Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
TT

Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)

Ortadoğu halklarının büyük bölümü o tarihten sonra doğdu. Bu nedenle söz konusu tarihin ülkelerinin istikrarı, günlük yaşamları ve kaderleri üzerindeki derin etkileri çoğu zaman gözden kaçıyor. O yıl, haritaların sınırlarını aşan savaşlar, fırtınalar ve liderlikler doğurdu. Hatta bazılarına göre bugün ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin kökeni de o tarihe uzanıyor.

Sözünü ettiğimiz yıl 1979'dur. Sonrasında gelen yıllar arasında önem ve tehlike bakımından onunla yarışabilecek başka bir yıl bulmak zordur. O yıl, Paris'ten havalanan uçakla Ayetullah Humeyni Tahran'a döndü. İran Devrimi'nin reaktörü kısa sürede etkilerini yaymaya başladı; özellikle de "Velayet-i Fakih" ilkesinin benimsenmesinin ardından.

Aynı yıl Irak'ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı güçlü adam Saddam Hüseyin'in eline geçti. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir yaşlılığın ve muhtemelen pişmanlığın yükü altında siyasetten çekilmeye zorlandı.

Yine aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın himayesinde Washington'da İsrail Başbakanı Menahem Begin ile Camp David Anlaşması'nı imzaladı.

Bu gelişmeler kısa süre sonra önemli bir uluslararası olayla iç içe geçti. Sovyet lideri Leonid Brejnev Afganistan'ı işgal ederek tarihi bir hata yaptı. Sovyetler bu bataklığa saplanırken, Afganistan'daki savaşçıların arasından ileride yeni yüzyılı New York ve Washington saldırılarıyla açacak olan Usame bin Ladin çıkacaktı. Böylece farkında olmadan Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden yolu da hazırlamış olacaktı.

16 Ocak 1979'da sahne oldukça çarpıcıydı. Protestolar ve gösteriler sürerken Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederek yönetimi Şahpur Bahtiyar hükümetine bıraktı. Yakın çevresi bu ayrılığı "tatil" olarak göstermeye çalıştıysa da gerçekte bu, dönüşü olmayan bir yolculuktu; çünkü ABD artık müttefikini terk etmişti.

cds
Humeyni, 1978'de Pontchartrain'deki (Paris'in batısında) konutunda İran muhalefetinin liderleriyle birlikte (AFP)

Dönüm noktası niteliğindeki gelişme fazla gecikmedi. 1 Şubat 1979'da Paris'ten gelen uçak, 14 yıllık sürgünün ardından Ayetullah Ruhullah Humeyni'yi Mehrabad Havalimanı'na getirdi. Onu karşılayan devasa kalabalık mesajı açık biçimde veriyordu: Şah rejimi düşmüş, devrim kazanmıştı.

Bölgedeki ve dünyadaki karar vericiler bu tabloyu dikkatle izliyordu. En fazla kaygı duyanlardan biri ise Baas yönetimindeki Irak'ın fiili lideri Saddam Hüseyin'di. Tahran'da gelişmeler hızla ilerledi; İslam Cumhuriyeti ilan edildi, Velayet-i Fakih ilkesi devletin temeline yerleştirildi ve anayasa "mazlumları destekleme" gerekçesiyle devrimin ihraç edilmesini öngören hükümler içerdi.

Saddam, Humeyni'nin öldürülmesini reddediyor

Olaylar farklı gelişebilirdi. Humeyni, Necef'te yaşadığı dönemde Irak makamlarının koyduğu sınırları zorlayan bir misafirdi. 6 Mart 1975'te Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Saddam Hüseyin, Cezayir Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma gereği iki taraf da birbirlerinin muhaliflerini desteklemeyecekti.

Irak güvenlik kurumları Humeyni'yi uyardı ancak o, Şah rejimine karşı faaliyetlerini fiilen sürdürdü. Bir gün Iraklı güvenlik görevlileri Saddam'a Humeyni'ye suikast düzenleyip suçu İran istihbaratına atmayı teklif etti. Ancak Saddam bu öneriyi şaşkınlıkla karşıladı ve şu yanıtı verdi:

"Bu öneriyi yapanlar Irak'ın misafirlerine ihanet etmediğini bilmiyor mu?"

Böylece Humeyni hayatta kaldı.

Yastıktaki Bomba ve Rehberi Öldürme Girişimi

İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla birlikte dengeler değişti. Humeyni'yi ortadan kaldırma fikri, Irak İstihbarat Başkanı Berzan et-Tikriti'nin sürekli gündeminde yer almaya başladı. Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi ancak 1981 yılında İran henüz güvenlik kurumlarını tam anlamıyla oturtamamıştı.

Irak istihbaratı, İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü ile ilişkiler kurdu. Bu çerçevede İran Şura Meclisi'ne yönelik büyük bir bombalı saldırı düzenlendi ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü. Ardından Ali Hamaney, bir teyp cihazına yerleştirilen patlayıcıyla hedef alındı. Saldırı sonucunda Hamaney'in eli yaralandı.

Berzan, Humeyni'nin doğrudan hedef alınması konusunda ısrarcıydı. Iraklı istihbaratçılar Humeyni'ye yakın bir din adamına ulaşmayı başardı ve Humeyni'nin kullandığı yün yastığa küçük bir patlayıcı yerleştirdi. Ancak bomba, Humeyni yastıktan uzaktayken infilak etti.

Yazar, bu hikâyeyi Saddam döneminde Irak İstihbaratı'nın Amerika Dairesi Başkanı olan Salim el-Cumeyli'den dinlediğini aktarıyor.

Humeyni'nin yükselişinde tesadüflerin de payı vardı. Irak yönetimi onu ülkeden ayrılmaya zorlayınca yeni bir sığınak arayışı başladı. Daha sonra Paris'te sürgünde bulunan eski Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anlattığına göre, Humeyni'nin çevresindekiler bir dönem onun Suriye'ye yerleşip yerleşemeyeceğini araştırmıştı.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Humeyni gibi bir ismin ülkesine gelmesinin Irak-Suriye ilişkilerini ağır bir krize hatta savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Humeyni'nin Cezayir'e gitmesi önerildi fakat yakın çevresi bu seçeneğe sıcak bakmadı. Sonunda Fransa Humeyni'yi kabul etti ve ona uluslararası bir platform sağladı.

Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında kaldığı dönemde Humeyni'yi çok sayıda kişi ziyaret etti.

Irak yönetimi de Humeyni'nin gerçek niyetlerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Necef'teki sürgün yıllarında Humeyni ile ilişkilerden sorumlu olan Iraklı istihbarat görevlisi Ali Bave Paris'e gönderildi.

Saddam döneminin istihbarat görevlilerine göre Ali Bave yanında konuşmaları gizlice kaydedebilen saat taşıyan bir kişiyi de götürdü. Görüşmede Humeyni son derece net konuştu.

Şah'ın devrilmesinden sonra hedefinin ne olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:

"Bir sonraki hedef, kâfir Baas rejimini devirmek olacak."

Bu sözler Bağdat'ta alarm zillerinin çalmasına yol açtı.

Saddam'ın "Velayet-i Fakih" Korkusu

Humeyni'nin Tahran'a dönüşüyle birlikte Saddam Hüseyin yaklaşan fırtınayı gördüğüne inanıyordu.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çalışan isimlerden biri, Saddam'ı en çok endişelendiren konunun Velayet-i Fakih doktrini olduğunu anlatıyor.

Saddam'a göre bu doktrin, Iraklı Şiilerin Iraklı olmayan bir din adamına siyasi sadakat göstermesini meşrulaştırıyordu. Bu durumun Irak'ın birliğini tehdit ettiğine inanıyordu.

sdgth
Saddam Hüseyin, 1980'de İran'la savaş sırasında Kuzey Irak'ta askerleri denetliyor (Getty)

Humeyni'nin Velayet-i Fakih anlayışını anlatan küçük bir kitapçığı masasından eksik etmezdi.

Eylül 1980'de Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamid el-Cuburi ile İran hakkında konuşurken ona bu kitapçığı gösterdi.

Saddam, savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ona göre Humeyni'nin amacı Irak'ı yıkmak ve buradan Arap dünyasına yayılmaktı.

Beklerse İran'la Bağdat sokaklarında savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor, bu nedenle savaşın sınırda başlamasının daha doğru olacağına inanıyordu.

Bazı gözlemcilere göre bu kaygılar, Saddam'ın Ahmed Hasan el-Bekir'i tamamen tasfiye ederek devletin tek karar vericisi haline gelme isteğini de güçlendirdi.

16 Temmuz 1979'da Bekir görevden ayrıldı ve Saddam dönemi resmen başladı.

Eski Dışişleri Bakanı Hamid el-Cuburi'nin anlattığı bir olay Saddam'ın sistem içindeki gerçek gücünü gösteriyordu.

Cuburi, 1974 yılında yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etmek üzere Cumhurbaşkanı Bekir'in yanına gittiğinde, Bekir koltuğunu göstererek şu sözleri söylemişti:

"Cumhurbaşkanlığı koltuğuna işiyorum. Kendi onurunu bile koruyamayan bir makamın ne değeri var?"

Ardından gözleri dolmuş ve şu ifadeyi kullanmıştı:

"İstifayı aklından çıkar. Ben bile istifa edemiyorum. Benim istifamı kim kabul edecek? Biz esiriz."

"İranlıların kafasını kıracağız"

Saddam Hüseyin aslında İran'a savaş açma kararını cumhurbaşkanı olmadan önce vermişti.

Eski Iraklı siyasetçi Salah Ömer el-Ali, Eylül 1979'da Havana'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesi sırasında Saddam ile yaptığı konuşmayı aktarıyor.

Saddam, Humeyni hükümetinin Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirmişti. El-Ali, bu olumlu atmosferin değerlendirilmesini ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini önerdi.

cdfvgh
1987'deki İran-Irak Savaşı sırasında Ramadi'deki bir esir kampında İranlı savaş esirleri yemek sırasını bekliyor (Getty)

Saddam dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:

"Ey Salah, dikkat et. Böyle bir fırsat belki yüz yılda bir gelir. Fırsat bugün önümüzde. İranlıların kafasını kıracağız. İşgal ettikleri her karışı geri alacağız. Şattülarap'ı geri alacağız."

Daha sonra sert bir ifadeyle ekledi:

"Barışçıl çözüm, insani çözüm ve İran'la sorunların giderilmesi gibi sözleri bir daha ağzından duymak istemiyorum."

Bir yıl sonra savaş başladı.

Saddam, Humeyni Devrimi'nin ABD'yi düşman ilan ettiğini, Sovyetler Birliği'nin İran'ın etkisinin Müslüman cumhuriyetlerine sıçramasından korktuğunu ve Körfez ülkelerinin de İran'ın hedefinde olduğunu düşünüyordu.

Bu nedenle İran'a karşı savaşın Arap ve uluslararası destek göreceğine inanıyordu.

Ancak İran toplumunun milliyetçi reflekslerini ve Irak işgaline göstereceği direnci yanlış hesapladı.

Savaşın başlarında Irak ordusunun işgal ettiği İran topraklarını gezen yazar, Mehran'da iki Irak askerinin korkudan titreyen İranlı bir sivili güvenli bir yere götürdüğünü gördüğünü anlatıyor.

O anda aklından şu düşünce geçmişti:

"İran bir gün intikam alma fırsatı bulduğunda Irak'ın başına ne gelecek?"

Nitekim yıllar sonra İran bu fırsatı elde etti.

Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın Haberi Bile Yoktu

İlerleyen yıllarda İran'a bir dizi beklenmedik hediye verildi. Bazen anlatılanlar bir gazetecinin inanmakta zorlanacağı türdendi.

sdfgh
Irak güçlerinin Şubat 1991'de Kuveyt'ten çekilmesi sırasında ateşe verdiği bir petrol kuyusu (Getty)

Irak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nizar el-Hazreci, 1990 yazında Kuveyt'in işgali sırasında yaşananları şöyle anlatıyor:

"Operasyonun gerçekleştiği gece evimde uyuyordum. Sabah erken saatlerde Genel Komutanlık Genel Sekreteri Korgeneral Ala el-Cenabi beni arayarak karargâha gelmemi istedi. Odasına girdiğimde bana, 'Kuveyt'i işgal etmeyi tamamladık' dedi. Nasıl olduğunu sordum. Cumhuriyet Muhafızları, Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık birliklerinin operasyonu tamamladığını söyledi.

Yaklaşık on beş dakika sonra Savunma Bakanı Abdülcebbar Şanşal geldi ve aynı şekilde bilgilendirildi. Düşünün; böylesine büyük bir operasyona Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın haberi olmadan girişilmişti."

Üç-dört gün sonra Saddam, Şanşal ve Hazreci'yi çağırdı. Operasyonu kendilerine bildirmediğini, sürpriz etkisi yaratmak istediğini söyledi ve ekledi:

"Kuveyt'i sizin birliklerinizle değil, doğrudan bana bağlı birliklerle kurtardım."

Hazreci'ye göre bu karar, Saddam'ın İran savaşından galip çıktığına inanmasının yarattığı aşırı özgüvenin sonucuydu.

Büyük bir orduya sahipti. Kendisini zafer kazanmış bir lider olarak görüyordu. Ancak ülke ağır borç yükü altındaydı ve Saddam uluslararası güç dengelerini yanlış okuyordu.

Batı'nın, bölge petrolünün önemli bir bölümünün istikrar sağlayabileceğine inandığı güçlü bir liderin kontrolüne geçmesine karşı çıkmayacağını düşündü. Ayrıca hayranlık duyduğu Selahaddin Eyyubi ve Stalin gibi tarihi figürlerden etkilenerek, ABD'nin kendisini Ortadoğu'nun yönetiminde bir ortak olarak kabul edebileceğini varsaydı.

Oysa Kuveyt'in işgali, Humeyni'nin mirasçılarına büyük bir stratejik fırsat sundu.

Dünya ve bölge ülkeleri dikkatlerini "İran tehdidinden" çok "Irak tehdidine" çevirdi.

Çöl Fırtınası Operasyonu Saddam'ı Kuveyt'ten çıkardı. Irak ağır yaptırımlar altında zayıflarken İran nefes alma ve bölgesel projesini yeniden canlandırma fırsatı buldu.

Usame Bin Ladin ve George W. Bush'un Hediyesi

1979 yılında başlayan hikâyeler birbirine bağlanarak ilerledi.

Sovyet ordusunun Afganistan'ı işgali, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. ABD, Sovyetler Birliği'ni Afganistan'da yıpratmaya karar verdi.

Arap ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler Afganistan'a akın etti. ABD'nin teşvik ettiği ve bir kısmını desteklediği bu savaşçıların arasında Suudi Arabistan'ın zengin ailelerinden birine mensup genç bir isim de vardı: Usame bin Ladin.

El-Kaide'nin temelleri Afganistan'da atıldı.

11 Eylül 2001'de dünya sarsıldı.

Bin Ladin, savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı. Kaçırılan yolcu uçakları New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Washington'a yönelik saldırılarda kullanıldı. Binlerce kişi hayatını kaybetti.

Yazar, bu saldırıların etkisinin Yahya Sinvar'ın 7 Ekim saldırısından çok daha büyük olduğunu vurguluyor.

cd
ABD Başkanı George W. Bush ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir gün sonra Pentagon binasındaki hasarı inceliyor (Getty)

ABD, gücünün ve prestijinin simgelerine yönelik bu saldırıya sert karşılık verdi.

Başkan George W. Bush, askeri ve güvenlik kurumlarının tavsiyeleri ile yeni muhafazakâr çevrelerin etkisi altında önce Taliban rejimini devirdi, ardından Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini ortadan kaldırdı.

Bu gelişme İran açısından olağanüstü bir fırsat yarattı.

İran Devrim Muhafızları komutanları şaşkınlık içindeydi.

İran'ın düşmanı olan Taliban rejimi Amerikalılar tarafından yıkılmıştı.

İran'ın sekiz yıl savaşmasına rağmen deviremediği Saddam rejimi de yine Amerikalılar tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Tahran yönetimi bu iki rejimin devrilmesini kolaylaştırdı ya da en azından engellemedi.

İran, çevresindeki düşmanların ortadan kalkmasından memnundu. Ancak aynı zamanda Amerikan askerlerinin hem doğu hem de batı sınırlarına yerleştiğini de görüyordu.

Böylece İran-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.

Kudüs Gücü komutanları, özellikle de Kasım Süleymani, ABD ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan askeri varlığını yıpratma stratejisi geliştirdi.

Usame bin Ladin, farkında olmadan İran'a ikinci büyük hediyeyi vermişti.

11 Eylül'den sonra dünya El-Kaide tehdidine odaklandı. Ardından dikkatler Saddam Hüseyin'e çevrildi. Batı medyası Irak tehdidini büyüttü ve küresel gündemin merkezine taşıdı.

Bu süreç İran üzerindeki baskının azalmasına yardımcı oldu.

Saddam ile Bin Ladin Arasında Gerçekten İttifak Var mıydı?

Bush yönetimi Irak'a karşı savaş açabilmek için Saddam Hüseyin rejimine çok sayıda suçlama yöneltti.

Kitle imha silahları geliştirmeye devam etmekle suçlandı.

Uluslararası denetçilerin çalışmalarını engellediği ileri sürüldü.

Nükleer silah programından vazgeçmediği iddia edildi.

Ancak en önemli suçlama Saddam ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğu yönündeydi.

Yazarın görüştüğü eski Iraklı istihbarat yetkililerine göre böyle bir iş birliği hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Ancak Saddam yönetimi olası bir iş birliğinin araştırılması hatasını yaptı.

Bin Ladin Sudan'da bulunduğu dönemde, İslamcı lider Hasan Turabi'nin aracılığıyla Irak istihbaratından Faruk Hicazi onunla görüştü.

Görüşme uzun sürdü ancak sonuçsuz kaldı.

Iraklı yetkili dönüşünde Saddam'a bu dosyanın kapatılmasını tavsiye etti ve temaslar sona erdi.

Endişeli Esad'ın Tahran ziyareti

Amerikan işgalinden birkaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Tahran'a gitti.

Gündemde yaklaşan savaş vardı.

Esad, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve İran lideri Ali Hamaney ile görüştü.

Taraflar, Amerikan kuvvetlerinin Irak'ta kalıcı hale gelmesinin ileride Suriye ve İran'a karşı da kullanılabileceğinden endişe ediyordu.

Bu nedenle ABD varlığının direniş yoluyla yıpratılması konusunda görüş birliğine vardılar.

Görüşmelerin bazılarına Kasım Süleymani de katıldı.

Anlaşmanın ardından Suriye, Irak'a gitmek isteyen silahlı grupların geçişini kolaylaştırdı. Süleymani ise Irak içinde etkili direniş ağları kurmaya başladı.

İran coğrafyanın avantajını kullandı ve kazandı.

Irak'taki müttefiklerini yönetim mekanizmalarına yerleştirdi.

asferg
Beşşar Esad, Kasım Süleymani'yi kabulünden bir kare

Özellikle başbakanlık makamının fiilen Şii siyasi blokların kontrolüne geçmesi İran'ın etkisini artırdı.

Aralık 2011'de son Amerikan askeri Irak'tan ayrıldığında İran, Irak siyasetinin vazgeçilmez ortaklarından biri haline gelmişti.

Irak hükümetleri önce Kasım Süleymani'nin, ardından da İsmail Kaani'nin etkisini taşımaya başladı.

Bağdadi, Fetva ve Haşdi Şabi

İran'ın Irak üzerindeki etkisini daha da pekiştiren yeni bir gelişme yaşandı.

Temmuz 2014'te Ebu Bekir el-Bağdadi Musul'da ortaya çıktı.

Kısa süre önce Irak ordusu Musul'da çökmüş ve şehir DEAŞ'ın eline geçmişti.

Kasım Süleymani bu gelişmeyi hızla değerlendirdi.

Bir silah sevkiyatını Bağdat'a, diğerini Erbil'e gönderdi.

Ardından Irak'ın en etkili Şii dini otoritesi olan Ali es-Sistani "cihad-ı kifai" fetvasını yayımladı.

rgtrb
Süleymani, Musul'daki operasyonları denetlerken

İran daha sonra bu fetvayı kullanarak Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Haşdi Şabi zamanla Irak Başbakanı'na bağlı resmi bir güvenlik kurumu haline geldi.

Böylece İran'ın etkisi parlamentoya, hükümete, orduya ve Haşdi Şabi'ye kadar uzandı.

Yakın dönemde İran yanlısı bazı gruplar, İran'ın ABD ve İsrail saldırılarına maruz kaldığını gerekçe göstererek Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları düzenledi.

Bu gelişmeler İran'ın bölgesel nüfuzunun boyutunu gösteriyordu.

Sonuç: İran'ın Bölgesel yükselişi

İran, Suriye'de Beşşar Esad rejiminin çökmesiyle önemli bir köprüyü kaybetmiş olsa da Irak'a daha sıkı sarıldı.

Aynı zamanda Hizbullah aracılığıyla İsrail sınırında ve Akdeniz kıyısında etkisini sürdürmeye çalıştı.

İran yalnızca Irak'ın görünümünü değiştirmedi.

Lübnan'ın siyasi yapısını da dönüştürdü.

Ayrıca Filistin ve Yemen dosyalarında da belirleyici aktörlerden biri haline geldi.

1979'da başlayan süreçte Saddam Hüseyin'in İran'a karşı açtığı savaş, Kuveyt'i işgali, Usame bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları ve George W. Bush'un Irak'ı işgal kararı; niyetleri ne olursa olsun, İran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmesine hizmet eden üç büyük stratejik "hediye" olarak tarihe geçti.



Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
TT

Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Batı Libya’daki çok sayıda sağlık çalışanı, dün Trablus’ta Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) binası önünde ‘haklarını’ talep etmek üzere toplandı. Eylem, ülkede öğretmenlerin genel greviyle eş zamanlı gerçekleşirken, Libya’da hükümeti giderek artan taleplerle karşı karşıya bırakan mesleki protestoların tırmandığı bir döneme denk geldi.

Başkent Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan hükümet binası önünde yüzlerce sağlık personeli, diş hekimi ve sağlık sektörü çalışanı toplandı. Göstericiler, aralarında maaşların artırılmasının da bulunduğu dokuz talebin Trablus’taki yetkililer tarafından yerine getirilmesi çağrısında bulundu.

Protesto, pazar akşamı hükümet binası önünde düzenlenen barışçıl bir gösteri sırasında güvenlik görevlilerinin bazı doktorlara saldırması üzerine düzenlendi. Olay, çok sayıda Libyalının tepkisine yol açarken, olayın soruşturulması yönündeki çağrılar da arttı.

Sağlık çalışanları, protestolarının ‘yıllardır devam eden sıkıntılar ve geçim baskıları, fiyatlardaki artış, biriken borçlar ve sağlık sektöründeki koşulların kötüleşmesi’ nedeniyle gerçekleştirildiğini belirtti. Çalışanlar, taleplerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve sağlık çalışanlarının insanca yaşayabilecekleri koşulların güvence altına alınmasını amaçladığını vurguladı.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği tarafından dün yayımlanan ve çalışanların açıklamalarının aktarıldığı bildiride, eylemin ‘geçici bir öfke anı olmadığı, yıllarca süren sabrın ardından’ gerçekleştirildiği belirtildi. Açıklamada, sağlık çalışanlarının ‘zor’ olarak nitelendirdiği koşullara rağmen, görevlerini yerine getirmeye ve vatandaşlara hizmet etmeye kararlı mesleki kadro ve uzmanların görevlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Çalışanlar, taleplerinin ‘kişisel kazanımlarla ilgili olmadığını’, sağlık sektörü çalışanlarının koşullarının iyileştirilmesini ve görevlerini yerine getirebilecekleri uygun bir çalışma ortamının sağlanmasını hedeflediğini vurguladı. Açıklamada ayrıca sağlık sisteminin reforme edilmesi ve Libya vatandaşlarına sunulan sağlık hizmetlerinin seviyesinin yükseltilmesi çağrısı yapıldı.

cdfghyju
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto eylemine katılan iki çocuk, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Çalışanlar, taleplerinin küçümsenmesi veya sorgulanmasına yönelik girişimleri reddederken, eylemlerini sürdürme ve vatandaşların hayatını doğrudan ilgilendiren temel sektörlerden biri olarak sağlık sektörünü geliştirme konusundaki kararlılıklarını vurguladı.

Libya’daki sağlık çalışanlarının talepleri arasında maaşların artırılması, ek ödemeler ve yan hakların uygulanması, sağlık sigortası sağlanması, personel yapısının genişletilerek düzenlenmesi ve personel açığının giderilmesi yer alıyor. Çalışanlar ayrıca ilaç, tıbbi malzeme ve cihazların temin edilmesini, görevlerini yerine getirirken korunmalarını, ulusal insan kaynağının korunmasını ve uzmanların özel sektöre veya yurt dışına yönelmesine neden olan sorunların giderilmesini talep ediyor. Sendikaların ve meslek kuruluşlarının, çalışanları ve sağlık sektörünü ilgilendiren kararlara dahil edilmesi de talepler arasında bulunuyor.

Libya Genel Diş Hekimleri Sendikası da dün bir gösteri düzenleyerek tüm sağlık sektörü çalışanlarına, ‘sağlık sektörünün tarihindeki en büyük protesto gösterisi’ olarak nitelendirdiği eylemde toplanma çağrısı yaptı. Sendika, sektörde çalışanların ‘meşru ve adil haklarının’ talep edilmesini istedi.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği ise pazar günü Libya’daki ‘çok sayıda tıbbi ve yardımcı sağlık personeli ile idari çalışanın, Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan Başbakanlık binası önünde barışçıl bir protesto düzenledikleri sırada hükümet binasını korumakla görevlendirilen güç tarafından saldırıya uğramasına’ tepki gösterdi ve olayı kınadı.

j78k
Güvenlik güçleri, pazar günü Trablus’taki UBH binası önünde doktorların düzenlediği barışçıl eylemi dağıttı. (Milletvekilleri ve Devlet Yüksek Konseyi üyelerinin hesapları)

Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt de olaya dikkat çekerek protesto sırasında bir güvenlik görevlisinin bir doktorun yakasından tuttuğunu gösteren fotoğrafı paylaştı. Kuzeyt, alaycı bir ifadeyle, “Sivil devletin polisi, üniversite hocalarına saldırdıktan sonra bugün de doktorları boğuyor!” dedi.

Sendika ve sağlık kuruluşları, Libya Başsavcısı’ndan saldırı olayıyla ilgili ‘derhal ve acil bir soruşturma’ başlatılmasını ve olaya karışan herkesin hesap vermesini talep etti. Kuruluşlar ayrıca sağlık çalışanlarına tam koruma sağlanması çağrısında bulundu.

Libyalı akademisyen Farac Derdur, “Cehalet devletin kurumlarına kök saldığında bilimin değeri geriler, doktor ve öğretmen aşağılanırken silahlı oluşumlara mensup kişiler sahnenin önüne çıkar” dedi. Derdur, “Yeterlilikten yoksun bu ayrım, ülkenin durumunun düzelmesini engelliyor ve kaynaklarının her geçen gün daha fazla tüketilmesine yol açıyor” ifadesini kullandı.

Derdur, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda ücret yapısındaki büyük farklılığa da dikkat çekerek, “Yıllarını zorlu bilim dallarında eğitim almaya adamış bir doktorun 2 bin dinarı aşmayan bir maaş alması, silahın başında yer alanların ise bunun katbekat fazlasını kazanması nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Baskıların ardından UBH, Petrol Tesisleri Muhafızları mensuplarının maaşlarının artırılmasını kabul etti. Bu karar, Libya’daki öğretmenler ile sağlık sektöründe çalışanların geniş kesimlerinin tepkilerini artırırken, Misrata Havalimanı çalışanları ve sivil havacılık personeli de mesleki taleplere dayalı protestolara katıldı. Çalışanlar, ‘mali ve idari durumlarının düzenlenmesi’ çağrısında bulundu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Libya’daki öğretmen hareketi, tüm okullarda genel grev kararını sürdürüyor. Eğitim Bakanı Muhammed el-Karyu ise öğrencilerin eğitim hakkının korunması amacıyla okulların derhal açılması ve öğrencilerin kabul edilmesi için belediyelerdeki eğitim müdürlerine pazar günü yazılı talimat gönderdi.

Öğretmenlerin tepkisini yatıştırmaya yönelik bir girişim olarak Karyu, dün sabah Genel Sağlık Sigortası Fonu Yönetim Kurulu ile bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, eğitim sektöründeki öğretmen ve idari personel için uygulanacak sağlık sigortası programının hayata geçirilmesine ilişkin mekanizmaları belirleyecek ortak bir yaklaşım ele alındı.

fgthyju
Pazar günü Batı ve Orta bölgelerden bir dizi eğitim müfettişiyle geniş kapsamlı bir toplantı düzenlendi. (UBH Eğitim Bakanlığı)

Toplantıda, gerekli verilerin toplanması ve güncellenmesi ile bunların Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi’ne iletilmesini sağlayacak yöntem ve mekanizmalar ele alındı. Böylece sektörde çalışanların tamamına sağlık sigortası sağlanmasına ilişkin onaylı düzenlemenin hazırlanması amaçlanıyor.

UBH Sağlık Bakanı Muhammed el-Guc da pazar akşamı sağlık sektöründe çalışanların taleplerini görüşmek üzere tıp sendikaları, yardımcı sağlık meslekleri ve tıbbi laboratuvar temsilcileri ile sağlık hizmetleri ve hastane yöneticileriyle bir araya geldi.

El-Guc, bakanlığın yayımladığı açıklamada, çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mali haklarının artırılması yönündeki taleplerinin meşru olduğunu belirtti. El-Guc, söz konusu taleplerin yasal çerçeve ve mevcut imkanlar doğrultusunda karşılanması için çalışmaların sürdüğünü kaydetti.


Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
TT

Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)

Halil Musa

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da ‘kapsamlı bir ulusal diyalog’ gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısı, 28 Kasım’da yapılması planlanan genel seçimlerin ertelenmesine yönelik seslerin yükseldiği bir dönemde geldi.

Gözlemciler bu çağrıyı, seçimlerin iptal edildiği 2021 yılının aksine, ertelenmesi konusunda bir uzlaşı platformu olarak değerlendiriyor. Nitekim 2021’de seçimlerin düzenlenmesi kararı Hamas ile varılan tam bir uzlaşıyla alınmış olmasına rağmen Abbas, erteleme adımını ulusal bir mutabakat olmaksızın tek taraflı olarak atmıştı.

Erteleme konusunda genel mutabakat

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  üst düzey bir Filistinli yetkili; Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) her birinin farklı gerekçelerle seçimlerin ertelenmesini istediğini, Washington ve Tel Aviv’in de erteleme taraftarı olduğunu belirtti. Yetkili, “Filistinli grupların ulusal diyalog toplantılarında seçimlerin zamanında yapılması konusunda uzlaşması halinde seçimler gerçekleştirilecek; ancak bu grupların erteleme üzerinde mutabık kalmaları durumunda ise seçimler ertelenecek” değerlendirmesinde bulundu.

Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da yapılması planlanan ulusal diyalog toplantılarına katılması bekleniyor. Bu hamle, Temmuz 2023’te Mısır’ın el-Alemeyn kentinde gerçekleşen görüşmelerden bu yana bu ölçekte atılan ilk adım olma özelliğini taşıyor.

Seçimler önemli

Fetih Hareketi Merkez Komitesi, diyalog sürecini başlatmak üzere bir heyet oluşturdu. Komite, ‘meşruiyetlerin yenilenmesi ve Filistin siyasi sisteminin birliğinin güçlendirilmesi için bir çıkış noktası olarak seçimlerin gerçekleştirilmesinin’ önemini vurguladı. Ancak Komite, ‘seçimlerin Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarında düzenlenmesi için gerekli koşulların hazırlanması ve Merkez Seçim Kurulu’nun görevlerini özgürce yerine getirmesine imkân tanınması’ gerektiğinin altını çizdi. Seçimlerin ertelenebileceğine işaret eden Komite, ‘işgal yönetiminin halkımızın seçimlere katılımının önüne koyduğu engellerin kaldırılması’ çağrısında bulundu.

Fetih yöneticilerinden Cibril er-Racub ise genel seçimlerin ertelenmesini ve ulusal uzlaşının sağlanmasının ardından gerçekleştirilmesini; sürecin de genel seçimlerle değil, devlet başkanlığı seçimleriyle başlatılmasını talep etti. Filistinli siyasetçi Avni el-Meşni ise seçimlerin ertelenmesi konusunun ‘Kahire’deki ulusal diyalog çağrısının temelini oluşturduğunu, bunun nedeninin de herkesin bu karar üzerinde uzlaşması ve hiçbir gruba bu sorumluluğun yüklenmemesi arzusu olduğunu’ belirtti.

Merkez Seçim Kurulu’nun tutumu

El-Meşni, “Seçimlerden beklenen, sonuçların seçim tarihlerini belirleyen tarafın şartlarıyla örtüşmesidir; zira bu taraf yalnızca kendisinin kazanacağı bir seçim istemektedir” değerlendirmesinde bulundu. El-Meşni sözlerini şöyle sürdürdü: “Erteleme için bir bahane arıyorlar. Bu görevi Merkez Seçim Kurulu’na yıkmaya çalıştılar, ancak Kurulun bu görevi reddetmesi ve seçimleri düzenlemeye hazır olduğunu teyit etmesi nedeniyle başarısız oldular.”

Filistin Merkez Seçim Kurulu’nun aktardığına göre, Gazze Şeridi’nde seçimlerin düzenlenmesi için iki plan hazırlandı. İlk plan, İsrail’in seçim materyali ve ekipmanının oy verme tarihinden bir hafta önce bölgeye girişine izin vermesine dayanıyor. Merkez Seçim Kurulu Sözcüsü Ferit Taamallah’a göre alternatif plan ise ‘seçim ekipmanları ile oy sandıklarının doğrudan Gazze Şeridi’nde imal edilmesini’ öngörüyor.

Kudüs kentindeki seçim sürecine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Taamallah, Seçim Kurulu’nun planının -1996, 2005 ve 2006 yıllarında olduğu gibi- kentin varoşlarındaki oy verme merkezlerine dayandığını, yani kentteki Filistinlilerin oylarını bu varoşlarda kullanacağını açıkladı. Taamallah, bu durumun İsrail’in kentte oy kullanma hakkına sahip 140 bin kişiden sadece 6 bininin kentteki posta merkezlerinde oy kullanmasına izin vermesiyle eş zamanlı yürüyeceğini belirtti. İsrail’in Kudüs’te seçim yapılmasına izin vermemesi meselesine de değinen Taamallah, bu sorunun ‘teknik olarak aşılabileceğini, ancak meselenin teknik olmaktan ziyade siyasi olduğunu’ vurguladı.

El-Meşni’ye göre, Filistin’in iki büyük siyasi hareketinin seçimleri erteleme yönündeki arzusu nedeniyle mevcut eğilim, ‘Fetih Hareketi’ne seçimleri ertelemesi için bir çıkış yolu sağlayan FHKC’nin erteleme girişimini kabul etme yönünde’ ağırlık kazanıyor.

Söz konusu girişim; genel seçimlerin ertelenmesini, ‘mevcut engeller ve karmaşık koşullar nedeniyle’ Ulusal Konsey’in yeniden oluşturulmasını ve uzlaşıya dayalı bir geçiş dönemine geçilmesi çağrısını içeriyor.

FHKC, “Halkımızın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına, direnişinin desteklenmesine; çatışma ve çekişmelerden uzak, özgür ve kapsamlı seçimlerin düzenlenebilmesi için siyasi, hukuki ve toplumsal zeminin hazırlanmasına öncelik verilmesi” çağrısında bulundu.

Girişime göre geçiş dönemi, ‘seçimler için gerekli bir çıkış noktası oluşturacak ve sürecin yeni bir bölünme ile iç çatışma alanına dönüşmesini engelleyecek.’ Metin, “Halkımızın tüm kesimleri ile siyasi ve toplumsal unsurlarının kapsamlı bir temsilini yansıtacak şekilde geçiş dönemi için yeni bir Ulusal Konsey oluşturulmasını” ve belirlenecek geçiş süreci boyunca görev yapacak birleşik bir ulusal uzlaşı hükümetinin kurulmasını öngörüyor.

Girişim, seçimler konusunda ise ‘ulusal meşruiyetin yenilenmesi için bir gereklilik olarak’ kapsamlı seçim ilkesinin benimsenmesini ve katılım için hiçbir ön koşul olmaksızın seçimlerin eş zamanlı olarak düzenlenmesi hususunda uzlaşıya varılmasını talep ediyor.

Erteleme talepleri

Siyasi araştırmacı Cihad Harb, ulusal diyalog çağrısının ‘Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın seçimlerin ertelenmesi konusunda Filistinli grupların onayını alma arzusundan’ kaynaklandığı değerlendirmesinde bulundu. Harb, “Birlik kurulması ve siyasi program gibi geniş kapsamlı konularda bir ulusal diyalogdan söz ettiğimizde, bu durum Filistin’in iç düzenlemelerine ilişkin bir geçiş sürecini gerektirir” dedi. Filistinli grupların seçimlere hazır olduklarını beyan etmelerine rağmen erteleme temennisinde bulunduklarını belirten Harb, “Fetih Hareketi iç hatlarda sürece hazır olmadığı için erteleme istiyor. Seçim kurulunca listelerin oluşturulması kararı ve hareketin 8. Kongresi’nden çıkan sonuçların bünyesinde yarattığı karmaşa nedeniyle henüz listesini bile netleştirmiş değil” ifadelerini kullandı.

Hamas hareketine ilişkin değerlendirmesinde ise Harb, örgütün ‘önümüzdeki aylarda uluslararası alanda kabul görüp göremeyeceğini bekleyip gördüğüne, bir başka deyişle aldığı ağır darbelerin ardından Gazze Şeridi’ndeki varlığını bugünkünden daha geniş ve etkin şekilde pekiştirme üzerine bahis oynadığına’ dikkat çekti.

Filistin Devlet Başkanı, genel seçimler için adaylık başvuru süresini 12 günden 18 güne çıkarma kararı almıştı. Böylece adaylık için yasal süre 26 Eylül’den 13 Ekim’e kadar uzatılmış oldu. Abbas’a göre sürenin uzatılması, ‘ulaşım zorlukları, coğrafi engeller ve seçim sürecini çevreleyen olağanüstü koşullar altında adaylara ve listelere daha fazla esneklik sağlamayı’ hedefliyor.

Başvuruların geçen cumartesi günü başlamasının ardından Batı Şeria’nın el-Bire kentinde ve Gazze Şeridi’ndeki Deyr el-Balah’ta yer alan Merkez Seçim Kurulu’na yedi aday listesi sunuldu.


Savaş uçakları Husilerin kayıplarını artırıyor

Taiz kentinin doğusunda Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
Taiz kentinin doğusunda Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
TT

Savaş uçakları Husilerin kayıplarını artırıyor

Taiz kentinin doğusunda Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
Taiz kentinin doğusunda Husilere ait mevzilere düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)

Yemen Silahlı Kuvvetleri, 3 gün içinde 2 bin 316 Husi mensubunun öldüğünü veya yaralandığını açıkladı. Açıklamada, bu sayının 8 cephede gerçekleştirilen 706 hedef alma operasyonu sonucunda ortaya çıktığı belirtildi. Operasyonlarda savaş uçakları, insansız hava araçları (İHA), topçu birlikleri, keskin nişancılar ve roketatarlar kullanıldı. Söz konusu cephelerin Kataf, el-Bak, Aleb, Cevf, Marib, Beyda, Lahic ve Taiz olduğu kaydedildi.

Hükümet güçleri, operasyonlarda personel taşıyıcılar, araçlar, takviye birlikleri, füze fırlatma platformları ve silah depolarının imha edildiğini veya kullanılamaz hâle getirildiğini bildirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre çatışmaların en yoğun olduğu bölgeler Taiz ve Lahic olurken, Husilerin saldırıları sürmesine rağmen temas hatlarında büyük ölçüde değişiklik yaşanmadığı belirtildi.

Taiz’de savaş uçakları, vilayetin doğusundaki Husi mevzileri, silah depoları ve silahları hedef aldı. Saldırılar Maviye Kavşağı, Salih Kenti çevresi ve İstikbal Kampı’nı kapsarken, saldırılar Husi grubuna ait takviye birliklerinin bölgeye ulaşmasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ayrıca kentin batısındaki er-Rabii bölgesine bağlı el-Merzam’da Husi takviyelerini hedefleyen hava saldırısında, askeri kaynaklara göre bir tank yandı.

Hükümet güçleri Cebel Habeşi ve el-Aneyn bölgelerindeki saldırıları püskürtürken, topçu birlikleri de çeşitli cephelerde Husi mevzileri ve toplanma noktalarını hedef aldı. Hava savunma sistemlerinin ise gruba ait bir İHA’yı düşürdüğü bildirildi.

Husi grubu Taiz’e farklı yönlerden baskı kurmaya çalışırken, çatışmalar el-Vaziiyye’de ve oradan Lahic’in batısındaki el-Mudâribe, Ras el-Are ve Kahbub bölgelerine kadar devam etti. Bu bölgelerde düzenlenen İHA saldırılarında Husi unsurlarının toplandığı noktalar ve araçları hedef alındı.