Ortadoğu halklarının büyük bölümü o tarihten sonra doğdu. Bu nedenle söz konusu tarihin ülkelerinin istikrarı, günlük yaşamları ve kaderleri üzerindeki derin etkileri çoğu zaman gözden kaçıyor. O yıl, haritaların sınırlarını aşan savaşlar, fırtınalar ve liderlikler doğurdu. Hatta bazılarına göre bugün ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin kökeni de o tarihe uzanıyor.
Sözünü ettiğimiz yıl 1979'dur. Sonrasında gelen yıllar arasında önem ve tehlike bakımından onunla yarışabilecek başka bir yıl bulmak zordur. O yıl, Paris'ten havalanan uçakla Ayetullah Humeyni Tahran'a döndü. İran Devrimi'nin reaktörü kısa sürede etkilerini yaymaya başladı; özellikle de "Velayet-i Fakih" ilkesinin benimsenmesinin ardından.
Aynı yıl Irak'ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı güçlü adam Saddam Hüseyin'in eline geçti. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir yaşlılığın ve muhtemelen pişmanlığın yükü altında siyasetten çekilmeye zorlandı.
Yine aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın himayesinde Washington'da İsrail Başbakanı Menahem Begin ile Camp David Anlaşması'nı imzaladı.
Bu gelişmeler kısa süre sonra önemli bir uluslararası olayla iç içe geçti. Sovyet lideri Leonid Brejnev Afganistan'ı işgal ederek tarihi bir hata yaptı. Sovyetler bu bataklığa saplanırken, Afganistan'daki savaşçıların arasından ileride yeni yüzyılı New York ve Washington saldırılarıyla açacak olan Usame bin Ladin çıkacaktı. Böylece farkında olmadan Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden yolu da hazırlamış olacaktı.
16 Ocak 1979'da sahne oldukça çarpıcıydı. Protestolar ve gösteriler sürerken Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederek yönetimi Şahpur Bahtiyar hükümetine bıraktı. Yakın çevresi bu ayrılığı "tatil" olarak göstermeye çalıştıysa da gerçekte bu, dönüşü olmayan bir yolculuktu; çünkü ABD artık müttefikini terk etmişti.

Dönüm noktası niteliğindeki gelişme fazla gecikmedi. 1 Şubat 1979'da Paris'ten gelen uçak, 14 yıllık sürgünün ardından Ayetullah Ruhullah Humeyni'yi Mehrabad Havalimanı'na getirdi. Onu karşılayan devasa kalabalık mesajı açık biçimde veriyordu: Şah rejimi düşmüş, devrim kazanmıştı.
Bölgedeki ve dünyadaki karar vericiler bu tabloyu dikkatle izliyordu. En fazla kaygı duyanlardan biri ise Baas yönetimindeki Irak'ın fiili lideri Saddam Hüseyin'di. Tahran'da gelişmeler hızla ilerledi; İslam Cumhuriyeti ilan edildi, Velayet-i Fakih ilkesi devletin temeline yerleştirildi ve anayasa "mazlumları destekleme" gerekçesiyle devrimin ihraç edilmesini öngören hükümler içerdi.
Saddam, Humeyni'nin öldürülmesini reddediyor
Olaylar farklı gelişebilirdi. Humeyni, Necef'te yaşadığı dönemde Irak makamlarının koyduğu sınırları zorlayan bir misafirdi. 6 Mart 1975'te Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Saddam Hüseyin, Cezayir Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma gereği iki taraf da birbirlerinin muhaliflerini desteklemeyecekti.
Irak güvenlik kurumları Humeyni'yi uyardı ancak o, Şah rejimine karşı faaliyetlerini fiilen sürdürdü. Bir gün Iraklı güvenlik görevlileri Saddam'a Humeyni'ye suikast düzenleyip suçu İran istihbaratına atmayı teklif etti. Ancak Saddam bu öneriyi şaşkınlıkla karşıladı ve şu yanıtı verdi:
"Bu öneriyi yapanlar Irak'ın misafirlerine ihanet etmediğini bilmiyor mu?"
Böylece Humeyni hayatta kaldı.
Yastıktaki Bomba ve Rehberi Öldürme Girişimi
İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla birlikte dengeler değişti. Humeyni'yi ortadan kaldırma fikri, Irak İstihbarat Başkanı Berzan et-Tikriti'nin sürekli gündeminde yer almaya başladı. Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi ancak 1981 yılında İran henüz güvenlik kurumlarını tam anlamıyla oturtamamıştı.
Irak istihbaratı, İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü ile ilişkiler kurdu. Bu çerçevede İran Şura Meclisi'ne yönelik büyük bir bombalı saldırı düzenlendi ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü. Ardından Ali Hamaney, bir teyp cihazına yerleştirilen patlayıcıyla hedef alındı. Saldırı sonucunda Hamaney'in eli yaralandı.
Berzan, Humeyni'nin doğrudan hedef alınması konusunda ısrarcıydı. Iraklı istihbaratçılar Humeyni'ye yakın bir din adamına ulaşmayı başardı ve Humeyni'nin kullandığı yün yastığa küçük bir patlayıcı yerleştirdi. Ancak bomba, Humeyni yastıktan uzaktayken infilak etti.
Yazar, bu hikâyeyi Saddam döneminde Irak İstihbaratı'nın Amerika Dairesi Başkanı olan Salim el-Cumeyli'den dinlediğini aktarıyor.
Humeyni'nin yükselişinde tesadüflerin de payı vardı. Irak yönetimi onu ülkeden ayrılmaya zorlayınca yeni bir sığınak arayışı başladı. Daha sonra Paris'te sürgünde bulunan eski Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anlattığına göre, Humeyni'nin çevresindekiler bir dönem onun Suriye'ye yerleşip yerleşemeyeceğini araştırmıştı.
Ancak Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Humeyni gibi bir ismin ülkesine gelmesinin Irak-Suriye ilişkilerini ağır bir krize hatta savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Humeyni'nin Cezayir'e gitmesi önerildi fakat yakın çevresi bu seçeneğe sıcak bakmadı. Sonunda Fransa Humeyni'yi kabul etti ve ona uluslararası bir platform sağladı.
Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında kaldığı dönemde Humeyni'yi çok sayıda kişi ziyaret etti.
Irak yönetimi de Humeyni'nin gerçek niyetlerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Necef'teki sürgün yıllarında Humeyni ile ilişkilerden sorumlu olan Iraklı istihbarat görevlisi Ali Bave Paris'e gönderildi.
Saddam döneminin istihbarat görevlilerine göre Ali Bave yanında konuşmaları gizlice kaydedebilen saat taşıyan bir kişiyi de götürdü. Görüşmede Humeyni son derece net konuştu.
Şah'ın devrilmesinden sonra hedefinin ne olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:
"Bir sonraki hedef, kâfir Baas rejimini devirmek olacak."
Bu sözler Bağdat'ta alarm zillerinin çalmasına yol açtı.
Saddam'ın "Velayet-i Fakih" Korkusu
Humeyni'nin Tahran'a dönüşüyle birlikte Saddam Hüseyin yaklaşan fırtınayı gördüğüne inanıyordu.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çalışan isimlerden biri, Saddam'ı en çok endişelendiren konunun Velayet-i Fakih doktrini olduğunu anlatıyor.
Saddam'a göre bu doktrin, Iraklı Şiilerin Iraklı olmayan bir din adamına siyasi sadakat göstermesini meşrulaştırıyordu. Bu durumun Irak'ın birliğini tehdit ettiğine inanıyordu.

Humeyni'nin Velayet-i Fakih anlayışını anlatan küçük bir kitapçığı masasından eksik etmezdi.
Eylül 1980'de Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamid el-Cuburi ile İran hakkında konuşurken ona bu kitapçığı gösterdi.
Saddam, savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ona göre Humeyni'nin amacı Irak'ı yıkmak ve buradan Arap dünyasına yayılmaktı.
Beklerse İran'la Bağdat sokaklarında savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor, bu nedenle savaşın sınırda başlamasının daha doğru olacağına inanıyordu.
Bazı gözlemcilere göre bu kaygılar, Saddam'ın Ahmed Hasan el-Bekir'i tamamen tasfiye ederek devletin tek karar vericisi haline gelme isteğini de güçlendirdi.
16 Temmuz 1979'da Bekir görevden ayrıldı ve Saddam dönemi resmen başladı.
Eski Dışişleri Bakanı Hamid el-Cuburi'nin anlattığı bir olay Saddam'ın sistem içindeki gerçek gücünü gösteriyordu.
Cuburi, 1974 yılında yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etmek üzere Cumhurbaşkanı Bekir'in yanına gittiğinde, Bekir koltuğunu göstererek şu sözleri söylemişti:
"Cumhurbaşkanlığı koltuğuna işiyorum. Kendi onurunu bile koruyamayan bir makamın ne değeri var?"
Ardından gözleri dolmuş ve şu ifadeyi kullanmıştı:
"İstifayı aklından çıkar. Ben bile istifa edemiyorum. Benim istifamı kim kabul edecek? Biz esiriz."
"İranlıların kafasını kıracağız"
Saddam Hüseyin aslında İran'a savaş açma kararını cumhurbaşkanı olmadan önce vermişti.
Eski Iraklı siyasetçi Salah Ömer el-Ali, Eylül 1979'da Havana'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesi sırasında Saddam ile yaptığı konuşmayı aktarıyor.
Saddam, Humeyni hükümetinin Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirmişti. El-Ali, bu olumlu atmosferin değerlendirilmesini ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini önerdi.

Saddam dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:
"Ey Salah, dikkat et. Böyle bir fırsat belki yüz yılda bir gelir. Fırsat bugün önümüzde. İranlıların kafasını kıracağız. İşgal ettikleri her karışı geri alacağız. Şattülarap'ı geri alacağız."
Daha sonra sert bir ifadeyle ekledi:
"Barışçıl çözüm, insani çözüm ve İran'la sorunların giderilmesi gibi sözleri bir daha ağzından duymak istemiyorum."
Bir yıl sonra savaş başladı.
Saddam, Humeyni Devrimi'nin ABD'yi düşman ilan ettiğini, Sovyetler Birliği'nin İran'ın etkisinin Müslüman cumhuriyetlerine sıçramasından korktuğunu ve Körfez ülkelerinin de İran'ın hedefinde olduğunu düşünüyordu.
Bu nedenle İran'a karşı savaşın Arap ve uluslararası destek göreceğine inanıyordu.
Ancak İran toplumunun milliyetçi reflekslerini ve Irak işgaline göstereceği direnci yanlış hesapladı.
Savaşın başlarında Irak ordusunun işgal ettiği İran topraklarını gezen yazar, Mehran'da iki Irak askerinin korkudan titreyen İranlı bir sivili güvenli bir yere götürdüğünü gördüğünü anlatıyor.
O anda aklından şu düşünce geçmişti:
"İran bir gün intikam alma fırsatı bulduğunda Irak'ın başına ne gelecek?"
Nitekim yıllar sonra İran bu fırsatı elde etti.
Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın Haberi Bile Yoktu
İlerleyen yıllarda İran'a bir dizi beklenmedik hediye verildi. Bazen anlatılanlar bir gazetecinin inanmakta zorlanacağı türdendi.

Irak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nizar el-Hazreci, 1990 yazında Kuveyt'in işgali sırasında yaşananları şöyle anlatıyor:
"Operasyonun gerçekleştiği gece evimde uyuyordum. Sabah erken saatlerde Genel Komutanlık Genel Sekreteri Korgeneral Ala el-Cenabi beni arayarak karargâha gelmemi istedi. Odasına girdiğimde bana, 'Kuveyt'i işgal etmeyi tamamladık' dedi. Nasıl olduğunu sordum. Cumhuriyet Muhafızları, Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık birliklerinin operasyonu tamamladığını söyledi.
Yaklaşık on beş dakika sonra Savunma Bakanı Abdülcebbar Şanşal geldi ve aynı şekilde bilgilendirildi. Düşünün; böylesine büyük bir operasyona Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın haberi olmadan girişilmişti."
Üç-dört gün sonra Saddam, Şanşal ve Hazreci'yi çağırdı. Operasyonu kendilerine bildirmediğini, sürpriz etkisi yaratmak istediğini söyledi ve ekledi:
"Kuveyt'i sizin birliklerinizle değil, doğrudan bana bağlı birliklerle kurtardım."
Hazreci'ye göre bu karar, Saddam'ın İran savaşından galip çıktığına inanmasının yarattığı aşırı özgüvenin sonucuydu.
Büyük bir orduya sahipti. Kendisini zafer kazanmış bir lider olarak görüyordu. Ancak ülke ağır borç yükü altındaydı ve Saddam uluslararası güç dengelerini yanlış okuyordu.
Batı'nın, bölge petrolünün önemli bir bölümünün istikrar sağlayabileceğine inandığı güçlü bir liderin kontrolüne geçmesine karşı çıkmayacağını düşündü. Ayrıca hayranlık duyduğu Selahaddin Eyyubi ve Stalin gibi tarihi figürlerden etkilenerek, ABD'nin kendisini Ortadoğu'nun yönetiminde bir ortak olarak kabul edebileceğini varsaydı.
Oysa Kuveyt'in işgali, Humeyni'nin mirasçılarına büyük bir stratejik fırsat sundu.
Dünya ve bölge ülkeleri dikkatlerini "İran tehdidinden" çok "Irak tehdidine" çevirdi.
Çöl Fırtınası Operasyonu Saddam'ı Kuveyt'ten çıkardı. Irak ağır yaptırımlar altında zayıflarken İran nefes alma ve bölgesel projesini yeniden canlandırma fırsatı buldu.
Usame Bin Ladin ve George W. Bush'un Hediyesi
1979 yılında başlayan hikâyeler birbirine bağlanarak ilerledi.
Sovyet ordusunun Afganistan'ı işgali, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. ABD, Sovyetler Birliği'ni Afganistan'da yıpratmaya karar verdi.
Arap ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler Afganistan'a akın etti. ABD'nin teşvik ettiği ve bir kısmını desteklediği bu savaşçıların arasında Suudi Arabistan'ın zengin ailelerinden birine mensup genç bir isim de vardı: Usame bin Ladin.
El-Kaide'nin temelleri Afganistan'da atıldı.
11 Eylül 2001'de dünya sarsıldı.
Bin Ladin, savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı. Kaçırılan yolcu uçakları New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Washington'a yönelik saldırılarda kullanıldı. Binlerce kişi hayatını kaybetti.
Yazar, bu saldırıların etkisinin Yahya Sinvar'ın 7 Ekim saldırısından çok daha büyük olduğunu vurguluyor.

ABD, gücünün ve prestijinin simgelerine yönelik bu saldırıya sert karşılık verdi.
Başkan George W. Bush, askeri ve güvenlik kurumlarının tavsiyeleri ile yeni muhafazakâr çevrelerin etkisi altında önce Taliban rejimini devirdi, ardından Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini ortadan kaldırdı.
Bu gelişme İran açısından olağanüstü bir fırsat yarattı.
İran Devrim Muhafızları komutanları şaşkınlık içindeydi.
İran'ın düşmanı olan Taliban rejimi Amerikalılar tarafından yıkılmıştı.
İran'ın sekiz yıl savaşmasına rağmen deviremediği Saddam rejimi de yine Amerikalılar tarafından ortadan kaldırılmıştı.
Tahran yönetimi bu iki rejimin devrilmesini kolaylaştırdı ya da en azından engellemedi.
İran, çevresindeki düşmanların ortadan kalkmasından memnundu. Ancak aynı zamanda Amerikan askerlerinin hem doğu hem de batı sınırlarına yerleştiğini de görüyordu.
Böylece İran-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.
Kudüs Gücü komutanları, özellikle de Kasım Süleymani, ABD ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan askeri varlığını yıpratma stratejisi geliştirdi.
Usame bin Ladin, farkında olmadan İran'a ikinci büyük hediyeyi vermişti.
11 Eylül'den sonra dünya El-Kaide tehdidine odaklandı. Ardından dikkatler Saddam Hüseyin'e çevrildi. Batı medyası Irak tehdidini büyüttü ve küresel gündemin merkezine taşıdı.
Bu süreç İran üzerindeki baskının azalmasına yardımcı oldu.
Saddam ile Bin Ladin Arasında Gerçekten İttifak Var mıydı?
Bush yönetimi Irak'a karşı savaş açabilmek için Saddam Hüseyin rejimine çok sayıda suçlama yöneltti.
Kitle imha silahları geliştirmeye devam etmekle suçlandı.
Uluslararası denetçilerin çalışmalarını engellediği ileri sürüldü.
Nükleer silah programından vazgeçmediği iddia edildi.
Ancak en önemli suçlama Saddam ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğu yönündeydi.
Yazarın görüştüğü eski Iraklı istihbarat yetkililerine göre böyle bir iş birliği hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Ancak Saddam yönetimi olası bir iş birliğinin araştırılması hatasını yaptı.
Bin Ladin Sudan'da bulunduğu dönemde, İslamcı lider Hasan Turabi'nin aracılığıyla Irak istihbaratından Faruk Hicazi onunla görüştü.
Görüşme uzun sürdü ancak sonuçsuz kaldı.
Iraklı yetkili dönüşünde Saddam'a bu dosyanın kapatılmasını tavsiye etti ve temaslar sona erdi.
Endişeli Esad'ın Tahran ziyareti
Amerikan işgalinden birkaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Tahran'a gitti.
Gündemde yaklaşan savaş vardı.
Esad, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve İran lideri Ali Hamaney ile görüştü.
Taraflar, Amerikan kuvvetlerinin Irak'ta kalıcı hale gelmesinin ileride Suriye ve İran'a karşı da kullanılabileceğinden endişe ediyordu.
Bu nedenle ABD varlığının direniş yoluyla yıpratılması konusunda görüş birliğine vardılar.
Görüşmelerin bazılarına Kasım Süleymani de katıldı.
Anlaşmanın ardından Suriye, Irak'a gitmek isteyen silahlı grupların geçişini kolaylaştırdı. Süleymani ise Irak içinde etkili direniş ağları kurmaya başladı.
İran coğrafyanın avantajını kullandı ve kazandı.
Irak'taki müttefiklerini yönetim mekanizmalarına yerleştirdi.

Özellikle başbakanlık makamının fiilen Şii siyasi blokların kontrolüne geçmesi İran'ın etkisini artırdı.
Aralık 2011'de son Amerikan askeri Irak'tan ayrıldığında İran, Irak siyasetinin vazgeçilmez ortaklarından biri haline gelmişti.
Irak hükümetleri önce Kasım Süleymani'nin, ardından da İsmail Kaani'nin etkisini taşımaya başladı.
Bağdadi, Fetva ve Haşdi Şabi
İran'ın Irak üzerindeki etkisini daha da pekiştiren yeni bir gelişme yaşandı.
Temmuz 2014'te Ebu Bekir el-Bağdadi Musul'da ortaya çıktı.
Kısa süre önce Irak ordusu Musul'da çökmüş ve şehir DEAŞ'ın eline geçmişti.
Kasım Süleymani bu gelişmeyi hızla değerlendirdi.
Bir silah sevkiyatını Bağdat'a, diğerini Erbil'e gönderdi.
Ardından Irak'ın en etkili Şii dini otoritesi olan Ali es-Sistani "cihad-ı kifai" fetvasını yayımladı.

İran daha sonra bu fetvayı kullanarak Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.
Haşdi Şabi zamanla Irak Başbakanı'na bağlı resmi bir güvenlik kurumu haline geldi.
Böylece İran'ın etkisi parlamentoya, hükümete, orduya ve Haşdi Şabi'ye kadar uzandı.
Yakın dönemde İran yanlısı bazı gruplar, İran'ın ABD ve İsrail saldırılarına maruz kaldığını gerekçe göstererek Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları düzenledi.
Bu gelişmeler İran'ın bölgesel nüfuzunun boyutunu gösteriyordu.
Sonuç: İran'ın Bölgesel yükselişi
İran, Suriye'de Beşşar Esad rejiminin çökmesiyle önemli bir köprüyü kaybetmiş olsa da Irak'a daha sıkı sarıldı.
Aynı zamanda Hizbullah aracılığıyla İsrail sınırında ve Akdeniz kıyısında etkisini sürdürmeye çalıştı.
İran yalnızca Irak'ın görünümünü değiştirmedi.
Lübnan'ın siyasi yapısını da dönüştürdü.
Ayrıca Filistin ve Yemen dosyalarında da belirleyici aktörlerden biri haline geldi.
1979'da başlayan süreçte Saddam Hüseyin'in İran'a karşı açtığı savaş, Kuveyt'i işgali, Usame bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları ve George W. Bush'un Irak'ı işgal kararı; niyetleri ne olursa olsun, İran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmesine hizmet eden üç büyük stratejik "hediye" olarak tarihe geçti.

