AB Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio: Avrupa, Washington'un alternatifi değil, güvenlik ortağıdırhttps://turkish.aawsat.com/5285234-ab-k%C3%B6rfez-%C3%B6zel-temsilcisi-luigi-di-maio-avrupa-washingtonun-alternatifi-de%C4%9Fil-g%C3%BCvenlik
AB Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio: Avrupa, Washington'un alternatifi değil, güvenlik ortağıdır
AB Körfez Özel Temsilcisi, sembolizmin ötesine geçen, gerçek güvenlik ve ticaret iş birliğine yönelik bir Avrupa desteğini açıkladı
AB Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio: Avrupa, Washington'un alternatifi değil, güvenlik ortağıdır
Fotoğraf: AFP
Ahmed Mahir
Avrupa Birliği (AB) Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio, Washington ile Tahran arasında savaşı sona erdirmek için varılan mutabakat zaptının ardından, şubat ayında başlayan İran-İsrail çatışması ve Brüksel'in bu çatışmayla nasıl başa çıktığına dair birinci elden bilgiler verdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı habere göre Luigi Di Maio dergiye verdiği röportajda, “söz konusu kriz, Körfez Arap devletlerini doğrudan tehdit altında bıraktı ve AB’yi bölgenin güvenliğindeki rolünün kapsamını netleştirmeye sevk etti” değerlendirmesinde bulundu.
Eski İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Di Maio, çatışmanın başlangıcından bu yana Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) başkentleri arasında yoğun şekilde seyahat ederek, son derece çalkantılı bir bölgesel dönemde Avrupa diplomatik çabalarını koordine etti. Son ön anlaşmanın uygulanabilirliği konusunda hâlâ şüpheler mevcut ve bu röportaj sırasında anlaşmanın tüm detayları henüz açıklanmamıştı.
Di Maio yaptığı açıklamalarda, bakanlar düzeyinde acil toplantılar düzenlemekten, BM Güvenlik Konseyi kararlarını desteklemek ve Kızıldeniz'de deniz misyonları konuşlandırmaya kadar AB'nin Körfez’deki ortaklarını desteklemek için attığı pratik adımları özetledi. Aynı zamanda, birleşik savunma yapısından yoksun bir örgütün karşı karşıya olduğu yapısal sınırlamaları da açıkça kabul etti.
AB'nin amacının, Washington'un alternatifi olarak değil, onun müttefiki olarak KİK devletleriyle iş birliği yapmak olduğunu belirtti.
Di Maio ayrıca, AB'nin İran nükleer meselesindeki diplomatik rolüne, bölgesel devletlerin öncülüğünde bir arabuluculuk sürecinin olasılıklarına ve AB ile KİK arasında uzun zamandır beklenen serbest ticaret anlaşmasına da değindi. Her iki taraf da Ekim 2024'te Brüksel'de liderler düzeyinde gerçekleştirdikleri ilk zirvenin ardından bu anlaşmayı yeniden canlandırma sözü vermişti. Di Maio röportaj boyunca, Avrupa ile Körfez arasında, ticaretin ötesine geçerek güvenlik, siyaset ve bölgesel istikrar çıkarlarını da kapsayan daha derin bir stratejik ortaklığı savundu.
Kırılgan bir ateşkesin ardından İran ve İsrail arasında yaşanan son gerilim, temel bir soruyu gündeme getiriyor: AB, Körfez'e ne tür bir pratik destek sunuyor?
- Bu savaşın başlangıcından bu yana, Avrupa kamuoyu, hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek bir İran saldırısına maruz kalan KİK’deki dostlarımıza güçlü bir şekilde destek vermeye devam etti. Avrupa Birliği, AB ve KİK dışişleri bakanlarının katıldığı acil bir toplantı düzenledi ve bu toplantı sonunda, BM Şartı'nın 51. maddesi uyarınca KİK devletlerinin kendini savunma hakkının altını çizen bir sonuç bildirgesi yayınlandı. Daha sonra, AB’nin KİK ülkeleri ile dayanışma içinde olduğunu göstermek amacıyla şahsen bölgeyi kapsayan bir ziyaret turu gerçekleştirdim. Her bir KİK başkentini ziyaret ettim; daha sonra Avrupa Birliği Dışişleri Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Konseyi Başkanı da bana katıldı.
Bu sembolik dayanışmanın ötesinde, birçok AB üyesi devlet, KİK ülkeleri ile ikili savunma ortaklıklarına uygun olarak üsler, ekipman ve bazı durumlarda askeri personel sağladı. BM'de, 27 AB üyesi devlet, Bahreyn tarafından sunulan 2817 sayılı Kararı oybirliğiyle destekledi. Ayrıca, ABD ve İran arasında devam eden arabuluculuk çabalarını tamamen destekliyoruz ve Başkan Trump'ın bu saldırıların mümkün olan en kısa sürede durdurulması gerektiği görüşüne katılıyorum.
Körfez devletlerini savunma çerçevesinde Ukrayna'yı bir model ve somut bir adım olarak gösterenler olabilir. Nitekim Zelenskiy Körfez'i ziyaret etti ve İran’ın insansız hava araçlarına karşı mücadele konusunda pratik bir deneyim sundu. Avrupa Birliği ile de bir savunma anlaşmasından mı yoksa benzer bir girişimden mi bahsediyoruz?
- AB'nin bir Avrupa ordusu, birleşik savunma sistemi veya tek bir savunma sanayisi yok. Bu açık ve net. Ancak AB üyesi devletler, ortak savunma anlaşmaları konusunda gerçekten ikili adımlar atmış durumda. Körfez ülkeleri tarafından şu anda insansız hava araçlarına karşı kullanılan ekipmanların önemli bir kısmının AB üye devletlerindeki savunma sanayileriyle ortaklaşa geliştirildiğini belirtmekte fayda var. Bu savunma araçlarından daha fazlasını üreteceğiz.
Daha geniş bir bağlamda, AB şu anda KİK ülkelerinin her biriyle ayrı ayrı stratejik ortaklık anlaşması müzakere ediyor. Her ülke, bu anlaşmada savunma ve güvenliğin önemli bir bölüm olarak yer almasına önem verdiğini ifade eden bir mektup gönderdi ve bu, daha geniş bir iş birliği kapsamını temsil ediyor. Kısa vadede, AB bölgeye iki deniz misyonu konuşlandırdı: Kızıldeniz'de Husi saldırılarına karşı ticari gemileri savunan Aspides ile Atalanta Operasyonu. Kızıldeniz'de devam eden saldırılarla ilgili endişe verici haberler almaya devam ediyoruz.
Her iki bölge ayrıca aynı birincil güvenlik ortağına, Amerika Birleşik Devletleri'ne sahip ve amacımız Washington ile daha yakın iş birliği yapmak, onun yerini almak değil.
Sembolik dayanışmanın ötesinde, birçok AB üyesi devlet, KİK ülkeleri ile ikili savunma ortaklıklarına uygun olarak üsler, ekipman ve bazı durumlarda askeri personel sağladı. BM'de, 27 AB üyesi devlet, Bahreyn tarafından sunulan 2817 sayılı Kararı oybirliğiyle destekledi
Ancak AB daha önce sadece birkaç ülkeyle güvenlik anlaşmaları imzaladı. Söz konusu ülkelerle karşılaştırıldığında Körfez neden farklı olmalı?
- Durum farklı değil. AB, üye devletlerinin Körfez ülkeleriyle savunma iş birliğini kolaylaştırmak için önemli bir çerçeve oluşturabilir. Fransa, Yunanistan ve İtalya'nın halihazırda birçok Körfez ülkesiyle, bazıları on yıllar öncesine dayanan ikili savunma anlaşmaları bulunuyor. İdeal sonuç, iki bölgesel örgüt düzeyinde AB ve KİK arasında resmi bir düzenleme konusunda anlaşmaya varılması ve bunun da daha sonra bu çerçeve içinde üye devletlerin bireysel olarak iş birliğini kolaylaştırması olacaktır.
Üst düzey yetkililerimiz, yaklaşık üç yıldır terörle mücadele, deniz güvenliği ve afetlere hazırlık konularında KİK'deki muhataplarıyla sürekli bir diyalog sürdürmektedir. Mevcut durumun aciliyeti göz önüne alındığında, bu iş birliğini bakanlar ve liderler düzeyine yükseltmeyi umuyoruz.
AB'nin İran meselesindeki diplomatik rolüne gelince, AB, özellikle Obama yönetimi sırasında iki kez nükleer anlaşmada kolaylaştırıcı rol oynadığından, İran nükleer dosyası konusunda geniş bir deneyime sahip. Pakistan son aylarda arabuluculuk çabalarına öncülük ediyor. Bu alandaki geniş deneyimi göz önüne alındığında, AB'nin diğer ülkelerden daha belirgin bir diplomatik rol oynaması gerekmez mi?
- Avrupa Birliği'nin nükleer meseledeki deneyimi yadsınamaz. Obama döneminde nükleer anlaşmaya ulaşılmasını kolaylaştırdık ve Biden dönemindeki ikinci girişimi de yönettik; bu girişim, Ukrayna'daki savaş işleri karmaşıklaştırmadan önce yaklaşık yüzde 90 oranında tamamlanmıştı. Ancak, modelin değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bölge ülkelerinin arkasından müzakere edildiği düşünülen herhangi bir anlaşma bölgesel olarak kabul görmeyecek ve kalıcı olma şansı olmayacaktır. Ziyaretlerim sırasında Körfez yetkililerinden bunu doğrudan duyuyorum.
Nükleer anlaşma teknik olarak sağlamdı, ancak bölge ülkeleri masada olmadan müzakere edildi. Bugün bana güven veren husus, bu çabaları aktif olarak destekleyen Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'den oluşan bölgesel bir dörtlü grubun ortaya çıkmasıdır. Avrupa Birliği'nin deneyimi hâlâ mevcut ve Yüksek Temsilcimiz Körfez'deki muhataplarıyla ve Pakistanlı yetkililer ile sürekli temas halinde, ancak kolaylaştırma sürecine bölge öncülük etmeli.
AB şu anda KİK ülkelerinin her biriyle ayrı ayrı stratejik ortaklık anlaşması müzakereleri yürütüyor
İran, Trump'ın önceki anlaşmadan çekilmesi ve AB'nin de kenarda durması göz önüne alındığında, yeni bir anlaşmada Avrupa’nın vereceği garantilere neden güvenmesi gerektiğini sorgulayabilir.
- Konuyu güven açısından ele almaya karşıyım. Trump nükleer anlaşmadan çekildiğinde, AB aynı şeyi yapmadı; anlaşmaya bağlı kaldık. Biden iktidara geldiğinde, İran AB'nin kolaylaştırdığı ikinci tur müzakereler için Viyana masasına geri döndü. Bu görüşmeler, Ukrayna'daki savaş ve İran'ın Rusya'ya insansız hava araçları tedarik etme kararı nedeniyle kesintiye uğrayana kadar iyi ilerledi. İran ikinci bir deneme için de masamıza oturdu. Sorun Avrupa'nın güvenilirliği değildi.
Şimdi farklı bir aşamadayız; bölgesel aktörler kolaylaştırma çabalarına öncülük ediyor ve bunun gelecekteki herhangi bir anlaşmanın kalıcı olma şansını güçlendirdiğine inanıyorum.
İngiltere yakın zamanda KİK ile serbest ticaret anlaşması imzaladı. AB ise 1990'dan beri, yani 35 yılı aşkın süredir Körfez ülkeleriyle müzakereler yürütüyor. Bu süreci geciktiren nedir?
- Tam resmi görmek için bağlam gerekiyor. Müzakereler 1990'larda başladı, ancak her iki taraf da 2008'de müzakereleri askıya alma konusunda anlaştı. Dolayısıyla, süreç uzun süre karşılıklı anlaşma ile durdurulmuştu, sadece Avrupa'nın gecikmeleri sebebiyle değil. Gerçek dönüm noktası ise AB ve KİK liderlerinin Brüksel'de ilk zirvelerini gerçekleştirdikleri ve serbest ticaret anlaşması görüşmelerini yeniden başlatmayı kabul ettikleri Ekim 2024'te yaşandı. Bu görüşmeler şu anda devam ediyor.
Niyetinin ciddi olduğunun bir işareti olarak, AB son altı ila sekiz ay içinde Hindistan, Endonezya, Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı) ve Avustralya ile uzun süredir askıda olan birçok serbest ticaret anlaşmasını sonuçlandırdı. Her iki tarafta da siyasi irade mevcut ve küreselleşmenin dağılması ile birlikte açık ve yapılandırılmış ikili ticaret çerçevelerine olan ihtiyaç artıyor. İnşallah, görüşmelerden imza aşamasına geçeceğiz.
Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5285262-sudan%E2%80%99da-cinsel-%C5%9Fiddet%E2%80%A6-sistematik-bir-sald%C4%B1r%C4%B1-ve-defalarca-can-alan-bir-sava%C5%9F
Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Sudan’daki savaşın dördüncü yılına girmesiyle birlikte, yıkılan evlerin duvarları ve aşırı kalabalık sığınma kamplarının ardında, cinsel şiddete maruz kalıp hayatta kalan ancak kurtuluşları henüz tamamlanmamış kadın ve kız çocuklarının hikayeleri gizleniyor. Travmayla ağırlaşmış bir hafıza ve toplumsal damgalanma korkusu arasında kalan mağdurların yaşadığı acılar, şiddet anının ötesine geçerek uzun bir ıstırap, tecrit ve istikrarsızlık yolculuğuna dönüşüyor.
Bu inceleme, Şarku’l Avsat’ın çatışmayla bağlantılı cinsel şiddete maruz kalan çok sayıda mağdurla gerçekleştirdiği mülakatların yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) raporları, uluslararası kuruluşların belgeleri, hukuk ve psikoloji uzmanlarının görüşlerine dayanıyor. Mağdurların güvenliklerini ve mahremiyetlerini korumak amacıyla isimleri ve bazı tanımlayıcı bilgileri gizli tutuluyor.
Savaş nedeniyle sağlık ve psikolojik destek sisteminin çöktüğü ülkede, iyileşme şansının sınırlı olması veya hiç bulunmaması, hayatta kalanları bedenden ruha, bireyden aileye ve oradan da daha geniş toplumsal yapıya uzanan karmaşık etkilerle karşı karşıya bırakıyor.
Hartum’daki bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Böylece cinsel şiddet, savaş bağlamında meydana gelen bir eylem olmaktan çıkıp, suçun sessizlikle, ihlalin ise adaleti sağlama acziyetiyle kesiştiği kronik bir krize dönüşüyor. Sonuç olarak mağdurlar, başlarına gelenler ile bunu henüz tam olarak kabul etmeyi veya sahiplenmeyi başaramamış bir toplum arasında sıkışıp kalıyor.
“Annem beni zar zor tanıdı”
İfadelerden biri, savaşın patlak vermesinden bu yana mağdurun ailesiyle birlikte yaşadığı Hartum’un güneyindeki el-Ezheri mahallesinden başlıyor. Binlerce aile gibi bu aile de Omdurman şehrindeki Darüsselam’a geçici olarak yerleşmeden önce farklı bölgeler arasında göç etmek zorunda kaldı. Bu süre zarfında kadın, Sabrin pazarından getirilen malları satarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu. Babası da mal satışı işiyle uğraştığı için aile makul bir gelir elde ediyordu.
Ancak kadının hayatı, 2024 yılının Ramazan Ayı’nda erkek kardeşiyle birlikte pazardan dönerken durdurulmasıyla altüst oldu. Dönüş yolunda yaşadıkları bölgeye giden bir araca binen iki kardeş, bazı yolcular tarafından nerede ikamet ettikleri ve babalarının ne iş yaptığı konusunda sorgulanmaya başladı.
Genç kadın, grubun daha sonra kendilerini soruşturma amacıyla Darüsselam bölgesine götürdüğünü belirtti. Kendisi bazı bilgileri inkâr etmeye çalışsa da erkek kardeşinin aile hakkında detaylar verdiğini, bunun üzerine Libya pazarı bölgesindeki savcılık merkezine nakledildiğini aktardı. Burada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) liderlerinden biri tarafından sorgulanan kadın hakkında gözaltı kararı verildi.
İki gün boyunca gözaltında tutulan kadın, üçüncü gün bu liderin kendi evine götürüldü ve burada ilk kez tecavüze uğradı. Birkaç gün sonra ise temizlik, ütü ve benzeri zorunlu işlerde çalıştırılmak üzere başka bir yere nakledilirken, cinsel saldırılar da sistematik olarak devam etti.
Mağdur kadın yaşadıklarını, “Gece yanımıza geliyorlardı, reddettiğimizde ise darp ediliyorduk. İşkence izleri bugün bile vücudumda halen belirgin. Söndürülmüş sigara izlerini vücudumuzda bırakıyorlardı, bacaklarımda kalıcı izler oluştu” sözleriyle ifade etti.
Omdurmanlı bir kadın, kameradan yüzünü gizleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından kaçırılıp tecavüze uğradığını ve serbest bırakılması karşılığında bir miktar para ödediğini anlattı. (AP)
Saldırıların münferit vakalar olmadığını, aylarca neredeyse her gün tekrarlandığını vurgulayan genç kadın, bazı mağdurların günde birkaç kez ve bazen birden fazla kişinin tecavüzüne uğradığını, başvurulabilecek hiçbir merci bulunmadığı için şikâyet etmenin veya yardım istemenin hiçbir faydası olmadığını belirtti.
Mağdurun ifadesine göre, yaklaşık dört ay süren alıkonulma sürecinde erkek kardeşine ne olduğuna dair hiçbir bilgi edinilemedi. Bu süreç, mağdurun, ailenin tanıdığı bir kişiyle karşılaşmasıyla son buldu. Karşılaştığı kişi, fiziksel durumundaki ve çehresindeki büyük değişim nedeniyle ilk başta kendisini tanıyamasa da genç kadın onun dikkatini çekmeyi başardı ve ailesiyle iletişime geçmesini sağladı. Bu kişinin yardımıyla HDK’ye ait son güvenlik noktasına ulaşan kadın, oradan önce el-Hur pazarı bölgesine, ardından da ailesinin yanına dönmeyi başardı.
Kızlarını tamamen kaybettiklerini düşünen ailenin yaşadığı şoku aktaran genç kadın, aşırı zayıflaması, dış görünüşündeki ve psikolojisindeki büyük değişimler nedeniyle annesinin bile ilk bakışta kendisini güçlükle tanıyabildiğini ifade etti.
Birkaç günlük istirahatin ardından annesi tarafından tıbbi kontroller için hastaneye götürüldüğünü belirten mağdur, babasının ikinci bir yıkım yaşamasını önlemek amacıyla annesinin yaşananları ona kendi yöntemiyle aktardığını dile getirdi.
Yaşadıklarının bir istisna olmadığını ve alıkonulan diğer kız çocukları ile kadınların hikayeleriyle benzerlik taşıdığını belirterek sözlerini tamamlayan genç kadın, bu deneyimin sadece özgürlüğünü ve güvenliğini elinden almadığını, aynı zamanda geleceğini de etkilediğini söyledi. Kaçırılmadan önce nişanlı olan mağdur, şu ana kadar nişanlısıyla görüşemediğini ve maruz kaldığı saldırılar hakkında konuşamadığını belirtti.
Bu ifadede dikkat çeken husus sadece ihlallerin boyutu değil; rastgele gözaltı, gayriresmi gözaltı merkezleri arasında nakil, denetim eksikliği ve ardından tamamen kapalı bir alanda sistematik ihlallerin yapıldığı yarı resmi mekanlara sevk edilme gibi zincirleme bir yapının varlığı öne çıkıyor. Bu yapısal süreç diğer ifadelerde de tekrarlanarak yaşananların istisna değil, belirli bir örüntü olduğu hipotezini güçlendiriyor.
Hartum’un yıkık mahallelerinden birinde iki kadın çatışma bölgesinden geçiyor. (AFP – Getty Images)
Şarku’l Avsat’ın farklı bölgelerden topladığı çok sayıda ifadeyle de örtüşen bu anlatı, münferit bir vaka olmaktan uzak bir görünüm sergiliyor ve Sudan’daki çatışma döneminde kadınlara yönelik gözaltı ile ihlallerin benzer yöntemlerle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.
“Bir kadın beni kurtardı ama hamile olmam bana fayda etmedi”
Omdurman şehrinin doğusundaki Bant mahallesinden bir kadın, savaşın ilk aylarında, çocuğunun hastanede tedavi gördüğü sırada yaşadığı ağır tecrübeyi aktardı.
Yaşam koşullarının son derece zor olduğunu belirten kadın, ailenin gıda ve temel yaşam malzemelerinin eksikliğini çektiğini, Omdurman’ın en batısındaki Libya pazarına gitmenin ise kontrol noktalarının varlığı, sivillerin buralardan geçişi sırasında maruz kaldığı gözaltı, darp ve hakaret olayları nedeniyle büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.
Kadın, iki aylık hamile olmasına ve hasta çocuğuna refakat etmesine rağmen bu durum ona bir güvence sağlamadı. Hastanede, aileyle aynı koşulları paylaşıyor gibi görünen bir kadın, mağdurun eşinin Sudan ordusunda subay olduğunu öğrenmesini fırsat bilerek durumu ihbar etti ve kadını HDK’ye teslim etti.
Mağdur kadın yaşadıklarını, “O kadın beni HDK unsurlarına teslim etti ve onlara bir subay eşi olduğumu söyledi. Orada yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutuldum” sözleriyle aktardı. En başından itibaren evli ve hamile olduğunu yetkililere bildirdiğini, kendisine işkence edilmemesi veya darp edilmemesi için yalvardığını belirten kadın, buna karşılık yetkililerin kendisine doğumdan sonra önlem alacaklarını söylediklerini ifade etti.
Bir süre gözaltında tutulduktan sonra başka bir birime nakledilen kadın, burada askeri personel eşi olan yaklaşık 15 kadının yanı sıra çoğu Bant mahallesi sakini olan 12 sivil kadınla birlikte alıkonulduğunu belirtti.
Libya’nın Trablus kentinin doğusundaki bir mülteci kampında okullarının önünde kurulu salıncakta sallanan Sudanlı çocuklar, 18 Mayıs 2026 (AP)
Hamile kadınların bazen doğrudan darp edilmekten muaf tutulduğunu, ancak diğer kadınların sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldığını aktaran sığınmacı, bu muameleler arasında küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel saldırı ve ihlallerin de bulunduğunu belirtti. Kadın, yaşanan korku nedeniyle alıkonulanların itiraz etmeye, hatta ne olduğunu sormaya bile cesaret edemediklerini ifade etti.
Alıkonulan askeri personel eşlerinin, şahit veya yasal prosedürler olmaksızın HDK unsurlarıyla evlenmeye zorlandığını ve baskı altına alındığını ekleyen kadın, gözaltından sorumlu kişilerin kendilerine açıkça, eşlerini silahla öldüremedikleri için onlara bu yolla zarar vereceklerini söylediklerini aktardı.
Zaten evli olduğunu belirterek onları ikna etmek için defalarca girişimde bulunduğunu ancak tüm çabalarının reddedildiğini vurgulayan kadın, nihayetinde HDK liderlerinden biriyle evlenmeye zorlandığını ve bu kişi tarafından Omdurman’ın batısındaki Darüsselam bölgesine götürüldüğünü belirtti.
Darüsselam’da bulunduğu süre boyunca yiyecek ve içecekten mahrum bırakılarak bir odada tutulduğunu, ancak kendisine düzenli olarak uyuşturucu madde verildiğini söyleyen kadın, bu durumun hareket etme ve odaklanma yeteneğini kaybettirdiğini, bu yüzden o dönemin zihninde bulanık kaldığını ifade etti. Kaçırmayı başaran kişilerin elinden kurtulup ailesinin yanına dönmesine rağmen, uzun gözaltı süresi boyunca cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda bugün halen şüphe ve endişe içinde yaşadığını belirten kadın, almak zorunda bırakıldığı ilaç ve iğnelerin etkisiyle o dönem çevresinde olup bitenlerin çoğundan habersiz olduğunu vurguladı.
Adalet açığı ve destek konusundaki zorluklar
Çeşitli nedenlerle cinsel ihlal vakalarının belgelenmesinin zor olduğunu belirten İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Süleyma İshak, Sudan’da savaşın patlak vermesinden bu yana kaydedilen resmi istatistiklerin yaklaşık 2 bin 200 vakaya ulaştığını bildirdi. İshak, özellikle mağdurlara ulaşmanın zor olduğu Darfur bölgeleri başta olmak üzere, bu rakamın sorunun gerçek boyutunu yansıtmadığına dikkat çekti.
Bir destek ve yardım merkezinin önünde sıra bekleyen Sudanlı kadınlar (AFP – Getty Images)
İshak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu meselelerle mücadelenin ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile BM kurumlarıyla yapılan ortaklıklar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti.
Şu ana kadar sadece üç vakanın yargıya taşındığını ve bunların tamamının dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Sudan ordusu mensuplarına yönelik olduğunu ifade eden İshak, söz konusu kişilerin el-Ubeyd ve Beyaz Nil eyaletlerinde hüküm giydiklerini ekledi.
HDK’ye atfedilen ihlallere değinen İshak, bunların mevcut koşullarda hukuki olarak takibinin mümkün olmadığını açıklayarak, gelecekte cezasızlığın önüne geçilmesi için ihlallerin belgelenmesi çağrısında bulundu.
BM tarafından yayımlanan bir rapor, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2025 yılı boyunca tecavüz, toplu tecavüz, cinsel işkence ve cinsel kölelik dahil olmak üzere 500’den fazla cinsel şiddet vakasını belgelediğini ve bu ihlallerin bazı durumlarda ölümle sonuçlandığını ortaya koymuştu.
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün en son raporuna göre ise örgüt, Ocak 2024 ile Kasım 2025 tarihleri arasında Kuzey ve Güney Darfur eyaletlerinde cinsel şiddete maruz kalan 3 bin 396’dan fazla kadına bakım hizmeti sağladı. Raporda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele yetkililerinin; aile içi şiddet, taciz ve cinsel istismar dahil olmak üzere olayların farklı biçimlerinde bir artış kaydettiği aktarıldı.
Sınır Tanımayan Doktorlar bu suçları Sudan'daki çatışmanın belirgin bir işareti olarak nitelendirirken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) mevcut rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmını temsil ettiği uyarısında bulundu.
Bir yıldan fazla bir süre önce kocası kaçırılan ve hâlâ Sudan’ın Omdurman kentinde onu arayan Sudanlı kadın Azhar Abdullah, Nisan 2026 (AP)
İshak, Sağlık Bakanlığı’nın tıbbi ve psikolojik destek protokollerini imkanlar dahilinde sağladığını, hukuki desteğin ise Başsavcılık ile koordineli olarak yürütüldüğünü belirtti. Hizmet ve müdahale düzeyinde eyaletler arasında farklılıklar bulunduğunu ifade eden İshak, en belirgin zorluklardan birinin finansman yetersizliği olduğunu vurgulayarak, kendi ifadesiyle “Kadına yönelik şiddet meseleleri ikincil bir konu değil, bir hayat kurtarma mücadelesidir” dedi.
İshak ayrıca, önceki deneyimlerin eksikliklerini gidermek amacıyla, mağdurları damgalanma riskine maruz bırakmadan veya mahremiyetlerini zedelemeden hizmetleri bir arada sunan yeni koruma ve sığınma merkezleri kurmaya yönelik bir planı da paylaştı.
Yargıya başvurmanın, bildirimi engelleyen toplumsal ve güvenlik kaygıları nedeniyle mağdurların kişisel tercihine kaldığını vurgulayan İshak, Sudan gibi muhafazakâr bir toplumda gizliliği ve korumayı güvence altına alan güvenli bir ortamın sağlanmasının önemine dikkat çekti.
“Çocuğumu bırakmayacağım”
Bu kaygıların temelinde, savaşın ilk aylarında gözaltına alınan Bahri şehri sakini bir kadının hikayesi yer alıyor. Gözaltı, işkence ve kötü muameleyle dolu ağır ve acı bir tecrübe yaşayan kadının bu süreci, hamilelik ve ardından gelen muazzam bir toplumsal baskıyla sonuçlandı.
Mağdur kadın ifadesinde, yaşadığı acıların gözaltından çıkmasıyla son bulmadığını, aksine ailesinin yanına dönmesiyle birlikte psikolojik ve toplumsal baskıların yeni bir evresinin başladığını belirtti. Annesinin, çocuğu terk etmesi ve bir bakım evine teslim etmesi yönündeki ısrarlı talepleriyle karşı karşıya kaldığını aktaran kadın, bu talepleri reddederek çocuğunu yanında tutma hakkını savunduğunu ve yaşananlarda bebeğin hiçbir suçu olmadığını vurguladı.
Sudan’ın Çad sınırına yakın bir mülteci kampına bakan tepenin zirvesinde oturan bir çocuk, Kasım 2023 (Reuters)
Mağdur kadın yaşadıklarını, “Kendimden bir parçayı nasıl terk edebilirim? Sorunumla yüzleşeceğim ve tüm gücümle çocuğumu savunacağım” sözleriyle ifade etti.
Genç kadın, çocuğunu yanında tutma kararının, kendisini ailesiyle, toplumla ve bazı yakınlarının olumsuz yaklaşımlarıyla sürekli bir mücadele içinde bıraktığını, bu durumun tam da yaşadığı acı tecrübenin etkilerinden kurtulmaya çalıştığı bir döneme denk geldiğini belirtti.
Kendisini en çok yıpratan şeyin, sadece zihninde sürekli canlanan gözaltı ve uğradığı ihlallerin hatıraları olmadığını vurgulayan kadın, hayatını tamamen mahveden yıkıcı bir savaşın izlerini silmeye çalışırken, bir yandan da çocuğunun yaşama ve kendisiyle kalma hakkını sürekli ve amansızca savunmak zorunda kalması olduğunu dile getirdi.
Cinsel şiddet bir savaş silahı
Şarku’l Avsat, Sudan Kurucu İttifakı Sözcüsü Ahmed Tagad Lisan ile HDK’nin kontrolü altındaki bölgelerde kadınların tecavüze uğraması ve ittifakın, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına yönelik suçlamalar karşısındaki tutumu hakkında bir görüşme gerçekleştirdi. Sözcü, soruyu incelediğini ancak bu suçlamaları destekleyen somut bir kanıt bulamadığını ve bu konuda yorum yapmasını gerektirecek bir neden görmediğini ifade etti.
Söz konusu siyasi ittifakın resmi internet sitesinde yer alan tanıma göre, Sudan Kurucu İttifakı; kalıcı barışı tesis etmek, demokratik yönetimi inşa etmek ve Sudan genelinde gerçek ve kapsamlı bir birliği sağlamak amacıyla ortak bir irade etrafında birleşen Sudanlı siyasi grupları, silahlı hareketleri, meslek örgütlerini, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını bünyesinde barındıran bir koalisyon olarak biliniyor.
Güney Sudan’daki lojistik üssünde işçiler, Dünya Gıda Programı’na (WFP) ait araçlara gıda maddelerini yüklüyor. (AFP)
Buna karşılık hukuk uzmanı Muiz Hadra, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi’nin silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını açıkça öngördüğünü ve cinsel şiddet kullanımını uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olarak suç saydığını belirtiyor. Hadra, bu ilkelerin sivillere yönelik cinsel saldırı ve ihlalleri savaş suçları ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cezalandıran 1991 tarihli Sudan Ceza Kanunu’na da dahil edildiğine işaret ediyor.
Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sudan’ın, sorumlulardan hesap sorabilecek etkin bir yargı sisteminin bulunmaması, yargı kurumlarının çökmesi ve ulusal adalet mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle adalet sürecinde gerçek bir krizle karşı karşıya olduğunu bildiren Hadra, BM İnsan Hakları Konseyi’nin ihlalleri araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu kurduğunu ancak Sudan hükümetinin bu komisyonun ülkeye girişine izin vermediğini, bunun da soruşturma ve hesap verilebilirlik imkanlarını zorlaştırdığını ifade etti.
İç adalet sisteminin geniş çaplı bir çöküşe sahne olduğu bir dönemde, mevcut ulusal ve uluslararası mekanizmaların hesap sorma konusundaki rollerini tam olarak yerine getirmede yetersiz kaldığını açıklayan Hadra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisinin şu anda yalnızca Darfur bölgesinde işlenen suçlarla sınırlı olduğunu belirtti. Hadra, ağır ihlalleri gerçekleştirenlerin nerede olursa olsun yargılanabilmesini sağlamak amacıyla bu yetkinin tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.
Bildirilen ihlallerin boyutuna kıyasla yargıya taşınan davaların sınırlı sayısı, devam eden savaşın getirdiği güvenlik, hukuk ve kurumsal zorluklar karşısında, suçların belgelenmesi ile faillerin yargılanabilmesi arasında var olan uçurumu gözler önüne seriyor.
Şok edici istatistikler
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yalnızca 2026 yılında, çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan 12,7 milyon kişinin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle ilgili desteğe ihtiyaç duyacağını öngördü. Bu veri, 2023 yılındaki 3,1 milyon seviyesinden bir yükselişi, 2025 yılından bu yana ise 500 binden fazla kişilik bir artışı temsil ediyor. Ayrıca bu sayı, 2024 yılında kaydedilen verinin yaklaşık iki katına, Sudan'daki çatışmaların patlak vermesinden önceki dönemin ise dört katına denk geliyor.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından Sudan’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sı gerek sığınma alanlarının içinde gerekse dışında kendilerini güvende hissetmiyor.
Çatışmalardan kaçarak Hartum’daki bir okula sığınan iki Sudanlı kadın (Getty Images)
Geçtiğimiz nisan ayında BM tarafından yapılan açıklamada, 2025 yılında istikrarlı bir artış gösteren cinsel şiddetin, taciz, istismar ve aile içi şiddet olaylarındaki tırmanışla birlikte içinde bulunulan yılda keskin bir artış kaydettiği belirtildi.
Kurum, üç yıldır süren savaşın kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkisine dikkat çeken bir uyarı raporu yayımladı. Bu rapor; kadın liderliğindeki 85 kuruluş ile kadın hakları derneklerinin katıldığı bir anketin verilerine, iki odak grup tartışmasına, BM kurumları ile uluslararası kuruluşların raporlarına dayandırıldı.
Kurumun raporunda, saha çalışmalarında ön saflarda yer alan kadınların üçte ikisinin 2025 yılı boyunca cinsel şiddette belirgin bir artış yaşandığını bildirdiği, katılımcıların yarısının ise bu artışın 2026 yılında da tırmanarak sürdüğüne işaret ettiği aktarıldı.
Güven duygusunun yokluğu
“Sudan genelindeki kadınlar ve kız çocukları, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin günlük hayatlarının bir parçası haline geldiği ve süregelen bir tehlike barındıran deneyimlerini aktarıyor. Bu durum, gerek sürmekte olan çatışmalardan kaçmaya çalışırken geçtikleri yollarda gerekse ulaştıkları sığınma kamplarında kendisini gösteriyor.”
Bu değerlendirme, UNFPA Sudan Temsilcisi Fabrizia Falcioni tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde New York’taki gazetecilere başkent Hartum’dan video konferans yoluyla yapılan açıklamada dile getirildi. Ülkedeki kadın ve kız çocuklarının kötüleşen durumuna dikkat çeken Falcioni, kadınların ‘bulundukları hiçbir yerde kendilerini güvende hissetmediklerini’ belirtti.
El-Faşir’den kaçıp Çad’ın doğusundaki bir mülteci kampına sığınan Sudanlı bir kadın, 27 Kasım 2025 (Reuters)
Söz konusu tespit, UNFPA tarafından 18 eyaletten 16’sında yaklaşık bin kadın ve kız çocuğunun katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya dayanıyor. Sonuçlar, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sının, sığınma alanlarının içinde veya dışında; pazarlar, su kaynakları, odun toplama alanları ve yollar dahil olmak üzere, özellikle geceleri kendilerini güvende hissetmediklerini ortaya koyuyor.
BM yetkilisi, güvenlik eksikliğinin günlük hayatı da olumsuz etkilediğini vurgulayarak, elektrik kesintileri ve şehirlerin geceleri karanlığa gömülmesiyle ‘güvensizlik hissinin’ daha da katlandığına işaret etti. Falcioni ayrıca; toplumsal damgalanma, misilleme korkusu, maddi imkansızlıklar ve hizmet merkezlerinin uzaklığı nedeniyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarının bildiriminin halen sınırlı düzeyde kaldığını ifade etti.
Derin psikolojik yaralar
Psikoloji uzmanı Hatice Muhammed el-Ubeyd, silahlı çatışma ve savaş ortamlarında cinsel şiddete maruz kalan mağdurların karmaşık ve derin psikolojik etkilerle karşı karşıya kaldığını, travmanın etkilerinin saldırı anının ötesine geçerek göç, savaş ve güvenlik hissinin kaybıyla daha da ağırlaştığını belirtti.
Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada el-Ubeyd, mağdurların yaşayabileceği en belirgin psikolojik etkilerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu ifade etti. Bu durumun; acı verici olayın zihinde sürekli tekrar canlanması, kabuslar ve rahatsız edici rüyalar görme, ayrıca olayı hatırlatan kişilerden, yerlerden veya durumlardan kaçınma eğilimi şeklinde ortaya çıktığını açıkladı. Uzman ayrıca, mağdurların sürekli bir aşırı uyanıklık, korku ve kaygı hali içinde olabileceğini, bunun da günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkilediğini sözlerine ekledi.
Cinsel şiddet mağdurlarına, mahremiyeti ve insan onurunu koruyan güvenli alanlar aracılığıyla psikososyal destek hizmetlerinin sunulmasının önemini vurgulayan el-Ubeyd, uygun bakım ve tedavinin sağlanması, iyileşme sürecine katkıda bulunulması ve normal yaşama devam etme yetisinin yeniden kazanılması için mağdurların destek ağları ve uzmanlaşmış hizmetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Psikolojik desteğin eksikliği
Savaşla bağlantılı cinsel ihlaller yalnızca gelip geçici hadiseler olmaktan uzak bir görünüm sergilerken; destek, koruma ve adalet hususlarında süregelen zorluklar gölgesinde mağdurların yaşamını yeniden şekillendiren kronik yaralara dönüşüyor.
İfadelerin ortaya koyduğu gerçekler sadece ihlalin boyutunu değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı boşluğun derinliğini de gözler önüne seriyor: psikolojik destekteki, hukuki korumadaki ve birçok vakada yüzleşmek yerine hala sessiz kalma eğilimi gösteren toplumsal müdahaledeki boşluk. Savaşın gidişatında aktörler çeşitlenirken, sürecin merkezindeki kadınlar en kırılgan ve adalete erişimi en kısıtlı kesim olmayı sürdürüyor.
Londra’da Sudan’a destek için düzenlenen gösteriden… Gösteride, “130’dan fazla kadın tecavüze uğramaktansa ölmeyi tercih etti” yazılı pankart taşıyan bir kadın (Getty Images)
Cezasızlığın devam etmesi yalnızca mağdurları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şiddet sarmalını kalıcı hale getirerek suçu tekrarlanabilir bir örüntüye dönüştürüyor. Bu nedenle söz konusu ihlallerle mücadele etmek sadece geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor: ‘adaletin geleceğini, kurumların güvenilirliğini ve toplumun savaşın etkilerinden kurtulabilme kapasitesini’.
Savaş, milyonlarca Sudanlının hayatını yeniden şekillendirmeye devam ederken; cinsel şiddet mağdurlarının yaşadığı acılar, bu sürecin en ağır ve kamuoyuna en az yansıyan sonuçlarından biri olmayı sürdürüyor.
Trump: Mutabakat muhtırası nihai değil, gerekirse bombalamaya dönerizhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5285241-trump-mutabakat-muht%C4%B1ras%C4%B1-nihai-de%C4%9Fil-gerekirse-bombalamaya-d%C3%B6neriz
Trump: Mutabakat muhtırası nihai değil, gerekirse bombalamaya döneriz
Fotoğraf: Reuters
ABD Başkanı Donald Trump, İran ile imzalanması planlanan mutabakat muhtırasının "nihai bir anlaşma olmadığını" belirterek, "Eğer anlaşmayı beğenmezsem yeniden bombalamaya döneriz" dedi. Trump ayrıca, muhtıranın yaptırımların derhal kaldırılmasını içermediğini, ancak bu konunun daha sonra ele alınacağını ifade etti.
Öte yandan, Fransa'nın Evian-les-Bains kentinde bir araya gelen G7 liderleri, ABD ile İran arasında varılan anlaşmayı memnuniyetle karşıladıklarını ve uygulanmasına katkı sağlamaya hazır olduklarını açıkladı.
Lübnan'da ise Washington ile Tahran'ın savaşı sona erdiren ve İsrail ile Hizbullah cephesini de kapsayan bir anlaşmaya vardığını duyurmasına rağmen, İsrail ordusu ülkenin güneyindeki çeşitli bölgelere hava saldırıları düzenledi.
ABD-İran Mutabakat muhtırasının taslak metni
Bloomberg, ABD ile İran arasında cuma günü İsviçre'de imzalanması planlanan ve 14 maddeden oluşan mutabakat muhtırasının taslağını yayımladı:
1. İran ve ABD, mevcut savaşta yer alan müttefikleriyle birlikte, bu mutabakatın imzalanmasıyla tüm cephelerde, Lübnan da dahil olmak üzere, savaşın derhal ve kalıcı olarak sona erdiğini ilan eder. Taraflar birbirlerine karşı düşmanca eylemlerde bulunmamayı, güç kullanma tehdidinden veya güç kullanımından kaçınmayı taahhüt eder. Nihai anlaşma, bu madde ve diğer tüm maddeleri teyit edecektir.
2. İran ve ABD, karşılıklı olarak egemenliklerine ve toprak bütünlüklerine saygı göstermeyi, birbirlerinin iç işlerine müdahale etmemeyi taahhüt eder.
3. Taraflar, karşılıklı mutabakatla uzatılabilecek en fazla 60 günlük süre içinde nihai bir anlaşmaya ulaşmak üzere müzakereler yürütmeyi kabul eder.
4. Mutabakatın imzalanmasının ardından ABD, deniz ablukasını kaldıracak, İran'a yönelik müdahale ve engellemeleri durduracak ve en geç 30 gün içinde deniz taşımacılığını savaş öncesi kapasitesine döndürecektir. İran'a ait gemi trafiği de savaş öncesi seviyelerle orantılı olacaktır. Ayrıca ABD, nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde çevre bölgelerdeki güçlerini çekmeyi taahhüt eder.
5. İran, teknik engellerin giderilmesi ve mayın temizliği çalışmalarını da dikkate alarak, Basra Körfezi ile Umman Denizi arasındaki ticari gemi trafiğini 30 gün içinde savaş öncesi seviyelere çıkarmak için gerekli adımları atacaktır.
6. ABD, bölgesel ortaklarıyla iş birliği içinde, İran'ın ekonomik kalkınması ve yeniden yapılandırılması için en az 300 milyar dolarlık finansman içeren kapsamlı bir plan hazırlayacaktır. Bu planın uygulama mekanizması nihai anlaşmanın bir parçası olarak 60 gün içinde belirlenecektir.
7. ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu kararları ile birincil ve ikincil tüm Amerikan yaptırımları dahil olmak üzere İran'a yönelik mevcut yaptırımların kaldırılmasını öngören bir takvim üzerinde anlaşmayı taahhüt eder.
8. İran, hiçbir koşulda nükleer silah üretmeyeceğini yeniden teyit eder. Zenginleştirilmiş materyallerin akıbeti ve İran'ın nükleer ihtiyaçları da dahil olmak üzere nükleer programla ilgili diğer konular nihai anlaşmada düzenlenecektir.
9. Nihai anlaşmaya varılıncaya kadar mevcut durum korunacaktır. İran nükleer programındaki mevcut pozisyonunu muhafaza edecek, ABD ise yeni yaptırımlar uygulamayacak ve bölgedeki askerî varlığını artırmayacaktır.
10. ABD, yaptırımlar kaldırılıncaya kadar İran ham petrolü, petrokimya ürünleri ve bunlarla bağlantılı bankacılık, sigorta ve taşımacılık hizmetlerine yönelik muafiyetler sağlayacaktır.
11. Nihai anlaşmaya yönelik ilerlemeler doğrultusunda İran'a ait dondurulmuş veya kısıtlanmış fon ve varlıklar serbest bırakılacak ve İran Merkez Bankası'nın belirleyeceği nihai yararlanıcıların kullanımına sunulacaktır. ABD bu kapsamda gerekli tüm izin ve lisansları verecektir.
12. İran ve ABD, nihai anlaşmanın başarılı şekilde uygulanmasını ve gelecekteki uyumu denetlemek amacıyla ortak bir uygulama mekanizması kuracaktır.
13. İran, mutabakatın 4, 5, 10 ve 11. maddelerinin uygulanmaya başlamasına ilişkin güvenceleri aldıktan sonra ve bu uygulamalar sürdüğü müddetçe, taraflar yalnızca kalan maddeler hakkında nihai anlaşma müzakerelerine başlayacaktır.
14. Nihai anlaşma, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilecek bağlayıcı bir karar temelinde yürürlüğe girecektir.
Arakçi, Lavrov'a ABD'nin sorumluluğunu hatırlattı
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesinde Tahran ile Washington arasında varılan mutabakat muhtırasının ayrıntılarını ele aldı.
İran Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasına göre Arakçi, görüşmede muhtıranın detaylarını aktararak, maddelerin uygulanmasında sorumluluğun ABD'ye ait olduğunu vurguladı. Ayrıca İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının tamamen durdurulması gerektiğini belirtti.
Açıklamada, iki bakanın ikili ilişkilerle ilgili çeşitli konuları da değerlendirdiği ve Lavrov'un mutabakat muhtırasını memnuniyetle karşıladığı ifade edildi.
Bakanlık ayrıca, Arakçi ve Lavrov'un uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin söz konusu mutabakatı desteklemesinin önemine dikkat çektiğini, Orta Doğu'da barış ve istikrarın güçlendirilmesi amacıyla diplomatik temasların sürdürülmesi gerektiğini vurguladığını kaydetti.
Önümüzdeki dönemde İran'ın nükleer programı, ekonomik yaptırımlar ve karşılıklı yükümlülüklerin uygulanma mekanizmalarına ilişkin ayrıntılı müzakerelerin devam etmesi bekleniyor. Bu nedenle mevcut anlaşma, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların daha kapsamlı bir çözüme kavuşturulmasına zemin hazırlayan genel bir çerçeve olarak değerlendiriliyor.
AB Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio: Avrupa, Washington'un alternatifi değil, güvenlik ortağıdırhttps://turkish.aawsat.com/5285234-ab-k%C3%B6rfez-%C3%B6zel-temsilcisi-luigi-di-maio-avrupa-washingtonun-alternatifi-de%C4%9Fil-g%C3%BCvenlik
AB Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio: Avrupa, Washington'un alternatifi değil, güvenlik ortağıdır
Fotoğraf: AFP
Ahmed Mahir
Avrupa Birliği (AB) Körfez Özel Temsilcisi Luigi Di Maio, Washington ile Tahran arasında savaşı sona erdirmek için varılan mutabakat zaptının ardından, şubat ayında başlayan İran-İsrail çatışması ve Brüksel'in bu çatışmayla nasıl başa çıktığına dair birinci elden bilgiler verdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı habere göre Luigi Di Maio dergiye verdiği röportajda, “söz konusu kriz, Körfez Arap devletlerini doğrudan tehdit altında bıraktı ve AB’yi bölgenin güvenliğindeki rolünün kapsamını netleştirmeye sevk etti” değerlendirmesinde bulundu.
Eski İtalya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Di Maio, çatışmanın başlangıcından bu yana Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) başkentleri arasında yoğun şekilde seyahat ederek, son derece çalkantılı bir bölgesel dönemde Avrupa diplomatik çabalarını koordine etti. Son ön anlaşmanın uygulanabilirliği konusunda hâlâ şüpheler mevcut ve bu röportaj sırasında anlaşmanın tüm detayları henüz açıklanmamıştı.
Di Maio yaptığı açıklamalarda, bakanlar düzeyinde acil toplantılar düzenlemekten, BM Güvenlik Konseyi kararlarını desteklemek ve Kızıldeniz'de deniz misyonları konuşlandırmaya kadar AB'nin Körfez’deki ortaklarını desteklemek için attığı pratik adımları özetledi. Aynı zamanda, birleşik savunma yapısından yoksun bir örgütün karşı karşıya olduğu yapısal sınırlamaları da açıkça kabul etti.
AB'nin amacının, Washington'un alternatifi olarak değil, onun müttefiki olarak KİK devletleriyle iş birliği yapmak olduğunu belirtti.
Di Maio ayrıca, AB'nin İran nükleer meselesindeki diplomatik rolüne, bölgesel devletlerin öncülüğünde bir arabuluculuk sürecinin olasılıklarına ve AB ile KİK arasında uzun zamandır beklenen serbest ticaret anlaşmasına da değindi. Her iki taraf da Ekim 2024'te Brüksel'de liderler düzeyinde gerçekleştirdikleri ilk zirvenin ardından bu anlaşmayı yeniden canlandırma sözü vermişti. Di Maio röportaj boyunca, Avrupa ile Körfez arasında, ticaretin ötesine geçerek güvenlik, siyaset ve bölgesel istikrar çıkarlarını da kapsayan daha derin bir stratejik ortaklığı savundu.
Kırılgan bir ateşkesin ardından İran ve İsrail arasında yaşanan son gerilim, temel bir soruyu gündeme getiriyor: AB, Körfez'e ne tür bir pratik destek sunuyor?
- Bu savaşın başlangıcından bu yana, Avrupa kamuoyu, hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek bir İran saldırısına maruz kalan KİK’deki dostlarımıza güçlü bir şekilde destek vermeye devam etti. Avrupa Birliği, AB ve KİK dışişleri bakanlarının katıldığı acil bir toplantı düzenledi ve bu toplantı sonunda, BM Şartı'nın 51. maddesi uyarınca KİK devletlerinin kendini savunma hakkının altını çizen bir sonuç bildirgesi yayınlandı. Daha sonra, AB’nin KİK ülkeleri ile dayanışma içinde olduğunu göstermek amacıyla şahsen bölgeyi kapsayan bir ziyaret turu gerçekleştirdim. Her bir KİK başkentini ziyaret ettim; daha sonra Avrupa Birliği Dışişleri Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Konseyi Başkanı da bana katıldı.
Bu sembolik dayanışmanın ötesinde, birçok AB üyesi devlet, KİK ülkeleri ile ikili savunma ortaklıklarına uygun olarak üsler, ekipman ve bazı durumlarda askeri personel sağladı. BM'de, 27 AB üyesi devlet, Bahreyn tarafından sunulan 2817 sayılı Kararı oybirliğiyle destekledi. Ayrıca, ABD ve İran arasında devam eden arabuluculuk çabalarını tamamen destekliyoruz ve Başkan Trump'ın bu saldırıların mümkün olan en kısa sürede durdurulması gerektiği görüşüne katılıyorum.
Körfez devletlerini savunma çerçevesinde Ukrayna'yı bir model ve somut bir adım olarak gösterenler olabilir. Nitekim Zelenskiy Körfez'i ziyaret etti ve İran’ın insansız hava araçlarına karşı mücadele konusunda pratik bir deneyim sundu. Avrupa Birliği ile de bir savunma anlaşmasından mı yoksa benzer bir girişimden mi bahsediyoruz?
- AB'nin bir Avrupa ordusu, birleşik savunma sistemi veya tek bir savunma sanayisi yok. Bu açık ve net. Ancak AB üyesi devletler, ortak savunma anlaşmaları konusunda gerçekten ikili adımlar atmış durumda. Körfez ülkeleri tarafından şu anda insansız hava araçlarına karşı kullanılan ekipmanların önemli bir kısmının AB üye devletlerindeki savunma sanayileriyle ortaklaşa geliştirildiğini belirtmekte fayda var. Bu savunma araçlarından daha fazlasını üreteceğiz.
Daha geniş bir bağlamda, AB şu anda KİK ülkelerinin her biriyle ayrı ayrı stratejik ortaklık anlaşması müzakere ediyor. Her ülke, bu anlaşmada savunma ve güvenliğin önemli bir bölüm olarak yer almasına önem verdiğini ifade eden bir mektup gönderdi ve bu, daha geniş bir iş birliği kapsamını temsil ediyor. Kısa vadede, AB bölgeye iki deniz misyonu konuşlandırdı: Kızıldeniz'de Husi saldırılarına karşı ticari gemileri savunan Aspides ile Atalanta Operasyonu. Kızıldeniz'de devam eden saldırılarla ilgili endişe verici haberler almaya devam ediyoruz.
Her iki bölge ayrıca aynı birincil güvenlik ortağına, Amerika Birleşik Devletleri'ne sahip ve amacımız Washington ile daha yakın iş birliği yapmak, onun yerini almak değil.
Sembolik dayanışmanın ötesinde, birçok AB üyesi devlet, KİK ülkeleri ile ikili savunma ortaklıklarına uygun olarak üsler, ekipman ve bazı durumlarda askeri personel sağladı. BM'de, 27 AB üyesi devlet, Bahreyn tarafından sunulan 2817 sayılı Kararı oybirliğiyle destekledi
Ancak AB daha önce sadece birkaç ülkeyle güvenlik anlaşmaları imzaladı. Söz konusu ülkelerle karşılaştırıldığında Körfez neden farklı olmalı?
- Durum farklı değil. AB, üye devletlerinin Körfez ülkeleriyle savunma iş birliğini kolaylaştırmak için önemli bir çerçeve oluşturabilir. Fransa, Yunanistan ve İtalya'nın halihazırda birçok Körfez ülkesiyle, bazıları on yıllar öncesine dayanan ikili savunma anlaşmaları bulunuyor. İdeal sonuç, iki bölgesel örgüt düzeyinde AB ve KİK arasında resmi bir düzenleme konusunda anlaşmaya varılması ve bunun da daha sonra bu çerçeve içinde üye devletlerin bireysel olarak iş birliğini kolaylaştırması olacaktır.
Üst düzey yetkililerimiz, yaklaşık üç yıldır terörle mücadele, deniz güvenliği ve afetlere hazırlık konularında KİK'deki muhataplarıyla sürekli bir diyalog sürdürmektedir. Mevcut durumun aciliyeti göz önüne alındığında, bu iş birliğini bakanlar ve liderler düzeyine yükseltmeyi umuyoruz.
AB'nin İran meselesindeki diplomatik rolüne gelince, AB, özellikle Obama yönetimi sırasında iki kez nükleer anlaşmada kolaylaştırıcı rol oynadığından, İran nükleer dosyası konusunda geniş bir deneyime sahip. Pakistan son aylarda arabuluculuk çabalarına öncülük ediyor. Bu alandaki geniş deneyimi göz önüne alındığında, AB'nin diğer ülkelerden daha belirgin bir diplomatik rol oynaması gerekmez mi?
- Avrupa Birliği'nin nükleer meseledeki deneyimi yadsınamaz. Obama döneminde nükleer anlaşmaya ulaşılmasını kolaylaştırdık ve Biden dönemindeki ikinci girişimi de yönettik; bu girişim, Ukrayna'daki savaş işleri karmaşıklaştırmadan önce yaklaşık yüzde 90 oranında tamamlanmıştı. Ancak, modelin değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bölge ülkelerinin arkasından müzakere edildiği düşünülen herhangi bir anlaşma bölgesel olarak kabul görmeyecek ve kalıcı olma şansı olmayacaktır. Ziyaretlerim sırasında Körfez yetkililerinden bunu doğrudan duyuyorum.
Nükleer anlaşma teknik olarak sağlamdı, ancak bölge ülkeleri masada olmadan müzakere edildi. Bugün bana güven veren husus, bu çabaları aktif olarak destekleyen Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'den oluşan bölgesel bir dörtlü grubun ortaya çıkmasıdır. Avrupa Birliği'nin deneyimi hâlâ mevcut ve Yüksek Temsilcimiz Körfez'deki muhataplarıyla ve Pakistanlı yetkililer ile sürekli temas halinde, ancak kolaylaştırma sürecine bölge öncülük etmeli.
AB şu anda KİK ülkelerinin her biriyle ayrı ayrı stratejik ortaklık anlaşması müzakereleri yürütüyor
İran, Trump'ın önceki anlaşmadan çekilmesi ve AB'nin de kenarda durması göz önüne alındığında, yeni bir anlaşmada Avrupa’nın vereceği garantilere neden güvenmesi gerektiğini sorgulayabilir.
- Konuyu güven açısından ele almaya karşıyım. Trump nükleer anlaşmadan çekildiğinde, AB aynı şeyi yapmadı; anlaşmaya bağlı kaldık. Biden iktidara geldiğinde, İran AB'nin kolaylaştırdığı ikinci tur müzakereler için Viyana masasına geri döndü. Bu görüşmeler, Ukrayna'daki savaş ve İran'ın Rusya'ya insansız hava araçları tedarik etme kararı nedeniyle kesintiye uğrayana kadar iyi ilerledi. İran ikinci bir deneme için de masamıza oturdu. Sorun Avrupa'nın güvenilirliği değildi.
Şimdi farklı bir aşamadayız; bölgesel aktörler kolaylaştırma çabalarına öncülük ediyor ve bunun gelecekteki herhangi bir anlaşmanın kalıcı olma şansını güçlendirdiğine inanıyorum.
İngiltere yakın zamanda KİK ile serbest ticaret anlaşması imzaladı. AB ise 1990'dan beri, yani 35 yılı aşkın süredir Körfez ülkeleriyle müzakereler yürütüyor. Bu süreci geciktiren nedir?
- Tam resmi görmek için bağlam gerekiyor. Müzakereler 1990'larda başladı, ancak her iki taraf da 2008'de müzakereleri askıya alma konusunda anlaştı. Dolayısıyla, süreç uzun süre karşılıklı anlaşma ile durdurulmuştu, sadece Avrupa'nın gecikmeleri sebebiyle değil. Gerçek dönüm noktası ise AB ve KİK liderlerinin Brüksel'de ilk zirvelerini gerçekleştirdikleri ve serbest ticaret anlaşması görüşmelerini yeniden başlatmayı kabul ettikleri Ekim 2024'te yaşandı. Bu görüşmeler şu anda devam ediyor.
Niyetinin ciddi olduğunun bir işareti olarak, AB son altı ila sekiz ay içinde Hindistan, Endonezya, Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı) ve Avustralya ile uzun süredir askıda olan birçok serbest ticaret anlaşmasını sonuçlandırdı. Her iki tarafta da siyasi irade mevcut ve küreselleşmenin dağılması ile birlikte açık ve yapılandırılmış ikili ticaret çerçevelerine olan ihtiyaç artıyor. İnşallah, görüşmelerden imza aşamasına geçeceğiz.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة