Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

Milis gruplarının etkisi silahların ötesine uzanıyor... Ez-Zeydi hükümeti ‘devlet sınavı’ ile karşı karşıya

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.



İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
TT

İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimci saldırılarını kolaylaştırmak için organize ettiği kaos

Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)
Batı Şeria’daki Kalendiya Mülteci Kampı’nda düzenlenen askeri operasyon sırasında İsrail askerleri, 5 Ağustos 2026 (AP)

ABD ve uluslararası kamuoyundan, Batı Şeria’daki silahlı yerleşimci saldırılarına yönelik yoğun eleştirilerin yükseldiği bir dönemde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal güçlerinin güvenlik birimlerinin sorumluluktan kaçmasına ve yerleşimcilerin saldırılarını herhangi bir denetim ve yaptırım olmaksızın sürdürmesine olanak sağlayacak ‘organize kaos’ düzeni olarak nitelendirilebilecek bir çözüm ortaya koydu. Bu yaklaşımın, yerleşimcilerin Batı Şeria üzerinde İsrail egemenliğinin ilan edilmesi yönündeki talebiyle de örtüştüğü belirtildi.

Katz, orduya, yerleşimciler ve yerleşimlerle ilgili sivil nitelikteki davalarda ‘tüm kolluk yetkilerinin’ polise devredilmesini öngören bir plan hazırlanması talimatı verdi. Buna göre polis, bu görev için özel bir birim kuracak ve gerekli yetki ile bütçeye sahip olacak. Katz, polisin Batı Şeria’daki İsraillilere, ‘İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi’ muamele etmesi gerektiğini söyledi. Katz, bu adımı, 104 yeni yerleşimin kurulmasına ilişkin kararların alınması ve yerleşimci çiftliklerine yasal statü verilmesinin ardından yerleşimci nüfusunda yaşanan ‘memnuniyet verici artış’ ile gerekçelendirdi. Katz ayrıca ordunun görevinin ‘Filistin terörizmiyle mücadele etmek’ ve yerleşimleri korumak olduğunu savundu.

Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)
Geçtiğimiz çarşamba günü Batı Şeria’daki Kusra kasabasında yerleşimcilerin taş attığı anları gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Reuters)

Batı Şeria’daki yerleşimcilere yönelik kolluk yetkilerinin ordudan polise devredilmesi meselesinin, ordu ile polis arasında anlaşmazlık konusuna dönüştüğü ortaya çıktı. Bu anlaşmazlığın temel nedenlerinden birinin ise ABD ve uluslararası kamuoyunun tutumu olduğu belirtildi. Her iki tarafın da yerleşimcilerin saldırılarındaki çarpıcı artışın teşvik edilmesi, bunun sonuçları ve savaş suçu niteliğindeki eylemlerin işlenmesiyle ilgili sorumluluğu birbirinin üzerine atmaya çalıştığı ifade edildi. İsrail’in Kanal 12 televizyonunun aktardığına göre Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, hükümetin siyasi ve güvenlik işlerinden sorumlu kabinesi toplantısında, Batı Şeria’daki ordunun görevlerinin ‘giderek genişlediğini’ söyledi. Zamir, yeni yerleşimlerin kurulmasına yönelik hazırlıklar ve askerlere yüklenen görevlerin artması nedeniyle ordunun üzerindeki yükün arttığını belirterek, “Ordu askerleri, yerleşimlerin itibarını zedeleyen bir avuç kişinin peşine düşemez. Polisle iş birliği içinde çalışıyoruz ancak ordunun artık bu görevlerle meşgul olmaması daha uygun” dedi.

İsrail Ordu Radyosu ise İsraillilere yönelik cezai kolluk yetkilerinin büyük bölümünün zaten polisin elinde bulunduğuna dikkat çekti. Buna göre askerler bir yerleşimciyi gözaltına alarak polise teslim edebiliyor ancak ordu, söz konusu kişi hakkında cezai soruşturma yürütmüyor, yargılama yapmıyor veya İsrail cezaevi sisteminde tutukluluğunu sağlamıyor. Kan 11 televizyonu ise Katz’ın açıklamasını mevcut haliyle ‘pratikte anlamsız’ olarak değerlendirdi. Kan 11, Batı Şeria’nın işgal altındaki bölge olması nedeniyle yasal olarak bölgedeki yetkinin orduda bulunduğunu, ordunun İsrailli yerleşimcilere yönelik kolluk faaliyetlerinde polis ve sınır muhafızlarından yararlandığını belirtti. Bu sistemin değiştirilmesi için yasal düzenlemeler yapılması gerektiğine işaret eden Kan 11, söz konusu adımın Knesset’in tatili sırasında ve seçimlere yaklaşık iki ay kala tamamlanmasının beklenmediğini kaydetti. Kuruluş, Katz’ın açıklamasının büyük olasılıkla, Batı Şeria’daki saldırılar sırasında nadiren de olsa yerleşimcileri tahliye eden ordu güçlerine yönelik yerleşimci öfkesini yatıştırmayı amaçladığı değerlendirmesinde bulundu.

Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)
Geçtiğimiz perşembe günü, Batı Şeria’nın Nablus kentinin güneyindeki Kusra köyünün sokaklarından birinde devriye gezen İsrail askerleri (AFP)

Kanal 12, Katz’ın açıklamasının ardından İsrail polis teşkilatının üst düzey yöneticilerinden birinin Savunma Bakanı’na yönelik sert eleştirilerini aktardı. İsmini açıklamayan yetkili, “Belki de Savunma Bakanı’na Yahuda ve Samarya’daki (Batı Şeria) yetkilerin neler olduğunu açıklamamız gerekiyor. İşlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmesi daha iyi olur; çünkü bunları fazlasıyla birbirine karıştırıyor” dedi.

Meselenin bir diğer boyutunu da yerleşimci karakolları oluşturuyor. Şarku’l Avsat’ın Haaretz gazetesinden aktardığına göre, planlama, inşaat ve altyapıya ilişkin geniş yetkiler 2023’ten bu yana sivil yönetimden, Bezalel Smotrich’in denetimindeki yerleşim yönetimine devredildi. Böylece yerleşimci karakollarının büyük bölümünün tahliye edilmesi için zaten sivil ve siyasi makamların onayı gerekiyor.

Yetki konusundaki temel boşluk ise A ve B olarak sınıflandırılan bölgelerde ortaya çıkıyor. İsrail polisi bu bölgelere bağımsız şekilde fiilen girmiyor. Yerleşimcilerin bir Filistin köyüne baskın düzenlemesi veya burada yaşayanlara saldırması durumunda sahada bulunan ve yerleşimcileri gözaltına alarak polise teslim edebilen tek güç ordu oluyor. İsrail Ordu Radyosu’na göre bu yetkinin askerlerden alınması, polisin çalışma kuralları ve bu bölgelere giriş biçimi değiştirilmediği takdirde, söz konusu bölgelerde yerleşimcileri fiilen gözaltına alabilecek hiçbir makamın kalmaması ihtimalini doğuruyor. Radyo, planın kamuoyuna açıklanan haliyle ya uygulanabilir olmadığını ya da kolluk faaliyetlerinde bir boşluk yaratacağını değerlendirdi. Bu durumun, İsrail hükümetinin meseleleri kasıtlı olarak belirsiz bırakarak planlı bir kaosun önünü açtığı izlenimini verdiği belirtildi.

 İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026 tarihinde Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarındaki Tel köyünde bir Filistinliye ait evi havaya uçurdu. (EPA)

Dikkat çekici olan ise yerleşimci liderlerinin Katz’ın kararını memnuniyetle karşılaması oldu. Yerleşim Konseyi Başkanı Yisrael Gantz, “Artık Batı Şeria’daki sivil hayatın İsrail devletinin diğer bölgelerinde olduğu gibi yönetilmesinin zamanı geldi” dedi. Gantz, buna göre kolluk faaliyetlerinin polis tarafından yürütülmesi, ordunun ise güvenlik görevlerine odaklanması gerektiğini savundu. Gantz bununla yetinmeyerek ‘bu adımın tamamlanması’ çağrısında bulundu. Oslo Anlaşmaları’nın iptal edilmesini ve Batı Şeria’da ‘tam İsrail egemenliği’ uygulanmasını isteyen Gantz, artık ‘geçici yönetimden İsrail yasalarının tam anlamıyla uygulanmasına’ geçilmesinin zamanının geldiğini söyledi. Böylece yetkilerin devriyle Batı Şeria’nın ilhakına yönelik siyasi süreci ilişkilendirdi.

Filistinlilerin yalnızca yerleşimcilerin saldırılarıyla karşı karşıya olmadığına da dikkat çekmek gerekiyor. İsrail ordusunun gerçekleştirdiği saldırılar çok daha ağır ve şiddetli boyutlara ulaşıyor. Yerleşimcilerin saldırılarına odaklanılması ve yalnızca onların gündeme taşınması ise ordunun hesap verebilirlikten daha fazla kaçmasına yol açıyor.


Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
TT

Zeydan’ın ziyaretinin ardından Irak’taki Suriyeli tutuklular konusu yeniden gündeme geldi

El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)
El-Hol Kampı’nın tahliyesi öncesinde kampın girişinde bekleyen Suriye güvenlik güçleri (Arşiv – EPA)

Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı ve DEAŞ’a üye olmakla suçlanan Suriyeli tutukluların dosyası, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan’ın geçtiğimiz perşembe günü Şam’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yeniden gündeme geldi. Zeydan’ın Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerde, söz konusu tutukluların dosyasının da ele alındığı belirtildi.

Bazı tutuklu aileleri, çocuklarının ‘terör örgütüyle hiçbir bağlantısının bulunmadığını’ savunarak, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından yakalanmalarının, başta eski Suriye rejimine muhalif olmaları olmak üzere asılsız suçlamalara dayandığını öne sürdü. Aileler, tutukluların Suriye’ye geri getirilmesi, kendilerine yöneltilen suçlamaların doğruluğunun araştırılması ve suçluluğu kanıtlanmayanların serbest bırakılması yönündeki taleplerini yineledi.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve Adalet Bakanı Mazhar el-Veys’in de hazır bulunduğu bir toplantıda, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ve beraberindeki heyeti kabul etti. (SANA)

Haseke vilayetinin doğusundaki Kamışlı kentinin doğusunda bulunan Zahiriyye köyünden İbrahim Abbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin yeğenleri Abdulazim Ahmed el-Abbas ile Alaaddin Hasan el-Abbas’ı 2017 yılında Beşşar Esed rejimine muhalif oldukları gerekçesiyle gözaltına aldığını söyledi.

Arap Zuveyd aşiretine mensup olduğunu belirten İbrahim, “Abdulazim ve Alaaddin’in DEAŞ’la hiçbir bağlantısı yok. Kendilerini Malikiye Hapishanesi’nde düzenli olarak, iki haftada bir veya ayda bir ziyaret ediyorduk. Ancak bir anda Kamışlı Hapishanesi’ne nakledildiler” dedi. İbrahim, uluslararası koalisyonun DEAŞ mensubu mahkûmların Irak’a nakledilmesi amacıyla isimlerini talep ettiği sırada SDG’nin Abdulazim ve Alaaddin’i de bu listelere dahil ettiğini öne sürdü.

Abdulazim ve Alaaddin’in ‘haksız yere gözaltına alındığını’ vurgulayan İbrahim, “İkisi de 20 yaşındaydı, şimdi ise 30 yaşına yaklaştılar” dedi. İbrahim, iki kişinin Suriye’ye geri getirilmesini ve Irak’a nakledilen tüm Suriyeli tutukluların yanı sıra kendileri hakkında da yeniden soruşturma yürütülmesini talep etti. İbrahim, “DEAŞ’a üye olduğu kanıtlananlar yargılansın, suçluluğu kanıtlanmayanlar ise serbest bırakılsın. Biz sadece hakkaniyet ve adalet istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)
Mart 2019’da SDG güçleri tarafından gözaltına alınan ve DEAŞ üyesi olduklarından şüphelenilen tutuklular (Arşiv – AFP)

Geçtiğimiz şubat ayının ortasında Irak Adalet Bakanlığı, SDG tarafından yönetilen Suriye’nin kuzeyindeki cezaevlerinden Irak’taki gözaltı merkezlerine nakledilen DEAŞ mensubu tutukluların uyruklarını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) öncülük ettiği operasyon kapsamında Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların toplam sayısının 3 bin 543 olduğu belirtildi.

Kuzey Suriye’den aktivist Suheyb el-Yarabi, Suriyeli tutukluların iadesi konusunda Şam ile Bağdat arasındaki koordinasyonun hızla ilerlediğini, ancak ABD ile İsrail’in bir tarafta, İran’ın diğer tarafta yer aldığı bölgesel savaşın patlak vermesinin ardından yaşanan gerilim nedeniyle sürecin durduğunu söyledi.

Yarabi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, SDG’nin cezaevlerinde tuttuğu bazı kişilerin DEAŞ’la hiçbir bağlantısının bulunmadığını ve asılsız suçlamalar nedeniyle gözaltına alındıklarını belirtti. Yarabi, “SDG’nin elindeki tüm tutuklular hakkında soruşturmayı yalnızca SDG yürüttü. Bu kişileri DEAŞ mensubu olarak değerlendirdiler ve Irak’a naklettiler” dedi.

Yarabi’ye göre Irak hükümeti, söz konusu tutukluların Suriye’ye iade edilerek burada yargılanmasını, Suriye hükümeti de onların geri gönderilmesini istiyor. Ancak sürecin önündeki en önemli engellerden birinin, tutukluların barındırılabileceği gözaltı merkezlerinin bulunmaması olduğu ifade edildi.

Irak Yargı Denetim Kurumu Başkanı Yargıç Leys Cebir ise Zeydan’ın Şam’daki görüşmelerinde, Irak’ın el-Hol Kampı’ndan teslim aldığı Suriyeli tutukluların dosyası ve hukuki statülerinin ele alındığını söyledi. Cebir, söz konusu kişilerin Irak’ta adli soruşturmalardan geçirildiğini ve hukuk çerçevesinde kendilerine gerekli tüm yargısal güvencelerin sağlandığını belirtti.

Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)
Ocak 2026’da SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nın görünümü (Reuters)

Cebir, “Taraflar, yargılanmalarıyla ilgili dosyaları sonuçlandırmak amacıyla sürekli toplantılar düzenleyecek ortak yargı komisyonları kurulması konusunda anlaşmaya vardı” dedi. Konuya yakın kaynaklar ise Irak ile Suriye arasında, Irak tarafında bulunan Suriyeli tutukluların nakil ve yargılanma süreçlerinin düzenlenmesini öngören ortak bir anlaşmanın yakın zamanda imzalanmasının beklendiğini bildirdi.

Yarabi’ye göre söz konusu dosya, Zeydan’ın Şam ziyaretinin ve Suriyeli yetkililerle yaptığı görüşmelerin ardından ele alınacak. Kurulan komisyonun, tutukluların tek seferde değil, gruplar halinde Suriye’ye iadesini denetleyeceğini belirten Yarabi, Suriye hükümetinin daha önce Irak hükümetine, Irak’a nakledilen Suriyeli tutukluların isimlerinin yer aldığı bir liste göndererek iade edilmelerini talep ettiğini söyledi. Yarabi, Şam yönetiminin bu kişilerin DEAŞ’la bağlantısının bulunmadığı yönünde bilgi edinmesinin ardından söz konusu talepte bulunduğunu aktardı.

Uluslararası hukuk uzmanı Mutasım el-Keylani ise “Prensip olarak, bir kişinin SDG tarafından suçlanması veya adının bir güvenlik kaydına geçirilmesi, hukuken DEAŞ’a üye olduğunu kanıtlamak için yeterli değildir” dedi. El-Keylani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu dosya için en uygun çözümün toplu tahliye veya toplu yargılama olmadığını belirterek, “Bunun yerine kişileri açık hukuki kategorilere ayıracak ortak bir Suriye-Irak yargı mekanizması oluşturulmalı” ifadesini kullandı.

Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)
Suriyeli yetkililerin kontrolü ele geçirdikten sonra kapattığı el-Hol Kampı (Arşiv – AFP)

Söz konusu hukuki kategoriler ise şöyle sıralanıyor: Birinci kategori, haklarında ciddi adli delil bulunmayan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin serbest bırakılarak Suriye’ye iade edilmesi gerekiyor. İkinci kategoride, hakkında Irak mahkemelerince herhangi bir hüküm verilmemiş tutuklular yer alıyor. Bu durumda Suriye, vatandaşlarının kendi yargı mercilerinde yargılanmak üzere kendisine teslim edilmesini talep edebilir. Üçüncü kategori ise Irak topraklarında veya Irak vatandaşlarına karşı işlenen suçlarla suçlanan kişilerden oluşuyor. Bu kişiler hakkında yargılama yetkisi açısından Irak’ın hukuki dayanağı daha güçlü. Dolayısıyla bu kişilerin iadesi, yargılamaları veya verilen cezanın infazı tamamlanana kadar ertelenebilir.

Dördüncü kategori, haklarında Irak mahkemelerince kesinleşmiş hüküm bulunan kişileri kapsıyor. Bu kişilerin aynı fiil nedeniyle Suriye’de otomatik olarak yeniden yargılanması söz konusu değil. Ancak iki ülke arasında bir anlaşma veya ikili düzenleme bulunması ve her iki tarafın da onay vermesi halinde, kalan cezalarının infaz edilmesi amacıyla Suriye’ye nakledilmeleri mümkün olabilir.

Beşinci kategori ise asılsız suçlamalarla gözaltına alınmış veya işkenceye maruz kalmış olabilecek kişilerden oluşuyor. Bu kişilere ve avukatlarına suçlama dosyasını inceleme, gözaltı ve soruşturmanın hukuka uygunluğuna itiraz etme ve işkence iddialarının soruşturulmasını talep etme hakkı tanınması gerekiyor. Tek delilin zorla alınmış bir itiraf veya incelenmesi mümkün olmayan bir güvenlik istihbaratı olması halinde ise bu delile dayanılarak mahkûmiyet kararı verilmesinin hukuken mümkün olmadığı belirtiliyor.


Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
TT

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle sınır tampon bölge uygulamasını uzattı

Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)
Sınır tampon bölgesinin genişletilmesi kararı güvenlik gerekçeleriyle alındı ​​(AFP)

Tunus, güvenlik gerekçeleriyle 2013 yılından bu yana yürürlükte olan ülkenin güneyindeki tampon bölge uygulamasını bir yıl daha uzattı.

Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığı habere göre, uzatma kararını bir yıl süreyle yürürlüğe koyan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29 Ağustos’tan itibaren geçerli olmak üzere dün Resmî Gazete’de yayımlandı.

Tampon bölge, ülkenin güneyindeki batı ve doğu sınırları ile en güneydeki çöl bölgelerini kapsıyor. Bölgenin batısında Cezayir, doğusunda ise Libya sınırı bulunuyor.

Bölgeye giriş, yetkili makamlardan önceden izin alınması şartına bağlı.

Tampon bölge kararı ilk kez 2013 yılında, güvenlik ve ordu devriyelerini hedef alan bir dizi terör saldırısı ve suikastın ardından ilan edilmişti. Saldırılarda Tunuslu siyasetçiler Şükrü Belayd ve Muhammed el-Brahmi de öldürülmüştü. Karar, o tarihten beri düzenli olarak uzatılıyor.

Tunus makamları, bölgenin yıllık olarak uzatılmasıyla bölgesel güvenlik tehditleri karşısında devlet kurumlarının denetimini güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda öncelikli hedefler arasında silah, kaçak mal ve yasaklı maddelerin kaçakçılığıyla mücadele, düzensiz göç ve sınırdan kaçak geçiş yapan şebekelerle mücadele ve terör örgütleri ile aşırılık yanlılarının çöl geçiş güzergâhlarındaki hareketlerinin engellenmesi bulunuyor.

Kararname uyarınca, tampon bölgedeki yetkililer, kurallara uymayan kişileri durdurmak veya arama yapılmasına izin vermelerini sağlamak amacıyla, silah kullanımı da dâhil olmak üzere yasaların izin verdiği bütün araçlara başvurabilecek.

Kararnamenin 10. maddesi, askeri ve güvenlik personeli ile gümrük görevlilerinin sınır kapılarında veya tampon bölge içerisindeki tesislerde meydana gelebilecek izinsiz bulunma ve toplu gösteri vakalarına, kamu düzeninin korunması amacıyla müdahale etmesini öngörüyor.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 11. maddesi ise ihtiyaç duyulması halinde ve cumhurbaşkanının bilgilendirilmesinin ardından askeri makamlara, sınırdaki tampon bölgeye veya bölgenin belirli bir kısmına izin olmaksızın giriş ve geçişleri yasaklama yetkisi veriyor.