Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.
Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.
İdeolojiden önce çıkarlar
Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.
Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)
Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.
Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları
Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)
Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.
SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği
SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.
Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.
İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.
Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.
Askeri kurumun bakışı
Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.
Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.
Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.
ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlikhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5295471-abd%E2%80%99nin-libya%E2%80%99daki-derin-ad%C4%B1mlar%C4%B1-ve-rusya%E2%80%99n%C4%B1n-ne-yapmak-istedi%C4%9Fine-dair
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi)
ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlik
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi)
Kerime Naci
Washington'ın Libya kurumlarını birleştirmeye ve tek bir yürütme organına yönelmeye dönük girişimlerini destekleme amacıyla yürüttüğü seferberlik ile Afrika Sahil bölgesindeki -özellikle Mali'deki gerginliklerin tırmanması- gelişmeler arasında sıkışan Moskova, Batı ve Kuzey Afrika'daki bölgesel ve uluslararası nüfuzunu korumaya yönelik jeopolitik bir sınavla karşı karşıya. Bu durum, Libya'nın Rusya için Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan bir kapı niteliği taşıması nedeniyle daha da önem kazanıyor. Peki Moskova, bölgedeki nüfuz araçlarını yeniden düzenleyerek genişlemesini koruma konusunda başarılı olabilecek mi?
Hareket kabiliyeti önündeki zorluk
Washington merkezli Stratejik Politika ve Barış Merkezi Müdür Halid el-Muşeyti, Rusya'nın Libya'daki rolünün önceki yıllara kıyasla belirgin bir gerileme yaşadığını belirtiyor. Muşeyti, diplomatik düzeyde bile geçtiğimiz yıldan bu yana Libya'nın üst düzey Rus yetkililerin ziyaretine tanık olmadığını, buna karşılık ABD'nin Libya'daki diplomatik ve istihbarat hareketliliğinin art arda sürdüğünü, bunun da Rus varlığında görece bir gerilemeyi yansıttığını vurguluyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Muşeyti, bu gerilemeyi Moskova'nın askeri ve ekonomik kapasitesinin büyük bölümünü tüketen Ukrayna savaşıyla meşgul olmasına bağlıyor. Bu durumun Rusya'yı ister genel olarak Afrika'da ister özellikle Libya'da olsun, nüfuzunu genişletmesine imkan tanımayan bir konuma soktuğunu düşünen Muşeyti ayrıca, bölgedeki ABD varlığının artmasının, Rusya'nın nüfuzunu güçlendirmeye yönelik herhangi bir hareketini daha da zorlaştırdığına dikkati çekti.
Libya'nın güneydoğusunda Libya Ulusal Ordusu tarafından düzenlenen Onur Kalkanı 2 Askeri Tatbikatından bir kare 16 Mayıs 2026 (AFP)
Independent Arabia'ya konuşan Muşeyti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, ABD Başkanı Donald Trump ile gerginliği artırabilecek her türlü adımdan, özellikle bu adımların Afrika'da veya Libya'da Rus genişlemesi olarak yorumlanabilecek nitelikte olması durumunda, kaçınmaya özen gösterdiğini belirtti. Bu tür adımların, Moskova ile Washington arasında olası bir yakınlaşma veya mutabakatı engelleyebileceğini kaydetti.
Rusya'nın mevcut aşamadaki önceliğinin, dış nüfuzunu genişletmeye çalışmaktan ziyade, başta Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunun sarsılma ihtimali, Libya'daki konumunu koruma ve Ukrayna savaşından etkilenen kaynaklarını yönetme gibi doğrudan zorluklarını idare etmek olduğunu belirten Muşeyti, bu durumu, Rusya'nın Libya'daki faaliyet düzeyinin önceki dönemlere kıyasla gerilemesi olarak açıkladı.
Muşeyti, Rusya'nın Libya dosyasındaki tek nüfuz aracının, Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan başlıca bir sıçrama noktası olarak değerlendirdiği Libya'daki genişlemesini korumak amacıyla, ABD girişimiyle ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde alınacak herhangi bir kararı engellemek olduğunu belirtti.
Çıkar çatışması
Öte yandan uluslararası hukuk ve diplomatik ilişkiler profesörü Yusuf bin Osman, Libya'da yaşanan jeopolitik dönüşümlerin, krizin artık iktidar mücadelesi veya devlet inşası süreçlerindeki tıkanıklıkla sınırlı olan iç boyutla açıklanamayacağını, aksine büyük güçlerin stratejik çıkar hesapları ve nüfuz alanlarını yeniden şekillendirme düşüncesiyle hareket ettiği daha geniş bir uluslararası tablonun parçası haline geldiğini vurguladı.
ABD ile Rusya arasında Libya sahnesinde artan rekabetin, Libya dosyasının yerel bir krizden, hayati konumlar ve güç dengeleri üzerindeki uluslararası rekabet alanlarından birine dönüştüğünü yansıttığına işaret eden Bin Osman, bu rekabetin bazı boyutlarıyla, Washington ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş döneminin, tarafların doğrudan çatışma yerine genellikle bölgesel vekil sahalar üzerinden mücadeleyi yürüttüğü mantığının izlerini taşıdığını kaydetti.
Mevcut çatışmanın artık kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik boyuta dayanmadığını ifade eden Bin Osman, aksine enerji, stratejik konumlar ve bölgesel ile uluslararası dengeleri etkileme kapasitesiyle ilişkili çok daha pragmatik değerlendirmelerin bu süreci yönlendirdiğini söyledi.
Bin Osman, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tarihsel bir bakış açısıyla, Rusya'nın Libya ve Akdeniz bölgesine olan ilgisi mevcut dönemin ürünü değildir. Akdeniz'in güneyine erişim sağlamak ve Avrupa'ya yakın bölgeler ile Afrika'nın derinliklerindeki varlığı güçlendirmek, Sovyet döneminden bu yana Moskova için stratejik bir hedef teşkil etmiştir. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından Rus nüfuzunun gerilemesinin ardından Moskova, son yıllarda bölgesel krizlerin geride bıraktığı siyasi ve güvenlik boşluklarından yararlanarak stratejik bölgelere geri dönmek suretiyle uluslararası bir güç olarak konumunu yeniden kazanmaya çalıştı."
Öte yandan ABD, Libya'yı Akdeniz, Kuzey Afrika ve Sahil bölgesindeki güvenlik denkleminin önemli bir parçası olarak görüyor. Bin Osman'a göre ABD’nin bu sebeple artan hareketliliği, Washington'ın Libya sahnesindeki varlığını yeniden güçlendirme isteğinden bağımsız değerlendirilemez. Bu istek, ister kurumların birleştirilmesi ve bölünmenin sona erdirilmesi süreçlerini destekleme yoluyla, isterse başında Rusya'nın geldiği rakip güçlerin genişlemesini sınırlama yoluyla olsun her durumda da geçerli. Bin Osman, ABD'nin genişlemesinin Moskova'yı Libya'daki konumunu koruma amacıyla araçlarını gözden geçirmeye itebileceğini, ancak bunun mutlaka bir tırmanışla değil, stratejisini yeni dönüşümlere uyarlayarak gerçekleşebileceğini değerlendirdi.
İttifakların Yeniden Düzenlenmesi
Diplomatik düzeyde Rusya'nın, Libya denklemi içinde belirli bir tarafla sınırlı kalmamak amacıyla siyasi varlığını yoğunlaştırmaya ve farklı Libyalı taraflarla iletişim kanallarını genişletmeye yönelebileceğini açıklayan Bin Osman'a göre siyasi düzeyde ise Rusya, ittifaklar ağını yeniden düzenleyerek ve gelecekteki herhangi bir çözüm sürecinde kendisine rol garanti edecek daha esnek ilişkiler kurmaya çalışabilir.
Bin Osman, Moskova'nın Libya'daki ittifaklar ağını yeniden düzenlemesinin, Çin ile ilişkisi veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) içinde bazı ülkelerle tutumların yakınlaşması gibi uluslararası düzeyde bilinen geleneksel ittifakları kastetmediğini belirtti. Bin Osman'a göre burada Rusya'nın sahadaki varlığını sürdürmek için dayandığı bölgesel ve yerel nüfuz ağı kastediliyor.
Rusya, belirli bir tarafla sınırlı kalmamak için Libya’daki çeşitli taraflarla iletişim kanallarını genişletme yönünde adım atabilir (AFP)
Bin Osman, özellikle Libya özelinde Moskova'nın, siyasi aktörler, resmi kurumlar ve etkili yerel liderleri kapsayacak şekilde doğu ve batıdaki farklı Libyalı güç merkezlerine daha fazla açılarak iletişim çemberini genişletebileceğini ve nüfuzunu tek bir eksene hapsetmeyebileceğini belirtti. Bu yönelim, Rusya'nın gelecekteki herhangi bir siyasi çözüm sürecinde taraf olarak varlığını garanti altına almasını amaçlıyor. Zira Bin Osman'a göre önümüzdeki dönem, yalnızca önceki nüfuz araçlarına dayanmaya izin vermeyebilir ve ilişkiler kurmada daha fazla esneklik gerektirebilir.
Güvenlik boyutunda ise Moskova, etki araçlarından biri olarak nüfuz kartlarını elinde tutmaya devam edebilir. Ancak Bin Osman'a göre Rusya, Libya'daki nüfuzun geleceğinin yalnızca güçle değil, devlet inşası süreçlerini ve kurumların yeniden yapılandırılmasını etkileme kapasitesiyle belirleneceğinin farkında olarak, bu kartları güvenlik gücü ile diplomatik hareketi bir araya getiren daha geniş bir yaklaşım içinde bütünleştirmeye çalışabilir.
Bölgesel düzeyde ise Bin Osman, Rusya'nın Mısır ve Kuzey Afrika ile Ortadoğu'da Libya dosyasında doğrudan etkiye sahip diğer bazı bölgesel aktörlerle koordinasyonunu güçlendireceğini, bunun yanı sıra Afrika Sahel bölgesindeki uzantılarını da koruyacağını değerlendirdi. Zira Libya, Moskova açısından Akdeniz ile Afrika'nın derinlikleri arasında stratejik bir bağlantı noktası haline gelmiş durumda.
Bin Osman, Rusya'nın karşı karşıya bulunduğu en büyük zorluğun çift yönlü baskılarla mücadele etmesi olduğunu açıklıyor. Bir yandan, özellikle Mali ve diğer bazı Sahil ülkelerindeki artan Rus varlığının hassasiyeti göz önüne alındığında, Batı ve ABD'nin Rusya'nın Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunu sınırlama girişimi bulunuyor. Diğer yandan ise Libya'daki yeni ABD hareketliliği, Akdeniz ve Avrupa'ya yakın stratejik bir noktaya baskı uyguluyor.
Bin Osman, Moskova'nın kendisini çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulacağını belirtiyor. Bu denklemin başında, güneyde Afrika Sahil bölgesindeki kazanımlarını korurken, aynı zamanda kuzeyde Libya'daki konumunu kaybetmemek geliyor. Bu durum Rusya'yı, mutlaka yeni müttefikler arayışına girmekle sınırlı kalmadan, ilişkilerini çeşitlendirerek siyasi, diplomatik ve güvenlik alanlarındaki manevra alanını genişletmeye itebilir. Bin Osman, Rusya'nın sahneden çekilme durumunda olmadığını, aksine Afrika Sahil bölgesinden Akdeniz'e uzanan nüfuz koridorunu korumaya çalıştığı bir yeniden konumlanma sürecinde bulunduğunu vurguladı. Bu süreçte ABD ise bu alanı daraltmaya ve güç dengelerini kendi konumlanması ile müttefikleri lehine yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bin Osman, Libya'nın, her iki tarafın da stratejik hedeflerine ulaşmak için siyasi, diplomatik ve güvenlik araçlarını kullanma kapasitesini sınayan bir test alanına dönüşebileceğinin de altını çizdi.
Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesihttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5295450-at%C4%B1f-necib-dera-%C3%A7ocuklar%C4%B1-davas%C4%B1nda%E2%80%A6-anlat%C4%B1mlara-itiraz-ve-%E2%80%98ilk-k%C4%B1v%C4%B1lc%C4%B1m%E2%80%99
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
2011 yılının Mart ayında Dera’da çocukların gözaltına alınması olayı, Suriye devriminin ilk kıvılcımı ve ülkenin yakın tarihindeki en etkili dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Söz konusu olayın ardından başlayan halk protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve daha sonra yıkıcı bir savaşa dönüştü. Bu süreç yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla ya da ağır can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda tarihsel anlatı ve bu anlatı üzerindeki hak mücadelesinin de merkezine yerleşti.
Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, Dera’daki çocukların gözaltına alınması dosyası yeniden gündeme geldi. Bu gelişmede, o dönemde Dera’da yaşanan ağır hak ihlalleri, geniş çaplı gözaltı kampanyaları, sistematik işkence ve baskıcı uygulamalara ilişkin hukuki soruşturma dosyalarının açılması etkili oldu. Söz konusu ihlaller, Esed rejiminin önde gelen isimleriyle, başta Atıf Necib olmak üzere birçok yetkiliyle doğrudan ilişkilendiriliyor.
2011’den bu yana işlenen hak ihlallerine karışanların yargılanmasına yönelik girişimlerin sürdüğü bir dönemde, Dera çocukları dosyası, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümetinin geçiş dönemi adalet kurumlarının ağır bir ihlal mirasıyla ve Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlılığını koruyan dönemin ‘sembol isimleriyle’ ne ölçüde hesaplaşabileceğini gösterecek önemli bir sınav olarak öne çıkıyor.
Atıf Necib, geçtiğimiz nisan ayında Şam Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında (EPA)
Şarku’l Avsat, o dönemde gözaltına alınan ve bugün yetişkin birer genç olan iki kişiyle görüştü. İki tanık, Dera’daki bir okulun duvarına yazılan ve çocuklara atfedilen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesiyle başlayan sürecin ardından, güvenlik birimlerinin kapalı kapıları ardında yaşananları anlattı. Bu ifade nedeniyle ağır bedeller ödeyen çocuklar, gözaltında maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin dikkat çekici tanıklıklarda bulundu.
Aradan 15 yıl geçmesine ve olaylara ilişkin farklı anlatılar arasındaki tartışmalar hâlâ sonuçlanmamış olmasına rağmen, bugün asıl soru ifadeyi kimin yazdığı değil; bu ifadenin, Esed karşıtı bir toplumsal çevreden intikam almak amacıyla çocuklara yönelik gözaltı ve işkence dalgasının gerekçesine nasıl dönüştüğü olarak öne çıkıyor. Bu haber kapsamında yer verilen yeni tanıklıklar, olayların başlangıcına ve gelişim sürecine ilişkin ayrıntıları yeniden ortaya koyarken, temel gerçeği değiştirmiyor: Güvenlik birimlerinde yaşananlar, yerel bir olayı ülkenin kaderini değiştiren ulusal bir krize dönüştürdü.
Nayif Eba Zeyd... Sorgu hücrelerinde geçen bir çocukluk
Gözaltına alındığında henüz 13 yaşında olan Nayif Eba Zeyd’in adı, duvarlara yazılan ve daha sonra simge haline gelen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini yazdığı iddiasıyla anıldı. Ancak Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiayı reddederek, 2009 yılında Dera el-Beled’deki okulun duvarına yalnızca kendi adını ve bir arkadaşının adını hatıra olarak yazdığını söyledi.
Eba Zeyd, “Atıf Necib’le hiçbir zaman karşılaşmadım” derken, kendisini doğrudan sorgulayan kişinin o dönemde albay rütbesi taşıyan Luey el-Ali olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Eba Zeyd, “Yazının Erbain mahallesindeki Erbain Okulu’nun duvarına yazıldığını söyleyen herkes gerçeği yansıtmayan bir anlatıyı dile getiriyor. Dera el-Beled’deki ilk yazı, erkek ortaokulu olan Dera el-Beled Okulu’nun duvarına yazıldı; ilkokula değil. Resmiyette ortaokul öğrencisiydik ama fiilen çocuktuk. Ben yedinci sınıftaydım ve yalnızca 13 yaşındaydım. Hikâyemi benden çalanlar, sadece yazının yazıldığı yeri ve bazı tarihleri değiştirerek olayı kendilerine mal etti. Oysa hiçbir suçum olmadığı halde sonuçlarına ben katlandım” ifadelerini kullandı.
Belki de en dikkat çekici nokta, bu tanıklıkların bazı kesimlerin bekleyebileceği gibi mağdur ya da failin kimliğini değiştiren bir sonuca ulaşmaması. Tanıklıklar, Atıf Necib’i aklamıyor; ancak olayların başlangıcına ilişkin en yaygın anlatılardaki kronolojiyi yeniden şekillendiriyor. Bu ifadelerden biri, ilk sorgu sürecindeki ağırlık merkezini Atıf Necib’ten dönemin subayı Luey el-Ali’ye kaydırırken, bir başka tanıklık ise çocukların tutulduğu güvenlik şubesinin en üst düzey yetkilisi olarak Necib’in sorumluluğunu teyit ediyor ve bazı çocukları bizzat sorguladığını ortaya koyuyor.
İki anlatı arasında suçlama ortadan kalkmıyor; aksine daha net bir çerçeveye oturuyor. Tartışma artık ilk olarak copu kimin kullandığı değil, çocukların gözaltına alınmasına, işkence görmesine ve zorla ifade vermeye zorlanmasına imkân tanıyan güvenlik mekanizmasını kimin yönettiği sorusu etrafında şekilleniyor.
Eba Zeyd’e göre Atıf Necib, kendisini gözaltına alan veya sorgulayan kişi olmasa da güvenlik sisteminin temel aktörlerinden ve bu yapının başlıca yönlendiricilerinden biriydi. Necib’in, daha üst düzey yöneticilerle birlikte olayların tırmanmasında etkili rol oynadığını savundu.
Uluslararası hukuka göre ise sorumluluk, işkenceyi bizzat uygulayan kişiyle sınırlı kalmıyor. ‘Komuta zinciri’ ilkesi uyarınca, ihlalleri bilen ya da bilmesi gereken ve bunları önleme veya failleri cezalandırma yetkisine sahip olan üst düzey yetkililer de hukuki sorumluluk taşıyor.
Sıradan bir okul gününde yapılan gözaltı
Eba Zeyd, gözaltına alındığı günü, güvenlik güçlerinin okuluna baskın düzenlediği anları hatırlıyor. Aynı sabah Abbasiye Polis Karakolu ekiplerinin, kuzenini aramak amacıyla evine baskın yaptığını belirten Eba Zeyd, ilk anları şöyle anlattı: “Sınıfa girdikten sonra idareye çağrıldım. Orada okul müdürü ile daha sonra kim olduğunu öğrendiğim, o dönemde albay rütbesindeki Luey el-Ali vardı. Kendisi daha sonra tuğgeneralliğe terfi etti.”
O anları anlatmayı sürdüren Eba Zeyd, “Luey el-Ali bana, ‘Ben Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geldim. Okulun duvarına kendi adını ve sevgilinin adını yazdığını öğrendim’ dedi. Ardından eliyle meşhur ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısının bulunduğu yeri işaret etti. Ancak yazı silinmişti; ben o sabah okula geldiğimde böyle bir yazı görmemiştim” ifadelerini kullandı.
Dera’da bir duvara yazılan yazı, çocukların tutuklanmasına ve rejim hapishanelerinde işkence görmesine neden oldu. (Sosyal medya)
Henüz çocuk yaşta olan Eba Zeyd, ne söyleyeceğini bilemediğini belirterek, güvenlik görevlisiyle birlikte okuldan çıkarıldığını anlattı. El-Ali’nin okul yönetimine, işlemlerin 10 dakikadan uzun sürmeyeceğini söylediğini ve ailesine saat 10.00’dan önce haber verilmemesini istediğini aktaran Eba Zeyd, yaşananların ise çok farklı geliştiğini dile getirdi. Eba Zeyd, “Beni güvenlik şubesine götürdüler. Ardından sorgu odasına alındım. Burası son derece korkutucu bir odaydı. İçeride kablolar, sopalar, lastikler gibi işkence aletleri vardı; duvarda ise kelepçeler asılıydı. Sorgu da orada başladı” dedi.
“Sıra sana da gelecek doktor” yazısını kim yazdı?
Eba Zeyd, duvara ne yazdığı sorulduğunda doğruyu söylediğini, duvara yalnızca kendi adını yazdığını ve bir sevgilisi olmadığını anlattı. Ancak güvenlik görevlilerinin buna sert karşılık verdiğini belirten Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a şu ifadeleri kullandı: “Onlara 2009 yılında duvara sadece ismimi yazdığımı söyledim. Bunun üzerine subay, ‘Hayır, başka bir şey de yazdın’ dedi ve beni kabloyla dövmeye başladı. Ardından omuzlarıma sopayla vurdu, sonra da beni lastiğin içine sokarak işkence etti. İşkence sırasında, ‘Bana ne yazıldığını söyleyin ki itiraf edeyim’ dedim.”
Ağır işkence altında işlemediği bir suçu kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Eba Zeyd, “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini gerçekte yazan ve o dönemde dokuzuncu sınıfta okuyan kişinin kim olduğunu ise ancak cezaevinden çıktıktan uzun süre sonra öğrendiğini belirtti.
2024’te rejiminin çöküşünün ardından Rusya’ya kaçan Beşşar Esed’in bir fotoğrafı (EPA)
İşkencenin ardından sorgu görevlisinin kendisine bir kâğıt ve kalem vererek okulun duvarında yazanları 10 dakika içinde yeniden yazmasını istediğini anlatan Eba Zeyd, yaşadıklarını şöyle aktardı: “Okulun duvarında ve sıraların üzerinde yazılı olan her şeyi yeniden yazdım. Ancak subay geri döndüğünde, aradığı ifade kâğıtta olmadığı için bana yeniden hakaret etmeye, dövmeye ve işkence etmeye başladı. Ardından beni duvara astı.”
Eba Zeyd’e göre, bunun üzerine sorgu görevlisi söz konusu ifadeyi zorla ezberleterek itiraf almaya çalıştı. “Sen ‘Sıra sana da gelecek’ diye yazdın dedi, ardından ‘Sonrası ne?’ diye sordu. Ben de onun söylediği kısmı tekrar ettim. Tekrar dövdü ve cümleyi tamamlamamı istedi. Bu kez kendisi ‘sıra’ dedi, ben tekrar ettim. Sonra ‘doktor’ dedi, ben de ‘Sıra sana da gelecek doktor’ cümlesini onun ardından tekrarladım.”
Eba Zeyd, sorgu sırasında yaşadıklarının sorgu görevlilerinin yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek şu ayrıntıyı paylaştı: “Subay bir ara sadece ‘Beşşar’ dedi. Ben de ‘Hangi Beşşar?’ diye sordum. Aklıma Beşşar Esed gelmemişti. Bunun üzerine işkenceyi daha da artırdı. Sonra kastettiğinin Beşşar Esed olduğunu anlayıp bunu söyleyince, ‘İşte şimdi anlamaya başladın’ dedi.”
Eba Zeyd, sürecin yalnızca zorla itiraf almayla sınırlı kalmadığını, kendisinden başka kişileri de suçlamasının istendiğini belirterek, “Subay kapıyı açıp, ‘Kimler seninleydi söyle, çık git’ dedi. O anda aklıma, 2009 yılında isimlerimizi hatıra olarak duvara yazarken yanımda bulunan arkadaşım Beşir geldi” ifadelerini kullandı.
İşkence altında itiraflar
Bunun üzerine Eba Zeyd, komşularının ve mahallesindeki çocukların isimlerini verdi. Bunlar arasında İyad Halife, Abdurrahman ve diğer bazı isimler de bulunuyordu. Ancak kapısı açılan odadan çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine yeni bir işkence süreci başladı. Daha sonra Luey el-Ali’nin odasına götürüldüğünü anlatan Eba Zeyd, burada kendisine Tunus’taki gösterilere ait görüntülerin izletildiğini ve el yazısının karşılaştırılması için bir grafoloji uzmanı getirildiğinin söylendiğini ifade etti.
Dera’da yaşanan sürecin son aşamasını ise şu sözlerle anlattı: “Beni şubenin avlusuna çıkardılar ve güvenlik şubesinin duvarına ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısını yazdılar. Daha sonra içeri girince Luey el-Ali bana, ‘Yazı senin el yazın’ dedi. O anda durmaksızın ağlamaya başladım. Ardından beni yeniden sorguya aldılar ve işkence ile tehdit altında bir kez daha itirafta bulunmak zorunda kaldım.”
Eba Zeyd daha sonra, Süheyl Ramazan’ın yönetimindeki Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildiğini, burada da aynı işkence yöntemlerinin sürdüğünü söyledi.
Bu sırada Dera’da aileler, Nayif ile farklı gerekçelerle gözaltına alınan diğer çocukların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmaya başladı. Eba Zeyd’in anlatımına göre Luey el-Ali, ailelere Nayif’i serbest bırakma karşılığında Beşir’in teslim olmasını teklif etti ve dosyanın yalnızca bir taahhütname imzalanmasıyla kapanacağını söyledi. Ancak gelişmeler, krizin büyüyeceğine işaret ediyordu. Bir yandan güvenlik birimleri, duvara yazılan ifadeyi herhangi bir kişiye mal etmeye çalışırken, diğer yandan işkence gören çocukların hikâyeleri dışarı sızmaya başlamış, bu durum toplumdaki öfkeyi artırarak henüz başlangıç aşamasındaki gösterilere ivme kazandırmıştı.
Filistin Şubesi’ndeki sınıf arkadaşları
Nitekim Beşir, arkadaşını kurtarmak amacıyla güvenlik güçlerine teslim oldu. Ancak teslim olur olmaz gözaltına alınarak Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildi ve burada yeniden Nayif ile bir araya geldi. İki çocuk da ağır işkenceye maruz kaldı. Beşir de baskı altında zorla ifade vererek bazı arkadaşlarının isimlerini verdi.
Abdullah el-Hatib, 2011 yılında işkence sonucu hayatını kaybeden kardeşi Hamza’nın fotoğrafını tutuyor.
Bunun üzerine dört arkadaşı gözaltına alındı. İtiraf etmeyen İyad Halife dışında diğerleri Şam’daki Filistin Şubesi’ne sevk edildi. Burada ağır şekilde darbedildikleri ve isimleri yerine numaralarla anılmaya başlandıkları belirtildi. Buna göre Nayif’e 16, Beşir’e ise 14 numarası verildi. Koğuştaki diğer tutukluların, suçlamaları reddetmeleri halinde davanın idam cezasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek kendilerine suçlamaları inkâr etmelerini tavsiye ettiğini anlatan Eba Zeyd, güvenlik görevlilerinin ailelerini de gözaltına almakla tehdit etmesi üzerine daha önce işkence altında verdikleri ifadeleri tekrar etmek zorunda kaldıklarını söyledi.
Eba Zeyd’in anlatımına göre, Atıf Necib’e çocukların serbest bırakılması yönünde çok sayıda talep iletildi. Necib ise uzun süre oyalama ve erteleme taktiği izledikten, ailelerin çocuklarına yeniden kavuşma umutlarını neredeyse yitirdiği bir aşamada tahliyeye onay verdi. Eba Zeyd, bunun Necib’in çocuklara yönelik uygulamalardan haberdar olduğunu ve gözaltında tutulmaları ile işkencenin sürmesinden dolaylı sorumluluk taşıdığını gösterdiğini savundu.
Samir es-Sayasine’nin aynasında Atıf Necib
Samir Ali es-Sayasine de 14 Şubat 2011’de Dera el-Beled’deki Erbain Okulu’nun köşesinde bulunan bir polis kulübesini ateşe verdiği iddiasıyla keyfi olarak gözaltına alınan çocuklardan biriydi. Es-Sayasine, mahkemede verdiği ifadede Atıf Necib aleyhine tanıklıkta bulundu.
Es-Sayasine, Dera’da yaşanan olayların fitilinin ateşlenmesinden, keyfi gözaltılardan başlayarak Ömeri Camii ve Akaryakıt İstasyonu katliamlarında ateş açılması emrinin verilmesine kadar uzanan süreçten Atıf Necib’i tamamen sorumlu tuttu. Güvenlik birimlerinin Necib’in onayı olmadan hiçbir adım atamayacağını savunan Es-Sayasine, hukuki boşluklara dayanılarak Necib’in aklanmasının mümkün olmadığını belirterek, hak ihlallerindeki rolünün tartışmaya açık olmadığını ifade etti.
Es-Sayasine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, evine ve dedesinin evine düzenlenen geniş çaplı güvenlik baskınını anlattı. “Önce altı gün boyunca Abbasiye Polis Karakolu’nda tutuldum. Daha sonra Ceza Güvenliği Şubesi’ne sevk edildim. Burada işkence gördükten sonra Siyasi Güvenlik Şubesi’ne nakledildim” dedi.
Es-Sayasine, şube başkanı Atıf Necib ile karşı karşıya geldiği anı ise şu sözlerle aktardı: “İşte asıl felaket orada yaşandı. Şube personelinin ağır işkence ve aşağılamalarına maruz kaldıktan, yaklaşık 24 saat bodrum katta tutulduktan sonra beni şube başkanı Atıf Necib’in odasına çıkardılar. Beni bizzat o sorguladı. Bunu mahkemede ve soruşturma hâkimi önünde de anlattım. Hatta kısa süre önce televizyonda görünmeden önce kıyafetini ve fiziksel özelliklerini ayrıntılı şekilde tarif etmiştim.”
Polis kulübesini ateşe verme veya duvarlara slogan yazma suçlamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını savunan es-Sayasine, güvenlik görevlilerinin henüz 14 yaşını bile doldurmamış çocuklara yönelttiği soruların da dikkat çekici olduğunu belirtti.
“Atıf Necib’in odasına girdiğimde elinde bir telsiz vardı ve resmî üniformasını giyiyordu. Bana ve yanımdaki çocuklara, ‘Cündü’ş Şam’a mı bağlısınız, yoksa Fethu’l İslam’a mı?’ diye sordu” ifadelerini kullandı.
Tanıklığını, gözaltında maruz kaldığı işkenceyi anlatarak tamamlayan es-Sayasine, “Uygulanan işkence yöntemleri bizim için adeta ölüm gibiydi. Henüz 14 yaşına bile gelmemişken beni acımasızca dövdüler. Ne kadar anlatsam da Atıf’ın ve yanındakilerin işlediği suçların boyutunu tarif etmeye yetmez” dedi.
Suriye yasaları muhasebenin temelini oluşturmakta
Dosyanın hukuki boyutuna ilişkin Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan avukat Nuha el-Mısri, bu davada yöneltilen suçlamaların hukuki dayanağının, 2022 tarihli 16 sayılı yasa başta olmak üzere Suriye Ceza Kanunu hükümleri ile 2013 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığını belirtti. El-Mısri’ye göre Mart 2011’de Dera’da işlenen fiiller, sivillere karşı yaygın ve sistematik şekilde gerçekleştirilmeleri nedeniyle uluslararası hukukta kabul edilen tanım çerçevesinde ‘insanlığa karşı suç’ olarak nitelendirilebilir.
El-Mısri ayrıca, uluslararası teamül hukukuna göre öldürme, işkence ve keyfi gözaltı uygulamalarının, örgütlü ve sistematik biçimde gerçekleştirilmeleri halinde insanlığa karşı suç kapsamına girdiğini ifade etti. Ancak ‘insanlığa karşı suç’ kavramının Suriye Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık biçimde yer almamasına karşın, halihazırda yürütülen yargılamalarda uygulanan temel hukuki çerçevenin Suriye iç hukuku olduğunu vurguladı.
Eski bir Suriyeli general, Beşşar Esed rejiminin muhaliflerine işkence yapmakla suçlandığı davada, Avusturya’nın Viyana Bölge Mahkemesi’ne girerken… Davada bir üst düzey Suriyeli polis memuru da yargılanıyor. (AFP)
El-Mısri, cezai sorumluluğun yalnızca ihlalleri doğrudan gerçekleştiren kişilerle sınırlı olmadığını belirterek, ihlalleri planlayan, emreden, denetleyen veya bunları bildiği halde ve önleme imkânına sahip olmasına rağmen görmezden gelen herkesin de sorumluluk taşıdığını ifade etti. El-Mısri, ‘komuta sorumluluğu’ ilkesi ile karar alma hiyerarşisinin, uluslararası insancıl hukukta yerleşik temel prensipler arasında bulunduğunu vurguladı.
El-Mısri’ye göre, mağdur ifadeleri, video kayıtları, tıbbi raporlar ve resmî belgeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Suriye’nin yakın tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir yargılamaya temel oluşturabilecek kapsamlı bir dosya ortaya çıkıyor. Bu davanın, sonraki yargı süreçleri için de yol gösterici olabileceğini belirtti.
El-Mısri, Suriye hukukunun mağdurlara şahsi dava açma ve fiziksel, psikolojik, maddi ve manevi zararlar için tazminat talep etme imkânı tanıdığını ifade etti. Kanıt dosyasının güçlendirilmesi için ise tanık ifadelerinin video kayıtları, belgeler, tıbbi raporlar ve insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlarla karşılaştırılarak doğrulanması gerektiğine dikkat çekti.
Duruşma... Adaletin sınanması
Atıf Necib’in Ocak 2025’te tutuklanması, geçiş dönemi adaleti sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Necib, bu dosya kapsamında soruşturulan ilk üst düzey güvenlik yetkilisi oldu.
26 Nisan 2026’da Şam Adalet Sarayı’ndaki Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen usul duruşmasında tarafların hazır bulunduğu teyit edildi. 10 Mayıs 2026’da ise iddianamenin okunmasına ilişkin duruşma gerçekleştirildi. Hâkim Fahreddin el-Eryan tarafından okunan kapsamlı iddianamede; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, kasten öldürme, işkence, zorla kaybetme, göstericilere ateş açılması yönünde emir verme ve Dera çocuklarının işkence görmesinden sorumluluk gibi ağır suçlamalara yer verildi.
Sorgu sırasında Necib, tüm suçlamaları kesin biçimde reddetti. Ateş açılması veya çocukların gözaltına alınması yönünde herhangi bir emir vermediğini savunan Necib, sorumluluğu Hava İstihbaratı, Askeri Güvenlik ve Devlet Güvenliği birimlerine atmaya çalıştı. Kendi şubesinin 24 saatten uzun süreli gözaltı yetkisine sahip olmadığını öne süren Necib, 22 Mart 2011’de görevden alındığını da iddia etti. Ancak tüm inkârlarına rağmen, Nayif ve Samir gibi mağdurların tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının hazırladığı belgeler, Necib’in sorumluluktan kaçma girişimlerini çürüten güçlü bir dayanak olarak duruyor.
Devrimin başlangıcına tanıklık eden çocukların yıllar sonra mahkemede de tanık sıfatıyla ifade vermesi ile sanığın sorumluluktan kaçma girişimleri arasında süren Atıf Necib davası, bugün yalnızca bir ceza davası olmanın ötesinde, Suriye’deki geçiş dönemi adaletinin ve yeni devletin uzun yıllar süren baskı ve ihlal mirasıyla nasıl yüzleşeceğinin önemli bir sınavı olarak görülüyor.
Yemen Silahlı Kuvvetleri: İran uçağının inişini engellemek için Sana Uluslararası Havalimanı'nın pisti hedef alındıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5295443-yemen-silahl%C4%B1-kuvvetleri-i%CC%87ran-u%C3%A7a%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-ini%C5%9Fini-engellemek-i%C3%A7in-sana
Yemen Silahlı Kuvvetleri: İran uçağının inişini engellemek için Sana Uluslararası Havalimanı'nın pisti hedef alındı
Sana Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıların ardından yükselen duman (Reuters)
Yemen Silahlı Kuvvetleri, pazartesi günü İran'a ait bir uçağın inişini engellemek amacıyla Sana Uluslararası Havalimanı'nın pistini hedef aldığını duyurdu. Açıklama, Savunma Bakanlığı'nın havalimanı ve çevresinin boşaltılması yönündeki uyarısından kısa süre sonra geldi.
Silahlı Kuvvetler tarafından yapılan açıklamada, İran'ın daha önce yapılan uyarılara rağmen Yemen hava sahasını ihlal ederek uçuşu gerçekleştirmekte ısrar ettiği öne sürülerek, İran'ın Mahan Air havayolu şirketine ait uçağın inişini engellemek amacıyla havalimanı pistine yönelik operasyon düzenlendiği bildirildi.
Operasyondan önce Yemen Savunma Bakanlığı, vatandaşlara, havalimanı çalışanlarına ve insani yardım kuruluşlarına Sana Uluslararası Havalimanı'nı ve çevresini derhal tahliye etmeleri çağrısında bulundu. Bakanlık, siviller ile insani yardım çalışanlarının güvenliğinin "en yüksek öncelik" olduğunu vurgulayarak, ikinci bir duyuruya kadar bölgeden uzak durulmasını istedi.
Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak Reuters, görgü tanıklarına dayandırdığı haberinde Sana Havalimanı yakınlarında patlama sesleri duyulduğunu aktardı. Ancak patlamaların yol açtığı hasarın boyutu ve niteliği bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanamadı.
Havacılık takip verilerine göre, İran'ın Mahan Air şirketine ait Airbus A340 tipi bir yolcu uçağı, Tahran'dan Sana'ya doğru uçuş gerçekleştiriyordu. Yemen makamlarının daha önce yaptığı uyarılar sonrasında uçağın rotası yakından takip edildi.
Bu gelişme, Yemen Savunma Bakanlığı'nın birkaç saat önce yaptığı ve Silahlı Kuvvetler'in Yemen hava sahasının ihlal edilmesine karşı gerekli müdahaleyi yapacağını duyurduğu açıklamanın ardından yaşandı. Bakanlık, askeri tedbirlere başvurmadan önce siyasi ve diplomatik tüm yolların tüketildiğini belirtmişti.
Bundan önce ise Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, yayımladığı açıklamada gerilimin sorumluluğunu Husilere yüklemiş, grubun ulusal hava yolu şirketi üzerinden uçuşların düzenlenmesine yönelik hükümet girişimlerini ve devlet egemenliğine saygı çağrılarını reddettiğini savunmuştu.
Sana Uluslararası Havalimanı pistinin hedef alınması, Yemen krizinde dikkat çekici bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Bu adım, siyasi ve askeri uyarılar aşamasından çıkarak, hükümetin egemenlik ve yasal çerçeve dışında gerçekleştirildiğini savunduğu uçuşların inişini fiilen engellemeye yönelik doğrudan askeri uygulamaya geçildiğini ortaya koyuyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة