Sosyal medya, günlük yazmayı ortadan kaldırdı mı?

Psikiyatri, yazmayı davranışları düzeltmenin bir yolu olarak görüyor ve gençler hata yapma korkusuyla yazmaktan kaçınıyor

Kişisel anıların yazılması edebiyat kütüphanesinin zenginleştirilmesine katkıda bulundu (AFP)
Kişisel anıların yazılması edebiyat kütüphanesinin zenginleştirilmesine katkıda bulundu (AFP)
TT

Sosyal medya, günlük yazmayı ortadan kaldırdı mı?

Kişisel anıların yazılması edebiyat kütüphanesinin zenginleştirilmesine katkıda bulundu (AFP)
Kişisel anıların yazılması edebiyat kütüphanesinin zenginleştirilmesine katkıda bulundu (AFP)

Hamide Ebu Humeyle 

Psikiyatristler genellikle kliniklerini ziyaret eden insanlardan günlük yazmaya başlamalarını ister.

Kişinin eksikliklerini ve hatalarını doğrudan yazarak kendisiyle yüzleşmesinin kesin bir yolu olduğu gerçeğinden hareket ederek ve bunun iyileşme yolunda önemli bir adım olduğunu göz önünde bulundurarak yazmayı tavsiye ederler.

Günlük yazmak hastaya yaşadıklarını çürütmeyi öğreterek hayatına zarar veren, zehirleyen şeylerden kurtulmasını sağlayabilir.

Ancak bu davranış, basit olmasına rağmen çoğu kişi için kolay değil.

Ne kadar olumsuz, sinir bozucu ve yenilgiye uğramış olursa olsun, bir insanın kendisiyle her gün baş başa kalması ve o gün yaşananları yazmak zorunda kalması ne kadar zor.

Arapça otobiyografi kitaplarını takip eden herkes, bunların çoğunun ünlüler tarafından yazılan basit günlükler olduğunu görür.

Ünlüler günlüklerini yazdıktan sonra onlar veya başkaları, yıllar sonra bu günlükleri yalnızca yayınlarda basılacak ve büyük satışlar elde edecek şekilde düzenlediler.

Kitap, kapakları arasında yer alan şeyin bir sanatçının, siyasetçinin, düşünürün kişisel anılarından olduğunu teyit eden bir alt başlıkla süslenmişti.

Bilindiği üzere, geçmişte günlük yazmak, zaman geçirmeye yardımcı olan, sahibinin hayatına bir hava katan, yaygın ve eğlenceli bir alışkanlıktı.

İnternetin her an olmadığı bir dönemde kullanıcılar büyük küçük her şeyi kamuoyuna açık bir şekilde kaydediyor ve takipçileriyle paylaşıyordu. (Burada blog yazmaktan bahsediliyor olmalı)

Günlük yazmanın hala insanların hayatında baskın bir yeri var mı, yoksa sosyal medya blogları bu alışkanlığı geleneksel haliyle ortadan kaldırdı mı?

Duygusal anılar

Kişisel anı yazmanın, yazar Tevfik el Hakim'in "Köydeki Bir Milletvekilinin Günlükleri", Taha Hüseyin'in "Günler", Muhammed Şükri'nin "Çıplak Ekmek" gibi bir dizi ünlü otobiyografik eserle Arap kütüphanesinin zenginleşmesine katkıda bulunduğu biliniyor.

Aynı şekilde Murid Barghouti'nin "Ramallah'ı Gördüm"ü de bu alana katkıda bulunan eserler arasında.

Ama elbette bu alışkanlık sadece yazarlar ve düşünürlerle sınırlı değildi, daha ziyade bu gelenek çeşitli gruplar arasında yaygındı.

Sürayya Ali, asıl derdinin, kendisinin ve kardeşlerinin bilmediği bir yere annesinin sakladığı kitapçığı görmek olduğu zamana geri gidiyor.

Ali, çocukluğundan beri annesinin eski bir ajandaya dolma kalemle yazı yazmakla meşgul olduğunu izlediğini belirtiyor.

Annesi, aslında onların önünde bazı şeyler yazmasına ve konunun tamamen gizli olmamasına rağmen, günlüklerini tuttuğu güvenli yeri kimsenin bilmemesi konusunda ısrarcıydı.

Şu anda 40 yaşında bir anne olan Süreyya şöyle devam ediyor:

Birkaç yıl önce annem günlüklerini okumama izin verdiğinde zarif el yazısı, sayfaların düzeni ve koordinasyonu veya sayfaları ayırmak için özenle düzenlenmiş bazı kumaş parçaları nedeniyle çok mutlu olmuştum.  Fırsat buldukça yazardı ama hiçbir zaman günlük olarak takip edemezdi. Beni en çok etkileyen şey bu basit günlüklerin bende ailemle birlikte yaşadığım günlere dair bir nostalji uyandırması, okul dönemleri, tatiller, aile toplantıları hakkında tarihlerle kaydedilen hikayeler içermesiydi. İşin komik yanı, televizyon programlarında gösterilen yemeklerin ve tatlıların tarifleri de bu günlüklerde yer alıyordu.

Görev programı

Bu ayrıntılar bizi temel bir soruya yönlendiriyor: Günlük yazmaya hâlâ ihtiyaç var mı?

Bu soru, sosyal medya aktivistlerinin birden fazla elektronik platform aracılığıyla blog yazıp akıllarına gelen her şey hakkında konuşmaları ve hatta çok özel endişelerini ve sorularını paylaşmaları, ayrıca başkalarıyla olan kamu meseleleriyle ilgili soruların yanı sıra, kendi kendine blog yazmayla ilgili sorular ışığında, özellikle de bazıları hala sosyal medyada söylenenlerle kişisel sır olması gerekenler arasında ayrım yaptığı için gündeme geliyor.

Macid İzz, günlük tutma fikrinin onun için enerjiyi serbest bırakmanın ve yaşadığı bazı sorunları çözmenin bir yolu olduğunu düşünüyor.

Sorunları önündeki bir kağıda, klavyeye, hatta akıllı telefonundaki ses dosyaları şeklinde yazdığında günün ayrıntılarını daha net görüyor. Olaylar güzelse, başarı ve motivasyon getiriyorsa şanslı.

İzz aksi takdirde zayıflıklarından kaçınmaya çalışacağını sözlerine ekleyerek, bu alışkanlığı kendisinden büyük bir arkadaşından edindiğini, bu sayede her gün kendine vakit ayırmayı ve bu alışkanlığı pekiştirmeyi öğrendiğini belirtti.

İzz, açıklamalarına şöyle devam etti:

Giderek, onsuz günlük bir programı nasıl düzenleyeceğimi bilmiyorum. Kişisel ayrıntıların yanı sıra, kendime önemli tarihleri hatırlatmak ve görevlerimin bir listesini yapmak için yazmayı kullanıyorum. Tabii ilk başta çok zordu ama sonradan bir yaşam biçimi haline geldi.

Günlük aktivite defteri

El Ezher Üniversitesi psikiyatri uzmanı Haşim Bahri, kişisel notlar veya günlükler ile psikolojik davranışçı terapinin basamaklarında yer alan notlar arasında radikal bir ayrım yapıyor.

Bahri bunun, terapistin, hastanın yaşadığı sorunun kökenini ve türünü araştırdığı, davranış değişikliğine dayalı bir tedavi türü olduğuna dikkat çekti.

Daha sonra terapist bir tedavi planı geliştirir ve bu adımları uygulamak için hastayla çeşitli noktalarda mutabakata varır.

Bahri, örnekler vererek şöyle konuştu:

Eğer vakada hayal kırıklığı yaratan tembellik ve başarma duygusu eksikliği varsa, doktoru uyanık olduğu saatlerde günlük aktivite planı geliştirmeye başvuruyor ve aktiviteler arasında bir günlük yazmak da var. Daha sonra tekrar doktora dönerek bu şartlara uyulup uyulmadığını, bunların uygulanıp uygulanmadığını ve ileri aşamaya gelip gelmediğini kendisi ile birlikte gözden geçirir. Bu, tedavi yolunun doğru yönde ilerlediği anlamına gelir. Tersine, eğer aksaklıklar varsa, bunlar tekrar dikkate alınmalı ve değiştirilmeli.

Bahri, "Bu vakadaki aktivite günlüğü, tedavi planının önemli bir parçası ve diğer günlüklerden farklı olarak periyodik olarak gözden geçiriliyor, bu daha çok sahibinin hayat hikayesine benziyor ve psikiyatrinin özel incelemesine tabi değil" diye konuştu.

Bahri, tedavi ve davranışsal düzeltme adına, mutsuz anıların bile farklı şekillerde ele alınması gerektiğine inanıyor.

Bahri açıklamasında, "Psikiyatri unutkanlığı öğretmeyi amaçlamaz, yorumlama ilkesine dayanır. Mesela bir kız kendine uygun olmayan bir genci seçip onunla birliktelik kurar ve sonra bu genç onun hayatını zehirlerse, buradaki girişim, yaşanan deneyimi unutmak değil, mağdurun aynı davranışı bir daha tekrarlamaması için onu yorumlayıp koşulları hakkında farklı şekillerde konuşmak olmalı. Böylece seçimlerinde dikkatli olur ve düzenli olarak yazılan günlükler de buna yardımcı olur" ifadelerini kullandı.

Hoş olmayan deneyim

Günlük yazma fikri genel olarak sanki insanın hayatına yakından bakıp günün olumlu ya da olumsuz detaylarını yeniden yazması ve onu iki kez yaşaması gibi görünüyor.

Birçok insan için bu çok ağır bir meseledir ve onlara hoşlanmadıkları şeyleri, kaçmak istedikleri durumları hatırlatır.

Bu durumları kağıt üzerindeki kelimelerle veya hatta akıllı cihazlardaki dosyalarla yeniden canlandırmak istemezler.

Sanat Koleji öğrencisi Raşa Nuh, daha önce konuyla ilgili bir podcast dinlediğini söylüyor.

Podcastte günlük yazmanın önemi ve bunun zamandan tasarruf etmeye, başarmaya, üzerinde düşünmeye ve hatalardan ders almaya yardımcı olan yararlı bir aktivite olduğu anlatıldığını belirtti.

Raşa, podcasti dinlemesinin ardında kendisini bu yöntemi uygulamaya teşvik etmek için renkli bir defter aldı.

Raşa, deneyimini şöyle açıkladı:

Fikri çok beğendim ve bunun, eğitim kurslarına katılma ve ardından zamanı ve dakikliği düzenleyerek iş piyasasına girme taahhüdünün başlangıcı olabileceğini hissettim. Ancak birkaç gün sonra, saatlerce yazdığım yazıların ardından, Taksi şoförüyle tartışmak, hocanın beni eleştirmesi, arkadaşlarla anlaşmazlık gibi yaşadığım kötü durumları hatırlamakla meşgul olduğumu fark ettim. Uzun bir süre yaptıklarımdan dolayı kendimi suçlamaya devam ettim ve bazı durumlardan da pişmanlık duydum, bu yüzden hemen bıraktım ve anı yazmanın herkese uygun olmayan ağır bir iş olduğunu fark ettim.

Genç kız, Facebook'ta her gün yazdıklarıyla yetindiğini, gerek profesyonel geleceği gerekse aşk hayatıyla ilgili aklından geçenleri ve kendisini endişelendirenleri kısa blog yazılarıyla dile getirdiğini anlattı.

Çoğu zaman bu blog yazılarına geri dönmeyi tercih etmediğini, çünkü bu yazıların kendisine kendisini daha iyi hissettiren bazı detayları hatırlattığını, bunları kesin olarak hatırlamasına gerek kalmadığını ekledi.

Sosyal medya hafızası

Raşa'nın deneyimi, bazı insanların "Facebook Hafızası" özelliği hakkındaki düşünceleriyle paralel.

Mavi site, aktif hesaplara, birkaç yıl önce yazılmış bir gönderiyi yeniden paylaşmak amacıyla hatırlatan uyarılar gönderiyor.

Pek çok insan bunu, hayatlarından tamamen kaybolmak istedikleri şeyleri hatırlatan çok sinir bozucu bir özellik olarak görüyor.

Bunu anlayışsızlıklarını ve dar görüşlülüklerini ifade eden naif bir anı olarak değerlendirip pişmanlık ve öfke duyanlar da var.

Dikkat çeken nokta ise bu özelliğinin, nimet olarak nitelendirilen unutmayı birçokları için zor ve neredeyse imkansız bir görev haline getirmesidir.

Bazıları hâlâ günlük yazmayı usta oldukları bir sanat olarak görüyor ve bundan pek çok olumlu şey öğrenebilirler; örneğin hafızayı iyi çalışacak şekilde eğitmek, negatif enerjiyi serbest bırakarak öfkeden kurtulmak ve hatta günlük yaşamdaki gelişmeleri iyileştirmek zihinsel sağlık ve fikirleri akıllı ve çeşitli şekillerde ifade etmeyi öğrenmek gibi.  

Yine günlük yazmak psikolojik baskıları azaltmanın yanı sıra durumlara farklı bir gözle bakmak, onlar hakkında daha rasyonel düşünmek ve bunlarla daha bilinçli bir şekilde baş etmek için de yardımcı.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
TT

Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)

Bilinen en eski omurgalının 4 gözü olduğu tespit edildi. 

Örümceklerin 8, arıların 5, kutu denizanalarının ise 24 gözü var. Ancak bu istisnaların dışında yeryüzündeki çoğu hayvan sadece iki göze sahip.

Öte yandan bilim insanları, omurgalıların zaman içinde diğer gözlerini kaybederek bugünkü görünümüne ulaştığını söylüyor.

518 milyon yıl önce yaşayan Myllokunmingia, dünyanın bilinen en eski omurgalısı. İlk omurgalıların yanı sıra pek çok omurgasız türün de ortaya çıktığı Kambriyen Dönemi'nde yaşayan bu deniz canlıları, bugünkü Çin'in yakınlarındaki sularda dolaşıyordu.

Çin ve Birleşik Krallık'tan araştırmacılar, Çin'in güneyindeki Chengjiang formasyonunda keşfedilen 10 ayrı Myllokunmingia fosilini analiz etti. Bunların 6'sı Haikouichthys ercaicunensis türüne aitken, diğerleri kesin olarak tanımlanamadı.

Göz gibi yumuşak vücut parçaları nadiren korunuyor ancak bilim insanları bu fosillerde göz kalıntıları elde etmeyi başardı.

İleri mikroskop teknikleri ve kimyasal analizler kullanan ekip, hayvanın yüzünün her iki yanında iki büyük göz ve yüzün ortasında iki küçük göz bulunduğunu saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature'da yayımlanan çalışmanın başyazarı Peiyun Cong "Anatomilerini anlamak için işe büyük gözleri inceleyerek başladık ve aralarında iki küçük, tamamen işlevsel göz bulmak tam bir sürpriz oldu" diyerek ekliyor: 

Bunu görmek inanılmaz derecede heyecan vericiydi.

Gözlerin hepsinde melanozom tespit eden araştırmacılar, bu organların "kamera tipi" olduğunu, yani görebilmek için ışığa ihtiyaç duyduğunu saptadı. Bu organeller vücudun çeşitli yerlerinde bulunurken, gözdekiler ışığın emilmesinden ve göz renginden sorumlu.

Ardından gözlerde tespit edilen dairesel yapıların da lens olduğu düşünülüyor. Bu sayede gözler muhtemelen ışığı algılamakla kalmayıp görüntü de oluşturabiliyordu. 

Bilim insanları bu deniz canlısının gelişmiş gözleri sayesinde diğer hayvanlara yem olmaktan kurtulduğunu düşünüyor. Kambriyen patlaması sonucu bu dönemde pek çok büyük yırtıcı tür ortaya çıkmıştı.

Makalenin bir diğer yazarı Jakob Vinther "Böyle bir ortamda 4 göze sahip olmak, bu hayvanlara daha geniş bir görüş alanı sağlamış olabilir ve bu da avcılardan kaçınmada önem taşıyor" diye açıklıyor.

Araştırmacılar ikinci göz çiftinin, bazı modern omurgalılardaki göz benzeri ilkel bir yapının ve insanlarda melatonin salgılayan epifiz bezinin evrimsel kökeni olabileceğini düşünüyor.

Bugünkü bazı balıklar, sürüngenler ve amfibiler, ışığı algılamaktan sorumlu paryetal göze sahip. Bu gözün bağlı olduğu epifiz bezi, insanlarda ve pek çok omurgalıda melatonin üreterek uyumaya yardımcı oluyor.

Cong "Epifiz organları ilk başta görüntü üreten gözlermiş" diyerek ekliyor:

Ancak evrimin ilerleyen aşamalarında küçüldüler, görme yeteneklerini kaybettiler ve uykuyu düzenlemedeki modern rollerini üstlendiler.

Independent Türkçe, Live Science, Discover Magazine, Nature


Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
TT

Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)

Bilim insanları Triceratops'un burnunun, koku alma dışında sıcaklık ve nemi kontrol ettiği için çok büyük olduğunu buldu.

Devasa otobur dinozorlar olan Triceratops'un en dikkat çekici özelliği büyük kafaları ve burunlarıydı. 

Tokyo Üniversitesi'nden Seishiro Tada, Geç Kretase döneminde yaşayan Ceratopsia grubuna ait olan bu dinozorlar hakkında şöyle diyor: 

Özellikle Triceratops'un çok büyük ve sıradışı bir burnu var ve sürüngenlerin temel yapılarını hatırlasam da organların bunun içine nasıl sığdığını anlayamıyordum.

Tada ve ekibi, bu hayvanların burnunun anatomisini ilk kez kapsamlı bir şekilde inceledikleri bir çalışma yürüttü.

Bilim insanları bilgisayarlı tomografiden yararlanarak fosilleri inceledi. Ayrıca burun yapısını daha iyi anlamak için bugün yaşayan sürüngenlere ait verilere de başvurdular.

Bulguları hakemli dergi The Anatomical Record'da yayımlanan çalışmaya göre Triceratops'un sinirleri, diğer sürüngenlerden farklı bir bağlantıya sahipti.

Çoğu sürüngende sinirler ve kan damarları çeneyle burundan geçerek burun deliklerine ulaşıyor. Ancak Triceratops'un kafatası şekli çene yolunu engelleyerek sinir ve damarların burundan ilerlemesine neden oluyordu. 

Tada "Triceratops dokuları büyük burnunu desteklemek için bu şekilde evrimleşti" diye açıklıyor.

Fosil örneklerinde, neredeyse başka hiçbir dinozorda görülmeyen özel bir yapı da keşfedildi. 

Solunum türbinatı adı verilen bu ince, kıvrımlı yapılar, kanı beyne ulaşmadan önce soğutarak nemin kaybolup gitmesinin önüne geçiyordu. 

Araştırmacılar hem bu yapıların hem de sinir ve damarların rotasının değişmesinin, devasa dinozorun vücut sıcaklığını ve nemi kontrol altında tutmaya yaradığını düşünüyor.

Özellikle Geç Kretase'nin nemli sıcağında büyük kafalarını serinletmek üzere evrimleşmişler. 

Yeni çalışma, dinozorların yumuşak doku anatomisi hakkındaki önemli bir boşluğu dolduruyor. 

Araştırmacılar daha sonraki çalışmalarda bu ilginç hayvanların kafatasının diğer kısımlarına dair gizemleri aydınlatmayı umuyor.

Independent Türkçe, Phys.org, Science Blog, The Anatomical Record


Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
TT

Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)

Korku türünün son yıllarda öne çıkan isimlerinden Mike Flanagan'ın sıradaki Stephen King uyarlaması, mevsimine son derece uygun bir takvimle gelebilir. 

Yapımda rol alan Katee Sackhoff, Amazon Prime Video için hazırlanan Carrie dizisinin yayın takvimine dair net bir işaret verdi.

The Haunting: Tepedeki Ev'in (The Haunting of Hill House) dizi sorumlusu ve yönetmeni olarak da tanınan Flanagan'ın, Carrie'yi bölüm bölüm anlatacak bir uyarlama için bizzat King tarafından seçildiği belirtiliyor. Dizinin çekimleri Ekim 2025'te tamamlandı ve 2026'da yayımlanacağı duyuruldu.

"Sizi güzel bir şey bekliyor"

The Direct'in aktardığına göre Sackhoff, açıklamayı Kanada'nın Vancouver kentindeki Fan Expo'da 14 Şubat'ta yaptı. Bo-Katan Kryze rolüyle Yıldız Savaşları (Star Wars) evreninden de tanınan oyuncu, Flanagan evreni anlamına gelen "Flanniverse" esprisiyle söze girip şu ifadeleri kullandı:

Mike Flanagan'a dönersek... Evet, Flanniverse... Carrie, Ekim 2026'da Amazon'da yayına giriyor. Sizi güzel bir şey bekliyor. Çok iyi. Gerçekten çok iyi.

Flanagan'ın Carrie dizisine dair şimdilik fazla detay yok ancak elbette King'in ikonik Göz (Carrie) romanından uyarlandığı biliniyor. Korku yazarının ilk romanı olan kitapta, genç Carrie, maruz kaldığı acımasız zorbalığın ardından mezuniyet balosunu kabusa çeviriyor.

Dizide Carrie White'ı genç yıldız Summer Howell canlandıracak. Çığlık'la (Scream) tanınan Matthew Lillard ise Müdür Grayle rolüyle kadroda yer alacak. Carrie'nin annesi Margaret'ı, Flanagan'ın diğer projeleriyle de tanınan Amerikalı aktris Samantha Sloyan oynayacak. 

Oyuncu kadrosunda ayrıca Alison Thornton ve Thalia Dudek gibi isimler yer alıyor.

Sackhoff, etkinlikte dizinin tonuna dair ufak bir ipucu da verdi: 

Yani, sonuçta Carrie bu... Ateş var mı? Biraz kan da olabilir.

Ardından şunu ekledi: 

Ben çok heyecanlıyım. Bayılacaksınız. Mike Flanagan işini çok iyi yapıyor.

Oyuncu ayrıca Flanagan'ın özellikle King uyarlamalarındaki başarısına dikkat çekerek, "Stephen ona güveniyor" dedi. Ayrıca şakayla karışık King'in Flanagan'a neredeyse "tüm kütüphanesini" açtığını ima etti: 

Şunu da yap, bunu da yap... Peki ya şu?

Flanagan daha önce Doktor Uyku (Doctor Sleep), Chuck'ın Hayatı (The Life of Chuck) ve Oyun (Gerald's Game) gibi eserleri uyarlamıştı. Şimdiyse Kara Kule (The Dark Tower) uyarlaması üzerinde çalışıyor. Flanagan'ın yakın zamanda söylediğine göre proje "ilerliyor, çok sayıda senaryo hazır ve ilk öncelik konumunda".

Independent Türkçe, GamesRadar, The Direct