girişimlerin idealist niteliğine rağmen, bunların arkasında açık stratejik kaygılar yatmaktadır. Batı, Çin'in çip ve işlemci tedarik zincirlerinde hakimiyet kurmasının, 20. yüzyılda petrolün yaptığı gibi güç dengesini bozacağından korkuluyor. Bu yüzden Batı ülkeleri üretimi çeşitlendiriyor ve Amerikan ve İngiliz şirketlerini kendi ülkelerinde veya Kanada, Avustralya ve Hindistan gibi müttefik ülkelerde ileri teknoloji fabrikaları kurmaya teşvik ediyor. Bu hamle sadece ekonomik değil, öncelikle güvenlikle ilgili ve Batı'nın yapay zekasını jeopolitik rakiplerine bağımlılıktan korumayı amaçlıyor.

Öte yandan Batılı liderler yapay zeka alanındaki üstünlüğün yalnızca işlemci sayısı veya veri miktarıyla değil, teknolojiye duyulan küresel güvenle ölçüldüğünün farkında. Bu yüzden ‘değerler yönetimi’ olarak bilinen, yani Batı yapay zekasını teknik bir standart haline gelmeden önce ahlaki bir standart haline getirme çabası önem kazanıyor. Washington ve Londra, bu modeli gelişmekte olan ülkelere ihraç ederek, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini paylaşan bir ortaklar ağı kurmayı umuyor.

Ancak bu yolda engeller de yok değil. AB, inovasyonu yavaşlatabilecek şirketlere katı standartlar getiren ‘Yapay Zeka Yasası’ gibi kendi düzenlemelerini dayatmaya çalışırken Çin, Güney Kore ve Japonya'nın araştırma ve endüstriyel uygulamalara büyük yatırımlar yaptığı Asya'dan rakiplerin gücü de artıyor. Yurt içinde ise Google ve OpenAI gibi büyük şirketlerin teknoloji alanındaki tekelleri ve bunun sonucunda bilgi ve içerik üzerinde kurulan hakimiyet konusunda endişeler devam ediyor.

Microsoft, büyük bir kısmı gelişmiş veri merkezleri inşa etmek ve İngiltere'nin en büyük süper bilgisayarını finanse etmek için kullanılacak olan 30 milyar dolarlık devasa bir yatırım açıkladı.

Tüm bu zorluklara rağmen Batı, üç belirleyici faktör sayesinde liderliğini koruyor. Bunlar, sürekli yenilik yapma kapasitesi, değişime uyum sağlama konusunda demokratik sistemlerinin esnekliği ve ne Çin ne de Rusya'nın sahip olmadığı stratejik bir derinlik kazandıran küresel ittifak ağı. Bu yüzden Washington ve Londra, teknolojiyi tekelleştirmeye değil, daha çok kendi çıkarlarına hizmet edecek ve dijital yüzyılda Batı'nın etkisinin sürdürülebilirliğini sağlayacak şekilde teknolojinin gelecekteki kurallarını şekillendirmeye çalışıyor.

Kısa vadede rekabet, yapay genel zeka (AGI), yani birden fazla alanda düşünme ve öğrenme yeteneğine sahip modellerin kontrolü üzerinde yoğunlaşacak. Kuantum bilişim, siber güvenlik, tıp ve ekonomiyi dönüştürecek benzeri görülmemiş bir hesaplama gücü sağlayacağı için bu yarışta oyunun kurallarını değiştirecek unsur olarak görülüyor. Bu alandaki ABD-İngiltere ortak projeleri, bu nedenle geleneksel yapay zekanın sınırlarını aşacak ve gelişmiş makine bilişinin yeni bir çağını başlatacak olan gelecekteki teknolojik ittifakın çekirdeğini oluşturuyor.

Karşılıklı güven sistemi

ABD-İngiltere ittifakını diğerlerinden ayıran özellik, bunun sadece çıkar ilişkisine dayalı bir ortaklık değil, onlarca yıllık gizli ve ortak operasyonlar sonucunda oluşturulmuş karşılıklı güven sistemi olmasıdır. İki ülke, iletişim istihbaratından nükleer silah kodlarına kadar en hassas verileri paylaşıyorsa, bu, ilişkilerinin geleneksel ittifak sınırlarını aştığı anlamına gelir.

Bu güven, yeni bir teknolojik ittifakın doğmasına neden oldu. Microsoft, Nvidia ve Google, İngiltere’nin teknolojik altyapısına milyarlarca dolarlık yatırım yapmaya karar verdiklerinde, bunu sadece ekonomik fizibilite nedeniyle değil, aynı zamanda İngiliz güvenlik ortamının Amerikan sisteminin doğal bir uzantısı olarak görülmesi nedeniyle de yaptılar. Bu güven, Brexit sonrası İngiltere'yi, sıkı düzenleyici kısıtlamalar uygulamaya devam eden Avrupa'nın geri kalanından farklı olarak, Amerikan şirketleri için tercih edilen bir destinasyon haline getirdi.

ABD ile İngiltere arasındaki bu ittifakın merkezinde, teknoloji sadece ekonomik büyüme için bir araç olmaktan çıkıp, askeri ve istihbarat iş birliğiyle önem açısından rekabet eden stratejik bir odak noktası haline geldi. Teknolojik Refah Anlaşması, bu tarihi değişimi somutlaştırdı. Zira Washington ve Londra arasındaki ortaklık artık yalnızca serbest ticaret veya ortak savunma ilkelerine dayanmakla kalmayıp yapay zeka, süper bilgisayarlar ve büyük veri gibi temeller üzerine inşa edilmiş durumda.

Bu dalganın öncüsü olan Microsoft, 30 milyar dolarlık devasa bir yatırım yapacağını duyurdu. Bu yatırımın büyük bir kısmı, yapay zeka için uygun maliyetli ve yüksek performanslı altyapı sağlayan Nscale ile ortak bir girişimde, gelişmiş veri merkezleri inşa etmek ve İngiltere'nin en büyük süper bilgisayarını finanse etmek için kullanılacak.

Bu proje, yalnızca İngiltere’nin bilgi işlem kapasitesini artırmayı değil, aynı zamanda çoğu Avrupa ülkesinde şu anda sağlanması zor olan muazzam bilgi işlem gücü gerektiren gelişmiş yapay zeka araştırmalarına ev sahipliği yapmasını da amaçlıyor.

Google, makine öğrenimi yapay zeka alanında liderliği ile tanınan iştiraki DeepMind ile bağlantılı araştırmaları desteklemek için 6,8 milyar dolarlık bir yatırım yapacağını duyurdu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre DeepMind, inovasyon ve sonuçlar açısından ABD’deki merkezlerle rekabet edebileceğini kanıtladıktan sonra, şirket İngiltere'yi gelişmiş yapay zeka araştırmaları için Avrupa’daki bir platforma dönüştürme taahhüdünü teyit etti.

Bu yatırımların, yüksek teknoloji alanlarında yaklaşık 15 bin yeni iş imkanı yaratması ve İngiltere’deki iş gücü için ileri düzeyde eğitim ve yeterlilik fırsatları sağlaması bekleniyor.

Öte yandan Nvidia, derin öğrenme ve büyük öğrenme modelleri alanında İngiltere'nin bilgi işlem kapasitesini artırmak için 120 bin adede kadar grafik işlem birimi sağlanmasını içeren, yaklaşık 13,5 milyar dolar değerinde bir yatırım paketi açıkladı. Bu rakam teknik bir ayrıntı değil, İngiltere’yi GPT veya daha büyük modeller barındırabilecek altyapıya sahip birkaç ülke arasına sokan ve ülkenin Avrupa'nın özerk yapay zeka geliştirme merkezi haline gelmesinin önünü açan büyük bir sıçrama anlamına geliyor.

Yatırım akını bununla da bitmedi. Salesforce, 2030 yılına kadar taahhütlerini uzatan 2 milyar dolarlık ilave bir yatırım planı açıklarken, Core Wave İngiltere'deki faaliyetlerini genişletmek için yaklaşık 1,5 milyar sterlinlik bir yatırım yaptı. Teknoloji devlerinin yanı sıra, finans sektöründe de bir sürpriz yaşandı. Blackstone Investment Fund, önümüzdeki on yıl içinde İngiltere ekonomisine yaklaşık 122 milyar dolarlık yatırım yapacağını taahhüt ederek, teknolojinin artık dijital şirketlerin tekelinde olmadığını, geleneksel olarak gayrimenkul ve enerjiye yönelen büyük sermaye için de cazip hale geldiğini gösterdi.

Başbakan Starmer'ın açıklamalarına göre bu yatırımların yüksek teknoloji alanlarında yaklaşık 15 bin yeni iş imkanı yaratması ve ülkedeki iş gücü için ileri düzeyde eğitim ve yeterlilik fırsatları sağlaması bekleniyor. Ancak, gerçek etki rakamların ötesine geçiyor, çünkü Atlantik'in iki yakası arasındaki ekonomik ve teknolojik etki haritasını yeniden çiziyor.

ABD Başkanı Donald Trump için bu anlaşmalar sadece ekonomik bir başarıdan daha fazlasını temsil ediyor. Bu anlaşmalar, onu ülkesinin ulusal çıkarlarına hizmet etmek için dev Amerikan şirketlerini harekete geçirebilen bir anlaşmacı olarak yeniden tanıtan stratejik bir siyasi kart. Trump, ülkesinde yurt dışındaki bu genişlemeleri ekonomik dehasının kanıtı olarak sunabilir. Amerikan şirketleri yeni pazarlar kazanıyor ve nihayetinde ABD’ye geri dönecek karlar elde ederken, ABD’nin en stratejik Avrupa pazarlarından birinde nüfuzu güçleniyor.

Dışarıdan bakıldığında, bu anlaşma ona ABD-İngiltere ittifakının artık savunma ve güvenlikle sınırlı olmadığını, yaklaşan teknolojik devrimin ortak liderliğine dönüştüğünü gösterme fırsatı veriyor. Zira bu, Çin'in genişlemesi ve Avrupa’nın dijital bağımsızlık arzusu karşısında, Silikon Vadisi ile Londra Şehri, Amerikan inovasyonu ile İngiliz araştırma ortamı arasında kurulmuş bir ittifak.

Bu teknoloji anlaşması, Çin'e paralel olarak Washington, Londra ve belki daha sonra Ottawa, Sidney ve Tokyo gibi başkentleri de içeren bir Batı teknoloji merkezi kurulacağının dolaylı bir duyurusu olarak okunabilir. Microsoft, Nvidia ve Google gibi büyük şirketleri bu ortaklığın merkezine koymak, Amerikan özel sektörünü dijital dünyada güç dengesini yeniden şekillendiren yumuşak jeopolitik gücün bir parçası haline getiriyor.

Görsel kaldırıldı.
Hannover'daki bir ticaret fuarında Google logosunun yanından geçenler (Reuters)

Avrupa’nın gözünden bakıldığında, bu gelişmeler AB için açık bir meydan okuma olarak görülebilir. Çünkü İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ardından ABD yatırımları için tercih edilen bir destinasyon olması Brüksel'i seyirci rolüne itiyor. Ayrıca, Avrupa'nın inovasyonu desteklemek yerine kısıtlayabilecek katı veri koruma mevzuatı çıkarmaya çalıştığı bir dönemde, bulut sistemi ve yapay zeka hesaplama alanlarında yaşlı kıta ile ABD arasındaki uçurumu derinleştiriyor.

Ortadoğu ve Afrika'da bu mesajın stratejik anlamı çok açık; yapay zeka ve devasa bulut sistemi altyapılarını kontrol edenler, verilerin ve gelecekteki pazarların gidişatını belirleyebilecekler. Bu açıdan bakıldığında, Trump'ın Londra ziyareti sadece törensel bir etkinlik değil, küresel teknolojik etkinin haritasını yeniden çizmek ve ‘Washington ve Londra'nın halen inovasyonun dizginlerini elinde tuttuğu’ görüşünü güçlendirmek için yapılan stratejik bir hamleydi.

Ancak bu ortaklık tamamen sütliman değil. İngiltere, nefret söylemini ve zararlı içeriği engellemeyi amaçlayan Çevrimiçi Güvenlik Yasası gibi yasalarla dijital alanın daha sıkı kontrol edilmesi gerektiğini savunurken ABD, kendi anayasasının Birinci Ek Maddesi'nde yer alan ifade özgürlüğünü korumaya dayanan liberal modelinde ısrarcı. İki ülkenin yasaları arasındaki bu farklılıklar, Meta, YouTube ve X gibi dev teknoloji şirketlerini, İngiltere’nin katı yasalarına uymak ile ABD’nin açık felsefesini korumak arasında sürekli bir ikilemde bırakıyor.

Bu yüzden Teknolojik Refah Anlaşması’nın başarısı yalnızca yatırımların büyüklüğü veya sağlanan iş imkanlarının sayısı ile değil, her iki tarafın güvenlik ve özgürlük, açıklık ve sorumluluğu birleştiren ortak bir teknoloji yönetişim modeli tasarlama becerisi ile de ölçülecek.

Son olarak bu gelişmeler Washington ve Londra arasındaki ilişkinin ‘özel ortaklık’ aşamasını aşarak, sermaye ile bilgiyi ve özel sektörü siyasi karar alma sürecini birleştiren sınır ötesi bir teknolojik ittifaka dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bunun yanında söz konusu ittifak, gizlilik ve sansür sorunlarından Çin ile rekabete kadar birçok sınavla karşı karşıya kalmaya devam edecek. Fakat uzun soluklu adaptasyon geçmişi, onu şaşırtıcı bir hızla değişen dünyada en uygulanabilir ve önde gelen ittifaklardan biri haline getiriyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.