Pekin Zirvesi, Afrika'daki ABD-Çin rekabetini yeniden şekillendirir mi?

Mücadele, boşluk doldurmaktan öteye geçerek büyük güçlerin Afrika ile ilişkisini yönetecek kuralların belirlenmesine dönüşüyor. Sudan, Afrika Boynuzu ve Afrika Sahel Bölgesi dosyaları ise geleceğin yolunu çiziyor

ABD Başkanı Donald Trump, Pekin'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir araya geldi (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Pekin'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir araya geldi (Reuters)
TT

Pekin Zirvesi, Afrika'daki ABD-Çin rekabetini yeniden şekillendirir mi?

ABD Başkanı Donald Trump, Pekin'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir araya geldi (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Pekin'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir araya geldi (Reuters)

Emani et-Tavil

ABD Başkanı Donald Trump, 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde, 2017 yılından bu yana bir ABD başkanının Çin'e gerçekleştirdiği ilk ziyarette Pekin'e resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Trump, dünyanın en karmaşık ikili ilişkisinde son derece önemli olarak nitelendirilen zirvede Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir araya geldi. Zirvenin resmi gündeminde gümrük tarifeleri, nadir toprak elementleri ile İran ve Ukrayna dosyalarının olmasına rağmen, Afrika, sahne arkasında güçlü bir biçimde boy gösterdi. Çünkü Afrika, iki kutup arasındaki stratejik rekabetin en canlı sahası konumunda. Bu bağlamda ‘Bu zirve Afrika'yı Washington ile Pekin arasında tercih yapmak zorunda kalma baskısından kurtaracak bir yumuşamaya zemin hazırladı mı, yoksa rekabeti kızıştırarak kıtayı tam anlamıyla bir pazarlık kozu haline mi getirdi?’ sorusu kendiliğinden gündeme geliyor.

Bu soruya doğrudan Çin cephesinden yanıt verenler var. Çin Sosyal Bilimler Akademisi'ne bağlı Afrika ve Batı Asya Araştırmaları Enstitüsü, bu alandaki en büyük ve Pekin'in karar alma mekanizmalarına en yakın Çinli araştırma kurumu olma özelliğiyle geçtiğimiz yıl aralık ayında ‘Çin ve ABD Afrika'da: Gelecek Senaryoları’ başlıklı bir analiz yayımladı. Bu analizi özgün kılan, yalnızca Çinli akademisyenlerin görüşünü yansıtmakla kalmayıp Pekin'in Afrika ve dünya kamuoyunda yerleştirmek istediği yorumlama çerçevesini de gözler önüne sermesiydi. Bu çerçeve, ABD’nin geri çekilmesini bir Çin fırsatı olarak resmediyor ve büyük güçler arasındaki rekabeti, Çin'in referans nokta olması koşuluyla Afrika'nın daha derin bir özerklik kazanmasının kapısını aralayan bir giriş olarak sunuyor.

Söz konusu analiz, art arda gelen Amerikan kararlarının Afrika elitlerini nasıl uzaklaştırdığını titizlikle belgeliyor: Yenilenen seyahat yasaklarından sağlık yardım programlarının dondurulmasına, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) kapatılmasına ve geçtiğimiz yıl eylül ayında Afrika Büyüme ve Fırsat Yasası'nın (AGOA) askıya alınmasına uzanan bu adımlar mercek altına alınıyor. Aynı analize göre tüm bu adımlar, Afrika toplumlarını başta Çin olmak üzere alternatif ortaklara yöneltti.

Somut gelişmeler açısından değerlendirildiğinde Pekin zirvesi Afrika'ya ilişkin açık maddeler içermiyordu, ancak dosyaların derinlemesine okunması, ne denli iç içe geçtiklerini ortaya koyuyor. Nadir toprak elementleri ve tedarik zincirleri üzerine yürütülen müzakereler kıtayı doğrudan etkiliyor. Çünkü Afrika, yeşil enerji ve yapay zekâ (AI) sektörlerinde kullanılan minerallerin küresel rezervlerinin yaklaşık yüzde otuzuna ev sahipliği yapıyor. ABD ile Çin arasında 2025 yılı boyunca artan ticari gerginlik, Pekin'in bu minerallerin ihracatını kısıtlamasına yol açtı. Bu da Washington'ı başta Afrika kaynakları olmak üzere tedarik çeşitlendirmesini hızlandırmaya itti.

Öte yandan Çin kıtadaki konumunu güçlendirmeyi sürdürdü. Pekin, Eylül 2024'teki Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) zirvesinin ardından Afrika'ya 130 milyar yuanı aşan mali destek tahsis etti. Geçtiğimiz yıl haziran ayında Changsha'da 53 Afrika ülkesinin katılımıyla toplanan zirve uygulama koordinasyon bakanları toplantısı, ‘Küresel Güney için Dayanışma ve İşbirliği Changsha Bildirisi’nin ilanı ile sona erdi. Bu bildiri, Çin'in salt ticari ilişkiler değil, yapısal ittifaklar kurduğunun açık bir mesajıydı.

Buna karşın ABD’nin Afrika'ya yönelik stratejisi köklü bir yeniden yapılanma sürecine girmiş gibi görünüyor. Trump yönetimi USAID'i kapatarak yardım modelinin sona erdiğini ve ticaret ile ortak çıkar modeline geçildiğini ilan etti. Bu dönüşümün en çarpıcı yansıması, Trump'ın Temmuz 2025'te ev sahipliği yaptığı minyatür ABD-Afrika zirvesiydi. Zirveye yalnızca beş Batı Afrika ülkesinin devlet başkanı davet edilirken, kıtanın en büyük dört ekonomisi ve en köklü demokrasileri arasında yer alan Nijerya, Güney Afrika, Etiyopya ve Gana dışarıda bırakıldı. Bu seçici tercih, Washington'ın ölçütünün artık anlık stratejik fayda olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü davet edilen beş ülke Atlantik kıyısında konumlanmış olup fosfat, manganez ve uranyum kaynaklarına sahip.

Söz konusu analiz, bu tabloyu ustalıkla değerlendiriyor ve Trump'ın geçtiğimiz yıl kasım ayında Afrika'nın ev sahipliği yaptığı ilk G20 zirvesi olan Johannesburg zirvesine katılmamasını, ABD'nin liderlik rolünden vazgeçtiğinin kanıtı olarak gösterdi. Buna karşın Çin'in yoğun katılımını Pekin'in güvenilirliğinin göstergesi olarak öne çıkardı. Ne var ki analizin kendisi, Afrika hükümetlerinin her iki tarafa da temkinli yaklaştığını ve hiçbirine tam anlamıyla yaslanmadığını kabul ettiğine dair dikkat çekici şekilde üstü kapalı bir itirafı da barındırıyordu. Örnek olarak da hem Çin'in Kuşak ve Yol finansmanına hem de ABD destekli Lobito Koridoru'na ev sahipliği yapan Angola'yı gösteriyordu. Bu itiraf, rekabeti Washington'ın kesin olarak kaybettiği ve Pekin lehine sonuçlandığı bir savaş olarak resmeden Çin söylemini içeriden çökertiyor.

Bu rekabeti Sudan'ın stratejik ağırlığı göz ardı edilerek okumak mümkün değil. Sudan'ın güncel dosyası birbiriyle iç içe geçmiş pek çok meseleyi bir arada barındırıyor. Öyle ki, Port Sudan Limanı’nda Rusya Donanması’na sağlanan kolaylıklar, Çin’in madencilik ve altyapı sektörlerindeki yatırımları ve ABD’nin Kızıldeniz’in güvenliği ile kıtanın mineralleriyle bağlantılı olarak giderek artan ilgisi. Çin Afrika ve Batı Asya Araştırmaları Enstitüsü, geçtiğimiz yıl şubat ayında Çin Dışişleri Bakanlığı ile koordineli olarak Afrika Boynuzu'na özel bir sempozyum düzenledi. Bu gelişme, Pekin'in Sudan tablosunu insani bir kriz olarak değil, öncelikli jeopolitik satranç tahtası olarak izlediğine işaret ediyor. Bu çerçevede Kızıldeniz, Afrika kıyısı ve Afrika Boynuzu'nun kesişim noktasındaki konumuyla Sudan, uluslararası rekabetin Afrika'daki seyrinin canlı bir laboratuvarına dönüşüyor.

Ancak en tehlikeli analitik hata, Afrika tablosunu büyük güçler arasındaki rekabetin edilgen bir yansıması olarak okumak. Johannesburg’taki G20 zirvesi, borç sürdürülebilirliği ve iklim adaleti dosyalarında Afrika sesini yükseltmek için bir platform işlevi görerek, kıtanın ABD ya da Çin’nin onayından bağımsız biçimde uluslararası diyalogu yönlendirebildiğini kanıtladı. Dikkat çekici şekilde Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa'nın ‘diplomatik bir hakaret’ olarak gördüğü, zirvenin kapanış oturumunda ABD’nin düşük düzeyde temsil edilmesini protesto etmek amacıyla buna karşı çıkması da Afrika'nın artık kayda değer bir bölgesel güç olarak hareket etmek için izin beklemediğinin somut göstergesiydi.

Bu yıl ki Pekin Zirvesi’nin Afrika bağlamında ortaya koyduğu tablo; ABD-Çin rekabetinin artık salt bir boşluk doldurma mücadelesi olmaktan çıkarak büyük güçlerin Afrika kıtasıyla ilişkisini önümüzdeki on yıllarca belirleyecek kuralların yazılması savaşına dönüştüğüydü. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardı analize göre Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin analizi, Pekin'in sahada eylemle, yani limanlar, yollar ve minerallerle yetinmeyip siyasi, kalkınma ve kültürel söylemini gün be gün olgunlaştırdığını ortaya koyuyor. Amaç, Batı'nın ve özellikle ABD’nin söylemine karşı güvenilir bir rakip çıkarmak. Stratejik hedef ise Afrika'nın ve dünyanın Pekin'in savunduğu fikri benimseyecek biçimde yeniden şekillenmesini sağlamak. Bu fikre göre yeni uluslararası düzen çok kutuplu olacak ve Çin'in ağırlığı bu düzende küçümsenemeyecek. Afrika'ya gelince, kıta tercih yapmak istemiyor ve bu tutumun bizzat kendisi başlı başına stratejik bir konumdur. Şekillenmekte olan bu tabloda Sudan, Afrika Boynuzu ve Afrika Sahel Bölgesi dosyaları, Soğuk Savaş'ın bitmesinden bu yana en dönüşümcü jeopolitik evrede Washington ile Pekin arasındaki rüzgârın yönünü gösteren canlı göstergeler olmayı sürdürüyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Değişim bloğu liderleri Eisenkot üzerinde uzlaştı, Arap partileri ise dışladı

Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
TT

Değişim bloğu liderleri Eisenkot üzerinde uzlaştı, Arap partileri ise dışladı

Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)

İsrail'deki “Değişim Bloğu” liderleri, Binyamin Netanyahu hükümetinin yerine “Siyonist Acil Durum Hükümeti” kurmak üzere Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot'un görevlendirilmesi konusunda uzlaştı. Ancak hükümetin nasıl kurulacağı konusunda net bir yol haritası üzerinde anlaşamadılar. Parti liderlerinin çoğunun Arap partileriyle iş birliğine karşı çıkması nedeniyle bu konudaki görüş ayrılıkları sürerken, Arap partilerinin yerine geçebilecek bir seçenek olarak ultra-Ortodoks (Haredi) partilerin desteğini kazanma girişimi öne çıkıyor.

İsrail Meclisi'nde (Knesset) 48 sandalye kazanan Değişim Bloğu'nun hükümeti kurabilmek için 61 milletvekilinin desteğine ulaşması, yani 13 sandalye daha kazanması gerekiyor. Arap partileri 19, Haredi partileri ise 13 sandalyeye sahip.

Değişim Bloğu'nun beş lideri, Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot, Birlikte Partisi lideri Naftali Bennett, İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman, Demokratlar Partisi lideri Yair Golan ve Birlikte Partisi'nin ikinci ismi Yair Lapid, salı günü Tel Aviv'in banliyölerinden Herzliya'daki bir otelde bir araya geldi. Görüşme, hükümetin kurulmasına ilişkin istişarelerin İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un ofisinde başlamasından bir gün önce gerçekleştirildi.

xc cd
Eski İsrail Genelkurmay Başkanı ve Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim 2026'da Tel Aviv'deki parti merkezinde sandık çıkış anketlerinin sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallarken (Reuters)

Toplantıda Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesine destek açıklayan liderler, yalnızca “7 Ekim hükümetinin değiştirilmesi” konusunda net bir uzlaşmaya vardı.

Lapid, toplantının başında yaptığı açıklamada, “Başbakan Binyamin Netanyahu'yu makamından göndereceğiz” dedi. Toplantının ardından konuşan Bennett ise “Zamanımız yok. Önce görevlendirmeyi alacağız, ardından Siyonist bir ıslahat hükümeti kurmak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Toplantıdan yalnızca bir saat sonra parti liderleri tarafından yayımlanan ortak açıklamada, “mümkün olan en kısa sürede Siyonist bir hükümet kurulması gerektiği” konusunda uzlaşıldığı bildirildi. Açıklamada, mevcut hükümetin (7 Ekim hükümeti) yerine ulusal acil durum hükümeti kurulması konusunda tam mutabakat sağlandığı belirtildi.

Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Parti liderleri arasındaki mutabakat doğrultusunda bütün partiler, Gadi Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesi için ilk yetkinin kendisine verilmesini tavsiye edecek. Amaç, hükümeti mümkün olan en kısa sürede kurmak ve İsrail'in yeniden seçime gitmesini önlemek.”

Ancak Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesi ve cumhurbaşkanından bu yönde yetki alması konusunda anlaşan Değişim Bloğu liderleri, Arap partilerinin desteğine başvurmadan hükümeti nasıl kuracaklarına ilişkin herhangi bir işaret vermedi.

İsrail seçimlerinde iki ana rakipten hiçbiri, hükümeti tek başına kurabilmek için gerekli olan 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamadı. Oy sayımının kesin sonuçlarına göre Netanyahu'nun liderliğindeki blok 53, Eisenkot'un Değişim Bloğu ise 48 sandalye kazandı. Arap partileri ise 19 sandalye elde ederek “tarihi” olarak nitelendirilen bir sonuçla dikkat çekti.

Görüş ayrılıkları sürüyor

İsrail basını, Değişim Bloğu liderlerinin hükümet kurma konusunda uzlaştığını ancak hükümetin nasıl şekilleneceği konusunda anlaşmazlık yaşadığını yazdı.

Yediot Ahronot gazetesi, bir saat 10 dakika süren toplantının ardından parti liderlerinin Netanyahu'yu başbakanlık makamından ve Knesset Başkanı Amir Ohana'yı görevinden uzaklaştırma konusunda anlaştığını, ancak Netanyahu'nun nasıl görevden uzaklaştırılacağı ve yeni meclis başkanının kim olacağı konusunda uzlaşamadığını bildirdi.

Maariv gazetesi ise Arap partileriyle iş birliği yapılması ve Knesset başkanının kim olacağı konularının anlaşmazlığın merkezinde yer aldığını yazdı. Golan'ın Arap partileriyle ittifak kurulmasını desteklediği ancak toplantıda bu yöndeki girişiminin reddedildiği belirtildi.

Yediot Ahronot'un kaynaklarına göre Golan, toplantıda Arap partileriyle iş birliği konusunu gündeme getirerek bu partilerle çalışmama kararının kesin olup olmadığını sordu. Lieberman, kararın kesin olduğunu belirtirken Eisenkot ve Bennett de başlarını sallayarak bu görüşe katıldıklarını gösterdi.

Golan, Değişim Bloğu liderleriyle görüşmesinden önce sabah saatlerinde Arap partilerinin temsilcileriyle bir araya gelmişti. Golan'ın Yusuf Cabbarin ve Ahmed Tibi ile yaptığı görüşmede, “Netanyahu hükümetini değiştirmek ve bir değişim hükümeti kurmak için atılması gereken adımlar” ele alınmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre parti liderlerinin, muhalefetteki Yahudi partilerinin çoğunun koalisyon ortağı olarak görmeyi reddettiği Arap partileri olmadan hükümeti nasıl kuracaklarına ilişkin herhangi bir işaret vermedi.

Buna karşılık Yediot Ahronot ve Maariv'in haberlerine göre Lieberman, Haredi partilerinin de yer alacağı bir hükümet kurulması için girişimde bulunuyor. Lieberman, Arap partilerine ihtiyaç duyulmadan işlevsel ve istikrarlı bir hükümetin kısa sürede kurulabileceğini savunuyor.

Haredi partilerinin katılımıyla kurulacak bir hükümet, Arap partilerinin dışarıdan desteklediği ancak içinde yer almadığı bir azınlık hükümeti yerine açık bir çoğunluğa sahip olacak.

Yediot Ahronot, Eisenkot'un da diğer konuların yanı sıra Haredi partilerine odaklanmaya karar verdiğini ancak Arap partilerinin desteğine başvurmayı kesin olarak dışladığını kamuoyuna açıklamadığını belirtti.

Bennett de Lieberman gibi Arap partilerinin oylarına güvenmenin mümkün olmadığı görüşünde. Bennett'e göre Eisenkot bu yönde bir adım atarsa kurulacak hükümet uzun ömürlü olmayacak ve tekrarlanacak seçimler sonucunda Netanyahu uzun vadede daha güçlü biçimde iktidara dönebilecek.

Knesset'te kontrol mücadelesi

Anlaşmazlıklar yalnızca hükümetin nasıl şekilleneceğiyle sınırlı değil. Knesset başkanının kim olacağı da liderler arasındaki görüş ayrılıklarının başlıca konularından biri.

Lieberman ve Bennett, bu görevin muhalefet lideri Yair Lapid'e verilmesini isterken Eisenkot, kendisinin veya partisinden bir ismin Knesset başkanı olmasını tercih ediyor.

Toplantıya katılanlardan birinin aktardığına göre, görüşmede Lapid'in Knesset başkanlığına getirilmesi önerildi ancak Eisenkot kararın ertelenmesini istedi.

vbhn
İsrail Meclis Başkanı Amir Ohana, geçen haziran ayında Fas'ın başkenti Rabat'ta (AP)

Değişim Bloğu'ndan üst düzey kaynaklar, gündemdeki ilk konunun “Knesset'in kontrolünü ele geçirmek” olduğunu belirtti. Bu kapsamda Knesset Başkanı Amir Ohana'nın değiştirilmesi, bir düzenleme komitesi kurulması ve önceki yasama döneminde koalisyon tarafından yürütülen tartışmalı yasal düzenlemelerin iptal edilmesi planlanıyor.

Bunun yanı sıra geçiş döneminde hangi yasal düzenlemelerin gündeme getirileceği konusunda da taraflar arasında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Eisenkot'un başbakanlık görevine getirilmesine destek verilmesi yönündeki uzlaşma, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun pazartesi akşamı yaptığı açıklamadan saatler sonra geldi. Netanyahu, Arap partilerine dayanmayan ve kendi liderliğinde kurulacak geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümetinin oluşturulması ihtimalini görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı.

Ancak İsrail devlet televizyonu KAN, Eisenkot'un böyle bir birlik hükümetine katılmayacağını bildirdi.

KAN'ın haberine göre Eisenkot, kapalı toplantılarda ABD Başkanı Donald Trump'ın devreye girmesi halinde bile Netanyahu liderliğindeki bir hükümete katılmayacağını söyledi.

Eisenkot'un, “Trump beni davet ederse başkana saygımdan dolayı görüşmeye giderim. Ancak bunun İsrail'in iç meseleleriyle ilgili olduğunu vurgular ve herhangi bir müdahaleyi engellerim” dediği aktarıldı.


Trump: Yıl sonundan itibaren İsrail'e mali yardımı durduracağız

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
TT

Trump: Yıl sonundan itibaren İsrail'e mali yardımı durduracağız

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Washington yönetiminin İsrail'e yönelik 10 yıllık güvenlik yardımı anlaşmasını sona erdireceğini açıkladı. Söz konusu anlaşma kapsamında İsrail'in 2028 yılına kadar yıllık 3,8 milyar dolar yardım alması öngörülüyordu.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada, ilk başkanlık döneminde 2019'da yürürlüğe giren ve temeli selefi Barack Obama döneminde, 2016 yılında atılan yardım anlaşmasının sona erdirileceğini belirtti.

İsrail'in de bu yardımın kesilmesine karşı olmadığını söyleyen Trump, “İsrail'in buna ihtiyacı olursa kendisine yardım edeceğiz” dedi. Yardımın azaltılması kararının kendisi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında varılan mutabakat doğrultusunda alındığını kaydetti.

ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerin önemine dikkat çeken Trump, İsrail'in ülkesi açısından öncelikli konumda olduğunu belirterek şunları söyledi:

“İsrail bizim için ilk sırada geliyor. Ona diğer bütün taraflardan daha fazla yardım sağlıyoruz ancak artık bu yardıma ihtiyacı kalmadı. Eğer ihtiyacı olsaydı, yardımın sürdürülmesi gerektiğini söylerdim.”

Anlaşma kapsamında İsrail, silah alımlarında kullanılmak üzere ABD'den yıllık yaklaşık 3,8 milyar dolar tutarında mali yardım alıyor.

Şarku’l Avsat’ın Dış İlişkiler Konseyi'nden  (CFR) aktardığı verilere göre İsrail, 1948'de kuruluşundan bu yana ABD'den bugünkü dolar değeriyle 300 milyar doların üzerinde ekonomik ve askeri yardım aldı.

Bu miktar, 1946'dan bu yana herhangi bir ülkeye sağlanan ABD yardımını geride bırakıyor. İsrail Başbakanı Netanyahu da daha önce ülkesinin ABD yardımına bağımlılığını sona erdirmek istediğini dile getirmişti.

Netanyahu, haziran ayında yaptığı açıklamada İsrail'in askeri bağımsızlığının güçlendirilmesi ve Washington'a olan bağımlılığının azaltılması çağrısında bulunmuştu.

Netanyahu, ocak ayında The Economist dergisine verdiği röportajda ise bu hedefe 10 yıl içinde ulaşmayı umduğunu söylemişti.

Trump, salı günkü açıklamasında kararının gerekçelerinden birinin de Demokratların Senato adayı Abdul (Abdurrahman) Seyyid'in yönelttiği eleştiriler olduğunu belirtti. Seyyid, ABD'de kamuoyunda giderek artan hoşnutsuzluktan ve İsrail karşıtı tepkilerden yararlanan isimler arasında gösteriliyor.

Trump, Fox News'e yaptığı açıklamada, “İsrailliler artık bu yardıma ihtiyaç duymuyorken neden Abdul Seyyid gibi aşırılık yanlısı kişilerin saldırılarına ve eleştirilerine katlanalım?” ifadelerini kullandı.


Trump karşıtlığı Demokratları sandıkta buluşturuyor, peki seçim sonrasında ne olacak?

3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
TT

Trump karşıtlığı Demokratları sandıkta buluşturuyor, peki seçim sonrasında ne olacak?

3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçilerin zaferini garantilemek için seçmenlere sandık başına gitmeleri ve oylarını “sanki kendi adı da oy pusulasında yer alıyormuş gibi” kullanmaları çağrısında bulundu. Bu çağrı, Cumhuriyetçi taban nezdinde partisine yarar sağlayabilecek olsa da diğer seçmen kesimleri üzerinde ters etki yaratabilir.

Zira Amerikalıların bu seçimlerde oy kullanması, mutlaka bir adayı destekledikleri anlamına gelmiyor. Aksine bu tercih, ABD Başkanı'nın iç ve dış politikalarına yönelik bir tepkinin ifadesi olarak öne çıkıyor. Birçok kamuoyu araştırmasının sonuçları da Trump karşıtlığının geniş bir seçmen kitlesi için temel bir seçim motivasyonuna dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Şarku’l Avsat’ın Pew Araştırma Merkezi'nden aktardığı ankete göre kayıtlı seçmenlerin yüzde 44'ü oylarını Trump'a karşı kullanacağını belirtiyor. CBS televizyonunun araştırmasında ise Demokrat seçmenlerin yüzde 70'inden fazlası, oy tercihlerinin başkana yönelik muhalefetin bir ifadesi olduğunu dile getiriyor.

Bu veriler, Trump'ın Demokrat tabanı harekete geçiren başlıca unsura dönüştüğünü ve birçok seçmen açısından kendisine karşı çıkmanın adayların seçim programlarından daha öncelikli hale geldiğini gösteriyor.

Muhalefet stratejisi

Demokratlar bu tablodan yararlanıyor ve seçim kampanyalarını Trump'ı ve siyasi gündemini hedef alan bir söylem üzerine kuruyor. Bu strateji, Kongre'de önemli kazanımlar elde etmelerine, hatta Temsilciler Meclisi veya Senato'da ya da her iki kanatta birden çoğunluğu ele geçirmelerine yardımcı olabilir.

Ancak bu tür bir stratejinin temel sorunu, Demokratların seçimleri kazanmasını sağlayabilse de seçim sonrasında seçmenlerin desteğini korumalarını garanti etmemesi. Trump'a karşı olmak, seçmenin Demokratlara güvendiği anlamına gelmiyor.

defrgt
2 Kasım 2026'da Iowa eyaletinde oy kullanmak için sıraya giren seçmenler (AFP)

CBS'nin anketi, Demokrat Parti destekçilerinin önemli bir bölümünün açık ve belirgin bir Demokrat gündemi desteklemekten ziyade Trump ve Cumhuriyetçilerin politikalarına karşı koyma motivasyonuyla hareket ettiğini ortaya koydu. Parti destekçilerinin yaklaşık yüzde 40'ı, Demokratların Kongre'de çoğunluğu elde etmesi durumunda “açık bir plana sahip olmadığını” düşünüyor.

Nitekim Demokratların, seçimleri kazanmaları halinde önümüzdeki dönemde hangi konulara öncelik vereceklerine ilişkin henüz ortak ve net bir programı bulunmuyor. Demokratların Temsilciler Meclisi'ndeki azınlık lideri Hakeem Jeffries ise partisinin gündeminin ana hatlarını belirlemeye çalıştı.

Jeffries kısa süre önce, Demokratların iktidara gelmeleri halinde ilk 100 günde hayata geçirmeyi planladıkları bir program açıkladı. Plan; yaşam maliyetlerinin düşürülmesini, sağlık sisteminde reform yapılmasını, Trump'ın gümrük tarifelerine karşı çıkılmasını ve İran'la yürütülen savaşın ele alınmasını içeriyor. Parti ayrıca yönetimin uygulamalarına yönelik kapsamlı soruşturmalar başlatmaya hazırlanıyor.

Ancak böyle bir gündemin açıklanmış olması, Demokratların bu başlıkların nasıl hayata geçirileceği veya hangilerine öncelik verileceği konusunda uzlaştığı anlamına gelmiyor. Özellikle partinin ilerici ve ılımlı kanatları arasındaki görüş ayrılıkları ve Trump'ın Beyaz Saray'daki görevini sürdürmesinin getireceği kısıtlamalar, ortak bir yol haritası oluşturulmasını zorlaştırıyor.

vfbghyju
Demokratların Temsilciler Meclisi'ndeki azınlık lideri Hakeem Jeffries, 31 Ekim 2026'da Virginia'da (AFP)

Demokratların bir bölümü sağlık sisteminde reformun öncelikli gündem maddesi olması gerektiğini savunurken, bazıları Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi'nin (ICE) reforme edilmesini istiyor. Diğerleri ise ekonomiyi canlandırmaya yönelik projelerin yasalaştırılmasına öncelik verilmesi çağrısında bulunuyor.

Buna karşılık birçok Demokrat, yönetimin uygulamalarını denetleme ve hesap vermesini sağlama yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanmayı bekliyor. Bu kapsamda Trump'ın veya yönetimindeki bazı yetkililerin görevden alınmasına yönelik girişimlerin de gündeme gelebileceği belirtiliyor.

Demokratların öncelikleri

Ancak Trump'a yönelik muhalefeti seçim kazanımlarına dönüştürmek başka, bu muhalefeti seçmenlerin beklentilerini karşılayacak bir yasama programına çevirmek başka bir mesele. Demokrat Parti içinde gündeme getirilen konuların çeşitliliği ve öncelikler konusundaki görüş ayrılıkları, temel bir soruyu gündeme getiriyor: Seçmenler, yeni Kongre'den gerçekte ne bekliyor?

cfvgthd
3 Kasım'da Washington'daki bir seçim merkezinde oy kullanan kadın seçmen (AP)

Trump'a karşı oy kullanmak, ilk bakışta Demokratlara başkanı denetleme ve yönetimine karşı koyma yetkisi verilmesi anlamına gelebilir. Ancak kamuoyu araştırmaları, tablonun bundan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Şarku’l Avsat’ın Associated Press'ten aktardığı ankete göre seçmenlerin yaklaşık yüzde 80'i Kongre'nin yaşam maliyetlerini düşürmeye öncelik vermesini istiyor. İran'la savaşın sona erdirilmesini öncelikli görenlerin oranı yaklaşık yüzde 70'e ulaşırken, Trump yönetiminin uygulamalarına yönelik soruşturmaların öncelik haline getirilmesini isteyenlerin oranı ise yaklaşık yüzde 40'ta kalıyor.

 bgnm
2 Kasım 2026'da New Hampshire eyaletinde bulunan Demokrat bir kadın seçmen (Reuters)

Çelişki de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Bir seçmen Trump'a karşı oy kullanabilir ancak yeni Kongre'nin, günlük yaşamını doğrudan etkileyen sorunları bir kenara bırakarak başkanla siyasi mücadeleye odaklanmasını istemeyebilir.

Demokratlar çoğunluğu elde etmeleri halinde seçmenlerin beklentilerini karşılamayı başarabilecek mi? Yoksa parti içindeki görüş ayrılıkları, önümüzdeki dönemi somut sonuçların elde edilemediği siyasi çekişmeler ve güç mücadeleleriyle mi geçirmelerine yol açacak?