Trump'a meydan okuyan Cumhuriyetçi Parti'de kalamıyor

Rakipleri bunun bedelini seçimlerde ödüyor

Trump Beyaz Saray'da (DPA)
Trump Beyaz Saray'da (DPA)
TT

Trump'a meydan okuyan Cumhuriyetçi Parti'de kalamıyor

Trump Beyaz Saray'da (DPA)
Trump Beyaz Saray'da (DPA)

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın sarf ettiği "Trump’a meydan okuyanların Cumhuriyetçi Parti’de yeri yok" sözleri, ABD’deki mevcut siyasi manzarayı özetler nitelikte. Louisiana’da yapılan Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinin sonuçları da bu gerçeği tescilledi. 2015 yılından bu yana Senato’da görev yapan mevcut Cumhuriyetçi Senatör Bill Cassidy, koltuğunu koruma yarışını kaybetti. Cassidy’nin yenilgisinin arkasındaki temel neden ise 6 Ocak 2021’deki Kongre baskını olaylarının ardından Başkan Donald Trump’ın azledilmesi yönünde oy kullanmış olmasıydı.

Trump, Senato’daki azil girişiminde Demokratlara katılan 7 Cumhuriyetçiden biri olan Cassidy’nin bu oyunu unutmadı. Cassidy’nin yenilgisinin ardından yaptığı açıklamada, Senatör’ün kendisini iktidara taşıyan kişiye –geçmiş ön seçimlerde kendisine verdiği desteğe atıfta bulunarak– "sadakatsizlik ettiğini" belirtti. Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, "Siyasi kariyerinin sona erdiğini görmek çok güzel" ifadelerini kullandı.

Cumhuriyetçi Senatör Bill Cassidy, 16 Mayıs 2026'da Louisiana ön seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra (AFP)Cumhuriyetçi Senatör Bill Cassidy, 16 Mayıs 2026'da Louisiana ön seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra (AFP)

Siyasi geleceği bitiren "ihanet"

Cumhuriyetçi Senatör Bill Cassidy, 16 Mayıs 2026'da Louisiana ön seçimlerindeki yenilgisini kabul etti. Trump’ın yakın müttefiki Graham’ın da vurguladığı gibi, bu sert sözler Cumhuriyetçi Parti’nin yaşadığı acı gerçeği gözler önüne seriyor. Trump, kendisine meydan okuyanları veya ajandasını sabote etmeye çalışanları asla affetmiyor. Graham, konuya ilişkin değerlendirmesinde, "Trump’ı siyasi olarak yok etmeye çalışan veya ajandasına karşı duran herkes kaybedecektir. Bu parti, Donald Trump’ın partisidir" dedi. Graham, hızını alamayarak Trump’ı "yok etmeye" çalışan her Cumhuriyetçinin kendi siyasi geleceğini karartacağını ve bir daha hiçbir makama aday olamayacağını belirterek, "Onu yok etmeye çalışırsanız, yok olursunuz. İşin özü budur" sözleriyle durumu özetledi.

Bu dikkat çekici denklem, Trump’ın popülaritesindeki dalgalanmaların, kendi tabanı üzerindeki nüfuzunu sarsmadığını kanıtlıyor. Bu durum, önümüzdeki kasım ayında yapılacak ve seçmenlerin Cumhuriyetçilerin Kongre’deki kaderini belirleyeceği ara seçimler öncesinde, eyaletlerde devam eden ön seçim sürecinde de net olarak görülüyor.

Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Thomas Massie ve Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Lauren Boppert, 23 Nisan 2026'da Kongre önünde (Reuters)Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Thomas Massie ve Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Lauren Boppert, 23 Nisan 2026'da Kongre önünde (Reuters)

Trump’ın bir sonraki "kurbanı"

Cassidy’nin saf dışı kalmasının ardından gözler, Trump’ın bir sonraki hedefi olarak görülen Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Thomas Massie’ye çevrildi. Massie, Temsilciler Meclisi’ndeki oylamaların çoğunda Trump’ın aleyhinde oy kullanmıştı. Seçmenler salı günü Massie’nin eyaleti Kentucky’de ön seçimler için sandık başına gitmeye hazırlanırken, Trump bu Kongre üyesini "Amerikan ulusuna bir hakaret" ve "Amerikan tarihinin en kötü milletvekili" olarak nitelendirdi.

Graham ise oylama başlamadan önce yarışın sonucunu ilan ederek şu ifadeleri kullandı:

"Bu partide, Trump’ın ajandasını sabote etmeye çalışan veya kendisini ve ailesini hedef alan hiçbir Cumhuriyetçiye yer yoktur. Massie’nin yaptığı gibi Demokratlarla ittifak kurup onun ajandasını engellemeye çalışırsanız kaybedersiniz. Cassidy’nin yaptığı gibi onu görevden uzaklaştırmak için Demokratlarla iş birliği yaparsanız yine kaybedersiniz."

Tarihin en pahalı reklam savaşı

Reklam harcamaları açısından Kentucky’deki Temsilciler Meclisi ön seçim yarışı, "AdImpact" şirketinin verilerine göre 32 milyon doları aşarak tarihinin en pahalı yarışı haline geldi. Bu fonların büyük bir kısmı, Trump yanlısı gruplar ve İsrail destekçisi organizasyonlar tarafından, Massie aleyhindeki reklamlar için harcandı. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre Massie, İsrail karşıtı duruşu ve özellikle Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) lobisinin çıkarlarını savunan herkesin Adalet Bakanlığı’na "yabancı ajan" olarak kaydolmasını zorunlu kılan yasa tasarısı önerisiyle tanınıyor.

Trump’ın Massie’yi düşürme çabaları sadece rakiplerini desteklemekle sınırlı kalmadı; Massie’nin seçim kampanyasına destek veren Cumhuriyetçi Temsilci Lauren Boebert de dahil olmak üzere, ona arka çıkan tüm Cumhuriyetçileri siyasi olarak bitirmekle tehdit etti.

Güvende olan cumhuriyetçiler

Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins, 14 Mayıs 2026'daki bir duruşmada (AFP)Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins, 14 Mayıs 2026'daki bir duruşmada (AFP)

Ancak Trump’a karşı çıkan her Cumhuriyetçi tehlikede değil. Bunun en net örneği, Senatör Susan Collins’in Senato’daki güç dengesini belirleyebilecek kritik bir koltuk için kıran kırana mücadele verdiği Maine eyaleti.

Collins, son olarak İran savaşı dosyası da dahil olmak üzere birçok konuda Trump’ın aleyhinde oy kullanmış olsa da Trump, başkanlık seçimlerinde rakibi Kamala Harris’e oy veren bu eyalette Collins’in koltuğuna muhtaç olduğunun farkında. Maine’de Trump’ın geniş bir popülaritesi bulunmuyor; bu nedenle ön seçimlerde karşısına hiçbir Cumhuriyetçi rakip çıkarılmayan Collins ile karşı karşıya gelmekten kaçındı.

Cumhuriyetçi Parti, eyalette Demokratları mağlup etmek için Collins’i tüm gücüyle destekliyor. Trump ve ekibi, Collins’e muhalif seçmenleri çekebilmesi ve koltuğunu koruyabilmesi adına kendisine geniş bir muhalefet alanı tanıdı. Cumhuriyetçiler için Collins, Anayasa Mahkemesi üyelerinin onaylanması gibi kritik dönemeçlerde zaman zaman kendi ajandaları doğrultusunda oy kullanan ılımlı bir isim.

Trump’ın başkan yardımcısı adayı JD Vance, eyaletlerin dinamiklerine göre şekillendirilen bu Cumhuriyetçi stratejiyi şu sözlerle özetledi:

"Susan’ın en sevdiğim yönü bağımsızlığıdır, çünkü Maine doğası gereği bağımsız bir eyalettir. Açıkçası, eğer bazen arzu ettiğim kadar katı bir partizan olsaydı, Maine halkı için uygun bir isim olamazdı."



Türk-İsrail ilişkileri: Stratejik ortaklıktan açık kopuşa

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon
TT

Türk-İsrail ilişkileri: Stratejik ortaklıktan açık kopuşa

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Michael Horowitz

Haziran ayı sonlarında, İsrail hükümeti, on yıllarca süren resmi tereddüdü sona erdirerek Ermeni soykırımını resmen tanıdı. Karar, Gazze savaşı, Türk ekonomik baskısı ve iki taraf arasındaki artan hukuki çekişmenin körüklediği uzun ve kademeli bir bozulmanın ardından Türk-İsrail ilişkilerinin yıllar içinde en düşük seviyeye ulaştığı bir dönemle eş zamanlı geldi.

Türk yetkililer bu adımı siyasi olarak tanımlayarak kınadılar ve İsrail'i dikkatleri Gazze'deki savaştan uzaklaştırmaya çalışmakla suçladılar. İsrailli yetkililer ise bu adımı uzun zamandır gecikmiş bir ahlaki ve tarihi düzeltme olarak sundular. Gerçekte bu adımın iki iç içe geçmiş boyutu vardı; bir ilke beyanı ve Tel Aviv'in Ankara ile ilişkileri göz önünde bulundurarak bu konuyu ağırdan almaya devam etmekte artık stratejik yarar görmediğine dair bir mesaj.

Uygulamada, karar bir ilke beyanı ve İsrail'in Ankara ile ilişkileri göz önünde bulundurarak kendini tutmaya devam etmekte artık stratejik yarar görmediğine dair bir mesajdı. Tanımanın üzerinden sadece birkaç hafta geçtikten sonra Netanyahu bir adım daha ileri giderek, Başkan Trump'a Türkiye'ye F-35 hayalet savaş uçaklarının satışına izin vermemesi çağrısında bulundu. Bu adım, onu, Washington’un Türkiye'yi savaş uçağı programından dışlama kararından geri adım atabileceği imasında bulunan ABD Başkanıyla fiilen karşı karşıya getirdi.

Tüm bunların daha geniş sonucu açık; İsrail, Haziran 2026'da Ermeni soykırımını tanıdı çünkü on yıllarca bu adımı atmasını engelleyen stratejik kısıtlamalar önemli ölçüde azalmıştı. Bakanlar Kurulu kararı oyladığında, Türkiye zaten ticareti askıya almış, ulaşım kısıtlamalarını sıkılaştırmış, İsrail'e karşı yasal işlemleri desteklemiş ve İsrail karşıtı söylemi bölgesel duruşunun temel taşı haline getirmişti. Tanıma bir ayrılık yaratmadı, aksine, ayrılığın zaten derin olduğunu teyit etti ve her iki taraf da ilişkilerin yakın bir zamanda onarılmasını beklemiyor.

Stratejik ortaklıktan siyasi kopuşa

1990'ların büyük bölümünde İsrail ve Türkiye, Ortadoğu'daki en yakın stratejik ortaklar arasındaydı. Aralarındaki ilişki, askeri iş birliği, istihbarat paylaşımı ve başta Suriye ve devlet dışı silahlı örgütler olmak üzere bölgesel tehditlere ilişkin ortak endişelere dayanıyordu. Bu ortaklık her iki tarafa da bölgesel nüfuz kazandırdı ve Türkiye'nin Batı güvenlik alanındaki yerini sağlamlaştırmasına yardımcı oldu.

Ermeni Soykırımını tanıma kararı, Washington ve Ankara arasındaki ısınan ilişkiden daha derin bir İsrail endişesini yansıtıyor

İlişki, Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 2002'de iktidara gelmesinden sonra değişmeye başladı. Ardından, İsrail komandolarının Gazze'ye giden bir gemiye baskın düzenlediği 2010’daki Mavi Marmara olayından sonra iki ülke arasında gerilim tırmandı. 2022'deki sınırlı normalleşme girişimi, pragmatik iş birliğinin hâlâ mümkün olduğunu gösterdi, ancak bu iş birliği kırılgan bir zeminde kaldı ve iki liderlik arasında daha derin olan siyasi güvensizliği aşamadı.

sgtngt
Filistin yanlısı aktivistleri taşıyan Mavi Marmara gemisi, insani yardım filosu kapsamında İstanbul Sarayburnu limanından ayrılıyor, 22 Mayıs 2010 (Reuters)

7 Ekim 2023'ten sonra patlak veren Gazze savaşı, iki ülke arasındaki ilişkileri tamamen farklı bir boyuta taşıdı. Erdoğan, Hamas üyelerini öven ve “mücahit” diye tanımlayan, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini defalarca Nazi vahşetleriyle karşılaştıran sert bir söylem benimsedi. Nisan 2024'te Türkiye, birçok ürünün İsrail'e ihracına kısıtlamalar getirdi. Mayıs 2024'te Ankara, yıllık yaklaşık 7 milyar dolar değerindeki İsrail ile bütün ticareti askıya aldı. İsrail'in bakış açısından Türkiye artık zor bir ortak değil, söylemi ekonomik önlemler ve yasal baskıyla birleştirmeye hazır, açıkça düşman bir bölgesel aktör haline gelmişti.

Peki, neden şimdi tanıdı?

İki taraf arasındaki gerilim giderek arttı ve her iki taraf da birbirini önce retorik saldırılar, ardından da giderek yoğunlaşan pratik baskılar için bir hedef olarak kullanmaya başladı. Ancak bu tek başına İsrail'in hamlesini açıklamaz. Ermeni soykırımını tanıma kararı, Washington ve Ankara arasındaki ısınan ilişkiden daha derin bir İsrail endişesini yansıtıyor.

Trump ve Erdoğan arasındaki dostluk, İsrail hükümetinin, özellikle Ankara'nın yeni Suriye hükümetiyle ilişkileri yoluyla bölgedeki artan varlığı konusunda giderek daha fazla endişe duyduğu bir döneme denk geldi

Ankara ve Washington arasındaki ilişkiler son on yıldır belirgin şekilde gergindi. Birkaç yapısal sorun, Türkiye'nin Rus hava savunma sistemini satın almasıyla başlayan ve F-35 savaş uçağı programından dışlanmasına yol açan bir dizi krize neden oldu. Buna bir de Ankara'nın genel olarak Rusya'ya karşı belirsiz tutumu eklendi. Ukrayna'ya verdiği desteğe rağmen Rusya ile ticari ilişkilerini sürdürmesi, Hamas'a verdiği destek ve Erdoğan'a yönelik siyasi muhalefete karşı aldığı önlemlerin artması da bu krizler arasında yer alıyor.

Ancak Başkan Donald Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşü bu endişelerin çoğunu bir anda ortadan kaldırmış gibi görünüyor. ABD Başkanı, daha önce “iyi bir dost” ve “güçlü bir adam” olarak tanımladığı Erdoğan ile yakın ilişkisiyle tanınıyor. Trump'ın Ukrayna konusundaki tutumu ve Rusya ile ilişkileri düzeltme çabaları da Ankara için daha elverişli bir ortam yarattı. En önemlisi, ABD Başkanı, Türkiye'ye uygulanan önceki yaptırımların kaldırılması ve F-35 savaş uçaklarının satışına devam edilmesi olasılığına da işaret etti.

fergg
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump, Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde NATO zirvesi kapsamında düzenlenen resmi karşılama töreninde, 7 Temmuz 2026 (AFP)

Trump, bu gelişmiş savaş uçaklarının Ankara'ya satılabileceğini defalarca ima etti ve bu İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu kendisine doğrudan ve açık bir çağrıda bulunmaya itti. İsrail, uzun zamandır diğer bölgesel güçler üzerindeki askeri üstünlüğünü korumaya çalışıyor ve daha önce Abraham Anlaşmaları kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) bu savaş uçaklarını edinmesi konusunda endişelerini dile getirmişti. Ancak, Türkiye'nin bu uçakları edinme olasılığı daha büyük bir endişe uyandırıyor, çünkü İsrail, BAE'nin aksine Ankara'yı giderek bir müttefikten ziyade bölgesel düşman olarak görüyor. Bu durum, olası bir anlaşmayı tehlike habercisi ve doğrudan güvenlik tehdidi haline getiriyor.

Washington'un Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da Erdoğan'a çok yakın olduğu ve Washington ile Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümeti arasında hızlı bir normalleşmeyi teşvik etmeye çok istekli olduğu gerekçesiyle İsrail ve İsrail yanlısı çevrelerden giderek artan eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Şara İsrail'e karşı pragmatik bir tavır sergilemiş olsa da Başbakan Binyamin Netanyahu, kendisini siyasi olarak yeniden tanımlayan eski bir cihatçı olarak nitelendirilen yeni Suriye liderini, erken aşamada kontrol altına almayı tercih ettiği potansiyel bir tehdit olarak görüyor.

İsrail'i daha da şaşırtan husus ise Türkiye'nin İran'a karşı savaşa açıkça karşı çıkmasına Başkan Trump'ın kayda değer bir tepki göstermemesi oldu. Trump, çatışma sırasında yardım etmeyi reddettikleri için Avrupalı ​​müttefiklerini sert bir şekilde eleştirirken, Erdoğan'ın savaşa yönelik eleştirileri, genellikle ateşli sosyal medya paylaşımlarını diplomasi ve lobi faaliyetleri için bir kanal olarak kullanan başkandan benzer bir tepki almadı. Dahası Türkiye'nin, İran İslam Cumhuriyeti'ni devirme planının bir parçası olarak, İran'ın batısındaki Kürt örgütleri silahlandırma girişimini engellemeye katkıda bulunduğuna dair haberler yayınlandı.

Trump ile Erdoğan arasındaki bu yakın ilişki gerçek bir zemine dayanıyor. Bu durum, Ankara'nın özellikle yeni Suriye hükümetiyle geliştirdiği ilişkiler üzerinden bölgede artan etkisinin, İsrail hükümetinde giderek büyüyen bir endişeye yol açtığı bir döneme denk geliyor.

Türk-Amerikan ilişkilerinin, en azından Trump döneminde sağlam kalması ve Türk-İsrail rekabetinin artması, Türkiye'de Erdoğan döneminin sonunun yaklaştığına dair hiçbir göstergenin olmamasıyla birlikte, İsrail daha agresif adımlar atmaya ve daha açık bir diplomatik çatışmaya yönelmeye başladı

İsrail'in Ankara'nın kendisine karşı artan bir “dezenformasyon” kampanyasına katıldığıyla ilgili iddiaları, gerilimi daha da artırıyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, Ermeni soykırımını tanıma kararını duyuran açıklamasında, Türkiye'yi “İsrail'e karşı yanlış anlatılar yaymakla” eleştirdi. Türkiye ile bağlantılı medya kuruluşları İsrail'e yönelik eleştirilerini zaten yoğunlaştırmış durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu eleştiriler yeni değil, ancak şimdi daha geniş çapta İngilizce olarak yayınlanıyorlar ve bu, İsrail'in ABD içindeki imajındaki giderek artan gerilemeyi derinleştirme çabası olabilir.

Son ve belki de en önemli faktör ise Erdoğan'ın uzun süreli iktidarıdır. Yıllardır İsrail, Türk devletiyle bağlarını tamamen koparmayıp asgari düzeyde de olsa korumayı gözeterek, İsrail karşıtı söylemin bir gün sona erebilecek “Erdoğan dönemi”nin özelliği olduğu varsayımıyla hareket ederek, Türkiye'ye karşı en sert adımlardan bazılarını atmaktan kaçındı. Ancak bu varsayım giderek daha az ikna edici hale geliyor. İlerleyen yaşına ve büyüyen iç muhalefete rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı iktidarını sürdürüyor. Bir askeri darbe girişimini, giderek daha sesli hale gelen muhalefeti, yıkıcı bir depremi ve Türk dış politikasını büyük bir baskı altına alan bir dizi bölgesel çatışmayı atlattı. Aynı zamanda, cumhurbaşkanı olarak gücünü pekiştirdi, parlamentoyu marjinalleştirdi, ardı ardına seçimler kazandı ve en popüler rakiplerinin hapse atılmasına şahit oldu. Erdoğan kalıcı gibi ve onunla birlikte Türk-İsrail rekabetinin de devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

sdreght
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, New York'taki BM Genel Merkezi'nde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 78. oturumu sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmede, 19 Eylül 2023 (AFP)

Türk-Amerikan ilişkilerinin, en azından Trump döneminde sağlam kalması, Türk-İsrail rekabetinin etki ve siyasi söylem açısından tırmanması ve Türkiye'de Erdoğan döneminin sonunun yaklaştığına dair hiçbir gösterge olmamasıyla birlikte (İsrail bunu uzun süre geçici bir aşama olarak değerlendirmişti), İsrail daha agresif adımlar atmaya ve daha açık bir diplomatik çatışmaya yönelmeye başladı.

Bundan sonra ne olacak?

Kabine’nin kararının yürürlüğe girmesi için Knesset’in onayına ihtiyacı var, ancak İsrail’den gelen haberler, Başbakan Binyamin Netanyahu da dahil olmak üzere hükümetin en üst düzeylerinde kendisine geniş bir destek olduğunu gösteriyor. Karar onaylanırsa, İsrail, giderek artan Ermeni Soykırımını resmen tanıyan ülkeler listesine katılacak. Ancak, gerçek önemi hukuki olmaktan çok politik, çünkü bu karar, İsrail'in Türkiye ile gelecekte uzlaşma için bir marj bırakmanın artık değeri olmadığı sonucuna vardığı anı işaret edecektir.

Türkiye'nin, diplomatik küçülmeyi de içeren, gerilimi tırmandırmak için hâlâ seçenekleri var, ancak önemli araçların çoğu zaten kullanıldı. Bu nedenle, Haziran 2026 kararı yeni bir krizin başlangıcı olmaktan ziyade, uzun süredir devam eden krizin doruk noktası gibi görünüyor. En önemli soru, bu ayrılığın bölgesel politikanın kalıcı bir özelliği haline gelip gelmeyeceği veya İsrail, Türkiye veya Washington'da gelecekteki bir liderlik değişikliğinin normalleşmeye kapıyı yeniden açıp açmayacağıdır.

Şimdilik cevap açık görünüyor. Bir zamanlar stratejik ittifak içinde iki büyük bölgesel gücü bir araya getiren ilişki, şimdi karşılıklı suçlamalara, hukuki bir çekişmeye ve sembolik misillemeye indirgenmiş bulunuyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Katz: İsrail, Lübnan, Suriye ve Gazze’deki ‘güvenlik bölgelerinde’ birliklerini tutmaya devam edecek

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz (DPA)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz (DPA)
TT

Katz: İsrail, Lübnan, Suriye ve Gazze’deki ‘güvenlik bölgelerinde’ birliklerini tutmaya devam edecek

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz (DPA)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz (DPA)

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz bugün ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’e, İsrail’in Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi içinde oluşturduğu ‘güvenlik bölgelerinde’ asker bulundurmaya kararlı olduğunu bildirdi.

İsrail Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Katz’ın gece saatlerinde Hegseth ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, ‘İsrail’in sınırlarını ve sınır hattındaki yerleşim birimlerini terörist unsurların tehditlerinden korumak amacıyla Suriye, Gazze ve Lübnan’daki güvenlik bölgelerinde kalma kararlılığını’ dile getirdiği belirtildi.

Lübnan ile İsrail arasındaki çerçeve anlaşması, Washington ile Tahran arasında 17 Haziran’da Ortadoğu’daki savaşı durdurmaya yönelik imzalanan mutabakatın ardından yapılmış, Tahran’ın ısrarı doğrultusunda Lübnan’da da ateşkesin sağlanmasına zemin hazırlamıştı. Bu süreçte Lübnan, İsrail ve ABD, Lübnan dosyasını bölgesel gerilimden ayrı tutmaya çalışmıştı. Haziran ayından bu yana İsrail ile Hizbullah arasındaki karşılıklı saldırıların yoğunluğu azalırken, İsrail ordusu Güney Lübnan’da hava saldırılarını sürdürmeye devam ediyor. Hizbullah ise 19 Haziran’dan bu yana İsrail’e veya İsrail güçlerine yönelik yeni bir operasyon duyurmazken, ateşkesin ihlali konusunda uyarılarını sürdürüyor. Diğer yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın daveti üzerine 21 Temmuz’da ABD’yi ziyaret etmesi bekleniyor.


Kalibaf: Hürmüz’de İran’ın düzenlemeleri olmadan uzlaşma olmaz

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, 21 Haziran’da İsviçre’de düzenlenen görüşmelerin oturum aralarında, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Kani ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi’yi dinlerken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, 21 Haziran’da İsviçre’de düzenlenen görüşmelerin oturum aralarında, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Kani ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi’yi dinlerken (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Kalibaf: Hürmüz’de İran’ın düzenlemeleri olmadan uzlaşma olmaz

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, 21 Haziran’da İsviçre’de düzenlenen görüşmelerin oturum aralarında, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Kani ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi’yi dinlerken (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, 21 Haziran’da İsviçre’de düzenlenen görüşmelerin oturum aralarında, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Kani ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi’yi dinlerken (İran Dışişleri Bakanlığı)

Tahran dün yaptığı açıklamada, mevcut aşamada ABD ile müzakereleri yeniden başlatmayı planlamadığını, önceliğinin ise ‘savunma’ ve ABD saldırılarına karşılık vermek olduğunu bildirdi. İran Meclis Başkanı ve ABD ile yürütülen müzakerelerin başındaki isim Muhammed Bakır Kalibaf ise İran’ın ‘her zaman savaşa hazır olması gerektiğini’ vurgulayarak, ülkesine çıkar sağlamadığı takdirde mutabakat zaptına bağlı kalmayacaklarını söyledi. Kalibaf, Hürmüz Boğazı’nda ‘İran’a ait düzenlemelerin’ korunmasının ulusal güvenlik açısından öncelik taşıdığını, müzakerelerin ise ulusal çıkarları korumaya yönelik askeri faaliyetleri tamamlayan bir araç olduğunu ifade etti.

İran halkına hitaben yayımladığı açıklamada Kalibaf, ülkesinin ABD ile ‘İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı ve İran’ı bölmeyi hedefleyen varoluşsal bir savaş’ yürüttüğünü öne sürdü. Washington’ın gerek savaşta gerekse müzakere sürecinde İran’ı zayıflatmaya çalıştığını savunan Kalibaf, ‘öz kapasiteye dayanmak ve ülkenin gücünü artırmanın tek seçenek olduğunu’ kaydetti.

Kalibaf, 40 gün süren savaş boyunca sergilenen ‘birlik içindeki direnişin’, düşmanın planlarını boşa çıkardığını ve onu ateşkes istemeye ve yeniden müzakere masasına dönmeye zorladığını ileri sürdü. Ancak bunun ABD’nin stratejisinde herhangi bir değişikliğe yol açmadığını söyledi.

Mutabakat zaptının ancak hükümlerinin yürürlükte olması ve uygulanması halinde değer taşıyacağını belirten Kalibaf, “Eğer İran bu mutabakat zaptından fayda sağlamayacaksa, ona bağlı kalmamız için hiçbir gerekçe yoktur” ifadesini kullandı. İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘düşman saldırganlığı’ olarak nitelendirdiği gelişmelere karşı tam hareket serbestisine sahip olduğunu da sözlerine ekledi.

İran’ın ulusal güvenliğini Hürmüz Boğazı’ndaki ‘İran düzenlemelerinin’ korunmasına bağlayan Kalibaf, 40 Gün Savaşı sırasında boğazın kapatılmasının doğru bir karar olduğunu savundu. Tahran’ın müzakereler sırasında bu düzenlemeleri mutabakat zaptının beşinci maddesine dahil ettirmeyi başardığını öne süren Kalibaf, daha sonra ABD’nin bunları güç kullanarak zayıflatmaya çalıştığını iddia etti.

ABD’nin elinde hukuki ya da diplomatik baskı unsuru bulunmadığını savunan Kalibaf, Washington’ın ‘yenilgisini telafi etmek amacıyla baskı kurmaya çalıştığını’ söyledi. İran’ın ‘düşmanın iradesinin dayatılmasına izin vermeyeceğini’ vurgulayan Kalibaf, askeri faaliyetlerle diplomasinin eşgüdüm içinde yürütülmesi çağrısında bulundu. Mevcut aşamada müzakerenin teslimiyet anlamına gelmediğini, aksine direniş stratejisinin ve ulusal çıkarların korunmasının bir parçası olduğunu belirten Kalibaf, askeri ve diplomatik süreçlerin birbirinden ayrılmasının ‘stratejik bir hata’ olacağını ifade etti.

sdfvb
İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, salı akşamı eski Dini Lider Ali Hamaney’i anma töreninde Kalibaf’ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. (İran parlamentosu)

Kalibaf, aynı yaklaşımın Lübnan dosyası, yaptırımların kaldırılması, bölgedeki ABD üslerinin geleceği ile ‘İran Dini Lideri’nin ve iki savaşta hayatını kaybeden diğer kişilerin kanının intikamının alınması’ başlıklarında da uygulanması gerektiğini söyledi.

İran halkına ‘ümitsizlik, korku, bölünme ve karşılıklı güvensizlik yaymayı amaçlayan psikolojik savaşı’ dikkate almama çağrısı yapan Kalibaf, “Düşman, umutsuzluk, ayrılık ve karşılıklı güvensizlikten medet umuyor” dedi. Halkın ‘savunma, diplomasi ve hizmet kurumlarına’ verdiği desteğin bu kurumlara rakipleri karşısında üstünlük sağladığını belirten Kalibaf, söz konusu güçlerin ‘İran’ın güvenliği ve ulusal çıkarları için canlarını ortaya koyduğunu’ ifade etti.

Kalibaf, Tahran’ın bugün Hürmüz Boğazı konusunda güçlü bir konumdan konuşmasının, ‘halkın sahada oluşturduğu askeri gücün’ sonucu olduğunu savundu. İran yönetiminin “İran Dini Lideri’nin intikamını alacağına kesin olarak inandığını” söyleyen Kalibaf, ülkesinin taleplerini gerçekleştirme konusunda hiçbir taviz vermeyeceğini dile getirdi.

‘Üçüncü dayatılmış savaş’ olarak nitelendirdiği süreçte hem savunma hem de medya alanında görev yaptığını belirten Kalibaf, daha sonra tüm baskılara rağmen ‘diplomasi cephesine’ geçtiğini söyledi. Hiçbir zaman sorumluluktan kaçmadığını ifade eden Kalibaf, amacının ‘İran Dini Lideri’nin rehberliğinde İran’ın yücelmesi’ olduğunu, hayatını savaş, tehdit ve karalama kampanyalarından korkmadan düşmanlarla mücadeleye adadığını kaydetti.

Kalibaf, İran’ın güneyinde yaşayanlara da seslenerek, bu bölge halkının ‘ön cephede yer aldığını’, ‘İran’ın bel kemiğini oluşturduğunu’ ve ‘uğruna canların feda edileceğini’ söyledi. “Başlarımız gidebilir ama verdiğimiz sözden dönmeyeceğiz. Hayat damarımızı bu vatanı savunmak için ortaya koyduk” ifadelerini kullanan Kalibaf, zaferin yakın olduğunu ve İran halkının birliğinin zaferi garanti altına alacağını savundu. İran’ın ‘ne savaştan ne de tehditlerden korktuğunu’ belirten Kalibaf, ülkesinin “İran Dini Lideri’nin talimatları doğrultusunda bu suçlara kararlı bir karşılık vereceğini” söyledi.

Müzakere planı yok

Açıklamalar, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi’nin, ABD’nin herhangi bir saldırgan girişimine İslam Cumhuriyeti tarafından ‘kararlı bir karşılık verileceğini’ bildirmesinin ardından geldi.

İran hükümetinin internet sitesinde yayımlanan açıklamasında Garibabadi, İran Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’den gelebilecek her türlü saldırıya güçlü şekilde karşılık vereceğini belirterek, “ABD yönetiminin her türlü saldırgan eylemi, İran Silahlı Kuvvetleri tarafından kararlı bir yanıtla karşılanacaktır” ifadesini kullandı.

Garibabadi, İran’ın ‘İran halkını hedef alan hiçbir saldırı ya da girişimi cevapsız bırakmayacağını’ vurgulayarak, “ABD yönetimi ve başkanı, daha önce de bu yolu denediklerini ve başarısız olduklarını, İslam Cumhuriyeti’nin ise ABD ile İsrail’e ağır bir yenilgi yaşattığını anlamalıdır” dedi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de İran Silahlı Kuvvetleri’nin, “İran topraklarına yönelik her türlü saldırının mutlaka aynı şekilde karşılık bulacağını gösterdiğini” söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) yakınlığıyla bilinen Tesnim Haber Ajansı’ndan aktardığına göre Bekayi, “Şu anda müzakere yönünde herhangi bir planımız bulunmuyor. Önceliğimiz savunma” dedi. Mutabakat zaptının ‘karşılıklı taahhütlerden oluştuğunu’ ifade eden Bekayi, “Karşı taraf yükümlülüklerini ihlal ederse biz de kendi taahhütlerimizi yerine getirmeyiz. Bu bizim temel ilkemizdir ve önümüzdeki dönemde de bu doğrultuda hareket etmeyi sürdüreceğiz” diye konuştu.

ABD saldırıları

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün akşam İran’a yönelik yeni bir hava saldırısı dalgası düzenlediğini açıkladı. Saldırılarda, Hürmüz Boğazı girişindeki Büyük Tunb Adası’nda bulunan kıyı savunma sistemleri ile seyir füzelerinin depolandığı ve fırlatıldığı noktaların hedef alındığı bildirildi. Operasyon, İran limanları ve kıyı bölgelerine yönelik deniz ablukasının yeniden uygulanmasından saatler sonra gerçekleştirildi.

CENTCOM’dan yapılan açıklamada, saldırıların amacının ‘Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilere yönelik saldırılarda kullanılan İran askeri kapasitesini zayıflatmayı sürdürmek’ olduğu belirtildi. Yaklaşık 90 dakika süren operasyonun, salı akşamı yedi saat boyunca devam eden ve Hürmüz Boğazı çevresi ile İran kıyı şeridindeki onlarca askeri noktayı hedef alan önceki saldırıların ardından düzenlendiği ifade edildi.

Öte yandan Reuters’ın DMO’ya dayandırdığı habere göre, Hürmüz Boğazı’nın ‘ABD’nin tehdidi sona erene kadar’ kapalı kalacağı açıklandı. DMO, ABD’nin İran ihracatına yönelik ablukayı sürdürmesi halinde, ABD ve müttefiklerinin faydalandığı ‘diğer tüm enerji ihracat güzergâhlarını’ da kapatmakla tehdit etti.

rhythnjy

Analistler, İran’ın söz konusu tehdidinin deniz taşımacılığına yönelik baskının Hürmüz Boğazı’nın yanı sıra Babu’l Mendeb Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilebileceğine işaret ettiğini değerlendiriyor. Bu senaryonun, Hürmüz Boğazı’na ek olarak yeni bir deniz cephesinin açılması anlamına gelebileceği belirtilirken, uzmanlar kısa vadede kapsamlı bir savaşın yeniden başlamasını düşük ihtimal olarak görmeye devam ediyor. Buna karşın, gerilimin daha da artma riskinin sürdüğü vurgulanıyor.

Bu gelişmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tahran’ın yeniden müzakere masasına dönmemesi halinde saldırıları İran’daki enerji tesisleri ve köprüleri de kapsayacak şekilde genişletebileceği yönündeki açıklamalarını sürdürdüğü bir dönemde yaşanıyor. Washington, deniz ablukasının yalnızca İran limanlarına giden veya bu limanlardan ayrılan gemileri hedef aldığını, Hürmüz Boğazı’ndan geçen diğer ticari gemilerin güvenli geçişini sağlamaya devam ettiğini belirtiyor.