Muhammed Garsan
Husiler ile Somali’deki eş-Şebab arasındaki yakınlaşma, iki grup arasındaki ideolojik ve mezhepsel farklılıklar dikkate alındığında ihtimal dışı görünebilir. Ancak Aden Körfezi’nin iki yakasında çıkarların farklılıklardan daha güçlü olduğu görüldü.
Geleneksel kaçakçılık güzergâhları üzerinden başlayan ilişkiler, silah, eğitim, insansız hava araçları (İHA) ve patlayıcılar alanlarında iş birliğine dönüştü. Bu durum, tehdidin Yemen’den Afrika Boynuzu’na, Kızıldeniz’deki deniz geçişlerine ve Hint Okyanusu’nun batısına yayılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.
Güvenlik ve askeri uzmanlar, Husilerin eş-Şebab’a silah sattığını ve yüzlerce militanı İHA’lar ile patlayıcı maddelerin kullanımı konusunda eğittiğini açıkladı. Husilere bağlı unsurların, El Kaide ile bağlantılı eş-Şebab’ın kontrolündeki Somali’nin güney bölgelerine de defalarca seyahat ettiği belirtildi.
Şarku’l Avsat’ın Financial Times’tan aktardığına göre, iki taraf arasındaki hareketlilik ve iş birliği, küresel ticaret, petrol akışları ve deniz taşımacılığı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı.
Afrika’daki ABD askeri operasyonlarından sorumlu ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) Sözcüsü, iki grup arasındaki ilişkinin ‘bölgesel istikrar açısından son derece endişe verici bir tehdit’ oluşturduğunu söyledi.
Sözcü, “İki tarafın operasyonel kabiliyetlerinin bir araya getirilmesi yoluyla kurulan bu ittifak, eş-Şebab’ın Afrika Boynuzu’ndaki ölümcül saldırı kapasitesini genişletme tehdidi oluştururken, aynı zamanda Husilere Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nun batısındaki kritik deniz geçişlerinde nüfuzunu artırma ve bu güzergâhları sekteye uğratma imkânı sağlıyor” dedi.
Somali’nin başkenti Mogadişu’daki güvenlik yetkilileri ise onlarca yıldır iç savaşların parçaladığı ülkede bu yakınlaşmanın yaratabileceği etkiler konusunda endişelerini dile getirdi. Eş-Şebab’ın Somali topraklarının yaklaşık yüzde 40’ını, büyük ölçüde kırsal bölgeleri kontrol ettiği ve geçen yıl Mogadişu’daki merkezi hükümetle kırılgan bir çıkmaz durumuna ulaştığı belirtildi.
Operasyon alanının genişletilmesi
Yemenli akademisyen ve araştırmacı Faris el-Beyl, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İran yönetiminin Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki operasyon alanını hazırlama yönünde bir isteği olduğunu belirterek, meselenin yalnızca askeri olarak hedef alınabilecek belirli bir coğrafi noktadaki Husilerin varlığıyla sınırlı olmadığını söyledi.
El-Beyl, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı ve buraya bağlı adalar çevresinde konuşlanmasının onları askeri olarak hedef almayı kolaylaştırdığını, eş-Şebab ile iş birliğinin ise operasyon alanını boğazdan Arap Denizi’ne, Somali kıyılarına ve okyanusa kadar genişlettiğini ifade etti.
Bunun, çok sayıda kaçakçılık ağı üzerinden faaliyet yürütülmesinin yanı sıra korsanlık ve geleneksel ya da konvansiyonel olmayan askeri yöntemlerle sistematik saldırılar düzenlenmesine imkân sağladığını belirten el-Beyl, bunun sonucunda bu kritik bölgenin istikrarsızlaştırılabileceğini ve Babu’l Mendeb’in yalnızca kapatılmasından ziyade işleyişinin sekteye uğratılabileceğini kaydetti.
El-Beyl, “İran’ın politikasının Yemen sınırlarından Afrika Boynuzu’nun mümkün olan en geniş kesimine kadar bu bölgenin tamamını ateşe vermek olduğunu düşünüyorum. Buradaki amaç özellikle bu noktadaki deniz trafiğini aksatmak, hatta Ümit Burnu’na doğru ilerleyen veya bu güzergâhı kullanacak deniz taşımacılığını sekteye uğratmak olabilir” dedi.
El-Beyl, bunun ‘söz konusu koordinasyonun niteliğini ve İran’ın bu bölgeyi tamamen ateşe verme yönündeki arzusunu açıkladığını’ belirterek, İran açısından bu bölgenin Hürmüz Boğazı’ndan daha önemli hale gelebileceğini savundu. Buna gerekçe olarak Hürmüz Boğazı’nın sınırlı bir alana sıkışmış olmasını, Yemen ile Afrika Boynuzu arasında uzanan geniş coğrafyanın ise küresel ekonomi ve ticarette daha büyük çaplı aksamalara yol açma imkânı sunmasını gösterdi.
El-Beyl’e göre, operasyon alanının bu geniş coğrafyaya yayılması, uluslararası toplumun Husileri, eş-Şebab’ı ve onlarla iş birliği yapan unsurları hedef alma veya etkisiz hale getirme kapasitesini azaltıyor. Aynı zamanda bölgeyi ‘daha büyük bir oyunun’ içine çekerek, söz konusu gruplarla mücadele eden güçlerin askeri kapasitesine yönelik baskı ve yıpratma düzeyini artırıyor.
Kızıldeniz’in korunması
El-Beyl, Kızıldeniz’in korunması için en gerçekçi çözümün, birden fazla katmandan oluşan askeri caydırıcılığa dayandığını belirtti. Buna göre ilk aşamada uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümetine ve güçlerine destek verilmesi, farklı askeri kapasite ve imkânlarla güçlendirilerek Husilerin ortadan kaldırılması ve bu stratejik noktadan çıkarılması gerekiyor.
Kalıcı istikrarın, bu kıyıları sürdürülebilir biçimde koruyacak bir devlet yapısının varlığını gerektirdiğini ifade eden el-Beyl, bunun uluslararası toplumun askeri, ekonomik ve mali açıdan harcayacağı çabayı önemli ölçüde azaltacağını söyledi. El-Beyl, bunun yanı sıra Husileri ve eş-Şebab’ın faaliyetlerini caydırmak, korsanlıkla mücadele etmek, kıyı güvenliğini sağlamak, kaçakçılık faaliyetlerini izlemek ve bu konudaki anlaşmaları uygulamaya koymak amacıyla askeri müdahalenin de gerekli olduğunu kaydetti.
El-Beyl, bölgeye kıyısı bulunan ülkeler ile burada hayati ekonomik çıkarları bulunan devletlerden oluşan neredeyse sürekli bir ittifakın kurulması gerektiğini vurguladı. Anlaşmaların güçlendirilmesi ve güvenlik bilgilerinin paylaşılmasının önemine işaret eden el-Beyl, Husiler ile eş-Şebab arasındaki koordinasyonun, uluslararası toplumun güvenlik alanında oluşan ve İran’ın uzun süredir yararlandığı bir boşluk ortamında gerçekleştiğini söyledi.
El-Beyl, “Uluslararası toplumun, öncelikle meşru hükümeti destekleyerek gerçek çözümler ortaya koyması ve hükümetin bölge üzerindeki tam kontrolünü sağlaması gerektiğine inanıyorum” dedi. Sahil güvenlik güçlerine lojistik ve askeri destek verilmesi gerektiğini belirten el-Beyl, bu stratejik bölgede egemenlik yetkisini kullanabilecek güvenlik güçlerinin de desteklenmesi gerektiğini ifade etti.
El-Beyl ayrıca, askeri yardım sağlanmasının ve kendisinin ifadesiyle “Husilerin bu noktadaki milislerini ve onlarla iş birliği yapan unsurları şaşırtabilecek ve hatta yenilgiye uğratabilecek” etkin bir askeri çabanın sürdürülmesinin önemini vurguladı.