İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi

Tel Aviv, Doğu Asya'dan gelen Yahudi göçmenleri topluma entegre ederek ve Tel Aviv ile Yeni Delhi arasındaki ilişkileri güçlendirerek tarihi anlatısını pekiştiriyor

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
TT

İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)

Vazhi eş-Şehrani

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçtiğimiz hafta ABD merkezli Fox News kanalına verdiği röportajdaki açıklamalarına dayanarak, İsrail’in bugün siyasi söyleminde ve basın açıklamalarında yeni bir anlatı denemesi yaparak bölgedeki askeri yaklaşımını 40 yıldır beklenen manevi ve dini bir zafer olarak sunduğunu söyleyebiliriz.

Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde saldırmasından ve bunun üzerine İsrail’in Gazze Şeridi’ne savaş açmasından bu yana yaşanan gelişmeler ve geçtiğimiz 28 Şubat'ta patlak veren İran savaşına uzanan süreçte İsrail yönetimi, bu savaşı İran'a ve bölgedeki müttefiklerine karşı kazanılmış bir kurtuluş ve zafer savaşı olarak sunmaya çalışıyor. Siyasi ve manevi bir başarı olarak pazarlanan bu anlatı, İsrail'in söylemine ağırlık ve güvenilirlik katacak yeni bir müttefik kazanmasının ardından kendinden emin bir tonla dile getiriliyor. Bu gelişme, İsrail'in gelecekteki siyasi vizyonuna ve hedeflerine destek sağlamanın ötesinde, 2026 yılı sonunda yapılacak yasama seçimleri öncesinde Netanyahu'nun parlamentodaki imajını güçlendirmeye de hizmet ediyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin geçtiğimiz 25 Şubat'ta İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret ve Netanyahu'nun bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamalar ele alındığında, söz konusu ittifakın başından bu yana ne denli uyumlu ve tutarlı bir zemine oturduğu açıkça anlaşılıyor. Netanyahu, Modi’nin ziyareti sırasında İsrail'in Hindistan ile kurduğu güçlü ittifak sayesinde yalnızlığından sıyrılarak Doğu medeniyetinin öncüsü konumuna yükseldiğini ve Ortadoğu'daki ‘radikal İslamcı terörizmle’ mücadele etme kararlılığında olduğunu söyledi.

Bu olağanüstü ziyaretin dini ve manevi bir boyut taşıdığı, Modi’nin İsrail parlamentosu Kneset’te yaptığı konuşmadan açıkça anlaşılıyordu. Modi bu konuşmada, Hindistan'ın, Yahudilerin İsrail'deki haklarına olan köklü inancıyla İsrail'in yanında kararlılıkla durduğunu vurguladı. Bu durum, ilişkilerin geçmişe kıyasla çok daha derin ve gelişmiş bir düzeye taşındığına işaret etti. Nitekim Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun değişmesi ve her iki tarafın son ziyarette Pakistan ile olan savaşları ve Çin ile yaşanan anlaşmazlıklar sürecinde İsrail'in Hindistan'a verdiği askeri desteğin köklü tarihini teyit etmesi, bugün gözlemlediğimiz derin stratejik iş birliği altyapısının temellerini oluşturuyor. Öyle ki, İsrail gazetesi Yisrael Hayom da Hindistan Başbakanı'nın ziyaretini ‘stratejik ve askeri bir ittifakın taçlanması’ olarak nitelendirdi.

Modi ile Netanyahu arasında 10 milyar doları aşan toplam değeriyle 16 yeni ikili anlaşma imzalandığını bildiren gazete, bu anlaşmaların 1990'larda diplomatik ilişkilerin kurulmasından beri iki ülke arasındaki en büyük mutabakatlardan birini oluşturduğunu aktardı.

Hindistan'ın bu anlaşmalardan, Pakistan ile yaşanan son çatışmada etkinliği kanıtlanmış İsrail silahlarının ithalatını artırmak ve geri kalmış sanayi ile teknoloji sektörünü modernize etmek gibi beklentileri olduğu aşikâr. İsrail’in ise bu süreçten kuşkusuz farklı bir çıkarı var. İsrail'deki bazı iç akımların sonuçlarını göz ardı ederek savunduğu bu savaşta Hindistan'ın geniş insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor.

Kriketten ve ırkçılıktan yerleşimlerin hoş karşılanmasına

Yahudilerin Hintlere yönelik uyguladığı ayrımcılıktan bugün tanık olduğumuz yakınlaşmaya uzanan süreçte, dil bakımından birbirinden farklı ancak inanç bakımından uyumlu bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi gelişimini ele almamız gerekiyor. Hindistan'daki Yahudiler, 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığının ardından pek çoğunun İsrail, İngiltere ve diğer ülkelere göç etmesiyle bugün yalnızca birkaç binden oluşan bir azınlığa dönüştü. Bu topluluklar, Koşer Hintler, Kariler ve Menşeniler gibi kapalı kimliklerini korumaya devam ediyor. Söz konusu göçün temelinde, özellikle İsrail'e yönelik olanlarda inançsal, diğer ülkelere yönelik olanlarda ise her şeyden çok ekonomik gerekçeler yer alıyor. Bu göç dalgası, bağımsızlığın ardından Hindistan'ın eyaletlerini bir arada tutan yeni federal bir yapıya kavuşmasıyla eş zamanlı yaşandı.

Tarih ve medeniyet uzmanı Muhammed Nasır, ‘Eski Hindistan: Medeniyetleri ve Dinleri’ adlı eserinde en yoğun göç veren Yahudi topluluğunun Hindistan'ın kuzeydoğu ve batısından gelen Bney Menaşe Yahudileri olduğunu belirtiyor. Bu topluluğun göçü, onlar açısından vadedilmiş toprak olarak gördükleri İsrail'e yönelik dinî bir hicret niteliği taşıyor.

sdj67k8
Hint kökenli birçok İsrailli, hükümet içinde önemli görevlerde bulunuyor (AFP)

Tevrat’taki katı geleneğe bağlı bu topluluğun, 1950'li ve 60'lı yıllarda diğer Hint Yahudi gruplarına kıyasla İsrail tarafından en sıcak karşılanan kesim olduğu dikkati çekiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu durum, özellikle İsrail'in önde gelen hahamlarının onların Yahudiliğini tescil etmesiyle daha da belirgin hale geldi. Söz konusu tescil, bu topluluğun MÖ 722'de Asurlular'ın Şam ve Filistin'i istila etmesinin ardından dağılan kayıp on İsrail kabilesinin soyundan geldiğinin kabul edilmesine dayanıyor.

Ancak 1990'lı yıllarda Yahudi göçünün artması ve İsrail'deki yerleşim bölgelerinin genişlemesiyle birlikte, Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişmeye karşın İsrail parlamentosu Kneset Yahudi Hintlerin ülkeye akınına temkinli yaklaşıyordu. İsrail Göç Bakanlığı da Hint Yahudilerin gerçek anlamda Yahudi olup olmadığına dair kuşkular nedeniyle kabullerinde sıkı bir tutum sergiledi. Dünya genelinde her Yahudi'ye göç ve ikamet hakkı tanıyan geri dönüş yasasına rağmen giriş vizesi koşulları oldukça ağırlaştırıldı. Göçün ilk dönemlerinde bu topluluğun İsrail toplumuna entegrasyonu da kolay olmadı. Yerleşim sürecinin başında ayrımcılığa maruz kalan Hint Yahudiler, aşırı dinci Yahudi aktivistlerin göçmenler ve kökenleri üzerine sıklıkla dile getirdiği ‘Gerçek Yahudi kimdir?’ sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Gerçekte Hint Yahudiler, İsrail'deki diğer topluluklara kıyasla başından itibaren dayatılan ırkçı engelleri aşmayı daha başarılı bir şekilde becerdi. Bu engeller arasında seçkin eğitimin yalnızca Aşkenaz Yahudilerine tanınması, farklı tene sahip Hint Yahudilerin bu haktan yoksun bırakılması ve onlarla evliliği yasaklayan haham fetvası sayılabilir. Hint Yahudiler, Beerşeba'ya yerleşerek şehrin ticari kalkınmasına ve kültürel çeşitliliğine katkıda bulundular. Burada Hint restoranları açıp geleneklerini yaşattılar ve böylece İsrail toplumuna entegre olmayı başardılar. Bunun yanı sıra 1960'lı yıllarda Beerşeba'da ilk kriket kulübünü kurarak bu sporun gelişimine öncülük ettiler ve sonunda İsrail'i uluslararası arenada temsil eden bir federasyonun kurulmasını sağladılar.

Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte Hint kökenli pek çok İsrailli, hükümet kademelerinde ve özel sektörde prestijli görevler üstleniyor. 2021'de nüfuslarının artmasının ardından yerel seçimlere de aday olmaya başladılar.

Aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi ile Likud Partisi ittifakı

1992 yılında İsrail-Hindistan ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bir dönüm noktası yaşandı. İlişkiler önce diplomatik düzeyde derinleşmiş ve üst düzey resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ardından ticari alanda ve askeri anlaşmalar boyutunda da somut bir ivme kazandı. Bu gelişim sürecini kolaylaştıran en önemli etken ise söz konusu dönemde Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi/BJP) iktidarı ele geçirmesi oldu.

Hindutva kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefleyen BJP, milliyetçilik ve ekonomik neoliberalizmi ideolojik temeline yerleştiren sağcı bir Hindu partisidir. Irk kutsallaştırması ile din eksenli bir ölçüt anlayışını barındıran Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında Avrupa'ya damgasını vuran faşizm ve Nazizmden ilham alıyor.

BJP, Hindistan Ulusal Demokratik İttifakı'nı (NDA) yönetmeyi başarırken 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un ziyaretine kapıları açarak ilişkileri daha da sağlamlaştırdı. İsrail gazetesi Haaretz, ilişkilerin tarımsal ve teknolojik alışverişin güçlendirilmesini ve iki ülke arasındaki bilimsel heyetlerin faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını da kapsadığını belirtti.

Binyamin Netanyahu, Ariel Şaron'un 2014 yılında, ölümünün ardından Likud Partisi liderliği seçimini kazandı. Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun tam da bu dönemde değişmesi tesadüf olmadığı gibi Netanyahu'nun o yılki seçim zaferinin ardından Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin bir ürünü olarak önceden planlanmış ve üzerinde mutabık kalınmış bir adımdı. Bunun ardında birkaç faktör yatıyor. Her şeyden önce Hindistan'ın Rusya ve Çin dışında güçlü bir savunma ve ekonomi ortağına olan ihtiyacı, bazı siyasi tutumlardan vazgeçilerek iki ülke arasındaki anlaşmaların önünün açılmasını zorunlu kılıyordu. Öte yandan İsrail, Filistin meselesinden ve Arapların köklü düşmanlığından etkilenmeyen sadık bir insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Bunun yanında ortak milliyetçi bir vizyona sahip iki uyumlu partinin eş zamanlı olarak iktidara yükselmesi de bu yakınlaşmayı hızlandıran önemli bir etken oldu.

Hindistan ile ilişkilerde İsrail'in lehine yeni bir gelişme

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail’e yaptığı son ziyaret ve bu ziyarette bağımsız Hindistan tarihinde görülmemiş ölçüde Tel Aviv'i destekleyen açıklamalarla birlikte artık Hindistan’ın alışılagelmiş diplomatik mirası olan bağlantısızlık ilkesiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik konumlanmaya yöneldiği açıkça ortaya çıkıyor. Öte yandan İsrail'in yalnızca Hindistan'la değil, başka ülkelerle de yeni ittifaklar arayışı içinde olduğu görülüyor. Bu arayışın önümüzdeki dönemde Tevrat'taki Falaşa Yahudilerinin yaşadığı Etiyopya başta olmak üzere Afrika ülkelerine açılacağı anlaşılıyor.

 ‘What Price Israel?’ (Bir İsrail ne kadar eder?) kitabının yazarı olan İsrail meseleleri uzmanı ve tarihçi Alfred Lilienthal de bunu vurguluyor. Lilienthal'e göre sıradan bir Hristiyan'ın Ortadoğu'daki köklü düşmanlığa karşı derin bir duygusu yoktu. Fakat İsrail'in ilerleme ve gelişimini duygusal ve sempati uyandıran hikâyelerle sunması yoluyla bu his İsrail lehine istismar edildi. Dolayısıyla İsrail'in istismar edebileceği yeni bir his arayışına girmesi kaçınılmaz ve bu durumun bugün Hint toplumu için de geçerli olduğu anlaşılıyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Etiyopya-Rusya silah anlaşması... Afrika Boynuzu’ndaki güç dengeleri nasıl değişecek?

(foto altı) Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, dördüncü nesil Su-35 savaş uçaklarının teslim töreni sırasında (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)
(foto altı) Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, dördüncü nesil Su-35 savaş uçaklarının teslim töreni sırasında (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)
TT

Etiyopya-Rusya silah anlaşması... Afrika Boynuzu’ndaki güç dengeleri nasıl değişecek?

(foto altı) Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, dördüncü nesil Su-35 savaş uçaklarının teslim töreni sırasında (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)
(foto altı) Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, dördüncü nesil Su-35 savaş uçaklarının teslim töreni sırasında (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)

Etiyopya’nın Rusya’dan bir silah anlaşması kapsamında aldığı askeri teçhizat, Addis Ababa ile Asmara arasında yakın zamanda çıkması muhtemel bir savaşın eşiğine gelen Afrika Boynuzu’ndaki gerilimin arttığı bir döneme denk geldi. Geçtiğimiz ekim ayının başından itibaren diplomatik ilişkilerin kesilmesinin ardından belirgin biçimde artan gerilim, Etiyopya’nın denize açılan bir limana ulaşma konusundaki ısrarı ve Nil sularına ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle Mısır’la yaşadığı sorunlarla birlikte bölgedeki tansiyonu yükseltiyor.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in açıklaması da bu gerilim ortamında spekülasyonları artırdı. Abiy Ahmed, geçtiğimiz ekim ayının sonunda, 4++ sınıfı 12 adet Su-35 savaş uçağını içeren teslimatın ardından yaptığı açıklamada, anlaşmanın ‘Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini güçlendirdiğini’ söyledi. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar ise bu adımın bölgedeki güç dengelerine ilişkin hesaplamaları değiştirdiğini ve silahlanma yarışını hızlandırdığını, olası bir çatışma ihtimalinin de göz ardı edilemeyeceğini belirtti.

Su-35S, 4++ nesil, üstün manevra kabiliyetine sahip bir savaş uçağı olarak biliniyor ve üretiminde beşinci nesil teknolojilerin bir bölümünden yararlanıldı. Russia Today’in kısa süre önce yayımladığı güncel bilgilere göre uçak, 20 kilometreye kadar irtifada saatte 2 bin 500 kilometre hıza ulaşabiliyor. Ayrıca havadan havaya ve havadan karaya füzelerin yanı sıra serbest düşüşlü ve güdümlü bombalardan oluşan toplam 8 ton mühimmat taşıyabiliyor.

Etiyopya ilk partiyi teslim aldı

Abiy Ahmed, 28 Ekim’de Rusya-Afrika Zirvesi’ne katılmak üzere Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında yaptığı açıklamada, ülkesinin dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı 12 adet Su-35 savaş uçağından oluşan ilk partiyi teslim aldığını ve S-400 hava savunma sistemlerinden oluşan dört bataryanın da teslim edilmesinin planlandığını söyledi.

Abiy Ahmed, “Bu kritik ekipmanların planlanan tarihten önce hızlandırılmış şekilde teslim edilmesi, Etiyopya’nın savunma sisteminin geliştirilmesi açısından önemli bir başarıdır” dedi. Etiyopya savunma güçlerinin hazırlık seviyesindeki artışın, ülkenin olası her türlü saldırıyı caydırma kapasitesini güçlendirdiğini de vurguladı.

Bu yaklaşım, Etiyopya ordusunun değerlendirmeleriyle de örtüşüyor. Etiyopya Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Meseret Getachew, geçtiğimiz ağustos ayında yaptığı açıklamada, “Etiyopya Hava Kuvvetleri’nin operasyonel ve savunma kapasitesindeki artış, ülkenin caydırıcılık gücünü artırıyor ve ulusal çıkarlara karşı harekete geçmeyi düşünen tarafları adımlarını yeniden değerlendirmeye sevk ediyor” ifadesini kullanmıştı.

scdfvb
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, savaş uçaklarının teslimatı sırasında (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)

Kriz yönetimi ve müzakere alanında uzmanlaşmış Sudanlı askeri uzman Emin İsmail Meczup, Etiyopya ordusunun Rusya’dan gelişmiş silah sistemleri temin etmek amacıyla doğuya yönelmesiyle askeri modernizasyon planlarında niteliksel bir stratejik dönüşüm yaşadığını belirtti.

Meczup, “Bu anlaşmaların tamamlanması, bölgede son 20 yıldır devam eden stratejik dengeleri bozan büyük bir askeri sıçrama anlamına geliyor. Bu durum, bölgede silahlanma yarışının ve istikrarsızlığın habercisi olduğu gibi Rönesans Barajı meselesi ve Addis Ababa’nın gerekirse güç kullanarak Kızıldeniz’e ulaşma girişimleri açısından da sonuçlar doğurabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Askeri kapasitenin güçlendirilmesi

Mısırlı askeri uzman Semir Ragıb da Abiy Ahmed yönetiminin bu anlaşmayı, Afrika Boynuzu’nda kendisini çevreleyen askeri güç ve teçhizat bakımından daha zayıf ülkelere kıyasla askeri kapasitesini artıran bir adım olarak gördüğünü belirtti. Ragıb’a göre Etiyopya yönetimi ayrıca, ülke içindeki varlığını sağlamlaştırmayı, bunun yanı sıra Eritre üzerindeki emellerini gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu hedefler yalnızca bir limana veya denize açılan bir kapıya ulaşma arzusuyla sınırlı değil.

Ragıb, Addis Ababa yönetiminin Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek, ülkedeki altyapıyı ve askeri kampları hedef almak amacıyla askeri kapasitesini modernize etmeye çalıştığını da belirtti. Bunun Mısır’la doğrudan bir çatışmaya yol açmadan, ülkenin güney sınırları açısından dolaylı bir tehdit oluşturduğunu ifade etti.

Gözlemciler, söz konusu anlaşmanın Etiyopya’nın Afrika Boynuzu’ndaki doğrudan komşuları Somali, Eritre ve Cibuti karşısında insan gücü ile hava ve kara askeri teçhizatı bakımından üstünlüğünü artırdığını değerlendiriyor. Ancak Etiyopya, Eritre’nin 1993’te bağımsızlığını kazanmasının ardından denize kıyısı olmayan ve deniz kuvvetlerinden yoksun bir ülke konumunda bulunuyor. Abiy Ahmed’in 2018’de iktidara gelmesinden bu yana Etiyopya, Mısır ve Eritre’nin açık ve tekrarlanan itirazlarına rağmen denize açılan bir limana ulaşma talebini sık sık gündeme getiriyor.

dju
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Moskova’da dördüncü nesil Su-35 savaş uçaklarını teslim alırken (Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in X hesabı)

Global Firepower internet sitesinin yayımladığı son sıralamada Etiyopya, 145 ülke arasında askeri kapasite bakımından dünya genelinde 47’nci sırada yer alırken Eritre 119’uncu sırada bulunuyor. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında yıkıcı bir savaş yaşamıştı. Etiyopya, ekim ayının başından bu yana komşusu Eritre’yi ülkenin kuzeyindeki isyancılara destek vermekle suçluyor. Eritre ise bu suçlamayı reddederek söz konusu iddiayı ‘savaş ilanı’ olarak nitelendiriyor.

Gelecek senaryoları

Etiyopya’nın yeni silahlanma hamleleri ışığında Afrika Boynuzu’nda yakın gelecekte yaşanabilecek gelişmelere ilişkin senaryoları değerlendiren Meczup, üç olasılığa dikkat çekti. İlk senaryonun, Rönesans Barajı gibi stratejik tesislerin ve sınırların güvence altına alınması yoluyla caydırıcılığın sağlanması olduğunu belirten Meczup, ikinci senaryonun Addis Ababa yönetiminin yeni silah envanterini denizden veya karadan yürütülecek çatışmalarda kullanarak bir deniz limanının kontrolünü ele geçirmeye çalışması olduğunu ifade etti. Üçüncü senaryonun ise bölge ülkelerinin de modern askeri teknolojilere ve karşı koyabilecekleri yeni nesil savaş uçaklarına yönelmesiyle bölgesel güç dengesinin oluşması ve karşılıklı caydırıcılığın sağlanması olduğunu kaydetti.

Meczup, Afrika Boynuzu’nun yakın gelecekte geniş çaplı istikrarsızlık dalgalarına ve bölgesel bir savaşa yol açabilecek gerilimlere sahne olabileceği uyarısında bulundu. Özellikle Etiyopya ile Eritre arasında bir savaş çıkma ihtimaline dikkat çeken Meczup, Etiyopya’nın Mısır ve Sudan’la yaptığı bağlayıcı anlaşmalara uymaması durumunda uzun vadede bir su savaşının da yaşanabileceğini belirtti.

Ragıb ise Addis Ababa yönetiminin Eritre veya ayrılıkçı Somaliland bölgesi üzerinden güç kullanarak Kızıldeniz’e ulaşma hedefinin doğurabileceği sonuçlara dikkat çekti. Etiyopya’ya bir deniz kapısı açılmasının İsrail ve Rusya gibi uluslararası ve bölgesel güçlerin Kızıldeniz’de varlık göstermesinin önünü açacağını belirten Ragıb, bunun Afrika Boynuzu’nda deniz ulaşımının güvenliğini ve bölgesel istikrarı tehdit edeceğini vurguladı.

Ragıb ayrıca, Rusya’nın silah anlaşmalarındaki yaklaşımının, Mısır gibi ortak ülkelerle arasındaki siyasi dengeleri dikkate almaksızın, arz ve talebe dayalı doğrudan ticari bir mantık üzerine kurulu olduğunu düşünüyor.

Uluslararası ilişkiler ve Rusya uzmanı Dmitry Bridzhe, söz konusu anlaşmanın Rusya ile Mısır arasındaki ilişkileri etkilemesini beklemiyor. Bridzhe, Rusya yönetiminin Arap dünyası ve Afrika’daki karmaşık ve iç içe geçmiş çıkarlarını koruyacak dengeli ortaklıklar kurmaya özen gösterdiğini belirtti.

Bridzhe, Moskova ile Addis Ababa arasındaki askeri iş birliğinin, bölgede yaşanan dönüşümler ve Rusya’nın mevcut karmaşık koşullara rağmen Afrika’daki rolünü güçlendirme ve kıtada stratejik bir dayanak noktası oluşturma isteği çerçevesinde doğal bir süreç olduğunu ifade etti.

Bridzhe, Rusya’nın silah anlaşmasının güç dengelerini değiştirmek ve yeniden şekillendirmek amacı taşımadığını, Batı’nın güçlü rekabeti karşısında Rusya’nın bölgedeki rolünü güçlendirmeye yönelik mutabakat ve anlaşmalar kapsamında değerlendirilebileceğini belirtti. Bridzhe’e göre bu adım, aynı zamanda Rus silahlarının etkinliğini sınamak ve sahadaki performanslarını geliştirmek için bir fırsat niteliği taşıyor.


Tahran, Doha'nın arabuluculuğunu ve Trump'ın kararını bekliyor

CENTCOM'un, bölgedeki bir tatbikat sırasında HIMARS tipi çok namlulu roketatar sisteminin askerî uçakla taşınmasına ilişkin yayımladığı fotoğraf (CENTCOM)
CENTCOM'un, bölgedeki bir tatbikat sırasında HIMARS tipi çok namlulu roketatar sisteminin askerî uçakla taşınmasına ilişkin yayımladığı fotoğraf (CENTCOM)
TT

Tahran, Doha'nın arabuluculuğunu ve Trump'ın kararını bekliyor

CENTCOM'un, bölgedeki bir tatbikat sırasında HIMARS tipi çok namlulu roketatar sisteminin askerî uçakla taşınmasına ilişkin yayımladığı fotoğraf (CENTCOM)
CENTCOM'un, bölgedeki bir tatbikat sırasında HIMARS tipi çok namlulu roketatar sisteminin askerî uçakla taşınmasına ilişkin yayımladığı fotoğraf (CENTCOM)

Tahran, Katar'ın yürüttüğü arabuluculuk girişiminin sonuçlarını ve ABD Başkanı Donald Trump'ın saldırıların yeniden başlatılmasına ilişkin kararını beklerken, İranlı askerî yetkililer olası yeni bir çatışmanın Batı Asya dışına taşınabileceği tehdidinde bulundu.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, dün Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu toplantısı sırasında yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik “iki günlük plan” hakkındaki müzakerelerin sürdüğünü ve ilerleme kaydedildiğini, ancak henüz nihai bir sonuca ulaşılmadığını söyledi. Arakçi, sürecin “karşı tarafın vereceği yanıtlara bağlı olduğunu” belirtti.

İranlı heyetin Doha ziyaretinde Washington ile herhangi bir müzakere gerçekleştirmediğini kaydeden Arakçi'nin, Ulusal Güvenlik Komisyonu Sözcüsü Hasan Kaşkavi tarafından aktarılan açıklamasına göre Tahran, “yedi şartının yerine getirilmesinde ısrar ediyor,”

Bu açıklamalar, Trump'ın görüşmelerin iyi gittiğini, ancak İranlıların pek güvenilir olmadığını söylemesinden ve Balta Dağı'nı vurma tehdidinde bulunmasından saatler sonra yapıldı.

İran'ın yeni lideri Mücteba Hamaney, cumartesi günü silahlı kuvvetlere olası saldırılara karşılık vermek üzere hazırlıklı olmaları talimatını verdi.

İran Ordu Sözcüsü Muhammed Ekremi-Niya, silahlı kuvvetlerin ABD'ye “Batı Asya dışında da” karşılık vermeye hazır olduğunu belirterek, çok daha uzun sürebilecek bir savaş konusunda uyarıda bulundu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu Sözcüsü Hüseyin Muhibbi ise ABD ile yaşanacak bir savaşta “coğrafi açıdan hiçbir sınırın bulunmadığını” söyledi.


Trump, Carney ile görüşmesinin ardından Kanada ile boru hattını da kapsayan bir anlaşma önerisi sundu

ABD Başkanı Donald Trump, Iowa eyaletinin Dubuque kentindeki ziyareti sırasında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Iowa eyaletinin Dubuque kentindeki ziyareti sırasında (AFP)
TT

Trump, Carney ile görüşmesinin ardından Kanada ile boru hattını da kapsayan bir anlaşma önerisi sundu

ABD Başkanı Donald Trump, Iowa eyaletinin Dubuque kentindeki ziyareti sırasında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Iowa eyaletinin Dubuque kentindeki ziyareti sırasında (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, yönetiminin Kanada ile yeni bir ticaret anlaşmasına yönelik taslağa sahip olduğunu söyledi. Kanada Başbakanı Mark Carney ise iki liderin, ticari anlaşmazlık yaşayan ülkeleri arasındaki ticaretin geleceğine ilişkin verimli bir görüşme gerçekleştirdiğini belirtti.

Trump, Iowa eyaletinin Dubuque kentinde gazetecilere yaptığı açıklamada, «Dün kendisiyle yeniden görüştüm. Çiftçilerimiz ve ülkemiz için harika olacak bir anlaşmaya ilişkin bir taslağımız var. Bu konuda her şey yolunda gidecek» dedi.

Carney ise dün daha önce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, görüşmenin «karşılıklı fayda sağlayacak bir ticaret anlaşmasının çerçevesine ilişkin son dönemde gerçekleştirilen yapıcı görüşmeleri ileriye taşıdığını» belirtti. Carney, söz konusu anlaşmanın istihdam olanaklarını artırmayı, yaşam maliyetlerini düşürmeyi ve Kanada'nın dillerine, kültürüne ve egemenliğine tam saygı göstermeyi amaçladığını ifade etti.

Carney, X hesabından yaptığı paylaşımda, «Ekiplerimiz, önümüzdeki haftalarda bu sonucu elde etmek için çalışmalarını sürdürecek» dedi.

Trump, anlaşmanın kapsamına, eski ABD Başkanı Joe Biden tarafından 2021 yılında iptal edilen Keystone XL petrol boru hattı projesinin de dahil olacağını söyledi.

Trump dün yaptığı açıklamada, «Keystone boru hattını inşa edecekler. Maliyetini de kendileri karşılayacak. Biz de onlara güzergâhı sağlayacağız. Güzergâh büyük ölçüde belirlenmiş durumda» ifadelerini kullandı.

Carney'nin ofisi, Trump'ın açıklamalarına ilişkin yorum talebine henüz cevap vermedi.

Son aylarda Kanada ve ABD, birbirlerine milyarlarca dolarlık gümrük vergileri uyguladı. Kanada'ya yönelik tarifeler, salı günü yapılacak ABD ara seçimleri öncesinde, ülkenin kuzey sınırındaki bazı eyaletlerde de siyasi tartışma konusu haline geldi.

Trump, geçen hafta Kanada ile bir ticaret anlaşmasının yakında sağlanacağını söylemişti. Ancak Kanada tarafı, çelik ve otomobil sektörlerindeki tarifelerin hafifletilmesine yönelik çabalara rağmen, ticaret görüşmelerinde sınırlı ilerleme kaydedildiğini daha önce açıklamıştı.