Netanyahu yeni Trump’ı anlamaya çalışıyor

Gerçekten stratejik bir tehdit var mı?

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
TT

Netanyahu yeni Trump’ı anlamaya çalışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)

ABD-İsrail ilişkileri, bugün olduğu kadar çalkantılı bir dönem yaşamamıştı. Washington’un İsrail’e yönelik güvenlik, siyaset ve ekonomi alanlarındaki stratejik desteğine ve ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verdiği güçlü desteğe rağmen, Tel Aviv’de artan bir kaygı ve yanıtsız kalan çok sayıda soru dikkat çekiyor. Trump’ın, Netanyahu’nun yargılandığı yolsuzluk davalarının düşürülmesini talep eden tutumu dahi bu belirsizlikleri gidermiş değil.

Öne çıkan soruların başında Trump’ın kendisi geliyor: İlk başkanlık dönemindeki Trump ile bugünkü Trump aynı mı? ‘İsrail’in küçük bir devlet olduğu ve genişlemeye ihtiyaç duyduğu’ yönündeki yaklaşımlarından vazgeçti mi?

Trump yönetiminin Aralık 2025’in başında yayımladığı ve yönetimin stratejik hedeflerini ortaya koyan belgede, Filistin meselesinin yakın vadede çözülebilir olmadığı ifade edildi. Bu durum, Gazze Şeridi’nde savaşı durdurmayı ve Ortadoğu’da kapsamlı bir barış tesis etmeyi amaçlayan Trump planının rafa kaldırılabileceği anlamına mı geliyor? Eğer öyle değilse, Trump İsrail üzerinde bir uzlaşıyı dayatacak baskı uygulayabilir mi? İsrail’e verilecek desteğin sınırları nerede başlayıp nerede bitecek? Trump, görev süresi boyunca önümüzdeki on yıl için İsrail’e nasıl bir askerî ve ekonomik yardım anlaşması sunacak?

sdfrgt
ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ekim 2025'te İsrail'i ziyareti sırasında Ben Gurion Uluslararası Havalimanı'nda parmağıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu işaret ediyor. (Reuters)

Netanyahu’nun yakın çevresinde, ikili ilişkilerin sağlamlığına dair iyimser açıklamalara rağmen tablo net değil. Hatta kendisini ‘ABD meselelerinde İsrail’in en büyük uzmanı’ olarak gören Netanyahu’nun dahi Trump’ın gerçek tutumunu tam olarak kestiremediği, yeni Trump’ın kişiliğini anlamak için uzun saatler harcadığı ifade ediliyor.

Netanyahu uzun süre ABD'de yaşamıştı

Siyasi tarihe göre, bugüne kadar İsrail’i yöneten 13 başbakandan 8’i, ABD’de altı aydan uzun süre yaşamış durumda. ABD’de en uzun süre kalan başbakan 18 yıl ile Golda Meir olurken, onu 16 yıl ile Binyamin Netanyahu izliyor. Her iki lider de ABD’de uzun yıllar yaşamış olmaları sayesinde ABD’yi ‘içeriden en iyi tanıyan’ siyasetçiler olmakla övünüyordu.

Ancak İsrailli tarihçiler bu tabloyu tersinden okuyor. Gazeteci ve tarihçi Tani Goldstein, bazı çevrelerin Golda Meir ile Netanyahu’yu İsrail’in ABD ile ilişkilerinde en başarısız iki başbakan olarak gördüğünü belirtiyor. Goldstein’a göre, her iki lider de görev dönemlerinde iki ülke ilişkilerinde en fazla krize yol açan isimler olarak tarihe geçti.

Golda Meir, 1958 yılında İsrail Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, ABD’nin Lübnan’daki anayasal kriz sırasında ülkeye müdahalesi esnasında, Başbakan David Ben-Gurion ile anlaşarak İsrail istihbarat servislerini Amerikan güçlerinin hizmetine sundu. Bu adım, Tel Aviv ile Washington arasındaki ilk güvenlik iş birliğinin temelini oluşturdu. Üç yıl sonra ise bir İsrail Başbakanı ile ABD Başkanı arasında ilk resmî görüşme gerçekleşti; o dönemde Beyaz Saray’da John F. Kennedy bulunuyordu. Ancak Meir’in kendisi, İsrail Başbakanı olduktan sonra, ilişkilerde ilk büyük krizi tetikleyen isim oldu.

1970’lerin başında ABD, Dışişleri Bakanı William Rogers’ın adıyla anılan bir İsrail-Arap barış planını gündeme getirdi. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ölümünün ardından, Enver Sedat bu girişimleri güçlü biçimde canlandırmaya çalıştı ve barışa açık bir tutum sergiledi. ABD Başkanı Richard Nixon, Golda Meir’in kendisiyle stratejik bir ortak ve müttefik olarak hareket edeceğini, İsrail’e barışı getirecek bir anlaşmaya sıcak bakacağını düşünüyordu. Ancak Meir’in bu öneriyi reddetmesi, Nixon için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

dfer
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter, Eylül 1978'de Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Menachem Begin'in Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ı kucaklamasını alkışlıyor. (AFP)

1973 Savaşı sırasında İsrail ciddi bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kaldığında ve Mısır ile Suriye ordularının ülkenin varlığını tehdit ettiğini hissettiğinde, ABD Başkanı Richard Nixon, Golda Meir’i affetti. Nixon, İsrail’e büyük çaplı silah sevkiyatları ve Amerikan Hava Kuvvetleri pilotları tarafından kullanılan savaş uçakları gönderdi; bu uçaklar Mısır ve Suriye’ye karşı yürütülen savaşta fiilen yer aldı.

ABD-İsrail ilişkileri konusunda uzman tarihçi Prof. Dr. Eli Lederhendler’e göre, Golda Meir’in ‘ABD’yi içeriden tanıdığı’ yönündeki iddiaları İsrail açısından olumsuz sonuçlar doğurdu. Lederhendler, Meir’in kendine aşırı güvenen bir tutum sergilediğini ve ABD’ye dair bilgisinin İsrail’in çıkarlarına ters yönde işlediğini savunuyor.

Binyamin Netanyahu da ABD’yi içeriden bildiği düşüncesiyle benzer bir özgüvene sahip. Ancak birçok gözlemciye göre Netanyahu, ülke yönetiminde bulunduğu yıllar boyunca, ABD-İsrail ilişkilerinde Golda Meir’i hem kriz sayısı hem de bu krizlerin derinliği bakımından geride bıraktı. Netanyahu, 2015 yılında İran’la nükleer anlaşmanın imzalanmasını engellemek amacıyla ABD Başkanı Barack Obama’ya karşı açık bir siyasi mücadele yürüttü.

Netanyahu, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısının ardından İsrail’in yardımına koşan ve Gazze’de ateşkesi sağlamaya çalışan dönemin ABD Başkanı Joe Biden ile de ciddi bir kriz yaşadı; Biden’ın girişimlerini boşa çıkardı. İsrail başbakanlarının çoğu, ülkenin hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçilerden destek alabilmesi için iki partiyle dengeli ilişkiler kurmaya çalışırken, Netanyahu ABD iç siyasetine müdahil olarak Cumhuriyetçi adayları destekledi ve Demokratlarla sorunlar yaşadı.

asdfrt
Gazze Şeridi sınırına yakın bir noktada konuşlanmış tankın kulesinin üzerinde duran İsrail askerleri (AFP)

Washington’daki Netanyahu karşıtları, İran nükleer anlaşmasının Trump’ın ilk başkanlık döneminde iptal edilmesinde Netanyahu’nun belirleyici rol oynadığını savunuyor. Netanyahu’nun, ABD’yi savaşa sürüklemek isteyen bir lider olarak anılmaya başlandığına dikkat çekiliyor. Nitekim son bir yıl içinde bu değerlendirme kısmen doğrulandı ve ABD, kısa süreli ve sınırlı olsa da İran’la bir savaşa girdi. Netanyahu’nun bununla yetinmediği, ABD Başkanı’nı İran’a karşı yeni bir askerî harekâta ya tamamen Amerikan ya da iki ülkenin ortak yürüteceği bir savaşa ikna etmeye çalıştığı ifade ediliyor.

İlişkinin gücü

İsrail ile ABD arasındaki ilişkilerin stratejik ve güçlü olduğu konusunda kuşku yok; bu durum Trump döneminde de geçerliliğini koruyor. Ancak değişen bir unsur var ve bu durum İsrail’de kaygı yaratması gereken bir gelişme olarak görülüyor. Nitekim Tel Aviv’de bu endişe şimdiden hissedilmeye başlandı.

ABD ile kurulan ittifakın sağlamlığı, İsrail’in Ortadoğu’da genel olarak Batı’nın, özel olarak da ABD’nin çıkarları için ilk savunma ve saldırı hattı olmayı kabul eden tek ülke olmasından kaynaklanıyor. NATO’nun eski komutanlarından ve ABD’nin eski dışişleri bakanlarından General Alexander Haig, İsrail’i ‘Amerikan askerleri sahaya inmeden savaş yürüten Ortadoğu’daki Amerikan uçak gemisi’ olarak tanımlamıştı. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de İsrail’in ‘Batı adına kirli işler yaptığını’ ifade etmişti.

İsrail’in bu denli güçlü destek görmesinin temelinde bu yaklaşım yatıyor. Geçtiğimiz on yıllarda ABD’nin İsrail’e sağladığı askerî yardımlar önemli ölçüde arttı. 1998 yılında yıllık yaklaşık 1,8 milyar dolar olan yardım miktarının, 2028 itibarıyla yıllık 3,8 milyar dolara ulaşması öngörülüyor.

tyu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, ordu karargahında yaptıkları bir toplantı sırasında (İsrail hükümeti)

İsrail, önümüzdeki dönemde bu desteğin daha da artırılmasını talep ediyor. Bu rakamlara, Gazze savaşı sırasında ABD’nin sağladığı ve 22 milyar doları aşan destek dâhil değil. Haaretz gazetesinin 18 Aralık 2025 tarihli haberine göre, ABD son iki yılda savaş nedeniyle İsrail’e toplamda yaklaşık 32 milyar dolarlık yardımda bulundu. Gazete, Kongre Araştırma Servisi ve Washington’daki Brown Üniversitesi’ne dayandırdığı haberinde, Yemen ve İran’daki ABD askerî operasyonları gibi doğrudan maliyetlerin yanı sıra, Washington’un son iki yılda İsrail güvenlik kurumlarına 21,7 milyar dolar aktardığını yazdı. Buna ek olarak, ABD Temsilciler Meclisi 2025’in başında 26 milyar dolarlık özel bir askerî yardım paketini onayladı; bu paketin yaklaşık 4 milyar doları füze savunma sistemi kapsamında önleyici füzeler için, 1,2 milyar doları ise yeni lazer savunma sistemi Or Eitan için ayrıldı.

ABD-İsrail stratejik ittifakı, uzun yıllar boyunca iki ülkenin ‘ortak değerleri’ ve örtüşen çıkarları üzerine inşa edildi. Ancak Gazze savaşı, bu temellerde ciddi bir sarsıntıya yol açtı. Bu sarsıntı, Ortadoğu’da ‘gözde müttefikini’ sahiplenen bir süper gücün dayandığı dengeleri de derinden etkiledi.

Trump öngörülemez biri

Netanyahu, İsrail’in ABD’ye sunduğu stratejik hizmetin gücünün farkında ve bunu özellikle Obama ve Biden yönetimleri döneminde sert biçimde kullandı. Ancak Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, denklemi Netanyahu ve hükümeti açısından sarsacak ölçüde değiştirdi ve onları temkinli adımlar atmaya zorladı. ABD’nin değişmekte olduğu gerçeği, Trump yönetiminin ilk yılında belirgin biçimde ortaya çıktı.

ABD Başkanı Donald Trump, alışılmışın dışında ve kararları öngörülemez bir lider olarak görülüyor. Bu durum, onunla muhatap olanların önceki başkanlara kıyasla daha fazla dikkatli davranmasını gerektiriyor. İsrail basınına göre bu yaklaşım, Başbakan Binyamin Netanyahu’da da kaygı yaratıyor. Netanyahu’nun, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin maruz kaldığı türden aleni eleştirilerle karşı karşıya kalmaktan çekindiği ifade ediliyor. Trump, İsrail’in stratejik öneminin farkında olsa da, değerlendirmeler onun hesaplarının yalnızca bu unsurla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Trump, İsrail’in çıkarlarını İsraillilerden ve liderlerinden daha iyi bildiğine inanan liderler arasında yer alıyor. İsrail’in yürüttüğü ve bedelini İsraillilerin hayatlarıyla ödediği, ABD’ye ise tek bir asker kaybı yaşatmayan savaşları yüksek takdirle karşılıyor.

İsrail’de yapılan kamuoyu yoklamalarını yakından takip eden Trump’ın, 21 Aralık 2025’te Yahudi Halkı Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan ve İsraillilerin yüzde 60’ının Trump’ın İsrail’in çıkarlarını önceleyen bir vizyonla hareket ettiğine inandığını ortaya koyan araştırmayı da dikkate aldığı belirtiliyor.

ABD kamuoyunda ise İsrail’e yönelik desteğin keskin biçimde azaldığına dikkat çekiliyor. Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) bir çalışmasında, ‘İsrail’in ABD’deki konumunda ciddi bir kriz yaşandığı ve bunun stratejik bir tehdide dönüşme riskinin bulunduğu’ değerlendirmesine yer verildi.

Aralık 2025’in başında yayımlanan ve Eldad Shavit ile Ted Sasson tarafından hazırlanan çalışmada, “İsrail’in ABD’deki konumu benzeri görülmemiş bir krize girmiş durumda. Geleneksel destek, Demokratlar arasında ve hatta Cumhuriyetçilerin bir bölümünde gözle görülür biçimde aşındı” değerlendirmesi yer aldı.

Anketler, İsrail’e yönelik kamuoyu tutumunun, savaş sırasındaki İsrail uygulamalarından ve Gazze Şeridi’ndeki insani durumdan doğrudan olumsuz etkilendiğini ortaya koyuyor. Özellikle liberal çevrelerdeki Yahudi toplumu içinde desteğin gerilediği, İsrail’e yönelik eleştirilerin arttığı gözleniyor. Bu eğilimin, İsrail’in siyasi ve askerî hareket serbestisini kısıtlayabileceği ve ülkenin güvenliği açısından gerçek bir tehdit oluşturabileceği belirtiliyor.

Trump’ın, tabanını korumak istemesi ve Netanyahu’nun yönetiminin planları önünde engel oluşturduğunu düşünmesi halinde, bu değişimleri görmezden gelmesinin mümkün olmadığı ifade ediliyor. Nitekim Trump daha önce, Netanyahu döneminde İsrail’in ABD dışında neredeyse hiç dostunun kalmadığını, İsrail’i destekleyen tek ülkenin kendisi olduğunu söylemiş ve Tel Aviv’in ABD’nin çıkar ve iradesini zedeleyecek adımlardan kaçınması gerektiğini vurgulamıştı.

ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarında da önemli bir değişim yaşandığına dikkat çekiliyor. Bu değişimin en belirgin göstergesi, Trump’ın bölgedeki Arap liderlerle kurduğu yeni söylem olarak öne çıkıyor. Netanyahu’nun bu ‘yeni dili’ dikkatle dinlediği ve sınırlarını anlamaya çalıştığı belirtiliyor.

ABD Başkanı’nın görevdeki bir yılının ardından, Netanyahu’ya yakın çevrelerde hâlâ yeni Trump’ın kişiliğini çözmeye çalıştığı, ABD’ye dair edindiği bilgilerin artık güncellenmiş bir anlayış gerektirdiği değerlendirmesi yapılıyor.



İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
TT

İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)

Velid Faris

Çoğu gözlemci, Trump yönetiminin 2025'ten beri İran'daki İslam rejimine karşı yürüttüğü savaşın, yaklaşan ara seçimler başta olmak üzere, ABD seçimleri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı konusunda hemfikir. Bu sonuçlara aylar önce ulaşıldı ve biz, en azından ocak sonu ve şubat başından beri bu gelişme konusunda uyarıda bulunan ilklerdendik.

Independent Arabia’nın bana sunduğu bu köşedeki yazılarımda ve Amerikan ve uluslararası televizyon kanallarındaki katılımlarımda vurguladığım gibi, Tahran'daki rejimin 2026 yazından önce devrilmemesinin, Kongre'nin kontrolü için yapılacak sonbahar seçimlerine yansımaları olacaktı. Başlangıçta, bu uyarıyı yalnızca birkaç Amerikan medya kuruluşu ciddiye aldı. Ancak birkaç ay sonra, muhafazakar televizyon kanalları ve Cumhuriyetçi yorumcular, Tahran rejiminin gerçekten de müzakereleri sabote etmek ve aynı zamanda Amerikan askeri gücüne karşı ayakta kalmak amacıyla Washington'a yanıtlarını geç iletmeyi planladığı fikrini benimsemeye başladılar.

İran’daki Ocak katliamlarının ardından, İran Devrim Muhafızları, kitlesel katliamların sonuçlarına dair değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak müzakereler seçeneğini gündeme getirmeyi hedefledi. Trump yönetimi zaten İran içindeki hedefleri vurmaya başlamış ve diplomatik görüşmeler için şartlar belirlemişti. Başlangıçta, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in ve çok sayıda önde gelen askeri komutan ve yetkilinin öldürülmesi, Humeyni rejimi yöneticileri arasında bir anlaşmaya varılmadığı takdirde tüm liderliğin öldürülebileceğine dair bir korku dalgasına neden oldu.

Öte yandan, Devrim Muhafızları, bu durumda, on binlerce İranlı sivili öldürdükten sonra, İran genelinde konuşlandırılmış güvenlik aygıtının ve birimlerinin kaderinin halkın elinde olacağını ve birçoğunun misillemeyle karşı karşıya kalabileceğini biliyordu.

Humeyni elitleri, Amerikan tarafına taviz vermekten başka seçeneklerinin olmadığını anlamışlardı, ancak teslim olmayacaklardı. Esasında, bu strateji, bir teklif sunmak, bir anlaşma imzalamak, sonra onu reddetmek ve Hürmüz Boğazı ve nihayetinde Babu’l Mendeb gibi yeni çatışma cepheleri açmaktan ibaretti.

Gerçekten de plan işe yaradı. Yedi ay boyunca Amerika Birleşik Devletleri, rejimi zayıflatmak için askeri operasyonlar yürüttü, ancak aynı zamanda yüksek gerilim rejim güçleri için çok tehlikeli hale geldiğinde ateşkes teklif etmeye devam etti. Bu senaryo şubat ve eylül ayları arasında tekrarlandı. Askeri olarak, Amerika Birleşik Devletleri rejimin askeri makinesini zayıflatmayı başardı, ancak onu yok etmedi.

Gelgelelim Devrim Muhafızlarının elinde tuttuğu ve tutmaya devam ettiği koz, ara seçimlerdi. Strateji, rejimin seçimlere kadar iktidarda kalmasına izin vermeye, muhalefetin Kongre'nin iki kanadından birinde, yani Senato veya Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu kazanmasına bahis oynamaya dayanıyordu.

Demokrat Parti ve sosyal demokrat akım tarafından temsil edilen muhalefetin her iki kanatta da çoğunluğu elde etmesi durumunda, Beyaz Saray'ın savaştan çekilmesi yönündeki yasal ve siyasi baskı muazzam olacaktır. Tahran'ın hesapları, yönetimin kampanyadan çekileceği veya en azından Obama yönetimi tarafından imzalanan İran nükleer anlaşmasına benzer bir anlaşmayı kabul edeceği sonucuna varıyor.

Tahran ve Washington arasındaki sekiz aylık çıkmaz, Başkan Trump'ın rejimin çöküşüne yol açacak bir “şok ve dehşet” stratejisi uygulamadığı sürece değişmeyecek akışkan bir gerçeklik yarattı.

Ancak Başkan, Birleşmiş Milletler'de kasım seçimlerinden sonra rejimle bir anlaşmaya varabileceğini açıkladı ve bu da mevcut durumun seçimlerden sonra da devam edebileceğine işaret ediyor.

Cumhuriyetçi kampanya, basitçe Washington şu anda seçmenlere net bir cevap vermeye hazır olmadığı için İran'ın kasım ayındaki seçmen tercihlerinin bir parçası olmaması gerektiği sonucuna varmış gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre askeri açıdan, Amerika Birleşik Devletleri İslam Cumhuriyeti aleyhine önemli kazanımlar elde etti, ancak siyasi olarak hâlâ gerçek bir diplomatik sonuç yok. Obama liderliğindeki muhalefet, Amerikan askeri gücünün rejimin silahlı kuvvetlerinden çok daha üstün olduğu doğru olsa da, kapsamlı, karşılıklı olarak kabul edilebilir ve imzalanmış bir planın yokluğunun bir belirsizlik durumunu yansıttığına inanıyor.

Peki, bu belirsizlik seçim sonuçları üzerinde etkili olabilir mi?

Öncelikle, bu bir başkanlık seçimi değil, yasama seçimi; bu nedenle dış politika sonuçta belirleyici faktör olmayabilirken, iç meseleler seçmenler için daha büyük önem taşımaya devam ediyor. Ancak, dış çatışmaların seçmenler üzerinde, özellikle Yahudi, Arap, Müslüman ve İranlı topluluklar gibi bazı topluluklar üzerinde belirli bir etkisi bulunuyor.

Muhalefetin Körfez ve Kızıldeniz'deki durumu sunma biçimi, seçmenleri etkileyecek önemli bir faktör olacaktır.

Ortadoğu'daki savaşlar ile en çok ilgilenen seçmen kitleleri az olsa bile, iki partiyi ayıran sandalye sayısı da sınırlıdır. Bu, bölgede sahadaki güç dengesine bağlı olarak, bazı seçmen kitlelerinin etkilenebileceği ve bu sandalyelerin iki parti arasındaki güç dengesini değiştirebileceği anlamına geliyor.

Herhangi bir senaryoda, soru işaretleri, bu gelişmelerin 2027'de ABD dış politikası üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına bağlı olmayı sürdürüyor.

 Cumhuriyetçiler, yönetimin son dakikada geniş çaplı bir hamlede bulunması sayesinde çoğunluklarını korurlarsa, Başkan Trump görevde kalacaktır ve seçimden sonra İran konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Demokratlar bir veya her iki kanadın kontrolünü ele geçirirse, bunun ABD dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Cumhuriyetçiler Kongre'nin her iki kanadından birinin kontrolünü kaybederse, İran rejiminin oynadığı bahis kazanmış olacaktır.

Başkan, muhalefet Temsilciler Meclisi'ni kontrol etse bile, yönetiminin bu sorunu çözmek için iki yıldan fazla zamanı olduğunu söyledi. 2019'dan bu yana değişen koşullar göz önüne alındığında, bu konu etrafında önemli bir tartışma var.

Buradaki argüman şuna dayanıyor; Trump iktidara geldiğinde ABD bürokrasisinin büyük bir bölümü Obama yönetimiyle bağlantılı muhalefet tarafından kontrol ediliyordu. Ancak bugün Trump, prensip olarak, kilit kurum ve kuruluşların başkanlarının atanmasını güvence altına aldı. Sonuç olarak, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Temsilciler Meclisi veya Senato'nun herhangi bir eylemi, başkanın dış politikası üzerinde aynı etkiye sahip olmayabilir.

ABD'nin 2025'ten bu yana İran'a yönelik politikası ve yönetimin rejime karşı yürüttüğü iki savaşın kasım ayındaki seçmen kararlarını nasıl etkileyeceği konusundaki tartışma ise üç ana nokta etrafında dönecektir.

Birincisi, ABD ile rejim arasındaki gerçek savaştır; bu savaş nasıl yürütüldü, kim galip geldi ve gelecekte neler olacak.

İkinci nokta, diplomatik girişim ve nihayetinde kimin üstünlük sağladığıyla ilgilidir.

Üçüncü ve son nokta, seçimden sonra rejimle olan ilişkinin geleceğiyle ilgilidir; bu konuda hangi seçenekler mevcut?

Ancak bu sonbaharda en acil soru, Cumhuriyetçilerin Kongre'nin iki kanadından birini kaybetmesi durumunda muhalefetin senaryosu ile ilgili olacaktır. Muhalefet kazanırsa ne yapacak? Ve bir iç siyasi zafer elde etmeden Trump yönetimini savaşı sona erdirmeye nasıl zorlayacak?

Bazı analistler, Demokratların yönetimi savaştan çekilmeye zorlamak için ellerindeki her aracı kullanacaklarını düşünüyor. Diğer bir grup analist ise muhalefetin rejimle müzakerelere katılmayı ve yeni bir İran nükleer anlaşmasının yönetimine dahil olmayı talep edeceğini öne sürüyor.

Ancak sonuç aynı kalmaya devam ediyor; Cumhuriyetçiler Kongre'nin kontrolünü elinde tutarsa, başkana önemli ölçüde siyasi hareket alanı tanıyacaklar ve bu, İran rejimi için zor bir dönem olacaktır. Demokratlar Capitol Hill'de kazanırsa, Trump yönetimi politikalarını şiddetle savunacak, ancak Demokratlar arasında daha pragmatik olanlar dış politikada denetimi üstlenmedikçe önemli bir ilerleme kaydedemeyecektir.


Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
TT

Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))

Pakistanlı Profesör Ishtiaq Ahmed, bölgede tırmanan çatışmanın yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim veya Yemen’deki meşru hükümete verdiği destek nedeniyle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları üzerinden okunamayacağını belirtiyor. Ahmed’e göre, bu cepheler arasındaki etkileşimler artık bölgesel sistem üzerinde daha geniş etkiler yaratırken, çeşitli taraflara askeri varlıklarını genişletmeleri için gerekçeler de sunuyor.

Pakistan’daki The Friday Times gazetesinde yayımlanan kapsamlı analizinde Ahmed, temel bir çelişkiye dikkat çekiyor: İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor.

İran’ın vekil güçleri ve İsrail’in güvenlik bahanesi

Ahmed’e göre İran’ın bölgedeki müttefik güçleri desteklemeye dayalı stratejisi, Arap ülkeleri üzerinde güvenlik baskısı oluştururken aynı zamanda İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için güvenlik gerekçeleri sağlıyor.

İran’ın Husilere verdiği desteğin, Tahran’ın Yemenli grubun aldığı her kararı kontrol ettiği anlamına gelmediğine işaret eden Ahmed, İran’ın Husilere yönelik askeri ve siyasi desteğinin ‘köklü’ olduğunu belirtiyor. Ahmed’e göre grubun Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden baskı oluşturma kapasitesi, İran’ın stratejisine asimetrik bir nüfuz aracı ekliyor.

Yazar, bu gelişmeyi daha geniş bir çerçeveye oturtarak, İran destekli güçlerin bölge ülkelerine yönelik saldırılarının İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için gerekçeler sağlayabileceğini savunuyor. Buna karşılık İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerinin kendilerini İsrail ve Batı nüfuzuna karşı ‘direniş’ güçleri olarak sunmalarına olanak tanıyor.

Ahmed, İran ile İsrail’in müttefik olarak hareket ettiğini ya da aralarında bir koordinasyon bulunduğunu söylemiyor. Aksine, “İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri” ifadesini kullanan Ahmed, tarafların yön verdiği çatışma süreçlerinin dolaylı biçimde kesişen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Körfez’den Babu’l Mendeb’e

Analiz, Husilerin tırmanan saldırıları ve İran’ın deniz taşımacılığı üzerindeki baskısını, özellikle son yıllarda bölgede yaşanan dönüşümlerle ilişkilendiriyor. Bu dönüşümlerin başında Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin azalması ve Riyad’ın kalkınma, yatırım ve Vizyon 2030 projelerine odaklanması geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ahmed, Yemen’deki ateşkesin çökmesinin ardından Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiğini belirtiyor. Bu dönemde Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını Babu’l Mendeb yönünde genişlettiğine işaret eden Ahmed, aynı zamanda Riyad’ı ve Suudi Arabistan’ın stratejik tesislerini hedef alan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini aktarıyor.

Analize göre buna karşılık, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısının yanı sıra Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb’e ilişkin tehditler, deniz taşımacılığında gerilemeye ve Körfez ülkeleri ile Asya ve Afrika piyasaları üzerindeki ekonomik yükün artmasına yol açtı.

Yazar, bu gelişmelerin son yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım, turizm, teknoloji ve iş dünyasını çekmesini sağlayan ortamı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Bölgenin, vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir alan yerine istikrar ve ekonomik bağlantı merkezi olarak kendisini konumlandırmaya başladığına dikkat çekiyor.

İsrail askeri faaliyet alanını genişletiyor

Denklemin diğer tarafında ise Ahmed, İsrail’in Gazze savaşının Ekim 2023’te başlamasından bu yana askeri operasyonlarının kapsamını genişleterek Lübnan ve Suriye’nin ardından İran’ı da hedef alan bir alana taşıdığını belirtiyor. Bu durumun Arap ve İslam dünyasında endişeye yol açtığını ifade ediyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre, İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerine kendilerini İsrail’e karşı mücadele eden taraflar olarak yeniden sunmaları için siyasi malzeme sağlarken, aynı zamanda İsrail’e bölgesel tehditlerle mücadele gerekçesiyle askeri faaliyet alanını genişletmesi için yeni dayanaklar sunuyor.

Ahmed’in analizinde bu durum karşılıklı bir döngüyü ortaya çıkarıyor: İran’la bağlantılı grupların düzenlediği saldırılar, İsrail’e harekete geçmek için güvenlik gerekçeleri sağlarken, İsrail’in hamleleri de İran ve müttefiklerine ‘direniş’ söylemlerini güçlendirecek yeni araçlar sunuyor.

Ahmed, çatışmayı yalnızca bu ilişki üzerinden açıklamıyor ancak bu sürecin devam etmesinin bölgeyi yeniden kalkınma ve iş birliği rotasından karşılıklı çatışma ve misillemeler döngüsüne sürükleme riski taşıdığını değerlendiriyor.

Kaybedenler denklem dışında

Ahmed, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçların merkezine Arap ülkelerini yerleştiriyor ve savaşlar ile çatışmalardan kalkınmaya geçmeye çalışan toplumların, tırmanışın maliyetinin önemli bir bölümünü üstlendiğini belirtiyor.

Çatışmanın devam etmesinin ‘Müslümanların Müslümanlarla savaşması’ anlamına geldiğini savunan Ahmed, bu süreçte bölge ekonomilerinin zarar gördüğünü, İran’ın dolaylı nüfuz alanının genişlediğini ve İsrail’in doğrudan sınırlarının ötesinde askeri operasyon yürütme kapasitesinin arttığını ifade ediyor.

Ahmed, bu çerçevede tehlikenin yalnızca yeni bir askeri çatışma turuyla sınırlı olmadığına, bunun daha geniş kapsamlı bir bölgesel fırsatı da ortadan kaldırabileceğine dikkat çekerek, “En büyük tehlike yalnızca yeni bir askeri tırmanışta değil, Ortadoğu’nun çatışma ve vekalet savaşlarından kalkınma, istikrar ve iş birliğine geçmesi için ortaya çıkan tarihi fırsatın kaybedilmesinde yatıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ahmed bu açıdan Husiler ile Yemen arasındaki çatışmayı bölgesel dönüşümlerden bağımsız bir kriz olarak ele almıyor. Aksine bunu, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir sınamanın parçası olarak değerlendiriyor: Bölge yeniden vekalet savaşları mantığına mı dönecek, yoksa ülkelerin yatırım, kalkınma ve bölgesel ilişkilerini yeniden düzenleme yönünde başlattığı süreç korunacak mı?

Mekke İttifakı’nın pozisyonu

Ahmed, bunu ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi Mekke’de bir araya getiren üçlü savunma anlaşmasıyla ilişkilendiriyor. Ahmed’e göre bu düzenlemenin önemi, Yemen’de yeni bir cephe açmasında değil, caydırıcılık sağlaması ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önleme kapasitesinde yatıyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre caydırıcılığın yanı sıra diplomatik kanalın da açık tutulması gerekiyor. Özellikle Pakistan’ın İran’la olan kanalları üzerinden Tahran’ın Husilerin saldırılarını sınırlamaya yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ahmed, Suudi Arabistan topraklarının, stratejik altyapısının ve kutsal şehirlerinin hedef alınmasının sonuçsuz şekilde devam edemeyeceğini vurguluyor.

Sonuç olarak Ahmed’in analizi, krizi yalnızca Husilerle yaşanan bir çatışma çerçevesinde değil, bölgesel düzenin kendisi açısından bir sınama olarak ele alıyor. Buna göre mesele, bölge ülkelerinin ve Washington’ın Ortadoğu’nun yeniden açık çatışma alanına dönüşmesini önleyip önleyemeyeceğiyle de yakından bağlantılı. Bu çerçevede Ahmed, kalkınma sürecinin korunmasının gerilimin düşürülmesini, vekil güçlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını ve diplomatik kanalların açık tutulmasını gerektirdiğini; bunun yanı sıra bölge ülkelerini hedef alan tehditlere karşı caydırıcılığın sürdürülmesi gerektiğini değerlendiriyor.


Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
TT

Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)

Alman Haber Ajansının (DPA) haberine göre Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Sputnik’ten aktardığına göre Peskov, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar herhangi bir üst düzey görüşmenin gerçekleştirilmesine ilişkin ayrıntılar bulunmuyor. Rusya-ABD görüşmesinden söz edecek olursak, başkan buna hazır. Aslında Putin ve Trump, telefon görüşmelerinde gerektiğinde ilerleyen dönemde yeniden bir araya gelmeye hazır olduklarını her zaman teyit ediyor” dedi.

Peskov, Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasında olası bir görüşmeye ilişkin ise “Buradaki tutumumuz iyi biliniyor. Putin, Zelenskiy’nin istemesi halinde Moskova’ya gelebileceğini söyledi” ifadelerini kullandı.

Kremlin Sözcüsü, “Bu durumda kendisine gerekli güvenlik garantileri sağlanacaktır” dedi. Peskov ayrıca Zelenskiy’nin “hangi kararların alınması gerektiğini çok iyi bildiğini” de ifade etti.

Peskov, “Bunun dışındaki herhangi bir durumda, uzmanlar düzeyindeki çalışmalar tamamlanmadan bir zirve gerçekleştirmek pratik olmayacaktır. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Ukrayna’daki savaşa ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Peskov, “Ukrayna’nın silahlandırılması devam ediyor ve Avrupa ülkeleri silah satın almak için giderek daha fazla para toplamaya çalışıyor” şeklinde konuştu.

Peskov ayrıca, “Kiev yönetimi bir ölçüde terör faaliyetlerini sürdürüyor. Şu ana kadar barışçıl müzakereler yoluna girilmesi için herhangi bir ön koşul bulunmuyor. Buna rağmen Rusya devleti olarak barışçıl müzakerelere hâlâ açığız” dedi.

Kremlin Sözcüsü, İngiliz yönetiminin Rusya karşıtı duyguları körüklemeye yönelik faaliyetlerde bulunduğunu iddia ederek, Almanya, Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkelerinin de aynı yönde hareket ettiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise dün, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yeni bir görüşme gerçekleştirme niyetinde olduğunu açıklamıştı.