Pandeminin 5. yılı: Sayılar ve sorularla Kovid-19 salgını

Kovid-19 virüsünün en son varyantı Omicron, Kasım 2021'de ortaya çıkmıştı ancak sonrasında çeşitli alt varyantlar da kaydedildi (Unsplash)
Kovid-19 virüsünün en son varyantı Omicron, Kasım 2021'de ortaya çıkmıştı ancak sonrasında çeşitli alt varyantlar da kaydedildi (Unsplash)
TT

Pandeminin 5. yılı: Sayılar ve sorularla Kovid-19 salgını

Kovid-19 virüsünün en son varyantı Omicron, Kasım 2021'de ortaya çıkmıştı ancak sonrasında çeşitli alt varyantlar da kaydedildi (Unsplash)
Kovid-19 virüsünün en son varyantı Omicron, Kasım 2021'de ortaya çıkmıştı ancak sonrasında çeşitli alt varyantlar da kaydedildi (Unsplash)

Bundan 5 yıl önce bu aylarda, dünyadaki neredeyse herkes yeni bir yaşantıya alışmaya çalışıyordu.

Günler birbirine karışmış, işini veya okulunu nasıl yürüteceğini anlamaya çalışıyor, evde dururken oyalanacak bir şeyler arıyor ve bütün bunlara yoğun bir sağlık endişesi eşlik ediyordu.

Kısa sürede "yeni normal" adını alan bu durum, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissi uyandırıyordu. 

Çin'in Vuhan kentinde 2019 Kasım'da ortaya çıkan Kovid-19 virüsü, hızla dünyanın geri kalanına yayılmış ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 11 Mart 2020'de pandemi ilan etmişti. Aynı gün Türkiye'deki ilk koronavirüs vakası duyurulmuştu. 

Küresel çapta kritik öneme sahip bu günün 5. yıldönümü vesilesiyle, Logos'ta bu hafta Kovid-19 pandemisinin sağlıktan ekonomiye, eğitimden günlük yaşantıya yarattığı etkileri, salgın ve aşılarla ilgili hâlâ merak edilen konuları ve dünyanın tekrar böyle bir sınava hazır olup olmadığını masaya yatırıyoruz. 

5 yılın ardından durum ne?

Günlük yaşantıya bakınca pandemi sona ermiş gibi görünse de uzmanlar bu konu üzerinde fikir birliği sağlamış değil. 

Karantina uygulamaları artık büyük ölçüde kaldırıldığı ve virüsten hayatını kaybedenlerin sayısı ilk iki yıla göre ciddi derecede azaldığı için salgının geride kaldığını varsaymak normal. Ayrıca DSÖ de Mayıs 2023'te Kovid-19 küresel acil durumunun sona erdiğini duyurmuştu.

Diğer yandan özellikle ABD'de vakaların arttığı dönemler endişe yaratıyor. Türkiye'de hastalığın gidişatına dair güncel bir kayıt yok ancak bazı uzmanlar Eylül 2024'te bir sıçrama yaşandığını düşünüyor.

Bunun yanı sıra virüse yakalanmak eskisi kadar yüksek bir tehlike teşkil etmiyor ancak enfeksiyon, pek çok kişinin hayatını yıllarca esir alabiliyor.

Bilim insanlarının hâlâ anlamaya ve tedavi etmeye çalıştığı uzun Kovid'in dünya çapında 400 milyon kişiyi etkilediği tahmin ediliyor. 

Kovid-19 virüsüne yakalanan herkeste görülebilecek bu kronik hastalıkta yorgunluk, nefes almakta zorlanma, bilişsel becerilerde gerileme ve kalp çarpıntısı gibi semptomlar haftalar, aylar, hatta yıllarca sürebiliyor.

Washington Üniversitesi St. Louis kampüsünden uzun Kovid araştırmacısı Dr. Ziyad Al-Aly "Kalp sorunları, böbrek sorunları ve metabolik sorunları olan hastalar var. Uzun Kovid bazı bireylerde hafif seyredebilir ve engeller yaratmayabilir" diyerek ekliyor:

Ancak bazı durumlarda, insanların yatağa düşmesine ve işlerini kaybetmesine neden olacak kadar ciddi engeller oluşturabilir.

Hangi sorular hâlâ cevap bekliyor?

Pandemi süreciyle ilgili ilk günden beri en çok merak edilen sorulardan biri virüsün nasıl ortaya çıktığı. 

Bilim insanlarının hâlâ kesin bir şekilde çözemediği (ve belki de hiç çözemeyeceği) bu sorunun yanıtı olarak iki teori öne çıkıyor.

En muhtemel senaryo, SARS‐CoV‐2'nin diğer koronavirüsler gibi yarasalarda görüldüğünü, daha sonra rakun köpeği, pangolin ya da bambu sıçanı gibi bir türe bulaştığını ve ardından Vuhan'daki bir hayvan pazarında insanlara sıçradığını savunuyor. 

Özellikle ilk dönemlerde komplo teorisi olduğu gerekçesiyle büyük ölçüde göz ardı edilen bir diğer ihtimalse virüsün laboratuvardan sızdığı veya sızdırıldığı. 

Vuhan'da koronavirüsleri inceleyen birkaç laboratuvar bulunması, bu savı destekliyor. FBI ve CIA'e göre de salgın "yüksek ihtimalle" böyle başladı.

Ancak DSÖ'nün 2021 tarihli raporu, virüsün dolaşıma bir laboratuvar sızıntısı sonucu girmesini "son derece düşük bir ihtimal" diye nitelendiriyor. 

Buna karşın bazı bilim insanları raporun, sızıntı teorisini yeterince önemsemediğini söylüyor. Bir grup araştırmacı Science dergisinde kaleme aldıkları yazıda "Yeterli veri elde edene kadar hem doğal hem de laboratuvar kaynaklı yayılmalarla ilgili hipotezleri ciddiye almalıyız" diye yazmıştı.

sdefrgty
Aşılarda çip olduğu ve kablosuz ağlara bağlanabildiği gibi komplo teorileri epey yaygınlaşmıştı (AP)

Kovid-19 pandemisine dair net bir cevap bulamayan sorulardan biri de kaç kişinin hayatını kaybettiği üzerine. 

Karantina uygulamalarına karşı çıkan bazı komplo teorisyenleri, ölüm sayılarının şişirildiğini iddia etse de uzmanlar gerçek sayının aslında daha yüksek olduğu görüşünde.

Salgında dünya çapında en az 7 milyon, Türkiye'deyse en az 100 bin kişinin hayatını kaybettiği düşünülüyor.

Ancak uzmanlar, kesin ölüm nedeninin belirlenmesinin zorluğundan dolayı virüsün aslında daha fazla hayata mal olduğunu söylüyor. Bir kişi, Kovid'e yakalandıktan sonra organ yetmezliği, kalp krizi gibi nedenlerden öldüğünde ölüm nedeni olarak bunlar yazılabiliyor. Oysa resmi kayda geçen bu nedenler aslında çoğunlukla Kovid-19'un doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. 

Ayrıca virüsün özellikle yaşlıların bünyesini zayıflatarak başka sağlık sorunlarına karşı daha hassas hale getirmesi de mümkün. 

Aşılar kalp krizine yol açıyor mu?

Kovid-19 ve virüse karşı geliştirilen aşılarla ilgili hâlâ endişe uyandıran bir diğer konuysa kalp sağlığıyla ilgili. 

Özellikle aşıların, genç ve ergenlerde kalp krizi vakalarının artmasına yol açtığı öne sürülüyor. 

Genç nüfusta kalp krizi vakalarının gerçekten artmasına karşın bu eğilimin aşılardan kaynaklandığını söylemek pek mümkün görünmüyor. Bunun birinci nedeni, artışın pandemiden önceye dayanması. 2019 tarihli bir araştırmada, 40 yaşın altındaki kişilerde kalp krizlerinin son 10 yılda arttığı bulunmuştu. 

Bilim insanları bu durumun işlenmiş gıdalar tüketmek, obezite, hareketsiz yaşam, sigara ve uyuşturucu kullanımı ve yüksek tansiyonun fark edilmemesi gibi etmenlerden kaynaklanabileceğini söylüyor.

Diğer yandan bazı araştırmalar, Kovid-19 mRNA aşılarıyla miyokardit ve perikardit riskinin artması arasında bir bağlantıya işaret ediyor. Miyokardit kalp kasının iltihaplanması, perikardit ise kalbin etrafındaki zarın iltihaplanmasına karşılık geliyor. Aşının ikinci dozunun ardından özellikle 25 yaş altı erkeklerde miyokardit riski artıyor gibi görünüyor.

Fakat ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri'nin bir araştırması mRNA aşılarıyla, gençlerdeki kalp sorunlarının artması arasında yeterince güçlü bir ilişki saptayamamıştı.

Ayrıca bilim insanları aşıdan ziyade, virüsün kendisinin kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini artırdığını belirtiyor. 

Geçen yıl yapılan bir araştırmada pandeminin başında Kovid-19'a yakalanan kişilerin kalp ve damar hastalığına yakalanma riskinin, enfekte olmayanlardan iki kat yüksek olduğu tespit edilmişti.

Bilim insanları aşı olmanın, kalp krizi ve felç de dahil olmak üzere bu sorunları yaşama ihtimalini düşürdüğünü söylüyor. Hakemli dergi Nature Communications'ta 2024'te yayımlanan başka bir çalışmada, kalp krizi ve felç görülme sıklığının, aşının ilk dozundan sonra yüzde 10, ikinci dozun ardından da AstraZeneca'da yüzde 27 ve BioNTech'te yüzde 20 kadar daha düşük olduğu bulunmuştu.

Bu nedenle uzmanlar, çoğu kişi için Kovid-19 aşısı yaptırmanın faydalarının olası risklerinden çok daha ağır bastığını söylüyor. 

Sağlık sistemi nasıl etkilendi?

Pandemi dünya çapında sektörleri, günlük yaşantıyı, ekonomiyi kayda değer derecede etkilerken, sürecin özellikle ilk dönemlerinde sağlık sistemi büyük bir darbe aldı.

Pek çok ülkede, virüsün hızla yayılması karşısında yeterli altyapı ve görevlinin bulunmaması dünyanın böyle bir krize karşı ne kadar savunmasız olduğunu gözler önüne serdi. 

Türk Tabipleri Birliği'nin pandeminin 6. ayında yayımladığı rapora göre, Türkiye'nin daha ağır kayıplar vermemesinin arkasında "Sağlık Bakanlığı'nın bütün hazırlıksızlığına karşın hızla organize olarak daha fazla ölümlerin gerçekleşmesinin önüne geçen, 'her şeye rağmen ayakta kalmayı başarabilen' köklü, büyük kamu hastaneleri ve kamucu/toplumcu hekimlik geleneği" yatıyor.

Salgının doğrudan yarattığı sağlık sorunlarının yanı sıra temel sağlık hizmetlerinin aksaması sonucu, diğer hastalıklardan kaynaklanan riskler de çeşitli ülkelerde artış gösterdi.

Yapılan araştırmalar, acil olmadığı düşünülen hizmetlerin iptali veya ertelenmesi, ulaşım ve sokağa çıkma kısıtlamaları veya virüse yakalanmaktan korkan kişilerin hastaneye gitmemesiyle, diğer hastalıklara yönelik uygulamalarda küresel çapta aksama yaşandığına işaret ediyor.

Dönemin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 2021 Haziran'da yaptığı açıklamada "Salgın süresince salgından yaklaşık 50 bin insanımızı kaybettik. Salgın sebebiyle ertelenen sağlık hizmetleri sebebiyle yaşadığımız kayıp ise bundan çok daha büyük" diyerek eklemişti:

Örneğin, kalp krizi teşhisleri salgın döneminde yüzde 56 azalmasına rağmen kalp krizine bağlı ölümler yüzde 10'dan fazla artış gösterdi. Bu durumun temel sebebi salgın döneminde sağlık hizmetine ulaşımın yavaşlaması ya da salgın dışındaki sebeplerden hastanelere gitmekten imtina edilmesi.

Pandeminin sağlık sektöründeki kalıcı etilerine bakınca, diğer alanlardaki gibi teknolojinin benimsenmesi öne çıkıyor. Özellikle doktorlarla uzaktan iletişim kurarak muayene olmak bu dönemde ihtiyaç haline gelirken, gittikçe daha fazla yaygınlaşıyor.

Dünya ekonomisinde nasıl bir değişime yol açtı?

Salgını önleme çabaları, karantina uygulamaları, işsizlik gibi nedenlerden dolayı Kovid-19 pandemisi ekonomide büyük bir sarsıntı yaratırken, tüketici alışkanları ve çalışma biçimlerini de dönüştürdü.

Dünya bu sürecin etkilerini yaşamaya devam ederken, ciddi bir enflasyonla boğuşuyor. Pandemi sırasında tüm dünya merkez bankalarının ekonomiyi ayakta tutmak için aşırı para basması, karantina sonrası harcamalar, hükümet teşvik paketleri, işgücü ve hammadde kıtlığının tetiklediği enflasyon, 2022'de birçok ülkede zirve yaptı.

Reuters'ın aktardığı üzere ülkelerin refah ve geçim kaynaklarını korumak için borçlanmasının ardından, küresel kamu borcu 2020'den bu yana yüzde 12 artış gösterdi.

Konaklama, gıda hizmetleri ve imalat gibi, salgında büyük darbe alan sektörlerde kadın istihdamının yüksek olması ve evdeki çocuklara bakma yükünü genellikle annelerin üstlenmesi nedeniyle, özellikle kadınların işgücüne katılımı pandemiyle birlikte azaldı. Cinsiyetler arası istihdam farkının 2020'den itibaren pek kapanmadığı bildiriliyor.

fdrgt
Turizm sektörü kısıtlamalar sonucu pandemiden ciddi bir darbe alırken, artık büyük ölçüde toparlandığı söylenebilir (Reuters)

Kovid-19'un ilk akla gelen kalıcı etkilerinden biri de uzaktan çalışma sisteminin benimsenmesi. LinkedIn'de kıdemli ekonomist olan Kory Kantenga, "Pandemi, hepimizin evden çalışabileceğini gösterdi" diyor. 

Pek çok şirket tamamen uzaktan veya hibrit çalışmayı uygulamaya devam ederken, imalat veya hizmet gibi sektörlerdeki işçiler genellikle bu imkana sahip olamıyor. 

Bu sistemin ev fiyat ve kiralarını artırırken, ofis kiralarında düşüşe yol açtığı aktarılıyor.

Uzaktan çalışmanın üretkenliği düşürüp düşürmediğine dair de bir tartışma var. Araştırmalar çok farklı sonuçlara ulaşırken, bazıları iyi bazıları kötü geldiğini öne sürüyor.

Stanford Üniversitesi'nden ekonomist ve uzaktan çalışma uzmanı Nick Bloom, bu durumu çalışanların organize edilme biçimine bağlıyor:

Eğer iyi bir yönetim ve teşvikle tamamen uzaktan çalışmayı ayarlarsanız ve insanlar yüz yüze görüşürse, bu işe yarayabilir. İşe yaramıyor gibi görünen şey ise insanları hiç yüz yüze görüşmeden evlerine göndermek.

Pandeminin ekonomik alanda yarattığı kalıcı bir değişim de internetten alışverişte sıçrama yaşanması. Salgında e-ticaret şirketleri, aşı firmalarıyla birlikte en çok kazanç sağlayan sektörler arasına girerken, salgın kısıtlamaları sonrası da bu eğilim devam etti.

Ayrıca Forbes'un aktardığı üzere anlık bir hevesle alışveriş yapma oranı da pandemide epey yükseldi. Pandeminin yarattığı kontrol kaybı ve korku, insanların huzuru başka bir yerde aramasına yol açmış görünüyor.

Eğitime etkisi iyi mi, kötü mü oldu?

Virüsün yayılmaya başlamasıyla birlikte okulların kapanması hem eğitim alma biçiminde uzun vadeli etkiler yarattı hem de çocuk ve gençlerin gelişiminde iz bıraktı. 

Uzaktan eğitim sayesinde öğretmen ve öğrenciler yeni araçlar kullanmaya başladı ve eğitime daha kolay bir şekilde ulaşılabileceği anlaşıldı.

Ayrıca ebeveynler, evde kalan çocuklarına yemek yapma veya resim çizme gibi yeni alışkanlıklar kazandırma imkanı buldu.

Diğer yandan her yaştan öğrenci, sosyal ortamından kopmanın sancısını çekti. Ayrıca ekonomik yetersizlikler nedeniyle çevrimiçi derse giremeyen çocuklar, eğitiminden geri kaldı. 

Bazı uzmanlar bu süreçte, kız çocuklarının ev işleri yapmaya itildiği ve erken yaşta evlendirilme riskiyle karşılaştığını dile getiriyor. 2022'de UNICEF, dünya genelinde 11 milyonu aşkın kız çocuğunun, salgın sonrasında okula dönmeme ihtimali olduğunu belirtmişti.

Bunların yanı sıra ders sürelerinin kısalması, pandeminin başındaki ani geçişte yeni düzene ayak uydurmada zorluk yaşanması ve öğrencilerin sınıf ortamındaki verimi bilgisayar ekranından alamaması gibi sorunlara dikkat çekiliyor.

Artık yüz yüze eğitime geçilmesine karşın uzmanlar, bu dönemin çocukların öğrenme becerilerini etkilediğini ifade ediyor. Ayrıca Çin'de yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinin de 2019-2022 döneminde akademik başarısının kayda değer derecede düştüğü gözlemlenmişti.

Eğitimin daha alt kademelerinde öğrencilerin notlarında gerileme göze çarparken, uzmanlar gelişimsel sorunlara da dikkat çekiyor.

Harvard Eğitim Bilimleri Enstitüsü'nden Heather Hill şu ifadeleri kullanıyor:

Öğretmenler sınıfa geri döndüklerinde, 'Vay canına, bu çocuklar nasıl öğrenci olunacağını unutmuş' dedi ve ilk fark edilen şeylerden biri, davranış sorunlarındaki artıştı.

Hayatın geri kalanını nasıl dönüştürdü?

Küresel çapta bir sağlık krizi yaşanması ve sosyal yaşantının felç olması elbette hayatı çok çeşitli yönlerden değiştiren bir olaydı. 

Bir yandan bu endişe dolu ortam ruh sağlığını kötü etkiliyor, diğer yandan insanlar, fırıncılık becerilerini geliştirmek veya yeni bir dil öğrenmek gibi faydalı uğraşlar arıyordu. 

Sosyal yaşantı artık pandemi öncesi zamanlara geri dönmesine karşın, sürecin toplumda uzun vadeli etkileri olduğu da görülüyor.

Bunlar arasında insanların sağlığına daha fazla dikkat etmesi göze çarparken, ruh sağlığının öneminin de arttığı söylenebilir. 

Uzmanlar pandemi döneminde artan psikolojik sıkıntıların, bu sorunların daha fazla konuşulmasına alan açtığını ve çevrimiçi terapi uygulamaları sayesinde daha çok kişinin bu hizmetlere erişebildiğini söylüyor. 

Yaşantının büyük ölçüde internet ortamına taşındığı bu dönemin miraslarından biri de Zoom gibi platformlar oldu. Çevrimiçi görüşmeler daha önce de yapılıyordu ancak pandemiden itibaren hem uzak yerlerde yaşayan yakınlarla hem de eğitim, toplantı gibi nedenlerle bu araçlara başvurmak daha yaygın bir hal aldı.

Bu dönemde sosyal medyada yanlış bilgilerin hızla yayılması da birtakım toplumsal etkilere sahip görünüyor. 

Birmingham Üniversitesi Alabama kampüsünden sosyolog Mieke Beth Thomeer, "Pandemi sırasında uzmanlığa ve insanlara duyulan güvende büyük bir düşüşün yanı sıra yanlış bilgilendirmede de bir artış var gibi görünüyor" diyerek ekliyor: 

Medyada ya da internette söylenenleri eleştirmek iyi olabilir ancak toplum, insanların özellikle halk sağlığı kurumları ve tıp uzmanları tarafından sağlanan bilgilere karşı daha küçümseyici ve alaycı olma eğiliminde olduğu bir yere savrulmuş gibi görünüyor.

Dünya yeni bir pandemiye hazır mı?

Kovid-19'un bize öğrettiği en acı derslerden biri, hayatların ve geçim kaynaklarının sınır tanımayan görünmez bir tehdit tarafından yok edilebileceğiydi.

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, pandeminin 5. yıldönümü sebebiyle kaleme aldığı yazıda dünyanın böyle bir krize artık hazır olup olmadığı sorusunu "Hem evet hem hayır" diye yanıtlıyor. 

Bir sonraki pandemiye neyin yol açacağı üzerine yoğun tartışma ve araştırmalar yapılırken, özellikle son bir yıldır kuş gribi öne çıkıyor. 2024'ün yaz aylarında maymun çiçeği virüsü de kısa süreli bir endişe yaratmıştı.

Bazı bilim insanları, influenzaya dikkat edilmesi gerektiğini, diğerleri de küresel salgına virüslerin değil, ilaca dirençli bakterilerin yol açabileceğini söylüyor. Halihazırda hiç bilinmeyen bir patojenin pandemi yaratma riski de var ve DSÖ bunu "X hastalığı" diye tanımlıyor.

Kovid-19 pandemisi devletlerin ve sektörlerin yetersizliklerini gösterirken, aslında başka bir krize hazırlık yapma imkanı da tanıdı. 

Ayrıca sağlık endüstrisi, rekor sayılabilecek bir hızla aşı geliştirebilip bunu kısa sürede milyarlara varan ölçeklerde üretebileceğini de ortaya koydu. Bu sayede milyonlarca kişinin hayatının kurtarıldığı tahmin edilirken, uzmanlar halkın özverili davranmasına da dikkat çekiyor. 

Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu'ndan Dr. Bill Hanage, "Sadece aşıyla değil, temaslarını gönüllü olarak sınırlayan, hastayken evde kalacak kadar duyarlı olan ve kendileri yerine, beraber yaşadıkları kişilerin taşıdığı risklere öncelik veren insanlar sayesinde hayat kurtardık" diyor.

Ancak pek çok uzman, büyük ölçüde sosyal sebeplerden dolayı yeni bir pandemiye hazırlıklı olunmadığı görüşünde. 

Bilimsel çalışmalar umut verse de salgın döneminde yayılan yanlış bilgiler ve komplo teorilerinin, sağlık sistemine, aşılara ve kurumlara güvenin sarsılmasına yol açtığına dikkat çekiliyor.

Dr. Al-Aly: "Bence daha da hazırlıksız ve daha kötü durumdayız çünkü Kovid'i politize ettik: aşılar, tedaviler, maskeler. Her bir pandemi müdahalesini siyasileştirdik" diyerek ekliyor:

Mart 2025'te bir pandemi patlak verirse, aşı olma oranının Kovid-19'dan çok daha düşük olacağını, ABD'de milyonlarca kişiyi koruyan maske ve birçok halk sağlığı önlemine yönelik daha az heves olacağını tahmin ediyorum.

Uzmanlar ayrıca ABD Başkanı Donald Trump'ın Dünya Sağlık Örgütü'nden ayrılma kararının da böyle bir krizin yönetimine büyük darbe vuracağını tahmin ediyor.

Kaliforniya Üniversitesi'nden bulaşıcı hastalıklar uzmanı Dr. Peter Chin-Hong "DSÖ birçok ülke tarafından finanse ediliyor ancak aslan payını ABD sağlıyor, bu nedenle ABD'nin çekilmesi dünya sağlığının organizasyonunu genel olarak zorlaştıracaktır" diye açıklıyor: 

İkinci neden de küresel sağlıkla ilgili resmin tamamını göremeyecek olmamız. 

Sayılarla Kovid-19 pandemisi

777 milyon 594 bin 331: Dünya çapında kaydedilen vaka sayısı

Yüzde 169: Zoom'un 2020'nin ilk çeyreğindeki büyüme oranı

114 milyon: 2020'de yaşanan iş kaybı

0: Türkmenistan'da kaydedilen vaka sayısı

Yüzde 50: Türkiye'de evde ilk kez ekmek yapan veya yapma sıklığını artıranların oranı 

928,5 milyar: 2020-2022'de satılan tek kullanımlık maske sayısı

Eksi 40 dolar: 21 Nisan 2020'de WTI türü petrolün varil başına fiyatı

1 trilyon dolar: Uzun Kovid'in yol açtığı tahmini yıllık küresel ekonomik zarar 

14,4 milyon: Aşılar sayesinde önlendiği düşünülen ölüm sayısı

1,6 milyar: 2021 itibarıyla pandemi nedeniyle okula gitmeyen öğrenci sayısı

Independent Türkçe



Taylor Swift'in eşi Travis Kelce saadet zinciri kurbanı oldu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Taylor Swift'in eşi Travis Kelce saadet zinciri kurbanı oldu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD'nin Missouri eyaletinde bir savcı, Amerkian futbolu takımı Kansas City Chiefs’in iç açık oyuncusu Travis Kelce'nin yatırımcıları 35 milyon dolardan fazla dolandıran bir saadet zincirinin kurbanlarından biri olduğunu açıkladı.

Savcı, Kelce'nin adını salı günü, 11 yıl hapis cezasına çarptırılan 38 yaşındaki Siddharth Jawahar'ın ceza duruşması sırasında gündeme getirdi.

ABD Missouri Doğu Bölgesi Savcılığı'na göre Jawahar, ocak ayında St. Louis'deki ABD Bölge Mahkemesi'nde elektronik yollarla dolandırıcılık davasında üç ayrı suçlamayı kabul etmişti.

Mahkeme ayrıca Jawahar'ın toplam 31,35 milyon dolar tutarında tazminat ödemesine hükmetti.

Yerel televizyon kanalı KMOV, savcının Kelce'den bahsetmesine rağmen oyuncunun olaya dahliyle ilgili herhangi bir ek açıklama yapılmadığını bildirdi. Kelce'nin şirkete ne zaman ve ne kadar para yatırdığı belirsizliğini koruyor.

ABD Savcılığı tarafından yayımlanan basın bülteninde, Jawahar'ın 2015'te müşterilerden para toplamaya başlayan Teksas merkezli yatırım şirketi Swiftarc Capital LLC'yi yönettiği belirtildi.

Jawahar, gelen tüm sermayeyi tek bir varlığa yönlendirdi ve bu varlığın değeri daha sonra düşmüştü. Zararları açıklamak yerine, daha yeni yatırımcılardan topladığı sermayeyi eski yatırımcılara ödeme yapmak için kullanarak ve fonların kâr getirdiğini iddia ederek yatırımcıları yanıltmıştı.

Buna ek olarak Jawahar müşteri fonlarını, savcıların özel jetler, lüks konutlar, üst düzey restoranlarda yemekler ve seçkin özel kulüp üyeliklerini içeren "şatafatlı bir yaşam tarzı" diye tanımladığı harcamaları finanse etmek için kullanmıştı.

Açıklanan bilgilere göre Jawahar, Temmuz 2016'yla Aralık 2023 arasında 35 milyon dolardan fazla para topladı ancak aslında bunun sadece yaklaşık 10 milyon dolarlık kısmını yatırıma dönüştürdü.

36 yaşındaki Kelce'nin bu dolandırıcılık girişimine kanan tek profesyonel sporcu olması pek muhtemel görünmüyor.

Forbes'ta 2021'de yayımlanan ve NBA oyuncusu Gary Harris'in genişleyen finansal portföyünü ele alan bir makalede, Harris'in yatırımlarına dair çeşitli ifadelerine yer verilmişti; bu yatırımlar arasında Swiftarc Ventures Labs de bulunuyordu.

Jawahar bu şirketin kurucu ve yönetici ortağıydı ve Harris, Jawahar sayesinde ne kadar çok şey öğrendiğini anlatmıştı.

Aynı Forbes makalesi, fona yatırım yapan diğer sporculara da değinerek Kelce'yi basketbolcular Mason Plumlee ve Tim Hardaway Jr.'la birlikte öne çıkarmıştı.

Spotrac verileri Kelce, Hardaway ve Harris'in her birinin kariyer kazancının 111 milyon doların üzerinde olduğunu gösteriyor.

Kelce, temmuzda Forbes'a göre düğün günlerinde net serveti 2,1 milyar dolar olan pop yıldızı Taylor Swift'le dünyaevine girdi.

Independent Türkçe


Netflix'in Stanford Hapishane Deneyi programı tepki çekti

2016 tarihli film, Philip Zimbardo'nun Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi’nde 1971'de yürüttüğü meşhur projenin, katılımcılar üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığını gösteriyor (IFC Films)
2016 tarihli film, Philip Zimbardo'nun Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi’nde 1971'de yürüttüğü meşhur projenin, katılımcılar üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığını gösteriyor (IFC Films)
TT

Netflix'in Stanford Hapishane Deneyi programı tepki çekti

2016 tarihli film, Philip Zimbardo'nun Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi’nde 1971'de yürüttüğü meşhur projenin, katılımcılar üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığını gösteriyor (IFC Films)
2016 tarihli film, Philip Zimbardo'nun Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi’nde 1971'de yürüttüğü meşhur projenin, katılımcılar üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığını gösteriyor (IFC Films)

Netflix, kötü şöhretli Stanford Hapishane Deneyi'ni konu alan bir realite dizisi yapımına onay verdiği yönündeki haberlerin ardından internette tartışmaların fitilini ateşledi.

The New Stanford Prison Experiment (Yeni Stanford Hapishane Deneyi) adlı programın, 45 dakikalık 6 bölümle 21 Ekim'de gösterime gireceği bildiriliyor.

Variety'nin elde ettiği resmi özette "30 gönüllü katılımcı gerçek bir hapishaneye giriyor ve gardiyan ya da mahkum olarak rastgele atanıyor" diye yazıyor.

Güç, hiyerarşi ve kontrol sisteminin içine itilen katılımcılar, sıradan insanların kendilerine verilen rollere kaçınılmaz olarak uyum mu sağladığını, yoksa empati, ahlak ve bireyselliğin onları ters yönde iten güçlere karşı direndiğini mi keşfedecek. Baskı arttıkça ve güç dengesi değişmeye başladıkça, asıl soru her zamankinden daha acil hale geliyor: Güç, yozlaştırır mı?

The Independent cevap hakkı için Netflix'le temasa geçti.

X'te kullanıcılar, Netflix'in bu deneyi yeniden hayata geçireceği haberlerine inanamadı. Deney, gardiyan rolünü üstlenen öğrencilerin psikolojik istismarda bulunmaya başlaması, mahkum rolünü üstlenenlerin ise kaygılı, depresif ve öfkeli hissetmesi nedeniyle sadece 6 gün sonra bırakılmıştı.

Variety'nin haberine yanıt veren bir kişi "Affedersiniz ama NE? Cidden ne oluyor???" diye yazdı.

Başka biri de "Gerçekliğimiz hiç bitmeyen bir parodi ve üstelik komik bile değil" ifadelerini kullandı.

"Netflix, Squid Game'den tamamen YANLIŞ dersler çıkardı" diye ekleyen üçüncü bir kişi, paraya sıkışmış yarışmacıları hayatlarını değiştirecek bir nakit ödül için ölümcül oyunlarda yarışmaya zorlayan bir grup eliti konu alan, platformun sevilen Güney Kore dizisine atıf yaptı.

Dördüncü bir kullanıcı ise "İlkinden ders almadık mı yoksa..." diye yazdı.

1971'de yapılan kötü şöhretli hapishane araştırmasında, Dr. Philip Zimbardo ve bir grup lisansüstü öğrencisi, Stanford kampüsündeki bir binanın bodrum katında kurulan sahte bir hapishanede iki hafta geçirmeleri için üniversite çağında bir grup erkek seçmişti.

Ofisler hapishane hücrelerine, koridor avluya dönüştürülmüş, hademe dolabı da "tecrit hücresi" olarak kullanılmıştı.

Billy Crudup'un Zimbardo rolünü üstlendiği 2016 yapımı bir dram filmi, işlerin ne kadar ters gittiğini boğucu detaylarla gözler önüne sermişti. Gardiyan olarak rastgele seçilen normal, iyi eğitimli öğrencilerin bazıları kısa süre içinde, mahkumlara psikolojik işkence etmekten zevk almaya başlamıştı.

Diğerleri ise iş arkadaşlarının mahkumları cinsel olarak aşağılamasına, uykusuz bırakmasına, kovalara dışkılamaya zorlamasına ve daha birçok şeye seyirci kalmıştı.

Zimbardo, müdür rolünü üstlendiği, yani artık tarafsız bir gözlemci olmaktan çıkıp çalışmanın aktif bir katılımcısı haline geldiği için eleştirilmişti.

Daha sonra Zimbardo, projeye katılan lisansüstü öğrencilerinden biriyle birlikte, "Araştırmamızın sonucu şoke edici ve beklenmedikti" diye yazmıştı.

Stanford Üniversitesi yaptığı açıklamada, bu deneyin günümüzde psikoloji derslerinde kötülüğün psikolojisini ve insan deneklerle yapılan psikolojik araştırmaların etik boyutunu incelemek için kullanıldığını belirtiyor.

2016'da The Independent'a konuşan Zimbardo, "Böyle bir araştırma bir daha asla yapılamaz" demişti. 

İnsan deneklerle ilgili kurullar aşırı uç noktalara varmış durumda. Araştırmalarda katılımcılara aşırı stres yükleyecek hiçbir şey yapılmıyor. Bu durum, insan doğasıyla ilgili pek çok önemli soruyu dışarıda bırakıyor.

Independent Türkçe


Da Vinci imzalı tablonun gerçekliği lazerle belirlendi

Roma İmparatoru Domitianus'u tasvir eden tablo, Raman spektroskopisi yöntemiyle analiz edildi (Uppsala Üniversitesi)
Roma İmparatoru Domitianus'u tasvir eden tablo, Raman spektroskopisi yöntemiyle analiz edildi (Uppsala Üniversitesi)
TT

Da Vinci imzalı tablonun gerçekliği lazerle belirlendi

Roma İmparatoru Domitianus'u tasvir eden tablo, Raman spektroskopisi yöntemiyle analiz edildi (Uppsala Üniversitesi)
Roma İmparatoru Domitianus'u tasvir eden tablo, Raman spektroskopisi yöntemiyle analiz edildi (Uppsala Üniversitesi)

Bilim insanları, Rönesans dönemi dahisi Leonardo da Vinci tarafından yapılmış olması muhtemel bir tablodaki pigmentleri incelemek üzere lazer teknolojisini kullandı ve bu ileri teknolojinin, tarihi sanat eserlerinin sahte olup olmadığını belirlemede etkili bir araç olabileceğini belirtti.

Keşfi gerçekleştiren Uppsala Üniversitesi araştırmacıları, üzerinde "L daVinci" imzası bulunan ve Roma İmparatoru Domitianus'u tasvir eden bu tarihi tablonun, Rönesans döneminde kullanılan malzemelerle uyumlu olduğunu ifade ediyor.

Eser ilk olarak 1928 ve 1929'da Londra'daki Christie's müzayede evinde satışa sunulmuş ve o dönemde Rönesans ressamı Titian'a atfedilmişti.

Ancak daha sonra yapılan analizlerde, tablonun üzerinde "L daVinci" yazan bir imza ve hemen ardından Latince "resmetti" anlamına gelen "pinxit" olduğu düşünülen bir sözcük tespit edildi.

Materials Today Advances adlı akademik dergide yayımlanan çalışmanın yazarlarından Jakob Thyr, "Leonardo da Vinci tarafından yapılmış olabilecek bir eser üzerinde çalışmak doğal olarak heyecan vericiydi. Üstelik imza, fark edilmesi zor bir konumdaydı" dedi.

Dr. Thyr durumu şöyle açıkladı:

Arka planla olan kontrastı düşük, imza ancak tablo doğru açıdan ışıklandırıldığında görünür hale geliyor.

Araştırmacılar, çalışmada Raman Spektroskopisi adı verilen bir teknik kullanarak tablodaki malzemelerin kimyasal ve yapısal özelliklerini incelemek üzere lazer ışığından yararlandı.

Hangi pigmentlerin kullanıldığını belirlemek amacıyla tablonun farklı bölgelerinden alınan küçük numuneler mikroskop altında da incelendi.

Toplam 13 farklı pigment tespit edildi. Bunlardan 12'si Orta Çağ veya Rönesans döneminde kullanılan geleneksel pigmentlerdi ve dolayısıyla Leonardo da Vinci'yle Titian'ın yaşadığı dönemde mevcuttu.

İmzadaki siyah pigment, antik çağlardan beri kullanılan karbon siyahıydı.

Ancak tespit edilen pigmentlerden biri, 18. yüzyılın başlarına kadar üretilmemiş sentetik bir pigment olan Prusya mavisiydi. Bu da sözkonusu pigmentin Leonardo da Vinci veya Titian'ın yaşadığı dönemde uygulanmış olamayacağı anlamına geliyordu.

sdfrgth
Prusya mavisi ve Prusya yeşilinin optik özellikleri (Materials Today Advances, 2026

Araştırmacılar, Prusya mavisinin tabloya daha sonraki bir restorasyon veya rötuş sırasında eklenmiş olabileceğini düşünüyor.

Tablonun röntgen görüntüleri, Prusya mavisi tespit edilen bölgelerden birinde değişiklik yapıldığına dair izler de ortaya koydu.

Dr. Thyr, "Tablolarda rötuş yapılması çok yaygın bir durum. Dolayısıyla sayılı bölgede yeni pigmentlere rastlanması, tablonun mutlaka sahte olduğu anlamına gelmez" dedi.

"Daha sonraki bir tarihte onarımlar yapılmış veya tablonun bazı kısımlarına rötuş uygulanmış olabilir" diye ekledi.

Bununla birlikte malzeme analizi tek başına tabloyu kimin yaptığını kesin biçimde belirlemeye yetmedi.

Ancak bu çalışma, malzeme biliminden elde edilen analitik yöntemlerin sanat eserlerine ve arkeolojik buluntulara nasıl uygulanabileceğini gösterdi.

Dr. Thyr, "Gelecekte bu tür analizlerin giderek daha yaygın hale geleceğine inanıyorum" dedi.

Independent Türkçe