Salah Laban
Bağımsızlık deklarasyonundan 250 yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri, iki buçuk yüzyıl içinde Kuzey Amerika'nın doğu kıyısında yeni kurulmuş bir devletten, dünya çapında siyasi, ekonomik ve askeri dengeleri şekillendiren kilit bir oyuncuya dönüşerek, modern uluslararası sistemin en etkili gücü konumunda bulunuyor.
Bu dönüşüm tek bir aşamanın ürünü değil, büyük savaşlar, ekonomik dönüşümler ve uluslararası ittifaklarla iç içe geçmiş uzun bir sürecin sonucuydu. Washington'un dış politika vizyonunu şekillendiren ilkelerle başlayan bu süreç, iki dünya savaşından sonraki yükselişi, Soğuk Savaş sırasında Batı bloğunun liderliğiyle devam etti ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından uluslararası sistemin tek lideri olması ile doruğa ulaştı.
Amerikan hegemonyası
Londra Siyasi ve Stratejik Çalışmalar Merkezi'nde siyasi araştırmacı olan Michael Morgan, İkinci Dünya Savaşı'nın uluslararası güç haritasının şekillenmesine katkıda bulunduğunu söylüyor. Morgan, ABD'nin savaştan güçlü bir konumda çıktığını ve bunun müttefikleriyle birlikte küresel sahneyi yönetmesinde önemli bir rol oynadığını, bu dönemde yaşadığı önemli ekonomik büyümeden faydalandığını belirtiyor.
Morgan, küresel petrol ticaretinde ABD dolarının kullanımının benimsenmesinin Washington'a uluslararası ekonomide ilave destek sağladığını, ekonomik konumunu güçlendirmeye ve Amerikan pazarına yabancı yatırımları çekmesine yardımcı olduğunu belirtti. Bu da ekonomik gücünün büyümesine ve yatırımlar için güvenli bir liman olarak konumunu sağlamlaştırmasına katkıda bulundu. Morgan, Amerikan nüfuzunun dünyanın çeşitli bölgelerine yayıldığını ve bu durumun, bazı ülkeler tarafından kabul edilmese de Amerika Birleşik Devletleri'nin “küresel jandarma” rolünü oynadığı yönündeki yaygın izlenimi güçlendirdiğini de ifade etti.
“Amerikan nüfuzu en önemlisi ekonomisinin gücü, askeri üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin on yıllar boyunca kurduğu uluslararası kurumlar ve ittifaklar ağı olmak üzere bir dizi faktöre dayanmaktadır.” Michael, Amerikan nüfuzunu çeşitli aşamalarda şekillendiren faktörleri bu şekilde özetledi. Ekonomik gücün tek başına geniş küresel nüfuz kurmak için yeterli olmadığını vurgulayan Michael, Çin'in güçlü bir ekonomiye sahip olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri ile aynı düzeyde askeri ve siyasi nüfuza sahip olmadığı değerlendirmesinde bulundu.

Başkan Woodrow Wilson'ın fikirleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikadaki rolüne ilişkin algısında erken bir dönüm noktası oluşturdu. Amerikan politikası artık kıtasal alanla sınırlı değildi; bunun yerine uluslararası istikrar, serbest ticaret ve çıkar dengesini birbirine bağlayan bir vizyon şekillenmeye başlamıştı. Bu aşama, izolasyonculuktan Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan uluslararası düzende liderlik pozisyonu düşüncesine doğru kademeli bir geçişin ilk açık ifadesini temsil ediyordu.
Ancak, bu vizyon sonraki on yıllarda pratikte sınırlı kaldı çünkü Washington, bariz bir şekilde iç büyüme ve ekonomik etkiyi genişletmeye odaklanarak, uluslararası çatışmalara doğrudan dahil olma konusunda temkinli bir politika izlemeye devam etti. Bu model ancak İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşması ile radikal bir şekilde değişti; bu savaşta uluslararası gelişmeler, Amerikan rolünün sınırlarını ve kapsamını yeniden tanımlayan yeni bir gerçeklik dayattı.
İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri tamamen farklı bir aşamaya girdi; çatışma merkezlerinin dışında bir güç olmaktan, sonuçlarını belirlemede önemli bir oyuncuya dönüştü. Bu dönüşüm, Washington'un küresel ekonominin ve ortaya çıkan uluslararası kurumların mimarisinde ana sütunlardan biri olarak öne çıktığı, farklı dengelere dayalı yeni bir sistem aracılığıyla savaş sonrası uluslararası yapının yeniden şekillenmesine katkıda bulundu.
Soğuk Savaş sırasında, Amerikan nüfuzu artık olaylara verilen tepkilerle sınırlı kalmamış, bunun yerine geniş bir askeri ve ekonomik ittifak ağı aracılığıyla Sovyetler Birliği karşısında küresel güç dengesini yönetmeye kadar uzanan daha geniş bir stratejinin parçası haline gelmişti. Bu çatışmanın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, bu nüfuz, ABD'nin küresel siyaset ve ekonominin gidişatını etkileme gücünün, benzer bir rakip olmadan genişlediği, nispeten tartışmasız bir uluslararası liderlik aşamasına geçmiştir.
Önemli dönüm noktaları
ABD Demokrat Parti üyesi Numan Abu Issa, Amerikan nüfuzunun küresel olarak genişlemesindeki önemli dönüm noktalarından birinin, 1913-1921 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD'ye liderlik eden Başkan Woodrow Wilson dönemiyle bağlantılı olduğunu söylüyor. 1914'te savaşın başlamasıyla başlangıçta tarafsız kalan Washington, Alman denizaltı savaşının tırmanmasının ardından 1917'de doğrudan çatışmaya dahil oldu; bu adım, uluslararası ilişkilerde daha aktif bir Amerikan rolünün başlangıcı olarak kabul ediliyor.
O dönemde Wilson, 1918'de ünlü “On Dört Madde”sini sunmadan önce, dünyayı “demokrasi için güvenli hale getirme” sloganını savunuyordu. Söz konusu maddeler, gizli anlaşmalar yerine açık diplomasinin yerleşmesini, seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınmasını, ticaret kısıtlamalarının azaltılmasını, halkların kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmasını ve nihayetinde gelecekteki savaşları önlemek için uluslararası bir çerçeve oluşturulmasını öngörüyordu.
Bu vizyondan, Abu Issa'nın kolektif güvenlik ilkesini ve anlaşmazlıkların barışçıl çözümü yaklaşımını yerleştirme girişimi olarak değerlendirdiği Milletler Cemiyeti ortaya çıktı. Ancak, Senato'nun katılım anlaşmasını onaylamayı reddetmesinin ardından proje bizzat Amerika Birleşik Devletleri’nde sekteye uğradı ve Washington, en güçlü destekçilerinden biri olmasına rağmen, örgütün dışında kaldı.

Abu Issa, bu değişimin sadece geçici bir siyasi an olmadığını, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası sistemin kenarında kalamayacağına dair kanaatin yerleşmesinin başlangıcı olduğunu ekliyor. Bu durum daha sonra 1919 Paris Barış Konferansı'na katılımı sırasında cisim buldu; Wilson, Almanya ile bazı Avrupa güçlerinin talep ettiğinden daha az sert bir anlaşma imzalanması için mücadele etti, ancak önerilerinin birçoğu son müzakereler sırasında değiştirildi.
Bu tarihsel anlatı, Wilson'ın mirasının, daha sonra ortaya çıkan küresel meselelerin yönetimine katılma yönündeki Amerikan eğiliminin temelini attığına inanan Abu Issa'nın yorumuyla örtüşüyor. Bu eğilim, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin uluslararası sistemde lider bir konuma yükselmesiyle daha da belirginleşti.
Amerikan ekonomisi savaştan diğer büyük güçlerin yaşadığı yıkımı yaşamadan çıktı ve bu da özellikle Marshall Planı aracılığıyla Batı Avrupa'da yeniden inşa aşamasına öncülük etmesini sağladı. Demokrat Parti üyesi Numan Abu Issa'nın o dönemin gidişatına ilişkin bakış açısına göre, bu durum Washington'un Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ile uzun süreli bir çatışmaya girmesiyle eş zamanlı olarak geldi.
Zamanla, bu gidişat Amerikan siyasi, ekonomik ve askeri ittifaklar ağının güçlenmesine katkıda bulundu ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle sonuçlandı. Bu, uluslararası sistemde tartışmasız bir liderlik döneminin kapısını açtı.
Abu Issa, bu nüfuzun ayrıca ekonomik ve teknolojik üstünlük, Batı modelinin çekiciliğiyle desteklendiğini, Amerika Birleşik Devletleri'nin Amerika kıtasındaki hegemon ekonomik güç rolünü aşarak küresel olarak etkili bir oyuncu haline geldiği bir dönemde gerçekleştiğini belirtiyor.
Washington'dan siyasi analist Atıf Abdulcevad, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politika rolünün evriminin, Başkan Woodrow Wilson döneminde Birinci Dünya Savaşı'na girmesiyle başlayan önemli dönüm noktalarından geçtiğini düşünüyor. Wilson, savaşı sona erdirmeyi ve açık diplomasi, kendi kaderini tayin etme ve serbest ticaret ilkelerini yerleştirmeyi amaçlayan “On Dört Madde”yi ve ayrıca Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını önerdi. Ne var ki ABD, Senato'nun katılımını onaylamayı reddetmesi üzerine Milletler Cemiyeti'ne katılamadı. Bu cemiyet daha sonra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler'e dönüştü.

Abdulcevad, İkinci Dünya Savaşı öncesi ABD politikasına büyük ölçüde izolasyonculuk ve iç işlere odaklanma, Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında korunaklı bir coğrafi konumdan yararlanma, bölgesel alana bağlı sınırlı bir dış varlık, Kanada ve Meksika ile doğrudan ilişkilerin damga vurduğunu ekledi.
Erken tarihsel bir bağlamda, ABD'nin 19. yüzyılın başlarında Akdeniz'de Kuzey Afrika korsanlarına karşı Berberi Savaşları olarak bilinen savaşlara katıldığına dikkat çekti. Bu çatışmalar, Thomas Jefferson'ın başkanlığı döneminde ABD deniz gücünün güçlenmesine katkıda bulundu.
Washington'un uluslararası rolündeki belirleyici değişime gelince, Abdulcevad bunu, 1941'de Japonların Pearl Harbor'a saldırısının akabinde ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'na girmesiyle ilişkilendiriyor. Savaşa katılım izolasyonculuk politikasını fiilen sona erdirdi ve ABD'yi yeni uluslararası düzenin merkezine yerleştirdi.
Siyasi analist, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarının, ABD'nin küresel bir güç olarak yükselişinin temelini attığını düşünüyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ABD, savaştan büyük bir sanayi ve ekonomi gücü olarak çıktı ve Marshall Planı aracılığıyla Avrupa'nın yeniden inşasında önemli bir rol oynadı. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) gibi önemli uluslararası kurumların kurulmasına da katkıda bulundu.
Son olarak Abdulcevad, bu gidişatın askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğün yanı sıra, farklı siyasi dönemlerde yaşadığı göreceli gerilemeye rağmen, gelecekte yeniden canlanma ve güçlenme potansiyeline dair beklentilerle geniş bir ittifak ağı, dünyanın çeşitli bölgelerindeki askeri varlıkla desteklenen ABD'nin küresel bir hegemon olarak konumunu sağlamlaştırdığını belirtti.
* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


