Tel Aviv’de İran savaşının ‘ertesi günü’ ile ilgili endişeler

ABD’de İsrail’e yönelik düşmanlığın artma olasılığı

29 Aralık 2025 tarihinde Florida, Palm Beach’teki Mar-a-Lago’da düzenlenen basın toplantısının sonunda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu el sıkışırken (AP)
29 Aralık 2025 tarihinde Florida, Palm Beach’teki Mar-a-Lago’da düzenlenen basın toplantısının sonunda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu el sıkışırken (AP)
TT

Tel Aviv’de İran savaşının ‘ertesi günü’ ile ilgili endişeler

29 Aralık 2025 tarihinde Florida, Palm Beach’teki Mar-a-Lago’da düzenlenen basın toplantısının sonunda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu el sıkışırken (AP)
29 Aralık 2025 tarihinde Florida, Palm Beach’teki Mar-a-Lago’da düzenlenen basın toplantısının sonunda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu el sıkışırken (AP)

İsrailli yetkililer İran’a karşı yürütülen savaşta ABD ile ‘benzeri görülmemiş derin bir ortaklık’ bulunduğunu ve Tel Aviv’deki ‘Kirya’ (İsrail Genelkurmay Karargâhı) ile Washington’daki Pentagon arasında tek bir ekip gibi çalışıldığını dile getirirken, Tel Aviv’deki siyasi çevreler ABD’de İsrail’e yönelik artan eleştirilerden duyulan endişeyi ifade ediyor. Söz konusu eleştirilerde İsrail’in ‘ABD Başkanı Donald Trump’ı İran’a karşı harekete geçmeye bir kez daha sürüklemeyi başardığı’ yönündeki suçlamaların yer aldığı belirtiliyor.

Şarku’l Avsat’ın İsrail Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre bu çevreler, ABD’de İsrail’e yönelik giderek yükselen ‘düşmanca tutumların’ rahatsız edici ve kaygı verici olduğunu ifade ediyor. Aynı kaynaklar, savaşın şu ana kadarki sonuçlarının olumlu olmasına rağmen, bu eleştirilerin güçlü biçimde ortaya çıkmasının dikkat çekici olduğunu belirterek, “Önümüzdeki günlerde olumsuz gelişmeler yaşanırsa ne yapacağız?” sorusunu gündeme getiriyor.

ABD’yi çevrelemek

İbrani medyası, İsrail’deki araştırma merkezleri ve ABD’deki Yahudi kuruluşlarının liderleri, ABD’de İsrail hakkında dile getirilen görüşleri yakından takip ediyor. Özellikle sanat ve medya alanında toplum üzerinde güçlü etkisi bulunan ve ‘yıldız’ olarak görülen isimlerin açıklamaları dikkatle izleniyor.

Bu çerçevede Amerikalı gazeteci Tucker Carlson, televizyon sunucusu Megyn Kelly, dijital medya şirketi Daily Wire’da yorumculuk yapan Matt Walsh, bazı Hollywood yıldızları ile Cumhuriyetçi ve Demokrat Partili bazı Kongre üyelerinin açıklamalarına işaret ediliyor. Söz konusu isimlerin, ‘ABD’nin tamamen İsrail’e ait bir savaşa sürüklendiği’ yönünde açık ifadeler kullandıkları belirtiliyor.

İğrenç ve şeytani

İsrail medyası, bu kapsamda özellikle Carlson’ın açıklamalarına büyük tepki gösterildiğini belirtiyor. Carlson, salı günü ABC News’e verdiği röportajda, İran’a yönelik saldırıyı ‘iğrenç ve şeytani’ olarak nitelendirdi. Söz konusu kararın ABD’den çok İsrail’in etkisiyle alındığını savunan Carlson, “Bunu söylemek zor ama burada kararı ABD değil, Binyamin Netanyahu aldı” ifadesini kullandı. Benzer şekilde Kelly’nin salı günü programında yaptığı açıklamalar da tartışma yarattı. ABD’li askerlerin ölümüyle ilgili konuşan Kelly, “Hiç kimse yabancı bir ülke uğruna ölmemeli… Bu askerlerin ABD için öldüğünü düşünmüyorum. İran ya da İsrail için öldüklerini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Rubio ve en kötüsü

İsrailli çevreler, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun pazartesi günü yaptığı açıklamalardan da rahatsızlık duyduklarını dile getirdi. Rubio, İsrail’in İran’a karşı planladığı saldırılar ve buna karşılık İran’ın ABD güçlerini hedef almasının beklendiğini belirterek, Washington’un hafta sonu Tahran’a yönelik saldırıları bu nedenle gerçekleştirdiğini söyledi. Rubio gazetecilere yaptığı açıklamada, “İsrail’in askeri bir operasyon gerçekleştireceğini biliyorduk. Bunun ABD güçlerine yönelik bir saldırıya yol açacağını da biliyorduk. Eğer onlar bu saldırıları başlatmadan önce harekete geçmezsek daha büyük kayıplar vereceğimizi de biliyorduk” ifadelerini kullandı.

Arleigh Burke sınıfı güdümlü füze destroyeri USS Thomas Hudner, 1 Mart 2026’da Epic Fury Operasyonu’nu desteklemek için bir Tomahawk kara saldırı füzesi fırlatıyor, (AFP)Arleigh Burke sınıfı güdümlü füze destroyeri USS Thomas Hudner, 1 Mart 2026’da Epic Fury Operasyonu’nu desteklemek için bir Tomahawk kara saldırı füzesi fırlatıyor, (AFP)

Walsh ise söz konusu açıklamayı, ABD’nin İran’la savaşa İsrail’in baskısı nedeniyle girdiğinin açık bir itirafı olarak değerlendirdi. Walsh, sosyal medya platformu X üzerinden salı günü yaptığı paylaşımda, Rubio’nun sözlerinin ‘Washington’un İran’la savaşa İsrail’in baskısı nedeniyle girdiği’ anlamına geldiğini belirtti. Walsh ayrıca, Rubio’nun açıklamalarının ‘söylenebilecek en kötü şeylerden biri’ olduğunu ifade etti.

Savaşın gerekçeleri

İsrail basını, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri saldırı kararı sonrasında destek tabanında rahatsızlık işaretlerinin ortaya çıktığını yazdı. Make America Great Again (MAGA) hareketine yakın bazı önde gelen isimlerin, savaşın gerekçeleri ve yönetimin hedeflerine ilişkin mesajları konusunda şüphe dile getirdiği, olası siyasi ve ekonomik sonuçlar konusunda uyarıda bulunduğu ifade edildi.

Trump yanlısı Amerikan sağının öne çıkan isimlerinden Walsh, yönetimin savaşı gerekçelendirme biçimi karşısında şaşkınlık duyduğunu belirterek, verilen mesajların ‘çelişkili’ olduğunu savundu.

Walsh pazartesi günü X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Şu ana kadar bize, İran rejiminin tamamını ortadan kaldırmış olmamıza rağmen bunun bir rejim değişikliği savaşı olmadığı söylendi. Nükleer programlarını yok etmiş olmamıza rağmen bunu onların nükleer programı nedeniyle yapmak zorunda kaldığımız ifade edildi. İran’ın ABD’ye karşı herhangi bir saldırı planlamadığı söylenirken, kime sorduğunuza bağlı olarak belki de planladığı belirtiliyor.”

Acı bir deneyim

Sima Kadmon, Yedioth Ahronoth gazetesindeki yazısında, savaşın sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken olduğunu belirtti. Kadmon, “Savaşı özetlemek için henüz erken. Bizim ve Amerikalıların erken zafer söylemleri konusunda acı deneyimleri var. İlk başarıyı seçim kazancına dönüştürmeye çalışan Netanyahu anlaşılabilir. Ancak savaşın ve elde edilen kazanımların örtüsü altında koalisyon, hükümet sisteminde köklü değişiklikleri tüm gücüyle ilerletiyor ve bu kabul edilemez. İsrail ordusu İran’la burada aynı tür bir yönetim düzeniyle karşılaşmak için savaşmıyor; her hilenin bir sınırı vardır” ifadelerini kullandı.

Maariv gazetesinde yazan Eli Leon ise bölgesel ve uluslararası hesaplar ile İsrail’in ABD’deki konumu açısından bakıldığında, askeri bir zaferin yenilgiye dönüşebileceğini savundu. Leon, “Tahran’daki rejimin devrilmesinin bedeli ABD ile ittifakın zayıflaması, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde diplomatik desteğin kaybedilmesi ve silah tedarik kanallarının kesilmesi olursa, bu aslında uzun vadede bölgede hayatta kalma kapasitemize mal olacak bir zafer olur” değerlendirmesinde bulundu.

Stratejik destek

Leon, ABD’nin İsrail için en önemli stratejik, ekonomik ve askeri destekçi konumundaki tutumunun değiştiğine dikkat çekti. “Amerikan merkez akımında giderek artan ciddi sesler duyuyorum. Endişe verici olan ise geçmişte İsrail’in gerçek dostları olarak görülen ve muhafazakâr sağın simgeleri olan kişilerden gelmesi” ifadelerini kullandı.

Leon sözlerini şöyle sürdürdü: “Demokrat Parti’de güçlü bir şekilde temsil edilen ilerici sol, uzun süredir insan hakları ve çatışmalardan kaçınma gerekçeleriyle İsrail’i eleştiriyor. Ancak artık Cumhuriyetçi Parti’nin önemli bir kanadı da izolasyonist Amerikan perspektifi nedeniyle İsrail’e karşı bir tavır alıyor.”

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi sabahı CIA direktörüyle birlikte İran’a karşı yürütülen Epic Fury Operasyonu’nun gidişatını takip ediyor. (AP)ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi sabahı CIA direktörüyle birlikte İran’a karşı yürütülen Epic Fury Operasyonu’nun gidişatını takip ediyor. (AP)

Leon, açıklamalarını şu sözlerle noktaladı: “Carlson ve benzerleri tarafından öne sürülen anlatı, bizim açımızdan zehirli bir anlatıdır: ‘Bu, İsrail’in kendi savaşıdır, bizi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor ve Amerikan ulusal çıkarlarına hiç hizmet etmiyor.’ Her iki partide İsrail’e yönelik desteğin aşınması, diplomatik bir kuşatma yaratıyor. Amerikan kamuoyu daha önce hiç olmadığı kadar karşıt, kuşkulu ve uzaklaşmış hale geliyor. Bu iki eğilimin kesişimi, bizi stratejik açıdan tehlikeli bir senaryoya götürüyor: zafer gibi görünen bir yenilgi.”



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal