Daniel Baumann
Devletler arasındaki çatışmalarda savaş çoğunlukla müzakere masasındaki konumları güçlendirmenin bir aracı olur. Ancak mevcut durumda “ABD, müzakereler aracılığıyla İran'dan istediğini almak için öncekinden daha güçlü bir konumda mı, yoksa daha zayıf bir konumda mı?” sorusunu sormak gerekiyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Hürmüz Boğazı'nın açılması, ABD'nin İran'a uyguladığı ablukaya son verilmesi ve askeri saldırıların durdurulması maddelerini içeren anlaşma çerçevesindeki belirsizliği devam ediyor. İran’a tanınacak ekonomik rahatlama miktarı ve kapsamı, İsrail'in Lübnan'daki Hizbullah'a karşı savaşının akıbeti ve İran nükleer programının geleceği dahil pek çok temel mesele henüz netlik kazanmadı. Bu belirsizlik nedeniyle, kırılgan barış ayakta kalsa bile Washington ile Tahran ayrıntılar ve sonraki adımlar üzerine süregelen müzakerelere mahkûm olmaya devam edecek. Üzücü olansa ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ağır bir bedel ödetmesine karşın ABD'yi Tahran'dan taviz koparmak konusunda muhtemelen daha az yetenekli bırakmış olmasıdır.
ABD’nin savaş hedefleri 28 Şubat'taki harekâtın başından itibaren tutarsız bir görüntü çizmiş olsa da Başkan ve üst düzey komutanların açıklamaları, rejim değişikliğinden İran'ın nükleer ve füze programlarını zayıflatmaya, Tahran'ın başta Hizbullah olmak üzere bölgesel vekillerine verdiği desteği kısmaya kadar uzanan geniş bir yelpazedeki hırsları yansıttı. Ancak bu daha sınırlı hedefler esas alındığında dahi ABD bugün çatışma öncesine kıyasla daha zayıf bir konumda görünüyor.

Açık olmak gerekirse ABD ve İsrail Tahran'a ağır darbeler indirdi. Savaş, aralarında İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ile çok sayıda üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanı ve istihbarat yetkilisinin de bulunduğu yüzlerce kıdemli İranlı ismin ölümüne yol açan bir dizi yıkıcı hava saldırısıyla başladı.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD ve İsrail’in 2025 yılında gerçekleştirdikleri saldırıların ardından zaten gerilemekte olan İran nükleer programı yeni bir darbeyle karşılaşırken ülkenin eskimiş deniz filosunun büyük bölümü yok edildi. ABD ve İsrail ayrıca İran’ın füze cephaneliğinin yaklaşık üçte birini imha etti. Bu oran başlangıçta duyurulandan daha düşük olmakla birlikte önemli ve etkili bir düzey olarak değerlendiriliyor.
“Hürmüz Boğazı’nın açılması, ablukanın sona erdirilmesi ve askeri saldırıların durdurulmasından oluşan anlaşma çerçevesi, özünde hâlâ belirsizliğini koruyor.
Ekonomik cephede ise savaş ve ABD’nin uyguladığı abluka, zaten tükenmiş halde olan İran ekonomisinin çöküşünü daha da derinleştirdi. İranlı liderler bunu kamuoyu önünde direniş ve dayanma söylemiyle reddetse de her anlaşma görüşmesinde ekonomik rahatlama taleplerini ısrarla öne sürmeleri tam tersini gösteriyor. İsrail, savaş öncesinde Gazze Şeridi’nde Hamas'a geniş çaplı yıkım yaşatmış, Lübnan'da Hizbullah'ı zayıflatmıştı. Bu yıl İsrail'in Hizbullah'a yönelik saldırıları örgütün gücünü daha da zayıflatırken İsrail, Lübnan içinde bir tampon bölgeyi de işgal altına aldı.
Bununla birlikte İran bu harekâttan yalnızca sağ çıkmakla kalmadı, güçlü bir karşılık da verdi. İran'ın füzeleri, topçu mermileri ve insansız hava araçları (İHA) ABD'nin Körfez'deki müttefiklerinin petrol altyapısını ve diğer kritik tesislerini hedef aldı. Amerikan uçaklarını imha etti ve Washington'ın üslerini vurdu. Hizbullah, İsrail'in kara ve hava harekâtına karşın İsrail'in kuzeyine saldırılarını sürdürdü. Savaşın en önemli sonucu ise İran'ın Hürmüz Boğazı'nı büyük ölçüde sınırlandırmayı başarması ve petrol, doğalgaz ile diğer malların serbest akışını sekteye uğratarak fiyatları yükseltmesi ve dünya genelinde çalkantıya yol açmasıydı.
ABD ile İran önümüzdeki aylarda müzakere turlarına girerken Tahran masaya daha büyük kozlarla oturacak. Bu nüfuzun en belirgin kaynağı, bu savaş boyunca ilk kez açıkça sergilenen boğazı kapatma kapasitesidir. İran, önceki pek çok ABD-İsrail çatışması ve 2025 yılındaki askeri operasyon dahil olmak üzere geçmişteki gerginliklerde boğazı kapatmaktan kaçınmış, bunu son koz olarak elinde tutmuş ve böyle bir adımın askeri güç karşısında başarısızlıkla sonuçlansa bile dünyayı kendisine karşı birleştirebileceğinden çekinmişti. Ancak bu iki kaygının hiçbiri gerçekleşmedi. ABD ve İsrail'in kapsamlı bombardımanına ve ardından aylarca süren aralıklı saldırılara karşın Hürmüz Boğazı kapalı kalmaya devam etti.
ABD aynı zamanda en önemli güç kaynaklarından birini, yani ittifaklarını da büyük ölçüde yitirdi. Washington'ın Avrupalılarla ya da diğer müttefiklerinin büyük çoğunluğuyla istişare etmeden savaşa girme kararı ve ardından yardım sunmadıkları için onları kınaması, başlıca müttefikler petrol ve gaz ithalatı açısından büyük ölçüde bağımlı olmalarına karşın bazı ülkelerin Amerikan yönetimine cephe almasına zemin hazırladı ve savaş konusundaki derin bölünmeyi gün yüzüne çıkardı.

Orta Doğu'da ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi ABD’nin müttefiki olan başlıca ülkeler İran'ın Körfez ülkelerine karşı saldırılarını dizginlemek amacıyla İran'a ait dondurulmuş fonları serbest bırakmış olabilir. BAE gibi bazı ülkeler ABD ve İsrail ile yakınlaşırken diğerleri Washington'ın güvenilirliğini sorgulamaya başladı.
İran Hürmüz Boğazı'nı kapattı, petrol, gaz ve diğer malların serbest akışını sekteye uğratarak dünya genelinde çalkantıya yol açtı.
İsrail ile ABD de artık bir görüş ayrılığının iki tarafına düştü. İsrailliler Trump'a yatırım yaparak her şeyi kazanmayı umdu. Ancak her şeyi kaybetme riskiyle yüz yüze gelmiş olabilir. ABD için boğazın açılması hayati bir öncelik taşırken İsrail'in farklı kaygıları var. Üst düzey İsrailli yetkililerden bir kısmı son anlaşmayı kınadı. Anlaşmanın kritik öneme sahip nükleer dosyayı ve İran'ın orta menzilli balistik füze programını ele almadığını öne sürdü. Büyük olasılıkla anlaşmanın Hizbullah'ın Lübnan'da gücünü yeniden inşa etmesine olanak tanımasından da kaygı duyuyorlar. Bunlara ek başka itirazlar da mevcut. İsraillilerin bir bölümü İsrail'in seçim dönemine girmesiyle birlikte Başbakan Binyamin Netanyahu'nun güvenilirliğini zayıflatmayı hedefliyor. Böylece yakın iki müttefik kendilerini derin bir ayrışmanın içinde buldu.
İran'ın bu nüfuzu son harekât öncesine kıyasla çok daha pervasızca kullanması da kuvvetle muhtemel. Hamaney ABD ile yüzleşme söz konusu olduğunda saldırgan bir söylemle temkinli hesapları bir arada yürütmüştü. İran’ın yeni liderleri ise ABD ve İsrail saldırısından ve rejim değişikliği operasyonundan sağ çıktıktan, dimdik ayakta kalarak rakiplerine de hasar verdikten sonra kendilerini çok daha güçlü hissedebilirler.

Önümüzdeki aylar, ABD'nin maliyetli ve tartışmalı bir askerî harekâtı diplomatik bir başarıya dönüştürüp dönüştüremeyeceğini ortaya koyacak. Washington'ın müttefiklerinin güvenini yeniden tesis etmesi, caydırıcılığı güçlendirmesi ve İran'ın nükleer ile füze programlarına anlamlı kısıtlamalar dayatması gerekiyor. Aksi takdirde Tahran, gelecekteki krizlerde ABD'yi müttefiklerinden koparabileceğine, savaşın yıkımını katlayabileceğine ve Washington ile müttefiklerine ağır bir bedel ödeteceğine daha da inancını pekiştirecek.


