Antoine el Hac
İlk bakışta Grönland, dünyanın en kuzeyinde yer alan, iki milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümüne karşın yalnızca 57 bin kişinin yaşadığı, uzak ve buzlarla kaplı bir ada gibi görünebilir. Ancak ada çevresinde yaşananlar artık Danimarka Krallığı içinde özerk yönetime sahip bölgenin geleceğiyle sınırlı bir mesele olmaktan çıktı. Grönland giderek Avrupa’nın, stratejik çıkarlarını Amerikalı müttefikine tamamen bağımlı olmadan savunma kapasitesinin gerçek bir testine dönüşüyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in kısa süre önce adanın başkenti Nuuk’a yaptığı ziyaretin önemi de buradan kaynaklanıyor. Von der Leyen’in iletişim, temiz enerji ve kritik ham maddelerin araştırılması gibi alanları kapsayan Grönland projelerine 200 milyon avro tahsis edileceğini açıklaması yalnızca ekonomik bir girişim değildi. Bu aynı zamanda açık bir siyasi mesajdı: Avrupa, Arktik bölgesinde daha güçlü bir varlık göstermek, jeopolitik önemi giderek artan bu bölgede nüfuz sahibi olmak ve Grönland ile Danimarka’nın dış baskılar karşısında yanında durmak istiyor. Buradaki dış baskının adresi ise ABD.
Grönland’ın konumu ve Arktik buzullar
Von der Leyen, “Avrupa, Grönland ve Arktik bölgesinde daha fazla varlık göstermeyi ve angaje olmayı seçti” dedi. Grönland’ın geleceğine, “başka hiç kimsenin değil”, Grönland halkının ve Danimarka’nın karar vereceğini vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın adını doğrudan anmaktan kaçınsa da mesajının muhatabının Washington olduğu açıktı.
Trump’ın yılın başında Grönland’ın kontrolünü ele geçirme yönündeki isteği Avrupa’da şok etkisi yarattı. Sorun, ABD’nin bu yöndeki talebinden çok, Cumhuriyetçi başkanın “projesini” ifade etme biçimiydi. Özellikle de hedefine ulaşmak için güç kullanımını dışlamaması, Avrupa’da büyük tepki yarattı.
Avrupalılar bir anda göz ardı edilmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı: Güvenlik ve savunma açısından bel bağladıkları müttefik, aynı zamanda NATO ve Avrupa Birliği üyesi Danimarka’ya, kendisine bağlı özerk bir bölgenin geleceği konusunda baskı uyguluyordu.
Grönland’ın önemi, Arktik bölgesine açılan güneybatı kapısı olmasından kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın etkisiyle buzulların erimesi, ticari açıdan büyük önem taşıyan yeni deniz rotalarının açılmasına yol açarken, bölge aynı zamanda zengin mineral kaynaklarına ve stratejik ham maddelere ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle büyük güçler, gelecekte ortaya çıkabilecek jeopolitik ve jeoekonomik gelişmeleri öngörerek Arktik bölgesini askerileştirme yarışına giriyor.
Dolayısıyla Grönland yalnızca Avrupa’nın Danimarka’yı koruma ya da toprak bütünlüğü ve egemenlik ilkesini savunma kapasitesini sınamıyor. Ada, Avrupalıların uzun süredir yanıtlamaktan kaçındığı daha büyük bir soruyu da gündeme getiriyor: Avrupa, ABD’den bağımsız bir stratejik güç haline gelebilir mi?
Avrupa Birliği’nin girişimi
Avrupa, Arktik bölgesinin kaynaklarının gelecekteki sanayi ve teknoloji rekabetinde belirleyici olacağının farkında. Nadir toprak elementleri ve kritik ham maddeler, yeşil dönüşüm ve dijital endüstriler açısından hayati önem taşıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bunun yanı sıra Arktik deniz yollarının dünya ticareti ve küresel güvenlik açısından önemi de giderek artıyor. Bu nedenle Avrupa bölgeyi ABD, Rusya veya Çin’e bırakmak istemiyor.
Brüksel’in Grönland’a yönelik açıkladığı 200 milyon avroluk paket de bu çabanın yalnızca başlangıcı. Avrupa Komisyonu, Grönland’a ayrılan finansmanın 2034 yılına kadar iki katından fazla artırılarak 530 milyon avroya çıkarılmasını önerdi. Bunun yanında eğitim, altyapı, balıkçılık, turizm, enerji, araştırma, siber güvenlik ve iklim değişikliğiyle mücadele alanlarında iş birliğinin güçlendirilmesi planlanıyor.
Ancak para tek başına Avrupa’nın bağımsızlığını sağlayamaz. Grönland bir sınavsa, Avrupa’nın bu sınavdaki başarısı, üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarını aşmasına, ekonomik gücünü siyasi ve güvenlik alanlarında nüfuza dönüştürmesine ve çıkarlarının en büyük müttefikinin çıkarlarıyla çatıştığı durumlarda hareket edebilmesini sağlayacak savunma ve sanayi kapasitesini oluşturmasına bağlı.
Bu, Ukrayna savaşının Avrupa’ya bıraktığı en önemli derslerden biri. Avrupa, kritik kapasite ve kaynaklarda başkalarına bağımlı olmanın siyasi bağımsızlığını sınırladığını ve karar alma yeteneğini kısıtladığını gördü. Grönland’da yaşananlar ise bu derse yeni bir bölüm ekliyor: Stratejik bağımsızlık, Atlantik’in diğer yakasıyla mutlaka kopuş anlamına gelmiyor; çıkarların çatıştığı durumlarda “hayır” diyebilecek kapasiteye sahip olmak anlamına geliyor.
Coğrafya, kaynaklar ve güvenlik
Bu nedenle Grönland, yüzölçümü ve nüfusunun ortaya koyduğundan çok daha önemli bir konuma sahip. Ada; coğrafyanın kaynaklar, güvenlik ve egemenlikle kesiştiği, ABD, Avrupa, Rusya ve Çin’in çıkarlarının karşı karşıya geldiği kritik bir noktada bulunuyor. Daha da önemlisi, Grönland Avrupa’yı adeta aynanın karşısına geçirerek bir dönüm noktasıyla yüzleştiriyor.
Brüksel, Grönland’daki varlığını gerçek bir ekonomik, siyasi ve güvenlik ortaklığına dönüştürebilir; Danimarka’nın ve ada halkının çıkarlarını Washington’la ciddi bir çatışmaya girmeden savunabilirse, uzun süredir özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından dile getirilen stratejik bağımsızlık hedefi doğrultusunda önemli bir adım atmış olacak.
Buna karşılık Avrupa yalnızca açıklamalar ve sınırlı yatırımlarla yetinir, güvenlik açısından ABD’nin gücüne bağımlı olmaya devam ederse, “stratejik bağımsızlık” siyasetçilerin tekrarladığı bir slogandan öteye geçemeyecek.
Grönland, dolayısıyla buzlarla kaplı bir ada uğruna verilen mücadeleden çok daha fazlası. Asıl mesele, Avrupa’nın Amerikan şemsiyesi altında öncelikle ekonomik bir güç olarak kalmayı mı sürdüreceği, yoksa nihayet kendi çıkarlarını koruyabilecek jeopolitik bir güce mi dönüşeceği.


