Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA
TT

Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Yeni bir bölgesel güvenlik denklemine doğru

Fotoğraf: Reuters/SPA
Fotoğraf: Reuters/SPA

Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi

Mekke, tarih boyunca Müslümanların yalnızca ibadetlerini yerine getirmek için bir araya geldiği bir mekân olmadı; aynı zamanda İslam dünyası halkları arasındaki birlik, dayanışma ve yakınlaşmanın sembolü oldu ve olmaya devam ediyor. Bu derin anlam, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na, geleneksel askeri anlaşmaların sınırlarını aşan bir önem kazandırıyor. Anlaşma, bölgesel güvenlik ve stratejik iş birliği anlayışına ilişkin yeni bir çerçeve ortaya koyuyor.

7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan üçlü anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesi temel ilkesine dayanıyor. Bu yaklaşım, kolektif caydırıcılık anlayışını güçlendirirken, önemli siyasi, askeri, ekonomik ve jeopolitik ağırlığa sahip üç bölgesel güç arasında savunma ve güvenlik alanındaki koordinasyonun daha geniş bir çerçeveye taşınmasının önünü açıyor.

Mekke… Mekânın sembolik anlamından anlaşmanın simgesine

Bu büyüklükteki bir anlaşmanın imzalanması için Mekke’nin seçilmesi, derin siyasi bağlama sahip sembolik anlamlar taşıyor.

Mekke, siyasi veya askeri bir başkent değil; İslam dünyasının kalbi ve Müslümanların en kutsal mekânlarının bulunduğu şehir. Bu nedenle anlaşmanın Mekke adıyla anılması, ona özel bir sembolik boyut kazandırırken, üç ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı bir girişim ya da belirli bir ülkeye karşı yöneltilmiş bir ittifak değil, güvenlik ve istikrarı korumaya yönelik savunma iş birliği olarak sunulmak istendiğini ortaya koyuyor.

Üç ülkenin özellikle vurgulamak istediği mesajın önemi de burada ortaya çıkıyor: Anlaşma, doğası gereği savunma amaçlı ve belirli bir tarafla savaş ya da çatışma ilanı niteliği taşımıyor. Raporlarda, anlaşmaya imza atan ülkelerin metnin savunma niteliğini özellikle vurguladıkları, bunun bir askeri blok oluşturma veya mezhep temelli bir proje anlamına gelmediğinin de altını çizdikleri belirtildi.

‘Birine yapılan saldırı, herkese yapılmış saldırıdır’ ilkesi

Anlaşmanın temel ilkesi, bölgesel caydırıcılık anlayışında önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Açıklanan çerçeveye göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkenin tamamına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek.

Bu ilke, her saldırının otomatik olarak kapsamlı bir savaşa veya diğer iki ülkenin bölgeye asker göndermesine yol açacağı anlamına gelmiyor. Zira anlaşmanın uygulamaya ilişkin ayrıntıları ile öngördüğü somut askeri yükümlülükler, nasıl hayata geçirileceğinin belirlenmesinde kritik önem taşıyor.

Ancak stratejik açıdan bakıldığında, bu ilkenin varlığı dahi üç ülkeden herhangi birini hedef alma düşüncesinin maliyetini artırıyor. Çünkü karşı tarafın hesaplamaları artık tek bir ülkenin kapasitesiyle sınırlı kalmayacak; siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik kapasitelere sahip bir bütünün gücünü dikkate almak zorunda kalacak.

Bu noktada kolektif caydırıcılık, anlaşmanın ortaya çıkarabileceği en önemli sonuçlardan biri olarak öne çıkıyor.

Üç güç... Birbirini tamamlayıcı yetenekler

Anlaşmanın önemi, öncelikle üç ülkenin sahip olduğu özelliklerden kaynaklanıyor.

Suudi Arabistan, büyük ekonomik ve siyasi ağırlığının yanı sıra son derece önemli bir coğrafi konuma ve gelişmiş askeri kapasiteye sahip. Riyad ayrıca Körfez, Kızıldeniz ve Arap-İslam dünyasının güvenliğinde merkezi bir rol üstleniyor.

Türkiye ise giderek büyüyen bir savunma sanayii altyapısına, geniş askeri deneyime ve Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahip. Bunun yanı sıra NATO üyeliği de Türkiye’ye ayrı bir stratejik ağırlık kazandırıyor.

Pakistan ise dünyanın en büyük ordularından birine sahip olması ve uzun yıllara dayanan askeri operasyon tecrübesinin yanı sıra Güney Asya’daki coğrafi konumu ve Suudi Arabistan ile sahip olduğu tarihi ve askeri ilişkiler nedeniyle denkleme önemli bir unsur ekliyor.

Dolayısıyla anlaşmanın gerçek değeri yalnızca asker veya askeri teçhizatın niceliğinde değil, üç ülkenin sahip olduğu güç unsurlarının birbirini tamamlamasında yatıyor.

Bu anlaşma bir ‘İslami NATO’ değil

Anlaşmayı sansasyonel medya başlıklarından uzak, objektif bir şekilde değerlendirmek önem taşıyor.

Bazı yorumlar anlaşmayı şimdiden İslami NATO’nun çekirdeği olarak nitelendirmeye başladı. Ancak bu tanımın ihtiyatla ele alınması gerekiyor. Zira askeri ittifaklar, hukuki yükümlülüklerinin niteliği, karar alma mekanizmaları ve güç kullanma kuralları bakımından birbirinden farklılık gösteriyor.

Raporlara göre mevcut anlaşma, yayımlanan ayrıntılar itibarıyla NATO’nun kolektif savunma sistemine benzer kapsamlı ve ayrıntılı askeri yükümlülükler içermiyor. Bu nedenle anlaşmayı, ortak savunma, caydırıcılık ve güvenlik iş birliği alanlarında oluşturulmuş üçlü bir çerçeve olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Söz konusu çerçevenin gelecekte üç ülkenin alacağı kararlara bağlı olarak daha da geliştirilmesi mümkün.

Bu tanımlama, daha gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Zira anlaşmanın ilerleyen dönemde gelişmesinin önünü açık bırakırken, imza aşamasında henüz resmen açıklanmamış yükümlülüklerin metne atfedilmesini de önlüyor.

Neden şimdi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı, ortaya çıktığı bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamından bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Ortadoğu, silahlı çatışmaların yanı sıra deniz ve enerji güvenliği, füze ve insansız hava araçları (İHA), siber güvenlik ile bölgesel ve uluslararası rekabetin iç içe geçtiği son derece karmaşık bir dönemden geçiyor.

Uluslararası sistemde yaşanan hızlı dönüşümler de giderek daha fazla bölgesel gücü, güvenliğin sağlanmasında büyük güçlere bağımlılık anlayışını yeniden değerlendirmeye yöneltiyor.

Bu çerçevede Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölge ülkelerinin kendi savunma ve güvenlik kapasitelerini güçlendirmesine ve çok taraflı ortaklıklar geliştirmesine yönelik daha geniş bir eğilimin parçası olarak öne çıkıyor.

Uluslararası analizlere göre anlaşma, bölge ülkeleri üzerindeki güvenlik baskılarının arttığı bir dönemde imzalandı. Bu yönüyle anlaşma, bölgesel koordinasyon ve caydırıcılık düzeyini artırmaya yönelik bir girişim niteliği taşıyor.

Suudi Arabistan… İttifaklara bağımlılıktan ortaklık ağının inşasına

Suudi Arabistan açısından anlaşma, tek bir müttefiki tercih etmeye dayanmayan, savunma ve güvenlik alanındaki ortaklıkların çeşitlendirilmesini öngören daha geniş bir stratejik sürecin parçası olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan, ABD ile stratejik ilişkilere sahip olmasının yanı sıra son yıllarda aralarında Türkiye ve Pakistan’ın da bulunduğu çok sayıda ülkeyle savunma ve teknoloji alanlarında ileri düzeyde ilişkiler geliştirdi.

Üçlü anlaşmadan önce, Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında stratejik savunma anlaşması imzalanmış ve bu anlaşmada da taraflardan birine yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı olarak kabul edilmesi öngörülmüştü. Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askeri iş birliğinde daha sonraki dönemde de somut gelişmeler yaşandı. Bu kapsamda Pakistan’a ait bir hava kuvvetleri birliği, ikili anlaşma çerçevesinde Nisan 2026’da Suudi Arabistan’a ulaştı.

Bu açıdan söz konusu anlaşma, Suudi Arabistan’ın güvenlik ağını ve savunma ortaklıklarını genişletme sürecinde yeni bir aşama olarak değerlendirilebilir.

Türkiye… Farklı bir ağırlığa sahip stratejik ortak

Türkiye’nin anlaşmaya katılması son derece önemli bir unsur oluşturuyor.

Türkiye yalnızca bölgesel bir askeri güç değil, aynı zamanda NATO üyesi bir ülke. Ayrıca İHA’lar, havacılık ve denizcilik sanayileri ile savunma sistemleri başta olmak üzere çeşitli alanlarda giderek büyüyen ve gelişmiş bir savunma sanayiine sahip.

Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler de son yıllarda ekonomik, siyasi ve savunma alanlarında daha derin bir iş birliği düzeyine doğru kademeli olarak ilerledi.

Dolayısıyla Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer alması, ortaya çıkan yeni güvenlik düzenlemesine Avrupa-Asya boyutu kazandırırken, anlaşmanın yalnızca Körfez bölgesiyle sınırlı olmayan daha geniş bir jeopolitik boyut kazanmasını sağlıyor.

Pakistan… Askeri ve stratejik derinlik

Pakistan ise anlaşmaya farklı bir güç unsuru kazandırıyor.

Ülke, geniş askeri tecrübeye ve gelişmiş savunma ile füze kapasitesine sahip olmasının yanı sıra güvenlik krizlerinin yönetimi konusunda da uzun yıllara dayanan bir deneyim taşıyor.

Ancak Pakistan’ın anlaşmaya katılımını nükleer silah meselesine indirgemek doğru değil.

Suudi Arabistan için bir ‘nükleer şemsiye’ oluşturulmasından söz etmek veya anlaşmayı örtülü bir nükleer paylaşım ilanı olarak değerlendirmek, yayımlanan resmi ayrıntılarla desteklenmiyor. Daha doğru olan, Pakistan’ın sahip olduğu kapsamlı stratejik kapasitenin anlaşmanın caydırıcılık ve siyasi ağırlığını artırdığını belirtmek; henüz resmi olarak açıklanmamış nükleer yükümlülükler bulunduğu varsayımında bulunmamaktır.

Savunma sanayii… Belki de en önemli boyut

Anlaşmanın doğrudan askeri boyutu, tablonun yalnızca bir bölümünü oluşturuyor olabilir.

Anlaşmanın sunduğu en büyük fırsat ise üç ülke arasında savunma sanayii alanında bir iş birliği mekanizması kurulması olabilir.

Bu kapsamda şu alanlarda ortak projeler gündeme gelebilir:

- Havacılık ve uzay sanayii

- İHA’lar

- Hava savunma sistemleri

- Siber güvenlik

- Askeri yapay zekâ

- Sensör ve gözetleme sistemleri

- Denizcilik ve deniz savunma sanayii

- Eğitim ve simülasyon

- Savunma alanında araştırma ve geliştirme

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’ın askeri sanayiyi yerlileştirme ve ulusal teknolojik kapasitesini güçlendirme hedefiyle de doğrudan örtüşüyor.

Anlaşmanın zaman içinde yalnızca ortak savunmaya yönelik siyasi bir çerçeve olmaktan çıkarak güvenlik, teknoloji ve savunma sanayiini kapsayan bütünleşik bir yapıya dönüşmesi mümkün.

Anlaşma genişleyecek mi?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından en önemli soru, anlaşmanın üçlü yapısını koruyup korumayacağı ya da daha geniş bir çerçeveye dönüşüp dönüşmeyeceği.

Bu soruya kesin bir yanıt vermek için henüz erken.

Ancak Pakistan Savunma Bakanı’nın son dönemde yaptığı ve daha geniş kapsamlı bir İslam ülkeleri ittifakı kurulmasının önemine dikkat çektiği açıklamalar, daha fazla ülkenin dahil olacağı bir güvenlik iş birliğinin genişletilmesine yönelik siyasi bir tartışmanın bulunduğunu gösteriyor.

Gelecekte en gerçekçi model, kapalı bir askeri ittifak oluşturmak yerine farklı ülkelerin çıkarları, kapasiteleri ve hukuki yükümlülükleri doğrultusunda farklı düzeylerde katılım sağlayabileceği esnek bir güvenlik ağı oluşturulması olabilir.

Caydırıcılık ve barış arasında

Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri, askeri gücün her zaman savaşma arzusunu ifade etmediğidir.

Aksine caydırıcılık anlayışının temelinde tam olarak bunun tersi yatar: Saldırının maliyeti ne kadar yükselirse, böyle bir girişimde bulunma ihtimali de o kadar azalır.

Bu açıdan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, daha dengeli bir güvenlik ortamı oluşturma çabası olarak değerlendirilebilir. Bu anlayışta askeri seçenek ilk başvurulacak araç değil, saldırıları caydırmanın ve istikrarı korumanın bir vasıtası olarak görülüyor.

Bu yaklaşım, savunma kapasitesinin güçlendirilmesiyle eş zamanlı olarak diyalog ve diplomasinin de geliştirilmesine duyulan acil ihtiyaçla örtüşüyor.

Mekke… Siyasi ve kültürel bir mesaj

Anlaşmanın belki de en ayırt edici yönü, adını Mekke’den alması.

Suudi Arabistan, Mekke’yi dünyaya yalnızca dini bir merkez olarak değil, aynı zamanda birlik, yakınlaşma ve barışın sembolü olarak sunuyor.

Bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması, askeri iş birliğinin ötesinde daha geniş bir mesaj taşıyabilir: ortak güvenlik, devletlerin egemenliğine saygı, halkların korunması ve bölgesel istikrarın desteklenmesi.

Sınır aşan tehditlerin giderek arttığı bir dünyada, siber savaşlardan terörizme, İHA’lardan deniz geçiş yollarının korunmasına ve enerji güvenliğine kadar uzanan çok sayıda risk karşısında güvenlik kavramı da artık yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkmış durumda.

Daha bağımsız bir bölgesel güvenlik sistemine doğru

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel ilişkilerde yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Ancak anlaşmanın imzalanmış olması, tek başına sahip olduğu potansiyelin tamamını hayata geçirmesini sağlamayacak.

Anlaşmanın gerçek başarısı; ortak tatbikatlar, istihbarat ve bilgi paylaşımı, hava savunma koordinasyonu, siber güvenlik alanında iş birliği, savunma sanayilerinin geliştirilmesi, bilimsel araştırmalar, kritik altyapıların korunması ve afetlerle krizlere ortak müdahale gibi somut mekanizmalar ortaya koyup koyamayacağıyla ölçülecek.

Bütün bunlardan daha önemlisi ise üç ülke arasında siyasi ve kurumsal güvenin tesis edilmesi.

Çünkü savunma anlaşmaları yalnızca orduların gücüyle başarılı olmaz; siyasi iradeyi kalıcı kurumlara ve sürdürülebilir mekanizmalara dönüştürebilme kapasitesi de belirleyici olur.

Sonuç

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ittifakların eksik olmadığı bir bölgede imzalanan yeni bir askeri belgeden ibaret değil; bölgesel güçlerin güvenliklerini ve geleceklerini ele alma biçimlerinde yaşanan daha geniş kapsamlı bir dönüşümün göstergesi niteliğinde.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın her biri farklı güç unsurlarına sahip. Bu unsurların bir araya gelmesi, önemli bir stratejik ağırlığa sahip yeni bir denklem ortaya çıkarabilir.

Daha da önemlisi, anlaşma; ortaklık, caydırıcılık, kapasite paylaşımı, teknolojinin yerlileştirilmesi ve ittifakların çeşitlendirilmesine dayanan, aynı zamanda diplomasi kapısını açık tutan yeni bir bölgesel güvenlik anlayışının önünü açıyor.

Yüzyıllardır Müslümanların birlik anlayışı etrafında buluştuğu Mekke’den verilen çağdaş siyasi mesaj ise açık: 21. yüzyılda güvenlik yalnızca güç yoluyla değil, iş birliği, güven, bütünleşme ve ortak çıkarları koruma kapasitesiyle inşa edilecek.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın önündeki asıl sınama ise imzanın sembolik anlamından uygulama gücüne, siyasi mutabakattan caydırıcılık ve istikrarı sağlayabilecek kurumsal bir yapıya geçişi gerçekleştirmek olacak. Bu süreç, üç ülkenin yanı sıra bölgenin ve İslam dünyasının güvenliğine de hizmet etmeyi amaçlıyor.



Pakistan Dışişleri Bakanı: Mekke İttifakı Riyad’da Husilerin saldırılarını görüşecek

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuşurken (Pakistan Dışişleri Bakanlığı)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuşurken (Pakistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Pakistan Dışişleri Bakanı: Mekke İttifakı Riyad’da Husilerin saldırılarını görüşecek

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuşurken (Pakistan Dışişleri Bakanlığı)
Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuşurken (Pakistan Dışişleri Bakanlığı)

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Siyasi Strateji ve Savunma Komitesi’nin, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını görüşmek üzere gelecek hafta Riyad’da olağanüstü toplanacağını açıkladı.

İshak Dar, cuma günü düzenlediği basın toplantısında, komitenin toplantı sırasında atılacak sonraki adımları belirleyeceğini söyledi. Dar ayrıca 6’dan fazla ülkenin “Mekke İttifakı”na katılmak istediğini belirtti. Reuters’ın aktardığına göre Dar, söz konusu açıklamaları yaptı.

Pakistan ordusu da cuma günü yaptığı açıklamada, üst düzey komutanların Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını bildirdi. Açıklamada, Pakistan’ın Suudi Arabistan’la dayanışma içinde olduğu ve İslami kutsal mekanların güvenliğine bağlılığını sürdürdüğü ifade edildi.

f67k8
İstanbul’da düzenlenen “Mekke Anlaşması” kapsamında oluşturulan Siyasi Strateji ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısından (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif tarafından 7 Ağustos’ta imzalanan “Mekke Anlaşması”na göre taraflardan birine yönelik herhangi bir saldırı, tüm taraflara yönelik saldırı olarak kabul ediliyor.

Ortak askeri müdahaleye ilişkin karar ise özellikle saldırıya uğrayan ülke başta olmak üzere anlaşmanın taraflarınca değerlendiriliyor. Müdahalenin gerekliliği, saldırının niteliği, tehdidin düzeyi ve ciddiyeti ile taraflardan beklenen katkı dikkate alınarak değerlendiriliyor. Böylece tarafların savunma kapasitelerinin arzu edilen bütünleşme çerçevesinde bir araya getirilmesi hedefleniyor.

İstanbul, 31 Ağustos’ta “Mekke Anlaşması” kapsamında oluşturulan Siyasi Strateji ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısına ev sahipliği yaptı. Toplantıya Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları katıldı.

Üç ülke toplantı sırasında, bölgelerinde barış ve sürdürülebilir istikrarı sağlamak amacıyla “Mekke Anlaşması” çerçevesinde birlikte çalışma kararlılıklarını yineledi. Taraflar ayrıca gerilimi azaltmaya ve itidali teşvik etmeye yönelik çabaları desteklemeyi ve krizlerin barışçıl yollarla çözümünü teşvik etmeyi sürdüreceklerini belirtti. Bu yaklaşımın, üç ülkenin bölgesel sorumluluklarını yerine getirme konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığı ifade edildi.

hyujı
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, New York’taki toplantıda Hakan Fidan ve Muhammed İshak Dar’ın arasında (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Üç ülkenin dışişleri bakanları 24 Eylül’de New York’ta bir araya geldi. Görüşmede anlaşma kapsamında oluşturulacak genel sekreterlik, komiteler ve çalışma gruplarının kurulmasına ilişkin kaydedilen ilerleme ile çalışmaların başlamasına yönelik hazırlıklar ele alındı.

Bakanlar ayrıca Mekke’ye yönelik saldırılar ile Suudi Arabistan’daki sivil ve ekonomik tesisleri hedef alan saldırıları kınadı. Suudi Arabistan’ın, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca güvenliğini savunmak için uygun gördüğü tedbirleri alma hakkına sahip olduğunu vurguladı.

Üç ülkenin genelkurmay başkanları da 25 Eylül’de Riyad’da düzenlenen toplantıda güvenlik durumunu ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları ele aldı. Komutanlar, Mekke’yi ve ülkenin sivil ve ekonomik altyapısını hedef alan saldırıları kınadı.

gthyju
Riyad’da bir araya gelen Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan genelkurmay başkanları (Reuters)

Toplantıda ayrıca üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, istihbarat paylaşımının ve askeri koordinasyonun geliştirilmesi ile savunma kapasitesinin bütünleştirilmesi yolları ele alındı. Bu adımların caydırıcılığın ve kolektif savunmanın güçlendirilmesine katkı sağlaması hedefleniyor.


Suudi Arabistan, 2027 yılına güçlü bir toparlanma ve büyüme motorlarında daha fazla çeşitlilikle giriyor

Suudi Arabistan’daki finans merkezi (SPA)
Suudi Arabistan’daki finans merkezi (SPA)
TT

Suudi Arabistan, 2027 yılına güçlü bir toparlanma ve büyüme motorlarında daha fazla çeşitlilikle giriyor

Suudi Arabistan’daki finans merkezi (SPA)
Suudi Arabistan’daki finans merkezi (SPA)

Suudi Arabistan kamu maliyesinin, petrol üretimindeki düşüşe bağlı küçülmenin ardından petrol dışı sektörün sağladığı dirençle birlikte 2027 yılına yeni bir dinamikle girmesi bekleniyor. Yayımlanan ön bütçe açıklamasına göre, kademeli bütçe açığını azaltma hedefi doğrultusunda yatırım harcamaları ve ekonomik çeşitlendirme odaklı stratejinin sürdürüldüğü bildirildi.

Ön bütçe verilerine göre, 2026 yılında yaşanması beklenen yüzde 3,6’lık daralmanın ardından Suudi Arabistan reel gayrisafi yurtiçi hasılasının (GSYİH) 2027 yılında yüzde 12,8 oranında büyüyeceği tahmin ediliyor. Bütçe açığının ise GSYİH’ye oranla yüzde 3,6 seviyesinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu süreçte petrol dışı gelirler, özel sektörün artan rolü ve ekonomik dönüşüm yatırımları vasıtasıyla petrol dışı sektörün ekonomideki payının genişlemeyi sürdürdüğü kaydedildi.

Uzmanlar, söz konusu göstergelerin büyüme ve gelir kaynaklarında kademeli bir dönüşüme işaret ettiğini belirtti. Petrolün kamu maliyesi ve ihracattaki temel rolünü koruduğu, ancak ekonominin gelir ve büyüme üreten daha geniş bir faaliyet tabanına kavuştuğu ifade edildi.

2027 yılı bütçe öngörülerinde kamu harcamalarının 1,392 trilyon riyal (371 milyar dolar), bütçe gelirlerinin ise 1,202 trilyon riyal (320,5 milyar dolar) seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bütçe açığının ise 190 milyar riyal (50,5 milyar dolar) olacağı tahmin ediliyor.

Üç gelir senaryosu

2027 yılı bütçe öngörülerinde, devlet harcamalarının yıllık yaklaşık 1,392 trilyon riyal seviyesinde sabit tutulduğu 2027-2029 dönemine ilişkin üç ayrı gelir senaryosuna yer verildi. Bu durum, gelirlerin izleyeceği seyre bağlı olarak ortaya çıkabilecek farklı mali sonuçları göz önüne seriyor.

Temel senaryoya göre bütçe gelirlerinin 1,202 trilyon riyal, bütçe açığının ise yaklaşık 191 milyar riyal seviyesinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Yüksek gelir senaryosunda gelirlerin 1,261 trilyon riyale yükselmesi ve bütçe açığının yaklaşık 132 milyar riyale gerilemesi varsayılıyor. Düşük gelir senaryosunda ise gelirlerin 1,134 trilyon riyale düşmesiyle birlikte bütçe açığının yaklaşık 259 milyar riyale çıkacağı tahmin ediliyor.

Söz konusu senaryolar, gelirlerin bir kısmının petrol piyasalarındaki gelişmeler ve küresel ekonomiye bağlı olması nedeniyle kamu maliyesinin karşı karşıya bulunduğu olasılık yelpazesini yansıtırken; hükümetin harcamaları belirli seviyeler dahlinde planlamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bu yaklaşım ayrıca, maliye politikasının harcamaları kısa vadeli gelir dalgalanmalarına doğrudan bağlamak yerine, bütçe açığı seviyesindeki değişimler vasıtasıyla gelir farklılıklarını absorbe etme kapasitesini ortaya koyuyor.

Harcamalar ve bütçe açığı

Kral Fahd Petrol ve Mineraller Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Abdullah el-Mir, 2027 bütçesinde açık verilmesine rağmen harcamaların yüksek seviyelerde sürdürülmesinin, maliye politikasının büyümeyi destekleme ve ekonomideki yapısal dönüşümü finanse etme amacıyla kullanıldığını gösterdiğini belirtti.

GSYİH’nin yaklaşık yüzde 3,6’sı olarak öngörülen bütçe açığının, ekonomik faaliyeti desteklemek ile mali sürdürülebilirliği korumak arasında denge kurmayı hedefleyen bir maliye politikasının sonucu olduğunu ifade eden el-Mir, açık seviyesinin değerlendirilmesinde finansman sağlanan harcamanın niteliğinin belirleyici olduğuna dikkat çekti.

Harcamaların altyapı, kalkınma ve ekonomik dönüşüm projelerine yönlendirilmesinin büyümeyi destekleyebileceğini ve petrol dışı faaliyet tabanını genişletebileceğini vurgulayan el-Mir, üretken olmayan cari harcamalardaki artışın ise borç yükünü ve finansman maliyetlerini yükselterek rezervler üzerinde baskı oluşturabileceğini kaydetti.

El-Mir ayrıca, Suudi Arabistan’da kamu borcunun GSYİH’ye oranının mevcut tahminlere göre yüzde 30 ila 33 arasında seyrettiğini, hükümetin ise sukuk ve tahvil dâhil olmak üzere yerel ve uluslararası finansman araçlarını kullanmaya devam ettiğini bildirdi.

Petrol dışı gelirler

El-Mir, gelir yapısındaki dönüşümün ekonomik tabanın genişlemesi ve kamu maliyesinin petrol fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı hassasiyetinin azalması açısından önemli bir gösterge olduğunu belirtti. Bu doğrultuda, petrol dışı gelirlerin toplam harcamaları karşılama oranının 2015 yılındaki yaklaşık yüzde 17 seviyesinden 2025 yılı itibarıyla yaklaşık yüzde 36’ya yükseldiğine dikkat çekti.

Söz konusu dönüşümün Suudi Arabistan ekonomisinin büyümesi, özel sektör katkısı ve yatırımlardaki artışla eş zamanlı gerçekleştiğini ifade eden el-Mir, bu gelişmenin altyapı, turizm ve dijital dönüşümün de aralarında bulunduğu sektörlerdeki petrol dışı faaliyetlerin genişlemesinden kaynaklandığını vurguladı.

El-Mir ayrıca, Ulusal Yatırım Stratejisi kapsamındaki yatırımların, Kamu Yatırım Fonu’nun (PIF) genişleme adımlarının ve Bölgesel Merkez Ofis Programı’nın petrol dışı sektörleri canlandırdığını kaydetti. Tahminlerine göre, 700’den fazla uluslararası şirketin bölgesel merkez ofislerini Riyad’a taşıdığı bilgisini paylaştı.

Dış riskler

El-Mir, 2027 bütçesinin karşı karşıya kalabileceği risklere ilişkin olarak, bölgedeki ve dünyadaki jeopolitik gelişmelerin petrol ve emtia piyasaları ile navlun süreçlerini etkileyen en önemli unsurlar arasında yer almayı sürdürdüğünü belirtti.

Küresel ekonomideki yavaşlamanın enerji fiyatlarındaki artışla eş zamanlı seyretmesinin Suudi Arabistan’ın petrol ve petrol dışı ihracat talebine yansıyabileceğini ifade eden el-Mir, küresel enflasyonun devam etmesi ve yüksek faiz oranlarının ise özel sektörün finansman maliyetlerini artırabileceğini kaydetti.

El-Mir ayrıca, küresel enflasyonist baskıların bir kısmının mal, hizmet ve navlun maliyetlerindeki artış yoluyla iç piyasa fiyatlarına yansıma ihtimaline dikkat çekerek, Suudi Arabistan’da enflasyonun 2026 yılında yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşmesinin beklendiğini aktardı.

Petrol dışı ekonomi endeksi

El-Mir, petrol dışı faaliyetlerin reel GSYİH büyümesinin, ekonomik çeşitlendirmenin sürdürülebilirliği ve petrole olan nispi bağımlılığın azalmasının bir göstergesi olarak 2027 yılında Suudi Arabistan ekonomisinin performansını takip etmedeki en önemli kriter olacağını belirtti.

Petrol dışı faaliyetlerdeki büyümenin petrol dışı gelirler, kamu maliyesinin sürdürülebilirliği ve istihdam piyasasına olumlu yansıdığını ifade eden el-Mir, enflasyon, petrol dışı gelirlerin harcamaları karşılama oranı, Suudi vatandaşları arasındaki işsizlik oranı, özel sektörün GSYİH’ye katkısı ve borcun GSYİH’ye oranı gibi göstergelerin de bu süreçte kritik önem taşıdığını vurguladı.

Ekonomik dönüşüm

Finans Danışmanı Dr. Hüseyin el-Attas, 2027 bütçe rakamlarının maliye politikasının yalnızca harcamaları denetleme veya bütçe açığını kısma odaklı olmadığını; mali sürdürülebilirlikle eş zamanlı olarak ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğine odaklandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

fvgrbthyjukılo
Suudi Arabistan’daki finans merkezi (SPA)

Bütçenin ekonomik dönüşümü destekleyen projelere ve sektörlere harcama yapmaya devam etmeyi, özel sektörün rolünü güçlendirmeyi ve petrol dışı faaliyetlerin katkısını artırmayı hedeflediğini belirten el-Attas; aynı zamanda büyüme ve yatırımları destekleyecek harcama seviyelerinin korunduğunu aktardı.

El-Attas, bu durumun maliye politikasının petrol gelirlerini yönetme odaklı anlayıştan, daha çeşitli bir ekonomiyi yönetme ve kamu maliyesini sürdürülebilir büyümeyi destekleyen bir araç olarak kullanma yaklaşımına evrildiğini gösterdiğini kaydetti.

Petrol dışı gelir artışı

El-Attas, son on yıldaki en göze çarpan dönüşümün petrol dışı gelirlerdeki büyük artış olduğuna dikkat çekerek, bu gelirlerin 2015 yılındaki yaklaşık 166 milyar riyal seviyesinden 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 505 milyar riyale yükseldiğini belirtti. Bu büyümenin yalnızca gelirlerdeki geçici bir artıştan ibaret olmadığını, ekonomideki yapısal dönüşümü yansıttığını vurguladı.

Petrol dışı ekonomik faaliyet tabanının genişlemesinin; özel sektörün, turizmin, hizmetlerin, sanayinin, teknolojinin ve yatırımların artan rolüyle birlikte Suudi Arabistan ekonomisine büyüme ve gelir üretme noktasında daha geniş bir zemin kazandırdığını da sözlerine ekledi.

Petrol hâlâ temel unsur

El-Attas’a göre, Vizyon 2030’un hayata geçirilmesinin ardından geçen yaklaşık on yıllık süreçteki en belirgin ekonomik başarı, ekonomik çeşitlendirmenin planlama ve girişim aşamasından çıkarak ekonomide ve kamu maliyesinde somut etkilerini göstermeye başlaması oldu. Bu doğrultuda petrol dışı gelirlerin kamu maliyesi için kritik bir kaynak haline geldiği ifade edildi.

Suudi Arabistan ekonomisinin petrol fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı hassasiyetinin azalmasının ham petrolün etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğini belirten el-Attas, petrolün gelirler ve ihracat içindeki ana bileşen konumunu koruduğunu, bu nedenle fiyat ve üretim değişimlerinin kamu maliyesi üzerindeki etkisinin sürdüğünü kaydetti.

Bununla birlikte el-Attas, günümüzdeki temel farkın petrol dışı ekonominin genişlemesi ile büyüme ve gelir üretme kapasitesi olduğuna dikkat çekti. Bu durumun, petrol ana sütun olarak kalmaya devam ederken Suudi Arabistan ekonomisinin büyüme motorlarını çok yönlü hale getirdiğini vurguladı.

Ekonomik dönüşümün özünün petrolden vazgeçmek olmadığını dile getiren el-Attas, amacın petrol piyasasındaki değişen koşullara rağmen büyümeyi ve genişlemeyi sürdürebilen bir ekonomi inşa etmek olduğunu ifade etti.


Suudi Arabistan’ın açıklaması... İstikrar, caydırıcılık ve hızlanan ekonomik reformlar

(foto altı) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman kraliyet konuşmasını yaparken (SPA)
(foto altı) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman kraliyet konuşmasını yaparken (SPA)
TT

Suudi Arabistan’ın açıklaması... İstikrar, caydırıcılık ve hızlanan ekonomik reformlar

(foto altı) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman kraliyet konuşmasını yaparken (SPA)
(foto altı) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman kraliyet konuşmasını yaparken (SPA)

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Kral Selman bin Abdulaziz adına çarşamba günü Şura Meclisi’nde yaptığı konuşmada, Suudi Arabistan’ın bölgesel krizlere yaklaşımına ilişkin bir dizi mesaj yer aldı.

Analistlere göre söz konusu mesajlar, istikrarın ve siyasi çözüm yollarının desteklenmesi, egemenlik ve çıkarların korunması ile Vizyon 2030 programları kapsamında hız kazanan ekonomik reformların sürdürülmesine vurgu yaptı.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi konuşmasında, ülkesinin uluslararası iş birliğini güçlendirmek, gerilimi azaltmak ve gerginliklerin önüne geçmek için çalıştığını belirterek, kendisine yönelik herhangi bir tehdit veya saldırıya karşı kararlı şekilde karşılık vermekten çekinmeyeceğini vurguladı. Muhammed bin Selman ayrıca ülkesinin, Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu aracılığıyla Yemen hükümetini desteklediğini belirterek, bunun amacının ‘ülke genelinde otoritesini tesis etmek, istikrarı yeniden sağlamak ve kaos ve yıkımı, Yemen halkını ve bölgeyi tehdit etmeyi kendisine yol edinmiş terörist Husilerin saldırılarına karşı koymak’ olduğunu ifade etti.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın konuşmasında, tüm Körfez ülkelerini hedef alan saldırıların bölgenin güvenliği ve istikrarının bölünmez bir bütün olduğunu teyit ettiğini belirterek, “Kardeşlerimizle birlikte Körfez güvenliğini korumak, stratejik iş birliği ve ekonomik bütünleşme için çalışıyoruz” dedi. Muhammed bin Selman ayrıca, Suudi Arabistan’ın Filistin halkının haklarına bağlılığının köklü bir tutum olduğunu ve Filistin halkı meşru haklarına kavuşana kadar devam edecek kesintisiz bir çaba niteliği taşıdığını vurguladı.

6 önemli nokta

Siyasi analist Münif el-Harbi, Kral’ın konuşmasının altı temel noktayı içerdiğini belirtti. Bunların başında, Yemen hükümetinin meşru otoritesinin ülke topraklarının tamamında hakimiyet kurabilmesi için desteklenmesine yapılan vurgu geldiğini ifade eden el-Harbi, bunun siyasi bir çözüme ulaşılabilmesi için ‘sahada Yemen hükümetinin meşru otoritesi lehine etkili bir değişim’ gerektiğine işaret ettiğini söyledi.

Mekke İttifakı

El-Harbi, Veliaht Prens’in Mekke İttifakı olarak adlandırdığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda Türkiye ve Pakistan’ın üstlendiği rollere yönelik Suudi Arabistan’ın ‘açık memnuniyetine’ de dikkat çekti. Ayrıca çok uluslu savunma amaçlı deniz ittifakının, deniz ulaşımının serbestisinin ve uluslararası toplumun bu konudaki sorumluluğunun önemine vurgu yapıldığını belirtti.

Filistin meselesi, Suudi Arabistan’ın dış politika öncelikleri arasında yer alıyor

El-Harbi’ye göre, bölgedeki art arda yaşanan krizlere rağmen Filistin meselesinin konuşmada yer alması, konunun Suudi Arabistan’ın dış politika öncelikleri arasındaki yerini koruduğunu gösteriyor. Bunun, Ortadoğu’da barışın sağlanmasının 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasına bağlı olduğunun vurgulanmasıyla ortaya konulduğunu belirtti.

İç politikaya ilişkin olarak ise el-Harbi, konuşmada siyasi ve güvenlik koşullarıyla mücadele ile Vizyon 2030’un uygulanmasının sürdürülmesi arasında bağlantı kurulduğuna dikkat çekti. Veliaht Prens’in, vizyon kapsamındaki programların hedeflerinin yüzde 93’üne ulaşıldığını belirttiğini aktaran el-Harbi, kalkınma, ülkenin güçlendirilmesi ve refahın artırılması ile yaşam kalitesinin iyileştirilmesine odaklanılmaya devam edildiğini kaydetti.

Suudi Arabistan’ın beşerî ve askeri yetenekleri hakkında bir mesaj

El-Harbi, konuşmanın Suudi Arabistan’ın beşerî ve askeri kapasitesine ve tehditlerle başa çıkma kabiliyetine ilişkin de bir mesaj içerdiğini belirtti. Bunun yanı sıra, krallığın karşı karşıya olduğu zorluklarla mücadele etmesini ve bunları fırsatlara dönüştürmesini sağlayan ‘nitelikli caydırıcılık kapasitesine’ dikkat çekildiğini ifade etti.

Siyasi araştırmacı Faysal eş-Şemri ise konuşmanın, Suudi Arabistan’ın ‘kendine güvenen, çıkarlarını bilen ve bölgesel meseleleri istikrar ve sorumlu güç anlayışıyla ele alan bir devlet’ konumundan hareket ettiğini yansıttığını değerlendirdi.

Eş-Şemri, konuşmanın siyasi boyutunda Körfez güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğuna ve bölgesel sorunların birbirinden bağımsız meseleler olarak değil, bölgenin güvenlik ve istikrarına yansıyan tek bir sistemin parçaları olarak ele alınması gerektiğine vurgu yapıldığını söyledi.

Konuşmanın, bir yandan diplomatik çözümlerin desteklenmesi ve gerilimin azaltılması, diğer yandan egemenliğin ve ulusal çıkarların korunmasına yönelik vurgular arasında bir denge ortaya koyduğunu belirten eş-Şemri, değerlendirmesini bu yönde sürdürdü.

Stratejik bir boşluk bırakmamak

Eş-Şemri, Filistin meselesi, Kızıldeniz ve Körfez’in güvenliği ile Yemen’in istikrarına ilişkin tutumların, Suudi Arabistan’ın bu konulardaki dış politika ilkelerinin devam ettiğini gösterdiğini belirtti. Konuşmanın genel mesajının ise krallığın gerilimi tırmandırmayı amaçlamadığı, ancak aynı zamanda çevresinde ‘stratejik bir boşluk’ oluşmasına da izin vermediği yönünde olduğunu ifade etti.

Uluslararası ilişkiler uzmanı araştırmacı Ahmed el-İbrahim ise konuşmanın, Suudi Arabistan’ın diplomatik girişimlerle ulusal çıkarlarını koruma kapasitesini bir arada sürdürdüğünü gösterdiğini belirtti. El-İbrahim, bölgenin istikrarının devlet kurumlarının desteklenmesi ve krizlerin uzun vadeli tehdit kaynaklarına dönüşmesinin önlenmesiyle bağlantılı olduğunun vurgulandığını kaydetti.

El-İbrahim, bölgesel gelişmeler ile Vizyon 2030’un uygulanmasının sürdürülmesi arasında kurulan bağlantının, Riyad’ın kalkınmayı krizlerle birlikte kesintiye uğramayan stratejik bir süreç olarak gördüğüne işaret ettiğini söyledi. Bölgesel meseleler açısından ise Yemen, deniz ulaşımının güvenliği ve Filistin meselesinin, siyasi çözümlerin önemini vurgulayan bir çerçevede öne çıktığını belirten el-İbrahim, bunun yanı sıra Suudi Arabistan’ın kendi güvenliğini ve bölgenin istikrarını tehdit eden unsurlarla mücadele etmeye hazır olduğunun ortaya konulduğunu ifade etti.