Kahire, Libya'da doğu ve batı kampları arasındaki uçurumu kapatabilecek mi?

Mısır, ulusal kurumları birleştirmeye ve seçimlere giden siyasi bir süreci başlatmaya çabalarken kriz, iç uzlaşı sağlama becerisinde düğümleniyor

Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
TT

Kahire, Libya'da doğu ve batı kampları arasındaki uçurumu kapatabilecek mi?

Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)

Ahmed Abdulhekim

Kahire, Libya’da yıllardır süren bölünmüşlük halini sona erdirmek ve devlet kurumlarının birleşmesinin önünü açacak siyasi bir süreci başlatmak amacıyla doğu ve batı kampları arasındaki görüşleri yakınlaştırmak ve iki taraf arasındaki uçurumu kapatmak için krize yönelik çabalarını ve siyasi hareketliliğini yoğunlaştırıyor.

Libyalı tarafları siyasi bir çözüme teşvik etmeyi amaçlayan bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yürütülen Kahire'nin girişimleri Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin, Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile görüşmesinden üç hafta bile geçmeden Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanı Mareşal Halife Hafter ile gerçekleştirdiği temaslarla son günlerde kendini gösterdi. Gözlemcilere ve siyasetçilere göre bu hareketlilik, Kahire'nin seçimlerin yapılmasına ve devlet kurumlarının birleştirilmesine yol açacak siyasi bir süreci hızlandırmak amacıyla Libya'daki bölünmüşlüğün her iki tarafıyla da iletişimi sürdürdüğünü yansıtıyor.

“Mısır'ın yoğun çabalarına rağmen, Kahire'nin Libya krizinde bir dönüm noktası yaratma kapasitesi konusunda gözlemcilerin görüşleri farklılık gösteriyor. Çünkü bu kriz artık tamamen bir iç çatışma olmaktan çıkıp yerel güçlerin çıkarlarının bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçtiği bir hal almış durumda. Öte yandan devletin yapısı, iktidar ve servetin dağılımı, seçimler, güvenlik ve askeri düzenlemelerin geleceği konularındaki anlaşmazlıklar nihai bir çözüm üretmeye yönelik her türlü girişimi sekteye uğratmaya devam ederken bu durum, Mısır'ın Libyalı taraflarla olan ilişkileri üzerinden bölünmeyi fiilen sona erdirecek siyasi bir anlaşmaya ne ölçüde önayak olabileceği veya Libya sahnesindeki karmaşıklıkların bunun gerçekleşmesinin önünde bir engel olarak kalmaya devam edip etmeyeceği sorularını gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Mısır, birbirine rakip iki hükümet ile güvenlik, askeri ve mali kurumların bulunduğu Libya'daki bölünmüşlük halinin devam etmesinin, yalnızca kapsamlı bir siyasi çözüme ulaşma ihtimalini tehdit etmekle kalmadığına, aynı zamanda Libya'yı bölgesel ve uluslararası çekişmelere açık bir saha olarak tuttuğuna, ülkenin birlik ve istikrarını tehlikeye attığına ve başta Mısır olmak üzere kaosun yansımalarının komşu ülkelere sıçrama riskini artırdığına inanıyor.

Mısır’ın yoğun çabaları

Son haftalarda Libya krizi, ülkeyi yıllardır süregelen siyasi ve kurumsal bölünmeyi sona erdirecek bir çözüme ulaştırmayı hedefleyen bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yeniden Mısır'ın öncelikli gündem maddelerinden biri haline geldi. Zira Kahire, doğu ve batı hükümetleriyle iletişimini yoğunlaştırarak aralarındaki uçurumu daraltmayı ve onları ulusal kurumları birleştirmeye, parlamento ile cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekleştirmeye teşvik etmeyi amaçlıyor.

thyju
Libya Ulusal Ordusu Komutanı Mareşal Halife Haftar (AFP)

Independent Arabia’ya konuşan Mısırlı diplomatik kaynaklar, Kahire'nin Libya dosyasındaki yoğun hamleleri ve doğu ve batı hükümetleriyle sürdürdüğü temaslar aracılığıyla ‘iki taraf arasındaki uçurumu daraltmayı, ciddi bir siyasi süreç başlatmak için üzerine inşa edilebilecek bir uzlaşı alanı yaratmayı ve ülkenin birliğini ile bağımsızlığını koruyup bölünmesini önleyecek şekilde krizin çözümüne yönelik girişimlerle etkileşim kurmayı’ hedeflediğini ifade ediyor. Kaynaklar, bu durumun Mısır'ın ulusal güvenliği için kilit bir öneme sahip olduğunu da belirtiyor.

Mısırlı bir kaynağa göre Mısır, Libya krizinde etkin rol oynayan bölgesel ve uluslararası aktörlerle iş birliği yaparak tarafları, ‘parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eş zamanlı olarak düzenlenmesini, silahlı milislerin dağıtılmasına yönelik bir planın onaylanmasını, yabancı güçler ile paralı askerlerin Libya'dan çekilmesini ve istikrarı pekiştirecek şekilde devlet kurumlarının birleştirilmesini’ öngören bir yol haritasını kabul etmeye ikna etmeye çabalıyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, geçtiğimiz hafta LUO Genel Komutanı Mareşal Halife Hafter ile gerçekleştirdiği görüşmede, Mısır'ın Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı savunan tutumunu vurgulayarak, Libya kurumlarının birleştirilmesi ile parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönünde çalışılması gerektiğinin altını çizdi. Kahire'nin Libya'nın güvenliğine ve istikrarına yönelik desteğinin yanı sıra bunu sağlamayı amaçlayan girişimleri desteklediğini teyit eden Sisi, ülkede güvenlik ve kalkınmanın tesis edilmesine yönelik çabalara katkı sunma konusundaki kararlılıklarını yineledi.

Mısır Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre sahil kenti El Alameyn'in ev sahipliğinde gerçekleşen, Libya tarafından LUO Genelkurmaybaşkanı Halid Hafter ve ‘Libya Yeniden İnşa Fonu’ Başkanı Bilkasım Hafter'in, Mısır tarafından ise Genel İstihbarat Başkanı Hasan Reşad'ın katıldığı Sisi-Hafter görüşmesinde, Mısır ile Libya arasındaki iş birliğini güçlendirme ve iki ülke arasındaki ortaklığı geliştirme fırsatlarına odaklanıldı. Bu durum, Kahire'nin Libya dosyasına ve bu dosyadaki siyasi, güvenlik ve hatta ekonomik gelişmelere atfettiği önemin bir göstergesi olarak nitelendiriliyor.

Sisi ve Hafter görüşmesinin ardından Mısır Devlet Enformasyon Servisi, Mısır Genel İstihbarat Başkanı Hasan Reşad'ın geçtiğimiz cumartesi günü LUO Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter ile bir araya geldiğini duyurdu. Görüşmede, ‘Libya’daki gelişmeler ile siyasi süreci ilerletmek, istikrara zemin hazırlamak ve Libya'da cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla yürütülen yerel ve uluslararası çabaların’ ele alındığı belirtildi. Açıklamada ayrıca Reşad'ın, ‘mevcut girişimlerin etrafında oluşan siyasi ivmenin, istikrar ve Libya saflarının bütünlüğü yönünde itici bir fırsat olarak değerlendirilmesinin önemini’ vurguladığı aktarıldı.

Sisi, Hafter'i ağırlamadan önce, geçtiğimiz ayın sonlarında Trablus merkezli UBH Başbakanı Abdulhamid Dibeybe'yi kabul etmişti. O dönemde Mısır Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Sisi'nin, Mısır'ın Libya'nın istikrar ve refahına yönelik daimi hassasiyetini ile barış ve istikrarı sağlama, ülkenin toprak bütünlüğünü koruma çabalarına verdiği desteği vurguladığı bildirilmişti. Sisi ayrıca, Kahire'nin ‘kardeş ülke Libya'nın istikrarı ve refahı konusunda her zaman hassas davrandığını’ ve barış ile istikrarı desteklemeye, ülkenin birliğini ve toprak bütünlüğünü güvence altına almaya büyük önem atfettiğini belirtmişti.

Dibeybe'nin Mısır ziyareti, Mısır İstihbarat Başkanı'nın geçtiğimiz haziran ayında Trablus'a gerçekleştirdiği ziyaretten haftalar sonra yapıldı. Söz konusu ziyaret ise, Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih'in geçtiğimiz mayıs ayında Mısır'a yaptığı ziyaretin akabinde gerçekleşmişti. Salih bu ziyareti kapsamında Mısırlı yetkililer ve milletvekilleriyle görüşmüş; Mısır Temsilciler Meclisi'nde yaptığı konuşmada ‘iki ülke arasındaki tarihi ilişkilerin ve ortak bağların derinliğine, ayrıca Mısır'ın Libya'nın istikrarına yönelik kesintisiz desteğine’ vurgu yapmıştı.

df
Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe (AFP)

Gözlemcilere göre bu temas trafiği, yıllarca büyük ölçüde, temel olarak Hafter liderliğindeki LUO ile Akile Salih liderliğindeki Temsilciler Meclisi'nden oluşan Doğu kampına bel bağlayan Mısır'ın dış politikasındaki büyük bir dönüşümü ve çeşitli Libyalı taraflarla doğrudan iletişim kanallarının açıldığını yansıtıyor. Gözlemciler, bölünmüşlüğün taraflarından birinin tek başına dayatmaya çalışması halinde gelecekteki hiçbir çözümün sürdürülebilir olmayacağına dikkati çekerek, siyasi, güvenlik ve askeri kurumların birleştirilmesinin doğu ile batıdaki güç merkezleri arasında bir uzlaşıyı gerektirdiğine işaret ediyor.

Mısır'ın hamleleri başarılı olacak mı?

Mısır'ın yoğun çabalarına rağmen, Kahire'nin Libya krizinde bir dönüm noktası yaratma kapasitesi konusunda gözlemcilerin görüşleri farklılık gösteriyor. Çünkü bu kriz artık tamamen bir iç çatışma olmaktan çıkıp yerel güçlerin çıkarlarının bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçtiği bir hal almış durumda. Öte yandan devletin yapısı, iktidar ve servetin dağılımı, seçimler, güvenlik ve askeri düzenlemelerin geleceği konularındaki anlaşmazlıklar nihai bir çözüm üretmeye yönelik her türlü girişimi sekteye uğratmaya devam ederken bu durum, Mısır'ın Libyalı taraflarla olan ilişkileri üzerinden bölünmeyi fiilen sona erdirecek siyasi bir anlaşmaya ne ölçüde önayak olabileceği veya Libya sahnesindeki karmaşıklıkların bunun gerçekleşmesinin önünde bir engel olarak kalmaya devam edip etmeyeceği sorularını gündeme getiriyor.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Reha Ahmed Hasan'ın değerlendirmelerine göre mevcut koşullar, ‘zor olmasına rağmen Libya krizinin çözümü yönünde adım atmaya ve uzlaşılara varmaya elverişli’ görünüyor. Hasan, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Geçtiğimiz yıldan bu yana, anlaşmazlık yaşanan meselelerin çözümünde ilerleme kaydetmek ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin gerçekleştirilmesinin yolunu açmak amacıyla Birleşmiş Milletler misyonu tarafından Libya krizini çözmeye yönelik gerçekçi ve pratik girişimler ile çabalar ortaya konuyor. Ancak Libyalı tarafları sunulan program ve fikirleri kabul etmeye teşvik etmek için, bu çabaların komşu ülkelerin (Mısır, Tunus ve Cezayir) yanı sıra ABD gibi büyük ve etkili güçlerin desteğine ihtiyacı vardı. Son aylarda şekillenmeye başlayan şey de tam olarak bu oldu” ifadelerini kullandı.

Hasan, sözlerine şöyle devam etti:

“Çözüm için sunulan her girişimde, bunun sonuca ulaşamamasının temel nedeni, Libya'da gücü elinde bulunduran hiç kimsenin bundan vazgeçmek istememesiydi. Herkes seçim talep ederken aynı zamanda seçimlerin yapılmaması veya o aşamaya gelinmemesi için var gücüyle çalışarak tabloyu karmaşıklaştırıyor.”

Ancak şu anki bağlamın biraz daha farklı olduğunu, çünkü Libya krizinin aşılması ve tarafların çözüm planını kabul etmeye teşvik edilmesi konusunda bölgesel ve uluslararası bir uzlaşıya benzer bir durumun olduğunu belirten Hasan, “Gerek cumhurbaşkanlığı gerekse parlamento seçimlerinin gerçekleştirilme aşamasından daha da önemlisi, tarafların önceden bu seçimleri kabul etme ve sonuçlarına saygı duyma taahhüdünde bulunmalarıdır" dedi.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sunulan önceki planın ‘doğudaki veya batıdaki üst düzey aktörlerden hiçbirinin planın maddelerine uymaması nedeniyle başarısız olduğuna, bunun da sahneyi daha da karmaşık hale getirerek Libya krizini bir kısır döngüye soktuğuna’ dikkati çeken Hasan, Mısır’ın ABD, Türkiye ve Birleşmiş Milletler ile iş birliği içinde yürüttüğü mevcut çabaların, tarafların kriz bağlamında bir atılım sağlama arzusu ışığında somut sonuçlara ulaşabileceğini değerlendirdi.

Hasan'a göre son dönemde Kahire ile Trablus'taki Libya hükümeti arasındaki ilişkilerde yaşanan nispi iyileşme, Mısır'ın Doğu ve Batı kampları arasında bir uzlaşıya ve somut sonuçlara ulaşabilme ihtimali açısından ‘olumlu bir gösterge’ olmaya devam ediyor. Hasan, Kahire'nin artık Libyalı taraflarla ilişkilerinde ‘Libya'nın çıkarına’ hizmet edecek ve kendi tabiriyle ülkeyi kasıp kavuran ‘çatışma ve krizlerin kısır döngülerinden’ çıkmasını sağlayacak bir denge kurmaya çalıştığını ifade etti.

Mısır'ın çabalarının önündeki en belirgin zorluklara değinen Hasan, bunların, ‘devlet kurumlarını birleştirecek uzlaşıya dayalı bir plana ulaşma, rakip tarafları seçimlere gitmeyi ve halkın iradesine başvurmayı kabul etmeye teşvik etme ve milislerin istikrarı bozucu rolünü sahneden silme yeteneği’ olduğunu düşünüyor.

Mısır'ın hamleleri, Libya krizini siyasi bir çözüme yönlendirmeyi amaçlayan bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yürütülüyor. Bu çabaların başında, BM’nin bir yıl önce onayladığı ve 18 ay içinde genel seçimlere ulaşmayı hedefleyen üç temel sütuna dayanan ‘Yol Haritası’nın yanı sıra ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos'un Libya'daki iki otoriteyi birleştirmeyi amaçlayan girişimi geliyor.

ABD’nin girişiminden sızan bilgilere göre öneriler arasında, Halife Hafter’in oğlu Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi yönetiminde bir görev üstlenmesi ve Dibeybe başkanlığında birleşik bir hükümetin kurulması yer alıyor. Söz konusu girişim Hafter tarafından memnuniyetle karşılanırken, Dibeybe cephesinden konuya ilişkin kamuoyuna açıklanmış net bir tutum gelmedi.

Mısırlı eski bir diplomat olan Seyyid Kasım el-Mısri ise, ‘Libya krizinin çözümsüz kalan sorununun Libyalı taraflardan değil; bir tarafı diğerinin aleyhine silah, para ve siyasetle destekleyen dış aktörlerden kaynaklandığı’ görüşünü savunuyor. Independent Arabia’ya konuşan Mısri, ‘Libya'daki mevcut duruma ilişkin gerek Mısır'ın gerekse bölgesel ve uluslararası hareketliliği farklı kılan yönün, krizin kökenlerine inilmesi ve bölünmüşlüğün devamını hedefleyen uluslararası aktörlerin sahneden caydırılmaya çalışılması olduğunu’ değerlendirmesinde bulundu.

Mısri'ye göre taraflardan birini diğerinin aleyhine destekleyen uluslararası aktörler sahneden dışlanmadan Libya krizinin çözülmesi mümkün değil. Mevcut tablodaki farklılığa değinen Mısri, “Hem doğu hem de batı kampı artık çözüm vaktinin geldiğini, bunu gerçekleştirmek için şartların olgunlaştığını ve herkesin bu durumu değerlendirmesi gerektiğini hissetmeye başladı” ifadelerini kullandı.

Mısri, tarafların bu kanaate varması halinde, Libya'nın birliğini ve egemenliğini koruyacak şekilde, ülkeye istikrar ile güvenliğin geri dönmesinde çıkarı olan uluslararası ve bölgesel tarafların da teşvikiyle krizin çözümüne ulaşmanın son derece kolaylaşacağını belirtti.

Libyalı yazar ve analist Muhammed ez-Zubeydi de bu görüşe katılarak, ‘Libya'daki krizi derinleştiren noktanın, dar öz çıkarlar veya yayılmacı emeller doğrultusunda bir tarafı diğerinin aleyhine destekleyen dış aktörlerin rolleri olduğunu’ söyledi. Zubeydi, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Libya'nın ulusal güvenliğinin Mısır'ın ulusal güvenliğiyle bağlantılı olması ve Libya'nın istikrarı ile güvenliğinin Mısır için mutlak bir çıkar teşkil etmesi göz önüne alındığında hükümetleri ve devlet kurumlarını birleştirme çabalarının yanı sıra dış emellerle mücadele etme konusunda Mısır, etkin ve temel bir role sahip” dedi.

Libya, yıllardır ülkenin doğusu ile batısındaki rakip otoriteler arasında yaşanan siyasi bir bölünmüşlük halinde yaşıyor. Ülkede iktidar iki hükümet arasında paylaşılıyor. Bunlardan biri batıda Dibeybe liderliğindeki UBH, diğeri Temsilciler Meclisi tarafından görevlendirilen ve Usame Hammad tarafından yönetilen Ulusal İstikrar Hükümeti (UİH). UİH, aynı zamanda Hafter'in desteğini de arkasına alarak ülkenin doğusunu ve güneyinin büyük bir bölümünü kontrol ediyor.

Libya krizi, son aylarda, tarafları siyasi bir çözüme itmek amacıyla ivme kazanan uluslararası hamlelere sahne oldu. Bu hamlelerin en önemlisi ise ülkenin doğusu ile batısı arasındaki bölünmüşlüğü sona erdirmenin iki kapısı olarak görülen kurumların birleştirilmesi ve seçimlerin düzenlenmesi amacıyla girişimler sunan BM ve ABD'nin çabalarıydı.



Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.


Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
TT

Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)

Yunanistan makamları, İsrail'e gitmekte olan bir yolcu gemisine yönelik bomba ihbarının, dün Yunanistan'ın Siros Adası'ndaki limanda güvenlik operasyonu başlatılmasına neden olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre kimliği belirsiz bir kişi geminin gövdesine patlayıcı düzenek yerleştirildiğini öne sürdü.

Panama bayraklı “Crown Iris” adlı geminin, bomba ihbarının alındığı sırada 940 yolcu ve 597 mürettebatıyla Hayfa Limanı'na hareket etmesi planlanıyordu.

Sahil Güvenlik ekipleri, patlayıcı madde tespitinde uzman bir köpek ve özel bir dalgıcın desteğiyle gemide arama yaptı. Olay yerine ayrıca Sahil Güvenlik'in özel bir birimi sevk edildi.

İlk incelemelerde herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmadı. Geminin seferine devam edebilmesi öncesinde daha kapsamlı aramalar yapılması için Sahil Güvenlik uzmanlarının bölgeye ulaşması beklendi.

Öte yandan dün Avrupa'da en az yedi uçuş bomba ihbarı aldı. Herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmamasına rağmen, ihbarlar havalimanlarındaki uçuş trafiğinde aksamalara yol açtı.