David Schenker
Başkan Donald Trump yönetimi, ikinci döneminde, “Gazze Rivierası”ndan Grönland'ı ilhak etme vaadine, Hindistan'ı kendinden uzaklaştırmaktan Ukrayna'da tarafsızlık ve uzun bir listedeki diğer örneklere kadar bir dizi yanlış düşünülmüş dış politika girişimini benimsedi. Bu sürekli genişleyen sorunlu politikalar listesinde, İran destekli Hizbullah’a karşı savaşması için Suriye ordusunu Lübnan'a sokmaya yönelik son girişimi en tehlikeli önerilerden biri olarak öne çıkıyor. Zira uygulanması halinde, bu plan bölgeyi neredeyse kesinlikle daha da istikrarsızlaştıracak ve Ortadoğu'daki ABD çıkarlarına ek zarar verecektir.
16 Haziran'da Başkan Trump, Hizbullah ile başa çıkmanın en iyi yolunun, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçlerin Hizbullah ile savaşmak için Lübnan'a konuşlandırılması olduğunu söyledi. Başkan, İsrail'in bu milis grubunu silahsızlandırmada başarısız olmasından sonra, Suriye'nin bu “işi daha iyi yapabileceğini” varsayıyor. Bu, uzun zamandır bir söylenti olarak dolaşan, Washington'un o zamana kadar sürekli olarak reddettiği planın ABD yönetimi tarafından ilk kez açık bir şekilde kabul edildiği bir açıklamaydı. Bunu reddeden son açıklama, mart ayında ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın bu tür haberlerin “yanlış ve hatalı” olduğuna dair paylaşımıydı.
Bu nedenle, aylardır yapılan ısrarlı haberlerden sonra, Başkanın Suriye’nin bir askeri müdahalede bulunması çağrısı tamamen beklenmedik değildi. Yine de, tahmin edilebilir ciddi sonuçları göz önüne alındığında şok ediciydi. Dengeleri altüst etme eğilimiyle övünen bir yönetim için bile, bu öneri yaklaşılmaması gereken kırmızı bir çizgiyi aşmak gibi görünüyordu.
Washington’un Lübnan'daki dostları ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını destekleyenler bile, Suriye'nin böyle bir askeri rol oynamasını reddediyorlar. Ve iki ülke arasındaki ilişkinin, yankıları bugün hâlâ hissedilen kompleks bir tarihin yükü altında olduğunu kimse unutmuyor. 1970'ten 2024'te devrilmesine kadar Suriye'yi yöneten Hafız Esed ve oğlu Beşşar'ın rejimi altında Şam, Lübnan'ın egemenliğini asla tanımadı. Esed ailesi için Lübnan, Suriye'nin bir parçasıydı. Bu algı sadece siyasi söylemle sınırlı kalmadı. Suriye güçleri, bir yıl önce patlak veren iç savaş sırasında 1976'da fiilen Lübnan'a girdi. Ardından, 1991 ile 2005 yılları arasında Şam, Lübnan üzerinde neredeyse tam bir siyasi egemenlik kurdu ve bu süreçte binlerce Lübnanlı siyasi muhalif susturuldu.
Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil
Acımasız Suriye işgali, ancak Lübnan'ın en popüler siyasetçisi olan eski Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Esed rejimi ve Hizbullah tarafından öldürülmesinin ardından yaşanan geniş çaplı halk ayaklanması ile sona erdi. Suriye’nin topraklarındaki varlığının sona ermesi için Lübnanlıların halk olarak ve siyaseten ödediği ağır bedelden sonra, büyük çoğunluğu Suriye kuvvetlerinin ülkelerine geri döndüğünü görmeyi hiç istemiyor . Bu miras göz önüne alındığında, birçok Lübnanlının Suriye'nin silahlı varlığına karşı derin bir nefret beslemesi de şaşırtıcı değil.
Aynı zamanda, birçok Lübnanlı, eski bir el-Kaide üyesi olan Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümetine şüpheyle bakıyor. Ilımlı Sünniler, Hristiyanlar ve Dürziler, çevrelerinde dini aşırıcılığın yükselişi ve yabancı savaşçılar ile eski cihatçı olduğu söylenen unsurları içeren bir Suriye ordusu hakkında endişelerini dile getiriyorlar.

Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılmasından endişe duyanlar sadece Washington'un dostları değil. Şii milis grubu Hizbullah da Suriye'deki Sünni aşırıcılığın tehlikesi ve bunun kendi halk tabanına olası yansımaları konusunda defalarca uyarıda bulundu. Bölge, yakın zamana kadar son derece acımasız Sünni-Şii mezhepçi çatışmalar ile boğuşuyordu. Kendisine yönelik desteğin gerilediği Hizbullah'ın, bu desteği yeniden güçlendirmek amacıyla Şara hakkındaki korkuları kullandığına ve körüklediğine şüphe yok. 8 Ekim 2023'ten itibaren, Şii çevrelerde Hizbullah'a verilen ve bir zamanlar sağlam olan destek gerilemeye başladı. Hizbullah'ın itibarı, Mart 2026 başlarında ateşkesi ihlal edip İran adına İsrail'e saldırdığı ve bunun sonucunda Güney Lübnan'da çoğu Şii yaklaşık 1,5 milyon insanın yerinden edilmesine neden olduğu için önemli bir darbe aldı.
Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil. Uzun zamandır acı ve sıkıntı çeken birçok Lübnanlı Şii, şüphesiz Hizbullah'ın önce yangını çıkardığını, sonra da kendisini yangını söndürecek itfaiyeci olarak sunduğunu düşünüyor. Ancak, iç desteği yeniden kazanma yönündeki açık girişimleri bir yana, Hizbullah'ın Suriye ordusu konusunda endişelenmek için gerçek nedenleri var.
Suriye iç savaşı sırasında Hizbullah, Esed rejimini savunmak için Suriye'de konuşlanmıştı. O dönemde Hizbullah’ın lideri olan Hasan Nasrallah, bunun Lübnan halkını “korumak” için olduğunu söylemiş ve Sünni isyancı grupların Suriye'de galip gelmeleri halinde “Lübnan'daki herkesi yok edeceklerini” iddia etmişti. Sekiz yıl boyunca Şii milisler, İran İslam Devrim Muhafızları ile birlikte rejimin çoğunluğu Sünni Müslüman siviller olmak üzere yarım milyon insanı öldürmesine ve 10 milyondan fazla insanı göçe zorlamasına yardımcı oldu.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah, şu anda ağırlıklı olarak Sünni olan Suriye ordusuna entegre olmuş aynı Sünni yabancı savaşçılara karşı da savaştı. İki taraf arasında eski bir kan davası olduğunu söylemek yetersiz kalır. Bu nedenle, Lübnan'daki herhangi bir Suriye askeri operasyonunun, acımasız bir mezhep çatışmasına kaymaktan kaçınması olası değil. Kuzeyden gelen Sünni cihatçılar da dahil olmak üzere diğer Lübnan silahlı örgütler de çatışmaya katılabilir ve bu da çatışmanın kapsamını genişletebilir ve daha karmaşık bir çatışmaya kapıyı aralayabilir.
Hizbullah ile başa çıkmak için Suriye’yi öne sürme planı, ABD yönetiminin deklere ettiği Lübnan’ın egemenliğini destekleme hedefini de baltalayabilir. Washington'un İran'ı Lübnan'daki Hizbullah ile “ateşkesi sağlamaya” yönelik özel gruba katılmaya davet etmesi göz önüne alındığında, yönetimin bu hedefe ne kadar bağlı olduğu artık pek de net değil. Bu durumda İran Devrim Muhafızları ve İsrail'in yanı sıra üçüncü bir ülkeyi Lübnan'a güç konuşlandırmaya teşvik etmenin Lübnan’ın egemenliğini nasıl güçlendireceğini hayal etmek zor. En azından bu, Beyrut'a devletin otoritesini sağlamak için Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ni konuşlandırma gibi zor bir kararı ertelemek için ek bir bahane sunacaktır. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Selam liderliğindeki yetkin hükümete rağmen, Lübnan ordusunun ilk “deneme bölgelerinin” ötesine konuşlandırılacağından emin olamayız. Eğer Suriye devreye girerse, bunun gerçekleşme olasılığı kalmayacaktır.
Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi
Son olarak, Suriye askeri güçlerinin Lübnan'da konuşlandırılması, Şam'daki yeni kurulan hükümet için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Trump yönetimi, Şara hükümetinin ve Esed sonrası Suriye'nin başarısına önemli ölçüde siyasi yatırımda bulundu. Ancak Şam hâlâ büyük ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya ve herhangi bir maliyetli askeri harekatın ona bir yararı olmayacaktır. Daha da kötüsü, askeri harekat, zaten sınırlı bir kapasiteden muzdarip olan nispeten küçük Suriye ordusunu tüketebilir. Öte yandan, DEAŞ kalıntıları, özellikle ABD güçlerinin Suriye topraklarından tamamen çekilmesinden sonra, Suriye güçlerinin büyük bir kısmının da yurt dışında konuşlandırılmasını geri dönmek için bir fırsat olarak görebilir. Bir dış askeri macera, en azından son 18 ayını Suriye'nin kırılgan siyasi geçişini yönetmek ve 60 yıllık otoriter yönetim ve 15 yıllık savaş sebebiyle yıpranmış ve bitkin düşmüş bir devleti yeniden inşa etmekle geçiren Şara hükümeti için dikkat dağıtıcı bir faktör olacaktır.

Trump yönetiminin gündeme getirdiği bu önerinin olumsuz yönlerine gelince, göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. İran'a karşı savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi, bu Suriye politikasını uygulamanın sonuçları da tahmin edilebilir ve ABD çıkarlarına son derece zarar vericidir. Buna karşılık, faydaları neredeyse yok denecek kadar az. Olumlu yönden bakıldığında, Suriye’nin harekete geçmesi, bir tür “yük paylaşımı”nı temsil edebilir ve bu, zorlu görevlerde ortaklardan yardım almak söz konusu olduğunda yönetim tarafından tercih edilen bir seçenek. Başkan Trump, bu planı, İsrail'in Hizbullah odaklı bir askeri harekat başlatması durumunda olabileceği gibi, İran'ı Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapatmaya kışkırtmadan Hizbullah ile mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor olabilir.
Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin ağır seyretmesi sebebiyle sabrı tükenen Başkan Trump, Suriye seçeneğini muhtemelen Hizbullah ikilemine hızlı bir çözüm olarak görüyor. Ancak, Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılması bu ikilemi çözmeyecektir. Yönetimin, Washington'un arabuluculuğuyla yürütülen üçlü Lübnan-İsrail görüşmeleri kapsamında devam eden kademeli süreci sürdürmeyi tercih etmesi daha doğru olacaktır. Geçen hafta açıklanan çerçeve anlaşması bu yönde olumlu bir gelişmeydi.
Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi. İronik bir şekilde, bu eski “cihatçı”nın sahip olduğu kendine hakim olma ve siyasi öngörü özelliği, sonunda yönetimi bir başka gereksiz dış politika krizinden kurtaracak şey olabilir.



