İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
TT

İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)

İsrail hükümeti içindeki çeşitli sağcı kurum ve çevreler, uluslararası hukuk uzmanlarının da katılımıyla, Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanlarının Brüksel’de aldığı yaptırım kararına verilecek yanıtı değerlendirmek üzere görüşmeler yürütüyor. AB dışişleri bakanları, işgal altında bulunan Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim hareketinin üst düzey isimleri ve önde gelen kuruluşlarına yaptırım uygulanacağını açıklamıştı.

Masadaki öneriler arasında, Doğu Kudüs’te Filistinlilere hizmet veren sekiz Avrupa ülkesine ait konsolosluğun kapatılması da yer alıyor. Bunun yanı sıra, AB’den ‘siyasi bedel tahsil etmeyi’ amaçlayan çeşitli adımların da değerlendirildiği belirtiliyor.

İsrail’de yargı ve yönetim sistemine yönelik reform girişimlerinin fikir altyapısını oluşturan sağ eğilimli düşünce kuruluşlarından Kohelet Policy Forum’da kıdemli araştırmacı olarak görev yapan avukat Avraham Shalev, hükümete sunulan öneri ve çalışmaların hazırlanmasında rol alan isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Shalev, “AB, İsrail’e yönelik düşmanca tutumunun kendisini tamamen etkisiz ve marjinal bir konuma sürükleyeceğini anlamalıdır” ifadesini kullandı.

gthu7ı8
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria’daki Ma'ale Adumim yerleşim yeri yakınlarında düzenlenen bir basın toplantısı sırasında bir yerleşim projesinin tabelasını elinde tutuyor. (Arşiv – AP)

Söz konusu görüşmelere katılan Shalev, İsrail parlamentosu Knesset’te, Avrupa kaynaklı fonlara yönelik kısıtlamalar getirecek yeni yasal düzenlemeler yapılmasını öneriyor. Bu kapsamda, İsrail'deki siyasi derneklere yapılan Avrupa bağışlarının vergi avantajlarından mahrum bırakılması veya bu fonlara yüksek vergiler uygulanması gibi seçenekler gündeme getiriliyor. Shalev, “AB, Batı Şeria’da geniş çaplı yasa dışı Arap yapılaşma projelerini finanse ediyor. AB’nin tutumu göz önüne alındığında, yaptırımlara maruz kalması gereken tarafın kendisi olduğu açıktır” ifadelerini kullandı. İsrailli hukukçu, buna karşılık olarak İsrail Sivil İdaresi’nin, AB finansmanıyla inşa edilen ruhsatsız yapılara yönelik geniş kapsamlı bir yıkım kampanyası başlatmasını ve tüm inşaat faaliyetlerini derhal dondurmasını önerdi.

Öte yandan Kohelet Policy Forum, yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları ve saldırganların kimlikleri hakkında Avrupalı kurumlara bilgi sağlayan İsraillileri ‘muhbir’ olarak nitelendiriyor ve bu kişilere yaptırım uygulanmasını savunuyor. Kohelet Policy Forum, “Yabancı devletler, yaptırıma tabi tutulan kişi ve kuruluşların faaliyetlerinden yerel bilgi kaynakları olmaksızın haberdar olamazdı” görüşünü dile getirirken, Knesset’in mevcut boykot yasasını değiştirerek İsrail vatandaşlarına yönelik yaptırım çağrılarını yasaklamasını ve bu çağrılar nedeniyle zarar gördüğünü öne süren kişilere tazminat davası açma hakkı tanımasını talep ediyor.

İsrail, Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişletiyor

Kohelet Policy Forum, Doğu Kudüs’te faaliyet gösteren Avrupa ülkelerine ait konsoloslukların kapatılması yönündeki çağrısını da yineledi. Enstitü tarafından hazırlanan değerlendirmede, “Filistin Yönetimi’ne hizmet veren Avrupa konsolosluklarının İsrail’in başkentinin merkezinde faaliyet göstermeyi sürdürmesi başlı başına bir çelişkidir” ifadesine yer verildi. Değerlendirmede, Fransa, Yunanistan, İsveç, İtalya, İspanya, Belçika, Birleşik Krallık ve Türkiye’nin yanı sıra Vatikan’ın Doğu Kudüs’te diplomatik temsilcilikler bulundurduğu belirtilerek, bu temsilciliklerin Kudüs üzerindeki İsrail egemenliğini tanımadığı ve Filistin Yönetimi nezdinde faaliyet yürüttüğü savunuldu. Enstitü, İspanya örneğini vererek, Madrid yönetiminin İsrail’deki büyükelçisini geri çağırmasına rağmen İspanya’nın Kudüs Başkonsolosu’nun kentte görev yapmayı sürdürdüğünü ve Ramallah’ta Filistin Devleti temsilcileriyle çalıştığını ileri sürdü. Kohelet’e göre bu konsolosluklar, ‘sömürgecilik döneminden kalma yapılar’ niteliği taşıyor ve ev sahibi devletin onayı olmadan diplomatik misyonların faaliyet göstermesini uluslararası hukuka aykırı hale getiren kurallarla çelişiyor. Enstitü, Avrupa ülkelerinin Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı izlenimini vermemek için İsrail’den resmî izin almaktan kaçındığını iddia etti. Açıklamada ayrıca, İngiltere ve Fransa’nın Filistin devletini tanıma kararlarına karşı İsrail hükümetinin bir yıl önce ‘uygun bir Siyonist yanıt’ vereceği yönünde taahhütte bulunduğu, ancak bu yönde herhangi bir adım atılmadığı öne sürülerek, söz konusu konsoloslukların derhal kapatılması çağrısı yapıldı. Enstitü, bunun Avrupa ülkelerine İsrail’in egemenliğine yönelik ihlallere sessiz kalmayacağı yönünde net bir mesaj vereceğini savundu.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bilgilere göre, AB yaptırım uygulanacak kişi ve kuruluşların isimlerini açıklamaktan kaçınsa da kararın bazı önde gelen yerleşimci örgütlerini hedef alması bekleniyor. Bu kapsamda, mevcut Maliye Bakanı Bezalel Smotrich tarafından 2006 yılında kurulan ve İsrail’in yerleşim politikalarını desteklemek amacıyla faaliyet gösteren Regavim, Batı Şeria’da yeni yerleşim birimleri kurulmasını savunan ve Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim fikrini destekleyen aşırı sağcı Nachala ile lideri Daniella Weiss ve 1979’dan bu yana yerleşim projelerinde faaliyet gösteren Amana adlı kuruluşun yaptırım listesinde yer alabileceği belirtiliyor. İsrail kaynaklarına göre, söz konusu yaptırımların bu kuruluşların yanı sıra yöneticilerini ve önde gelen isimlerini de kapsaması bekleniyor.

devrf
Ramallah’ın kuzeydoğusundaki bir yerleşim yeri, 12 Mart 2026 (AFP)

İsrail’de siyasi ve hukuk çevreleri, AB’nin son yaptırım kararını, daha önce Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerine karıştığından şüphelenilen bireylere uygulanan yaptırımlara kıyasla daha ciddi bir tırmanma olarak değerlendiriyor. Bu çevreler, AB’nin kararlarına karşı güçlü bir tepki verilmemesi halinde ilerleyen dönemde daha kapsamlı yaptırımların gündeme gelebileceğini savunuyor. Bu kapsamda, Kohelet Policy Forum tarafından ortaya atılan önerilerden biri de AB yargı organlarına başvurulması oldu. Enstitü, yaptırım kararlarının iptali için AB mahkemelerine mümkün olan en kısa sürede dava açılması gerektiğini savunuyor. İsrailli avukat Sarah Shialom, şimdiye kadar Avrupa yaptırımlarından etkilenen hiçbir İsraillinin bu kararlara karşı yargı yoluna başvurmadığını belirterek, AB’nin hukuk sistemi içinde kullanılabilecek çeşitli hukuki mekanizmaların bulunduğunu söyledi. Shialom’a göre en önemli seçenek, yaptırım kararının iptali için dava açılması. AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın 263. maddesine atıfta bulunan hukukçu, bir karar nedeniyle doğrudan etkilenen kişi veya kuruluşların, kararın yayımlanmasından itibaren iki ay içinde AB Genel Mahkemesi’ne başvurarak isimlerinin yaptırım listesinden çıkarılmasını talep edebileceğini ifade etti. Shialom, yaptırım listelerine alınan İsrailliler açısından en önemli unsurun Avrupa mahkemelerinin benimsediği ispat standardı olduğunu belirtti. Buna göre, iddiaları kanıtlama yükümlülüğü yaptırıma maruz kalan kişilere değil, AB makamlarına ait bulunuyor. Avrupa mahkemelerinin yalnızca genel suçlamalar veya soyut gerekçelerle karar veremeyeceğini vurgulayan Shialom, her bir suçlamanın somut ve güçlü delillere dayanması gerektiğini söyledi. Hukukçu, yaptırıma maruz kalan kişinin suçlamaların dayanaksız olduğunu kanıtlaması ve mahkeme tarafından haklı bulunması halinde, AB’nden tazminat talep etme hakkına da sahip olabileceğini ifade etti.



Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
TT

Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)

Japonya Dışişleri Bakanlığı, terörle mücadele tatbikatında teröristleri canlandırmak için kullanılan kıyafetlerin Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" ilişkin kalıp yargıları yansıttığı gerekçesiyle tepkilerin hedefi oldu.

Bakanlığın 10 Eylül'deki tatbikattan paylaştığı fotoğraflarda teröristleri canlandıran kişilerin, kendine özgü dokuma deseniyle bilinen geleneksel Arap kefiyesini andıran başörtüleri taktığı görüldü.

Fotoğraflardan birinde, teröristi canlandıran kişinin atkıyı andıran kumaşla başını örtmüş halde bir rehinenin başına torba geçirdiği görülüyordu. Görseller internette eleştirilere yol açtı. Bazı kullanıcılar, kıyafetin kefiyeye benzerliğinin gözden kaçırılmasının zor olduğunu söyleyerek bakanlığı Arapları veya Müslümanları terörizmle ilişkilendiren kalıp yargıları pekiştirmekle suçladı.

Tepkilerin ardından bakanlık fotoğrafları kaldırdı ve teröristleri canlandıran personelin giydiği kıyafetlerin belirli bir etnik grup, bölge veya din esas alınarak hazırlanmadığını belirten bir açıklama yaptı. Bakanlık ayrıca yanlış anlaşılmadan dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

Bakanlık açıklamasında şöyle dedi:

Yurtdışına seyahat eden ve yurtdışında yaşayan Japon vatandaşlarına yönelik tehditler çeşitlenirken bu eğitimin öneminin giderek arttığının farkındayız ve kısa süre önce tatbikatı gerçekleştirdik.

Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuyu gündeme getirerek "Farklı görüşleri ciddiye aldık" dedi.

Motegi, "Tatbikat, Japon vatandaşlarının korunması açısından çok önemli" diye vurguladı ve ekledi:

Uygun zamanda gerekli bilgileri paylaşarak dikkatli açıklamalar yapmaya çalışacağız.

Bir güvenlik şirketine yaptırılan eğitim, Tokyo'daki bir devlet tesisinde düzenlenmişti.

Güvenlik şirketi, tatbikatların mümkün olduğunca uygulamaya dönük olacak şekilde tasarlandığını ve 7 Japon vatandaşının öldürüldüğü Temmuz 2016'daki Dakka terör saldırısından çıkarılan derslerden yararlanıldığını belirtti.

Bir sosyal medya kullanıcısı, "Terörist karaktere belirli bir bölgeyi çağrıştıran kıyafetler giydirmek ayrımcılığa yol açıyor" diyerek ekledi:

Özür dilenmesini ve paylaşımın silinmesini talep ediyorum.

Bir başka kullanıcı şöyle yazdı:

Dışişleri Bakanlığı ırkçılığı körükleyerek ne elde etmeye çalışıyor? Dışişleri Bakanlığı personelinin niteliği gerçekten bu kadar mı düştü?

Başka bir kullanıcıysa kıyafeti "bariz biçimde uygunsuz ve incitici" diye nitelendirerek fotoğrafların "önyargıları kemikleşmiş, yabancı düşmanı milliyetçi bir kliğin" izlerini taşıdığını söyledi.

Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş'in başkenti Dakka'daki Holey Artisan kafeye 2016'da düzenlenen saldırıya atıfta bulundu. İslamcı militanların kafeyi 12 saat boyunca kuşattığı saldırıda, çoğunluğu yabancı 22 kişi öldürülmüştü. Kurbanların 7'si Japondu. Bu, Bangladeş'te İslamcı militanların düzenlediği en ölümcül saldırıydı.

Japonya'da terörle mücadele tatbikatları 2018'den bu yana düzenleniyor.

Independent Türkçe 


Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
TT

Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)

İsrail ordusu, dün Yahudilerin Yom Kippur (Kefaret Günü) etkinlikleriyle eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki alarm seviyesini önemli ölçüde yükseltti. İsrail güçleri ayrıca Batı Şeria’daki köylerin girişlerine askeri kontrol noktaları kurdu.

Filistin tarafının tepkisine yol açan gelişmede, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dün Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Bu gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Kudüs’teki Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) bölgesine girmesinin ertesi gününde yaşandı.

Sahada ise İsrail ordusu, Cenin yakınlarındaki bir köyde bir Filistinliyi öldürdü. Ayrıca Ramallah’ın kuzeybatısındaki bir yerleşime düzenlenen silahlı saldırıda bir İsrailli hayatını kaybetti.


Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.