Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Aşırılık yanlısı eylemleri ve açıklamaları, uluslararası hukuk sistemini kendi ideolojik değerleri açısından bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.



İran’da yıl başındaki protestolara katılan iki kadın hakkında idam kararı

Yayalar, Tahran'ın merkezindeki bir caddede, merhum İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in duvar resminin önünden geçiyor, 31 Ağustos 2026 (AFP)
Yayalar, Tahran'ın merkezindeki bir caddede, merhum İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in duvar resminin önünden geçiyor, 31 Ağustos 2026 (AFP)
TT

İran’da yıl başındaki protestolara katılan iki kadın hakkında idam kararı

Yayalar, Tahran'ın merkezindeki bir caddede, merhum İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in duvar resminin önünden geçiyor, 31 Ağustos 2026 (AFP)
Yayalar, Tahran'ın merkezindeki bir caddede, merhum İran Yüksek Lideri Ali Hamaney'in duvar resminin önünden geçiyor, 31 Ağustos 2026 (AFP)

İran yargısı, ocak ayında düzenlenen hükümet karşıtı protestolara katıldıkları gerekçesiyle iki kadın hakkında idam kararı verdi. İnsan hakları kuruluşlarının dün yaptığı açıklamaya göre söz konusu kararlar, protestolarla bağlantılı infazların arttığı bir dönemde alındı.

Kararlar iki ayrı davada verilmiş olsa da her iki dava da ülkenin orta kesimindeki İsfahan kentinde yaşanan olaylarla bağlantılı. İsfahan, ülke geneline yayılan protestoların önemli merkezlerinden biri olmuş ve gösteriler 8 ve 9 Ocak gecelerinde zirveye ulaşmıştı.

İran ile ABD arasındaki savaşın sürdüğü bir dönemde, merkezi Norveç’te bulunan İran İnsan Hakları Örgütü, Tahran yönetiminin gösterilerle bağlantılı suçlamalar nedeniyle 29 erkeğin idamını gerçekleştirdiğini bildirdi.

Ancak şu ana kadar protestolarla bağlantılı suçlamalar nedeniyle hakkında verilen idam kararı infaz edilen hiçbir kadın bulunmuyor. Şarku’l Avsat’ın örgütten aktardığına göre bu yıl başka davalar kapsamında en az 16 kadın idam edildi.

Merkezi Norveç’te bulunan Hengaw İnsan Hakları Örgütü ile merkezi ABD’deki İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), dün yaptıkları açıklamada, 20 yaşındaki Taraneh Rahimi’nin İsfahan’daki bir meydanda protestolar sırasında meydana gelen ve biri güvenlik görevlisi olmak üzere iki kişinin hayatını kaybettiği olaylarla bağlantılı olarak dokuz erkekle birlikte idama mahkûm edildiğini duyurdu.

İki kuruluş ayrıca davada aralarında Taraneh’in kız kardeşi Romina’nın da bulunduğu diğer sanıklara, toplam 36 yıla varan hapis cezaları verildiğini açıkladı.

HRANA, “Sanıkların avukatları dava dosyasının önemli bir bölümüne erişemedi, belgeleri ve delilleri incelemeleri için kendilerine yeterli süre verilmemesini protesto etti” açıklamasında bulundu.

Diğer davada ise İsfahan’daki bir mahkeme, iki çocuk annesi 43 yaşındaki Leyla Ebu’l-Hasani’yi protestolar sırasında bir mağazayı ateşe vermekle suçlayarak mahkûm etti. Karar, Dadban hukuk gözlemevi ve HRANA tarafından duyuruldu.

Ebu’l-Hasani’nin yakınları suçlamayı reddederek, onun olay yerinde yalnızca bulunduğunu ve ateşe verilen mağazayı görüntülediğini savundu.

Buna rağmen Ebu’l-Hasani, “yeryüzünde fesat çıkarma” ve “muharebe” suçlarından mahkûm edilerek idam cezasına çarptırıldı. Davası incelenmek üzere Yüksek Mahkeme’ye gönderildi.

ABD Başkanı Donald Trump, nisan ayında ABD’de yaşayan İsrail yanlısı bir aktivistin X platformunda yaptığı ve sekiz İranlı kadının idam cezasıyla karşı karşıya olduğunu belirten paylaşımı yeniden yayımlamış ve Tahran yönetimine bu kadınları serbest bırakma çağrısında bulunmuştu.

Ancak daha sonra söz konusu kadınların tamamına idam cezası verilmediği ve bazı kadınların serbest bırakıldığı ortaya çıktı.

Serbest bırakılanlar arasında, protestolar sırasında bir binadan polislerin üzerine beton bloklar attığı suçlamasıyla daha önce idam cezasına çarptırılan Beta Himmeti de bulunuyordu. HRANA, nisan ayında Himmeti hakkındaki idam kararının kaldırıldığını bildirmişti.


Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti
TT

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Palau'da düzenlenen 55. Pasifik Adaları Forumu Liderleri Toplantısı, Çin ile Tayvan arasındaki gerilimin gölgesinde geçen görüşmelere en az beş liderin katılmadığı bir ortamda, ‘yabancı ortakların bu ülkelerin kaderini belirleme hakkına sahip olmadığı’ yönündeki net bir mesajla dün başladı.

Zirve, iklim değişikliği, uyuşturucu bağlantılı suçlar ve Çin'in geçen temmuz ayında fırlattığı ve Pasifik Okyanusu sularına düşen balistik füze denemesinin yansımaları da dahil olmak üzere bir dizi acil bölgesel sorunu ele alıyor.

Üye devletlerden en az beş lider zirveye şahsen katılmayacak, ancak yerlerine temsilcilerini gönderecek.

Fransız haber ajansı AFP’nin kaynakları, Çinli diplomatların Pasifik adaları liderlerine, Palau'da Tayvan Dışişleri Bakanı'nın da katılabileceği yan etkinliklere iştirak etmeyeceklerini bildirdiğini aktardı.

Palau Cumhuriyeti Devlet Başkanı Surangel Whipps Jr., toplantının açılışında yaptığı konuşmada, “Ortaklarımızın aramızda bulunmasından memnuniyet duyuyoruz, ancak rotamızı belirleyecek olanlar onlar değildir” diyerek Pasifik adalarının tek bir tutum etrafında birleşmesi gerektiğini vurguladı.

Solomon Adaları Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Rick Houenipwela ise ‘etraflarındaki stratejik rekabetin tırmandığını’ belirterek “Forum, Pasifik liderlerinin açıkça konuştuğu, ciddiyetle dinlediği ve yalnızca kendilerine ait fikirleri ortaya koyduğu siyasi bir yuva olarak kalmalı” dedi.

Houenipwela, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ortaklarımızı memnuniyetle karşılıyor ve desteklerini takdir ediyoruz; ancak bu destek, görevlerimizi belirlememeli, onları başarmamıza yardımcı olmalı.”

Houenipwela, pazar günü bir bakanın kendisine karşı güvensizlik önergesi vermesinin ardından acil bir siyasi krizle ilgilenmek üzere beklenmedik bir şekilde ülkesine dönen Solomon Adaları Başbakanı Matthew Wale'yi temsilen toplantıya katıldı.

Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, Pasifik ülkelerinin ‘gönderdikleri heyetler ve bunlara kimin başkanlık edeceği konusunda kendi kararlarını kendilerinin verdiğini’ söyledi.

Wong, Avustralya yayın kurumu ABC’ye yaptığı açıklamada “Bu forum, Pasifik ülkelerinin kendi kararlarını almalarına olanak tanıyor” dedi. Wong, bölgesel rekabet ve çatışma döneminde karar alan güçlü bir bölgesel örgüt ve bölgesel mekanizmaya sahip olmanın büyük güçler ile küçük devletler arasındaki güç eşitsizliğiyle başa çıkmanın yollarından biri olduğunun altını çizdi.

Toplantıya katılmayanlar arasında ayrıca Pekin'e yakınlığıyla bilinen Kiribati Devlet Başkanı, Samoa ve Vanuatu başbakanları ile Fransa'nın denizaşırı toprağı Yeni Kaledonya'nın hükümet başkanı da bulunuyor.

 

Çeşitli Pasifik adalarından gelen yaklaşık 110 polis memuru, bu alanda bölge düzeyindeki iş birliğinin ilk büyük çaplı pratik uygulaması olarak toplantı boyunca güvenliği sağlıyor.

Forumun en büyük ülkesi ve bağışçısı olan Avustralya, Solomon Adaları ve Kiribati'de Çin polisinin varlığına gerek olmadığı gerekçesiyle, forum bünyesinde kendi  güvenliğini sağlamaya yönelik çabalara öncülük ediyor.


ABD, Hürmüz Boğazı’nda yeni mayınların döşenmesini engelledi

Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

ABD, Hürmüz Boğazı’nda yeni mayınların döşenmesini engelledi

Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)

ABD ordusu, temmuz ayı sonlarından bu yana İran'a yönelik bilinen ilk saldırısında Larak Adası'ndaki iki fırlatma rampasını hedef alarak, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Hürmüz Boğazı'na deniz mayını taşıyan füzeler fırlatma girişimini engelledi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), mayın döşeyen DMO’nun ‘yakın bir tehdi’ oluşturduğunu belirtirken, İranlı yetkililer, ABD saldırısında iki kişinin öldüğünü ve bazı kişilerin de yaralandığını duyurdu. Tahran, bu saldırıya Ürdün'deki iki ABD üssüne füzeler fırlatarak karşılık verirken Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) El Minhad Üssü’nü hedef aldığını ve Hürmüz Boğazı semalarında bir ABD insansız hava aracını (İHA) düşürdüğünü açıkladı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan çıkarlarının hedef alınmasına karşı uyardı. İran'ın saldırılarını karşılıksız bırakmama sözü veren Trump, “Bir karşılık olacak ve onları ağır şekilde vuracağız” dedi. Diğer taraftan Reuters'ın aktardığına göre üst düzey bir İranlı kaynak, son çatışmayı ‘sınırlandırılmış ve kısıtlı’ olarak değerlendirerek her ABD saldırısına ‘onlarca kat daha büyük’ bir yanıt verileceği uyarısında bulundu.

Trump, Hark Adası'nın ‘paramparça edildiğini’ gösterdiğini belirttiği yapay zeka (AI) ile üretilmiş bir video yayınladı. Ancak ABD'li bir yetkili adanın gece boyunca hedef alınmadığını söylerken, Tahran da adadaki petrol faaliyetlerinin devam ettiğini doğruladı.

İran Dışişleri Bakanlığı, Larak Adası’na yönelik saldırıyı kınadı ve ABD’nin Ürdün'deki üslerine yönelik saldırıları ‘meşru müdafaa’ olarak nitelendirdi.

Bir diğer gelişmede ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek'teki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nin oturum aralarında yaptığı açıklamada, İran'ın hala Washington ile bir anlaşma arayışında olduğunu ve savaşın devam etmesinin ‘kimsenin çıkarına olmadığını’ belirtti. Pezeşkiyan, sorunların çözümünün diyalog ve iş birliğinde yattığını da sözlerine ekledi.