Tahran, Cenevre görüşmeleri öncesinde yaptırımların kaldırılması karşılığında zenginleştirmeyi azaltmayı teklif etti

Trump ve Netanyahu, İran’ın Çin’e petrol ihracatını durdurması konusunda anlaştı

Tahran’da bir askeri müzeyi ziyaret eden İranlılar, İran Hava Kuvvetleri’ne ait Amerikan yapımı F-5 savaş uçağının önünden geçiyor, 13 Şubat 2026 (AP)
Tahran’da bir askeri müzeyi ziyaret eden İranlılar, İran Hava Kuvvetleri’ne ait Amerikan yapımı F-5 savaş uçağının önünden geçiyor, 13 Şubat 2026 (AP)
TT

Tahran, Cenevre görüşmeleri öncesinde yaptırımların kaldırılması karşılığında zenginleştirmeyi azaltmayı teklif etti

Tahran’da bir askeri müzeyi ziyaret eden İranlılar, İran Hava Kuvvetleri’ne ait Amerikan yapımı F-5 savaş uçağının önünden geçiyor, 13 Şubat 2026 (AP)
Tahran’da bir askeri müzeyi ziyaret eden İranlılar, İran Hava Kuvvetleri’ne ait Amerikan yapımı F-5 savaş uçağının önünden geçiyor, 13 Şubat 2026 (AP)

Üst düzey bir İranlı yetkili, Washington ile yürütülen dolaylı müzakerelerin ikinci turunun önümüzdeki salı günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı. Açıklama, Tahran’ın nükleer dosyasında tavizleri değerlendirmeye hazır olduğunu bildirmesi ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırdığı bir dönemde geldi. Tarafların karşılıklı olarak güç seçeneğini gündemde tuttuğu belirtiliyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mecid Taht-Revançi bugün BBC ile yaptığı röportajda, ABD’nin yaptırımların kaldırılmasını görüşmeye istekli olması durumunda İran’ın nükleer anlaşma için taviz vermeyi değerlendirmeye hazır olduğunu söyledi.

İsviçreli yetkililer ise dün, ABD ile İran arasında yeni bir müzakere turunun önümüzdeki hafta Cenevre’de yapılacağını açıkladı.

Resmî açıklama öncesinde, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin, 23 Şubat-2 Nisan tarihleri arasında Cenevre’deki Milletler Sarayı’nda düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’nin 61. oturumuna katılmak üzere bu hafta Cenevre’ye gideceğine ilişkin haberler basına yansıdı.

Taht-Revançi, ikinci tur görüşmelerin salı günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı ve BBC’ye, “İlk görüşmeler büyük ölçüde olumlu bir yönde ilerledi, ancak henüz sonuçları değerlendirmek için erken” dedi.

Tahran yönetimi, yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına sınırlamalar getirilmesini görüşmeye hazır olduğunu belirtirken, bu dosyanın balistik füze programı gibi diğer konularla ilişkilendirilmesini ise defalarca reddetti.

Taht-Revançi, BBC’ye yaptığı açıklamada, ilk temasların olumlu geçtiğini ancak nihai bir değerlendirme için erken olduğunu yineledi. Daha önce Reuters, ABD heyetinde özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın yer alacağını ve salı sabahı İran heyetiyle Ummanlı arabulucular eşliğinde bir araya geleceklerini aktarmıştı.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami ise pazartesi günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın tüm mali yaptırımların kaldırılması karşılığında yüzde 60 düzeyindeki yüksek zenginleştirilmiş uranyum oranını düşürmeyi kabul edebileceğini söyledi. Taht-Revançi de bu öneriyi, müzakerelerde İran’ın esnekliğine örnek olarak gösterdi.

Söz konusu teklife göre İran, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu yüzde 20 seviyesine indirmeyi hedefliyor. Uzmanlara göre yüzde 60 oranı, silah yapımı için gerekli yüzde 90 seviyesine ulaşma sürecinin yaklaşık yüzde 99’unu temsil ederken; yüzde 20 seviyesi ise nükleer eşik olarak nitelenen sürecin yaklaşık yüzde 90’ına karşılık geliyor.

dvfgbthy
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mecid Taht-Revançi, aralık ayı başlarında Avrupalılarla yapılan ikinci tur görüşmelerin sonuçları hakkında İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu’na bilgi verdi. (İran Meclisi internet sitesi)

Taht-Revançi, Tahran’ın uranyum zenginleştirmeyi tamamen durdurmayı reddettiğini yineledi. Bu konu, geçen yıl ABD ile anlaşmaya varılmasını engelleyen başlıca anlaşmazlık noktalarından biri olmuştu. Washington, İran içinde zenginleştirmenin sürdürülmesini nükleer silah edinimine giden bir yol olarak değerlendirirken, Tahran böyle bir hedefi reddediyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Washington ile Tahran’ın nükleer anlaşmaya varmak için belirli ölçüde esneklik göstermeye hazır göründüğünü söyledi. Fidan, ABD’nin ‘açıkça belirlenmiş sınırlar içinde’ İran’ın zenginleştirme faaliyetini kabul etmeye hazır olduğu izlenimi verdiğini ifade etti.

Financial Times’ta perşembe günü yayımlanan söyleşisinde Fidan, İranlıların bir anlaşmaya ihtiyaç duyduklarının farkında olduğunu, Amerikalıların ise Tahran’ın ‘aşamayacağı sınırları’ anladığını ifade ederek, koşulların zorla dayatılmasının sonuç getirmeyeceğini belirtti.

Reuters’ın dün iki ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberine göre ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın talimat vermesi halinde İran’a karşı haftalar sürebilecek operasyonlara hazırlık yapıyor.

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynaklar, bunun Washington ile Tahran arasında yürütülen diplomatik sürecin ne kadar riskli bir zeminde ilerlediğini gösterdiğini belirtti.

Münih’te, İranlı muhalif grupların çağrısıyla yaklaşık 250 bin kişinin katıldığı gösteri sırasında konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın İran ile bir anlaşmayı tercih ettiğini ancak bunun ‘son derece zor’ olduğunu söyledi. Rubio, İran Dini Lideri Ali Hamaney ile bir görüşmenin ‘isterse yarın yapılabileceğini’ ifade etti.

Müzakere süreci, ABD’nin askeri varlığını güçlendirmesiyle eş zamanlı ilerliyor. Pentagon’un USS Gerald R. Ford uçak gemisini Ortadoğu’ya yönlendirmesinin ardından ikinci bir uçak gemisinin daha bölgeye ulaşması bekleniyor. Bu yaklaşım, diplomasiyi sürdürürken baskı unsurlarını devrede tutma politikasının parçası olarak değerlendiriliyor.

Trump, İran’da ‘rejim değişikliği’ olasılığını da gündeme getirerek bunun ‘olabilecek en iyi şey’ olacağını söyledi. Bu açıklama Cenevre’de yapılması planlanan yeni tur öncesinde tansiyonu yükseltti.

Trump, ilk başkanlık döneminde, 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çekilmişti. Söz konusu anlaşma, dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın dış politikadaki en önemli başarılarından biri olarak görülüyordu.

Anlaşma, İran’a uygulanan yaptırımların hafifletilmesi karşılığında nükleer programına sınırlamalar getirilmesini öngörüyor; amaç, ülkenin nükleer bomba geliştirmesini engellemek.

Diğer yandan ABD merkezli Axios internet sitesinin aktardığına göre, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, çarşamba günü Beyaz Saray’da yaptıkları görüşmede, Washington’ın İran’dan Çin’e petrol ihracatını azaltmak için çaba göstermesi gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre üst düzey bir ABD’li yetkili, “İran’a, örneğin Çin’e petrol satışları konusunda maksimum baskıyı uygulamak için elimizden geleni yapacağımız konusunda anlaştık” ifadelerini kullandı.

Çin Dışişleri Bakanlığı ise bugün yaptığı açıklamada, “Uluslararası hukuk çerçevesinde ülkeler arası doğal iş birliği makul ve meşrudur; buna saygı gösterilmelidir” dedi.

Çin, İran petrol ihracatının yüzde 80’den fazlasını karşılıyor; bu nedenle ticaretteki olası bir düşüş, doğrudan Tahran’ın gelirlerini etkiliyor.

İran yönetimi, Trump’ın ülkeye yönelik tehditlerini gerçekleştirme ihtimalinden hâlâ ciddi şekilde endişe duyuyor. Tahran, olası bir saldırı durumunda bölgedeki ABD üslerini hedef alabileceğini ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali bulunduğunu açıkladı.

İran Stratejik Dış İlişkiler Konseyi Sekreteri Celal Dehgani Firuzabadi, yeni bir savaşın sınırlı kalmayacağını ve olası bir çatışmanın enerji güvenliğini tehdit edebileceğini, hatta Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına yol açabileceğini söyledi.

Firuzabadi, “En çok zarar görecek ülke Çin olacak” diyerek müzakerelerin Pekin için de önemini vurguladı. Ayrıca, Rusya’nın da ‘savaşa karşı çıktığını ve çıkmasını engellemeye çalıştığını’ belirtti. Moskova ve Pekin’den ‘gerçekçi beklentiler’ olması gerektiğini vurgulayarak, İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü 12 gün savaşı sırasında iki ülkenin Tahran’ın yanında yer almamasına yönelik eleştirilere atıfta bulundu.

ABD Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Deniz İdaresi ise geçen hafta Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nden geçen gemilerin tekrarlayan risklerle karşı karşıya olduğunu bildirdi; bu riskler arasında İran kuvvetlerinin gemilere çıkabilme ihtimali de bulunuyor. En son olayın 3 Şubat’ta yaşandığı belirtilirken, Amerikan bayrağı taşıyan gemilere Hürmüz Boğazı’ndan doğuya giderken Umman kıyıları boyunca seyretmeleri tavsiye edildi.

Bu uyarılar, ABD ile İran arasındaki gerilimin küresel petrol arzında kesintilere yol açabileceğine dair endişeleri yeniden gündeme getirdi. Zira dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri, Umman ve İran arasındaki stratejik Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.