Haydar el-Gazban
Suveyda'daki kanlı olayların üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçerken ve giderek daha tehlikeli ve karmaşık hale gelen bölgesel bir atmosferde “Yeni Suriye'nin bir parçası olması için sunulan çok sayıda girişime, anlaşmaya ve fırsata rağmen bu vilayet nasıl bu noktaya geldi?” sorusu ortaya çıkıyor.
Bugün belki de gerçekleri duygusallıktan uzak bir şekilde okumak ve temel bir siyasi gerçeği açığa çıkarmak için olayların kronolojisine dönmek mümkün. Sorun çözümlerin eksikliği değil, başarısızlığa uğramasıydı.
Devlet projesine entegre olmanın önündeki temel engel Şam ile Suveyda arasındaki iletişimsizlik değil, başka bir projeye hizmet etmek amacıyla varılan mutabakatların defalarca kez bozulması sonucunda ortaya çıkan güven eksikliğiydi.
Daha da önemlisi Suveyda'daki bazı kesimlerin, Lübnan'ın güneyinden başlayıp Hermon Dağı (Cebel eş-Şeyh) eteklerinden ve güney Suriye'den geçerek Ebu Zuhur Havaalanı'na kadar uzanan bir güvenlik kuşağı inşa etmeyi amaçlayan İsrail projesine dahil olmasıydı.
Arzulanan çözüm
Baba-oğul Esed rejimi 8 Aralık 2024 tarihinde düştüğünde Suriye için yeni bir sayfa açıldı. Onlarca yıllık diktatörlük ve savaş sarmalından çıkan ülke, devleti yeni temeller üzerinde yeniden inşa etmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıyaydı. Suveyda ise tarihi rolü ve rejimin düşmesinden önceki iki yıl boyunca sürdürdüğü sivil hareket sayesinde, Şam'daki modern devlet ile diğer bölgeler ve bileşenler arasında dengeli bir ilişkinin modeli olmaya elverişliydi.
Rejimin düşmesinin ilk günlerinden itibaren geçici hükümet ile Şeyh Hikmet el-Hicri arasındaki temaslar yoğunlaştı ve her iki tarafın elçileri karşılıklı ziyaretlerde bulundu. Bu süreçte, Suveyda’nın tek bir Suriye devleti çatısı altındaki kendine has yapısını güvence altına alacak bir formüle ulaşmak amacıyla çok sayıda siyasi ve güvenlik odaklı toplantı gerçekleştirildi.
Ulusal güçlerin ve dini otoritelerin büyük çoğunluğu Şam ile varılan mutabakatları pekiştirmeye ve uygulama mekanizmalarını ele almaya çalışırken gerilimi tırmandıran, çelişkili bir söylem ve mutabakatların hayata geçirilmesinden kaçınma şeklinde kendini gösteren başka durumlar gün yüzüne çıkmaya başladı.
Geçtiğimiz yılın ocak ayı başlarında temel bazı mutabakatlara varıldı. Bunların en dikkat çekeni, polis ve güvenlik güçlerinin Suveyda halkından oluşturulması ve yerel grupların, silahlarını il sınırları içerisinde muhafaza etmeleri kaydıyla Savunma Bakanlığı kadrolarına dahil edilmesinin yanı sıra birtakım idari ve hizmet odaklı düzenlemeler yapılmasıydı.
Özellikle de ilin o dönemde her bölgeden ve kesimden gelerek Kerame Meydanı'na akın eden tüm Suriyeliler için bir cazibe merkezi oluşturduğu göz önüne alındığında bu formül, şüpheleri gidermek ve tek bir devlet çatısı altında karşılıklı güven inşa etmek adına arzulanan çözüm niteliğindeydi.
Mutabakatları bozma silsilesi
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ulusal güçlerin ve dini otoritelerin büyük çoğunluğu Şam ile varılan mutabakatları pekiştirmeye ve uygulama mekanizmalarını ele almaya çalışırken, gerilimi tırmandıran, çelişkili bir söylem, mutabakatların hayata geçirilmesinden kaçınma ve nihayetinde bunların defalarca kez bozulmasına yol açan başka olgular gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu sürece, Suveyda’da meydana gelen ve o dönemde kamuoyu tarafından pek anlaşılamayan ‘şüpheli’ olaylar da eşlik etti.
31 Aralık 2024 gecesi, Şeyh el-Hicri'nin yakınlarından birinin talebi üzerine Suveyda'daki silahlı grupların veya sivil aktörlerin haberi olmaksızın Şam'dan gönderilen bir polis gücü ilin eteklerine ulaştı. Şam yönetimi bu durumun (yerel güçlerin habersiz olduğunun) farkına vardığında ise konvoya geri dönme emri verildi.

Kıyı bölgesi olaylarının ardından ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi'nin Şam ile ilk anlaşmasını imzalamasından kısa bir süre sonra, 12 Mart 2025 tarihinde Şeyh Hicri'nin evinde Suveyda temsilcileri ile Vali Mustafa Bakkur arasında resmi bir mutabakat zaptı imzalandı. Ancak 24 saat bile geçmeden oğlu Selman, babasının anlaşma içeriğine baskı altında onay verdiğini bahane ederek mutabakattan geri adım attıklarını duyurdu. Bu olay bir istisna değil, defalarca kez tekrarlanan bir tutumdu.
Şeyh Hicri, Netanyahu'nun İsrail'in Suriyeli Dürzileri koruyacağına dair yaptığı birtakım açıklamalarla eş zamanlı olarak Şam'a karşı söylemini birçok kez sertleştirdi. 25 Nisan 2025'te ise eşi benzeri görülmemiş bir ısrarın sonucunda, Suriyeli şeyhlerden oluşan geniş bir heyetin işgal altındaki Filistin'de bulunan Şuayb Peygamber Türbesi'ne ziyareti organize edildi. Zamanlaması ve yarattığı görüntü itibarıyla şüpheli olan bu hamle, Dürziler ile Suriye halkının diğer kesimleri arasına nifak tohumları ekmeyi amaçlıyordu.
İki gün sonra, Dürzi bir lidere ait olduğu öne sürülen ve Hazreti Muhammed’e hakaret içeren bir ses kaydının ortaya çıkması Şam kırsalında büyük bir gerginliğe yol açarak Caramana ve Eşrefiyye Sahnaya'da çatışmaların patlak vermesine neden oldu. Yoğun temasların ardından 30 Nisan'da bir ateşkes sağlandı. Bu ateşkes Caramana'da korunurken Eşrefiyye Sahnaya'da ihlal edildi. Bunun ardından Genel Güvenlik güçlerinin şehre girmesiyle onlarca kişi hayatını kaybetti.
Ertesi sabah Şeyh el-Hicri, uluslararası koruma talep ettiği bir bildiri yayımladı ki bu durum bizzat Suveyda içinde geniş çaplı itirazlara yol açtı. Aynı günün öğleden sonrasında dini ve sosyal otoriteler ile ulusal silahlı gruplar Ayn ez-Zaman makamında bir araya gelerek bölünme ve ayrılıkçılığı reddeden, Şam ile diyaloğa bağlı kalınmasını ve Suveyda halkından oluşan polis ve güvenlik güçlerinin konuşlandırılmasını da içeren önceki anlaşmaların uygulanmasını vurgulayan ‘1 Mayıs Bildirgesi’ni yayımladılar. Toplantıya katılan ve bildiriyi onaylayan ŞEyh el-Hicri, ertesi gün yine bundan caydı.
Birkaç gün sonra sivil aktörlerden oluşan bir heyet Şeyh el-Hicri'ye, bir gün içinde (yaklaşık ellisi Şam-Suveyda yolunda olmak üzere) yüz elliye yakın Dürzi'nin hayatını kaybetmesine rağmen İsrail'in kılını bile kıpırdatmadığını hatırlatarak kendilerine vaat edilen uluslararası korumanın nerede olduğunu sordu. Şeyh el-Hicri'nin yanıtı ise “Koruma yüz ya da iki yüz ölü için gelmez... İki ya da üç bin kişi öldüğünde neler olacağını bekleyin ve görün” şeklinde oldu.
Şehy el-Hicri’nin sözlerinin tehlikesi, SDG’nin lağvedildiğinin duyurulmasıyla ve son askeri gerginliğin ardından Suriyeli ve İsrailli yetkililerin bir araya geldiği yüz yüze görüşmeyle aynı zamana denk gelmesinde yatıyor.
Adeta programlanmış cayma hamleleri, sivilleri hedef alan katliamların yaşandığı ve yüzlerce masumun hayatını kaybettiği kanlı temmuz olayları sırasında bir kez daha tekrarlandı. Olayların kıvılcımını, Dürziler ile bölgedeki Bedeviler arasında tezgahlanan bir dizi gelişme oluşturdu. Bunların iki taraf arasında çatışmalara dönüşmesi, Şam yönetimini Şeyh el-Hicri ve ilin sivil aktörleriyle koordinasyon halinde müdahale etmeye sevk etti.
Şeyh el-Hicri, 15 Temmuz sabahı İçişleri ve Savunma bakanlıklarına bağlı güçlerin bölgeye girişini memnuniyetle karşıladığını belirten, silahlı grupları silahlarını teslim etmeye ve direniş göstermemeye çağıran bir bildiri yayımladıktan sonra sadece birkaç saat içinde yeni bir bildiri daha yayımlayarak bu kez söz konusu güçlere karşı koyma ve onlarla savaşma çağrısı yaptı.
Şam ile müzakerelerden ayrılıkçılığa
Geçtiğimiz yılın temmuz ayında yaşanan katliamlar, Dürzi bilincinde bir dönüm noktası oluşturdu ve devlet fikriyle aralarında büyük bir kopuş yaşanmasına zemin hazırladı. Şam yönetiminin Suveyda'da askeri çözüme başvurarak hata yaptığını itiraf etmesine, siyasi çözüm için ABD-Ürdün-Suriye yol haritası ile Suveyda olaylarına ilişkin Birleşmiş Milletler (BM) raporunun yayımlanmasına ve Şam hükümetinin faillerden hesap sorma taahhüdüne rağmen... çözüm uzak bir ihtimal olarak kalmaya devam etti.
Suveyda'da ayrılıkçıların sesleri yükseldi ve bu süreç, Şeyh el-Hicri'nin sözde ‘Başan Devleti’ni ilan etmesiyle zirveye ulaştı. Başan, Cebel el-Arab'ın (Arap Dağı) İbranice adıdır. Şeyh el-Hicri, bu yılın başlarında bir İsrail gazetesine verdiği röportajda, Esed rejiminin devrilmesinden yıllar önce İsraillilerle iletişim ve koordinasyon halinde olduğunu itiraf etti.
Tablo netleşti ve İsrail'in, Beşşar Esed rejiminin çöküşünün arifesinde ‘Başan Oku’ adını verdiği askeri bir operasyonla başlattığı yayılmacı projesine hizmet etmesi için Dürzileri kullanmasındaki rolü gün yüzüne çıktı. Öyle ki İsrail, Suriye ordusunun varlıklarını tahrip etmiş, Suriye'deki Hermon Dağı tepelerinin büyük bir kısmını işgal etmiş ve Kuneytra ile Dera illerinde devam eden askeri ilerleyişinin ortasında başkent Şam'ın eteklerine kadar dayanmıştı.
Dolayısıyla yaşananlar, çöküş sonrası dönemin yönetimine dair sıradan bir anlaşmazlık, siyasi kazanımlar elde etmeye yönelik bir müzakere veya yönetimde ortaklık talebinden ibaret değildi. Aksine Suveyda Dürzileri, amacı Suriye'nin güneyindeki nüfuz haritalarını yeniden çizmek olan daha geniş kapsamlı bir projede kullanıldılar. Dürzilerin bedelini kanlarıyla ve tarihi birikimleriyle ödedikleri bu projeden elde edebildikleri yegâne şeyse, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek sözde bir devlet vaadi oldu.
Şeyh el-Hicri ve ileriye kaçış politikası
Şeyh el-Hicri, Suriye'nin istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme konusunda birleşen tüm uluslararası ve bölgesel mesajları okuyamadı. Suveyda Dürzilerini kendi emellerini hayata geçirmek için rehin alarak Suriye'nin güneyindeki İsrail projesinin mızrak ucu şeklindeki sorunlu konumunda -bilerek ve tasarlayarak- kalmayı tercih etti.

Suriye'nin kuzeydoğusunda Mazlum Abdi'nin yaptığı gibi çözümün bir parçası olmak ve Suveyda'yı bu ölümcül çıkmazdan kurtarmaya katkıda bulunmak yerine ‘Dürzilerin İsrail devletinin bir parçası olduğu’ yönünde şüpheli bir açıklama yaptı. Bu durum, Suriye içinde ve dışındaki Dürzilerin tepkisine yol açtı. Dürziler bu sözleri, geçmişte ‘İslam'ın Kılıcı’ olarak anılan köklü Arap Ma'rufi topluluğunun (Dürzilerin) tarihi rolünün ve hakikatin bir çarpıtılması olarak değerlendirdiler.
Şeyh el-Hicri'nin sözlerinin tehlikesi, SDG’nin lağvedildiğinin açıklanmasıyla ve İsrail'in Ebu Zuhur Havaalanı'nı bombalaması sonucu yaşanan son askeri tırmanışın ardından Suriyeli ve İsrailli yetkilileri bir araya getiren doğrudan görüşmeyle aynı zamana denk gelmesinde yatıyor. Şayet bu açıklama, taraflar arasında bir anlaşmaya varılması yönündeki ABD arzusunu sekteye uğratmak amacıyla İsrail'in talebi üzerine yapıldıysa bu bir felakettir. Yok eğer ayrılıkçı projesinin önündeki ufkun kapandığına dair inancının (çaresizliğinin) bir sonucuysa, o zaman felaket çok daha büyüktür.
Velid Canbolat: İsrail projesine karşı erken uyarı
Lübnanlı Dürzi lider Velid Canbolat'ın tutumu, yaklaşan tehlikeleri öngörme konusunda en net ve ileri görüşlü duruş olarak öne çıktı. Nitekim rejimin devrilmesinin ilk günlerinden itibaren Dürzi toplumunun kendine has yapısının istismar edilerek ne kendi mensuplarına ne de Suriye'ye hizmet edecek dış projelere dahil edilmeye çalışılmasına karşı uyarılarda bulundu. Canbolat, rejimin çöküşünden iki haftadan kısa bir süre sonra Şam'a gerçekleştirdiği ziyarette, Dürzilerin her zaman Suriye ulusal kimliğinin bir parçası olduğunu vurguladı.
Suveyda'nın geleceği Suriye'nin dışında değil, tam kalbinde inşa edilir ve Suriye'nin birliği, krizler ne kadar çetin olursa olsun, tüm evlatları için yegâne güvence olmaya devam edecektir.
Geçtiğimiz yılı boyunca olayların gelişmesiyle birlikte Canbolat, İsrail'e bel bağlama konusundaki uyarısını pek çok kez yineleyerek Suriye'nin güneyindeki İsrail projesinin Dürzileri korumaktan ziyade Suriye'yi parçalamayı, nüfuz alanları ve birbiriyle çatışan izole yapılar kurmayı amaçladığını vurguladı. Canbolat'ın duruşu sabitti; Dürziler için devlet çatısı dışında bir koruma, birleşik bir Suriye dışında da Süveyda için bir gelecek yoktu.
Daha sonra Suveyda olaylarıyla ilgili şeffaf ve bağımsız bir soruşturma yürütülmesinin gerekliliğini vurgulamak, faillerin hesap vermekten ve ‘cezalandırılmaktan’ kaçmamasını sağlamak amacıyla BM ve ilgili uluslararası komiteler de dahil olmak üzere ilgili uluslararası mercilerle temaslar ve görüşmeler sürdürüldü. Canbolat ve ekibinin savunduğu temel fikir netti; kan üzerine gerçek bir uzlaşma inşa edilemez ve hakikat bütünüyle ortaya çıkarılıp kurbanlar için adalet sağlanmadan olaylar sayfası kapatılamazdı.
Zira adalet uzlaşmanın zıddı değil, onun ilk şartıdır.
Bir yılın ardından çıkarılan dersler ve bir model olarak SDG’nin lağvedilmesi
Trajedinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra gerçekler, Suveyda halkının büyük çoğunluğunun ayrılıkçı fikri benimsemediğini, vesayet talep etmediğini ve Suriye ulusal aidiyetinden vazgeçmediğini ortaya koyuyor. Gerçekler ayrıca, Şam ile bir çözüme ulaşmak için sunulan fırsatların çok sayıda olduğunu ve bunların büyük bir kısmının, anlaşmalar ile mutabakatlardan defalarca geri adım atılması ve bunların bozulması nedeniyle sekteye uğradığını da gösteriyor.

Bugün, yaşanan onca şeye rağmen, uygulanabilir yegane yolun ana hatları net görünüyor. Hakikati açığa çıkaracak şeffaf bir soruşturma, tüm faillerden kesin bir şekilde hesap sorulması, yapıcı bir diyalog, tüm kesimler arasında gerçek bir uzlaşı, Şam ile sürdürülebilir mutabakatlar ve Suveydalıları yeni Suriye'nin inşasına fiili katılımı. ABD ve Ürdün himayesinde üzerinde uzlaşılan yol haritası ile İlerici Sosyalist Parti’nin Suriye'nin bütünlüğünü, siyasi çözümü, diyaloğu ve uzlaşmayı teyit eden 15 Ağustos 2025 tarihli bildirisinde daha önce öne sürdüğü hususlar da bu durumla örtüşmektedir.
Ayrılıkçı projelere ve dış himayelere gelince, tecrübeler bunların güvenlik veya istikrar değil, aksine daha fazla kan ve acı getirdiğini ve er ya da geç sona ermeye mahkum olduklarını kanıtladı. Yalnızca sakin ve sorumlu bir diyaloğa dayanan bir uzlaşı, çözümleri şekillendirebilir, ortaklığı pekiştirebilir ve rolü koruyabilir. Kürtlerle varılan nihai anlaşma, Suriye devletine ve kurumlarına tam entegrasyon ile SDG’nin lağvedilmesi de örnek alınacak bir modeldir.
Belki de en önemli sonuç, ‘Suveyda’nın geleceği Suriye'nin dışında değil, tam kalbinde inşa edilir ve Suriye'nin birliği, krizler ne kadar çetin olursa olsun, tüm evlatları için yegane güvence olmaya devam edecektir’ sonucudur.





