Filmekimi 2025: Bir festival, 5 film, 5 deneyim

Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
TT

Filmekimi 2025: Bir festival, 5 film, 5 deneyim

Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)

Her sonbahar olduğu gibi bu yıl da hava serinleyip yapraklar kendini rüzgara bıraktığında, aklıma ilk düşen şey sinema salonlarının karanlığı oluyor. Filmekimi, mevsimin hüznünü beyazperdede buluşturan bir ritüel, bir kent geleneği artık. Her film, yeni bir hikayenin, yeni bir duygunun kapısını aralıyor. Yıllardır ekim takviminde sabit bir yer tutan festival, sezonun en çok konuşulan filmlerini sinemaseverlerle buluşturuyor. Şehrin temposundan bir adım uzaklaşıp başka hayatlara karışmanın, başka dünyalara sığınmanın mevsimi bu.

Filmekimi artık yalnızca İstanbul'la sınırlı değil; festivalin renkli atmosferi bu sonbaharda 4 şehre yayıldı. Festival 9 - 12 Ekim'de Ankara'da, 16 - 19 Ekim'de ise Eskişehir'deki sinemaseverlerle buluştu. Şimdiyse 23 - 26 Ekim'de İzmir, Filmekimi'nin son durağı olarak festival coşkusunu yaşıyor. 

Bu yılın programında Cannes, Venedik ve Karlovy Vary gibi büyük festivallerden ödüllerle dönen ve dakikalarca ayakta alkışlanan filmler, Filmekimi kapsamında sinemaseverlerle buluştu. Ari Aster, Paolo Sorrentino, Jim Jarmusch, Yorgos Lanthimos ve Guillermo del Toro'nun yeni yapımları da bu yılki seçkiyi iyice parlattı.

Bu yılki Filmekimi benim için her zamanki gibi heyecanla, biraz da telaşla geçti. Her yıl olduğu gibi bu kez de bazı filmlerin biletlerini saniyelerle kaçırdım. Festivalin Paribu Art'taki basın buluşmasının ardından Jim Jarmusch'un Altın Palmiyeli filmi Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş'i (Father Mother Sister Brother) izleyecek olmanın heyecanı günlerce sürdü. Bazı günler arka arkaya iki seansa koştum; birinde beklediğimi bulamadım, diğerinde ise ummadığım kadar etkilendim. Salon çıkışlarında kulağımda yankılanan replikler, kalabalığın uğultusuna karıştı. Tüm bunlar Filmekimi'nin benim için neden özel olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yine aynı duyguyla düşünüyorum: Festival deneyimi sadece filmleri değil, izleme halinin kendisini de sevdiriyor insana.

Seçkideki onlarca yapım arasında kimi beni hayal kırıklığına uğrattı, kimi ise uzun süre etkisinden çıkamadığım sahnelerle hafızama kazındı. İşte salon ışıkları yandığında zihnimde en çok yer eden, bu yılın Filmekimi'nden kalan filmler...

Başka Yolu Yok (Eojjeolsuga eobsda)

Son anda açılan ek seans sayesinde izleme şansı bulduğum Başka Yolu Yok, Filmekimi'ndeki en güçlü deneyimim oldu. Park Chan-wook'un bu kez kara komedinin sınırlarında gezinen yeni filmi, işsizlik, hırs ve sınıfsal kaygılarla örülü modern bir kabusa dönüşüyor. Açılış sahnesindeki mükemmel aile tablosu, gökyüzü kadar yapay bir huzurun önsözü gibi; birkaç dakika içinde o düzenin altındaki çürümeyi hissettiriyor. Squid Game'in meşhur kötüsü Lee Byung-hun'un canlandırdığı Man-su, 25 yılını verdiği işinden kovulunca, varlığını sürdürmekle insanlığını korumak arasında sıkışan bir anti-kahramana dönüşüyor.

Film, Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından uyarlanmış olsa da Park'ın imzasını taşıyan görsel zarafet ve kara mizah anlayışıyla bambaşka bir kimliğe bürünüyor. "Başka yolu yok" sözü, hem bireysel hem toplumsal çürümenin bahanesine dönüşürken, yönetmen kapitalizmin şiddetini sakin bir banliyö dekorunun ortasında ustalıkla sergiliyor. Park, katliamı bile mizahın içinden anlatırken asıl dehşeti sistemin görünmez acımasızlığında arıyor.

cdf
(CJ Entertainment)

Lee Byung-hun'un performansı, çaresizlikle yozlaşma arasındaki ince çizgide ilerleyen karakterine derin bir insani boyut kazandırıyor. Her plan, her renk, her çerçeve, Park'ın bilinçli biçimde kurduğu estetik düzenin bir parçası. Hatta banliyölerin sıradanlığı bile göz kamaştırıcı biçimde stilize edilmiş. Filmin temposu zaman zaman absürtlüğe yaklaşsa da alt metin daima keskin: Sistem insanı öğütüyor, bireyse bunu "mantıklı" bulmak için bahaneler üretiyor.

Son sahnede, tüm bu kanlı farsın ardında kalan ironi uzun süre zihnimde dönüp durdu. Başka Yolu Yok, Park Chan-wook'un filmografisinde belki en "sessiz" ama en yakıcı filmlerinden biri. Burada şiddet ani bir patlama değil, mizahın ve gündelik hayatın içine sinmiş, sessiz bir çürüme gibi işleniyor. Film dışarıdan daha sakin, görsel olarak daha sade görünüyor ama içeriğinde çok daha yakıcı bir gerçeklik var: Ekonomik sistemin insanı yavaş yavaş yok etmesi, kendini koruma içgüdüsüyle şiddeti meşrulaştırması.

Başka Yolu Yok, bir işten çıkarılmanın ölüm kalım meselesine dönüştüğü, komik olduğu kadar ürkütücü bir dünyanın aynası...

Üzgünüm, Bebeğim (Sorry, Baby)

Filmekimi'nde izlediğim filmler arasında beni en çok sarsan Üzgünüm, Bebeğim oldu. Üstelik yanlışlıkla başka sinemaya gidip seansı kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Ya filmi kaçırmayı kabullenecek ya da 12 dakika içinde diğer sinemada olacaktım. Tereddütsüz ikincisini seçtim, salona vardığımda kan ter içindeydim ama buna değeceğinden de emindim. Eva Victor'un yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği film, insanın travmanın ardından kendi ayakları üzerinde durmasının ne denli zor olduğunu mizah, kırılganlık, samimiyet ve sıcaklıkla anlatıyor.

Agnes'in, bir üniversite hocasının istismarına uğradıktan sonra aynı okulda ders vermeye devam etmesi, hikayeye hem acı hem ironi yüklüyor. Victor, yaşananları asla doğrudan göstermiyor; bunun yerine olayın yankılarını Agnes'in yüzünde, beden dilinde ve sessizliklerinde işliyor. Bu tercih, filmi bir "olay" anlatısından çıkarıp, travmayla yaşamanın gündelik ağırlığına çeviriyor.

zxasd
(A24)

Naomi Ackie'nin hayat verdiği Lydie karakteriyle kurulan dostluk, anlatının kalbi gibi. İki kadının birbirini hem kırık hem güçlü yanlarından tanıması filmi ayakta tutuyor. Lucas Hedges'in sade ama dokunaklı performansı, Victor'un hikayesine ince bir umut hattı ekliyor. Film boyunca mizah, ağrının yanına usulca ilişiyor; bazen gülmek, hayatta kalmanın tek yolu gibi.

Üzgünüm, Bebeğim, kahkahayla kederin sınırını ustalıkla tutturuyor. Sadeliğiyle izleyicisini yakalarken sahiciliğiyle içinize işliyor. Victor'un yerinde başka biri olsa, kolay yolu seçip izleyicinin elinden mendilini düşürmeyeceği bir melodram çıkarabilirdi. O ise Fleabag'in alaycılığını, Greta Gerwig'in Frances Ha'sındaki içsel kırılganlığı hatırlatan bir ton yakalamayı tercih ederek filminin kaderini belirledi. 

Final sahnesinde Victor, "özür dileme" eylemini bir tür kabullenmeye, sessiz bir barışa dönüştürüyor. Ve izleyiciler olarak o an farkına varıyoruz: Bazı yaralar asla tamamen kapanmıyor ama bazen bir film, bir dost eli kadar iyi gelebiliyor.
 

Mavi Ay (Blue Moon)

Benim için bu yılki Filmekimi'nin açılışını uzun zamandır merak ettiği Mavi Ay yaptı. Festivalin ilk seansında izlediğim, Richard Linklater imzalı bu film, tek bir gecenin içine sığdırılmış bir hayat hikayesi anlatıyor. Broadway'in unutulmuş dahilerinden Lorenz Hart'ı merkeze alan bu yapım, sanatla yalnızlık arasındaki ince çizgide geziniyor. Ethan Hawke'un olağanüstü performansıysa, filmi duygusal olarak taşıyan en güçlü damar.

df
(Sony Pictures Classics)

Hawke, Hart'ı bir efsaneden çok, kırılgan bir insan olarak canlandırıyor. Onun alkolle, bastırılmış arzularla, mesleki kıskançlıkla ve unutulma korkusuyla mücadelesini öyle incelikle yansıtıyor ki, oyunculuk bir "rol yapma" eylemi olmaktan çıkıyor, neredeyse karakterin ruh halinin, geçmişinin ve yaralarının izini süren, içsel bir analiz haline geliyor. Özellikle Oklahoma! galasının ertesi gecesinde, eski partneri Richard Rodgers'ın zaferini uzaktan izlerken yüzündeki ifadede, gururun, utancın ve özlemin tüm tonları görülüyor.

Linklater, hikayeyi tek bir mekanda, Sardi's Bar'da kurarken, zamanı genişletmeyi başarıyor. Klasik bir biyografiden çok, bir ruhun portresini çiziyor adeta. Kamera, Hart'ın iç dünyasını dışa vururken Hawke'un beden diline sessiz bir saygıyla yaklaşıyor; her jest, her nefes, bir sönüşün sessizliğini taşıyor.

Filmdeki melankoli, geçmişle bugünün birbirine karıştığı o içki dolu saatlerde yoğunlaşıyor. Margaret Qualley'nin genç Elizabeth rolü, Hart'ın gençliğe ve masumiyete duyduğu ulaşılmaz özlemin simgesi gibi. Andrew Scott'ın canlandırdığı Rodgers ise soğukkanlı bir başarı maskesiyle Hart'ın trajedisini daha da keskinleştiriyor.

Mavi Ay, bir sanatçının başarıdan düşüşe, dostluktan yalnızlığa savruluşunu anlatırken asla melodrama kapılmıyor. Hawke'un ölçülü oyunu ve Linklater'ın dingin anlatımı, filmi bir ağıt kadar zarif, bir caz parçası kadar akışkan kılıyor. Bana sinemanın neden hâlâ duygulara en doğrudan dokunan sanat olduğunu hatırlattı; hüzünle, incelikle, Ethan Hawke'un gözlerindeki o sessiz parlaklıkla.

Özel Hayat (Vie privée)

Filmekimi'nde düşük beklentiyle (Jodie Foster için) girip yüzümde tatlı bir şaşkınlıkla çıktığım film oldu Özel Hayat. Rebecca Zlotowski'nin yönetmenliğinde Jodie Foster, Paris'te yaşayan Amerikalı psikiyatrist Lilian Steiner rolünde. Foster'ın Fransızca ve İngilizce arasında doğal bir geçişle kurduğu ifade dengesi, karakterin kimlik karmaşasına içkin bir tını yaratıyor. Lilian'ın bir hastasının ölümünü cinayet sanmasıyla başlayan hikaye, kısa sürede bir dedektiflik macerasından çok, bir ruh çözülüşüne dönüşüyor. Zlotowski, Hitchcockvari gerilimi Fransız sinemasının zarif ironisiyle harmanlarken, Foster bu labirentin merkezine sinir, mizah ve hüznü aynı anda yerleştiriyor.

sdefr
(Ad Vitam)

Lilian'ın bastırılmış suçluluk duygusu, film boyunca hem mesleki hem annelik rolüyle hesaplaşmasına dönüşüyor. Bir yandan geçmişteki hatalarıyla yüzleşirken, bir yandan da hipnoz seanslarında kelimenin tam anlamıyla kendi bilinçaltına iniş yapıyor. Zlotowski burada Hitchcock klasiği Ölüm Korkusu'na (Vertigo) selam çakan spiral merdivenlerle, izleyiciyi karakterin zihinsel karmaşasına davet ediyor. Film her zaman tutarlı bir ton yakalayamasa da Foster'ın enerjisi hikayeyi sürekli ayakta tutuyor. True Detective: Night Country'deki sert polisinden sonra bu kadar gevşemiş, mizahla karışık bir tedirginliği bu denli keyifli oynaması izleyiciler için ender görülen bir cevher gibi.

Daniel Auteuil'le paylaştıkları sahnelerdeyse aralarındaki bağ, filmi neredeyse bir "yeniden birleşme komedisine" dönüştürüyor. Zlotowski'nin senaryosu yer yer saçmalığın sınırına dayansa da ikilinin kimyası, filmi hep insani bir düzleme çekiyor. Film, terapinin başarısının gerçekten bir "çözüm bulmak" mı yoksa insanı biraz olsun anlayabilmek mi olduğuna dair ince sorular bırakıyor.

Son kertede Özel Hayat, bir cinayeti değil, bir kadının zihnindeki düğümleri çözme hikayesi. Jodie Foster'ın Fransızca konuşurken kazandığı özgürlük hissi, çok sık şahit olmadığımız bir oyunculuk enerjisi yayıyor. Belki mükemmel bir film değil ama tıpkı kahramanı gibi, dağınıklığının içinde son derece canlı bir kalbe sahip Özel Hayat.

Alpha

Julia Ducournau, Raw'daki içsel açlığı ve Cannes'dan Altın Palmiye'yle döndüğü Titane'daki metalik öfkeyi geride bırakıp bu kez "taş kesilen" bir dünyaya bakıyor. Alpha, AIDS salgını döneminde geçen bir ergenlik hikayesi ama aynı zamanda bir yas, suçluluk ve dönüşüm filmi. Henüz 13 yaşındaki Alpha'nın koluna kirli bir iğneyle kazınan "A" harfi, sadece adının ve hastalığın değil, toplumun da damgası haline geliyor. Ducournau yine bedenin sınırlarını zorluyor; damarlar, iğneler, yaralar ve mermerleşen deriler bu kez hem acının hem de direnişin simgesi. Fakat bu görsel cesaretin altında film, yer yer temalarının ağırlığına yeniliyor; aynı anda yas, bağımlılık, annelik ve salgın alegorisini taşıyamıyor.

xsdfrg
(Diaphana Distribution)

Tahar Rahim'in kemikleriyle oynadığı, Golshifteh Farahani'nin öfkeyle titrettiği sahnelerde film neredeyse bir aile trajedisine dönüşüyor. Ducournau'nun kamerası, bu kez kan ve metal yerine mermeri, ölümün yavaş dönüşümünü izliyor. Ruben Impens'in görüntüleriyle kurulan o gri, tozlu evren; hem büyüleyici hem de boğucu. Zaman çizgisi sürekli kayıyor, geçmişle hayal birbirine karışıyor; izleyici olarak biz de Alpha'nın zihnindeki çatlaklara hapsoluyoruz. Film ilerledikçe anlam değil, duygu yoğunluğu kalıyor, bir şey çözülmüyor ama içimizde yankılanıyor.

Evet, Alpha fazlasıyla iddialı, dağınık, kusurlu ve yer yer kendi estetiğinin ağırlığı altında eziliyor. Ama yine de Ducournau'nun sineması gibi rahatsız ediyor, nefes aldırmıyor ve hafızalara işliyor. Salondan çıkarken ne düşüneceğimi tam olarak bilemiyordum, belki de tam olarak bunu istiyor film: Taş kesilmeden önceki son hissi hatırlatmak.

Independent Türkçe



Keanu Reeves, Japon intikam hikayesinin başrolünde

61 yaşındaki Kanadalı aktör Keanu Reeves, Matrix ve John Wick gibi gişe canavarı serilerle tanınıyor (Reuters)
61 yaşındaki Kanadalı aktör Keanu Reeves, Matrix ve John Wick gibi gişe canavarı serilerle tanınıyor (Reuters)
TT

Keanu Reeves, Japon intikam hikayesinin başrolünde

61 yaşındaki Kanadalı aktör Keanu Reeves, Matrix ve John Wick gibi gişe canavarı serilerle tanınıyor (Reuters)
61 yaşındaki Kanadalı aktör Keanu Reeves, Matrix ve John Wick gibi gişe canavarı serilerle tanınıyor (Reuters)

Keanu Reeves, Japon yönetmen Masashi Kawamura'nın geliştirmekte olduğu Hidari adlı stop-motion animasyonun baş karakterini seslendirecek. Projenin yapımcıları bu heyecan verici gelişmeyi Cannes Film Festivali'nde resmen duyurdu.

5 milyon izlenen kısa filmden uyarlanacak

Aksiyon türündeki proje, Kawamura'nın 2023'te YouTube'da yayımlanan ve viral olan aynı isimli kısa filminin uzun metrajlı bir uyarlaması olacak. Kısa film, kısa sürede yaklaşık 5 milyon izlenmeye ulaşmıştı.

Senaryosunu da Kawamura'nın kaleme aldığı hikaye, gücünü Japonya'nın Edo döneminde yaşamış efsanevi baş marangoz Jingoro Hidari'ye dair mitolojik anlatılardan alıyor. 

Film, Edo Kalesi'nin gizli restorasyon sürecindeki bir ihanet sonucu akıl hocasını, nişanlısını ve sağ kolunu kaybeden usta bir zanaatkarın intikam öyküsünü anlatıyor. 

Keanu Reeves: "Gerçekten olağanüstü bir iş"

Projeye dahil olmaktan duyduğu mutluluğu dile getiren Keanu Reeves, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Hidari'nin arkasındaki vizyon beni tam anlamıyla büyüledi. İlk konsept videosundan geliştirilen senaryoya kadar ekip, gerçekten olağanüstü bir iş çıkarmış. Ortada harika bir filme dönüşmek için gereken her şeye sahip, izlemek için sabırsızlandığım ve bir parçası olmaktan heyecan duyduğum bir proje var. Bu işin tüm dünyadaki izleyicilere çok özel bir deneyim sunacağına inanıyorum.

Seslendirmeye yabancı olmayan Reeves, daha önce Pixar yapımı Oyuncak Hikayesi 4'te (Toy Story 4) Duke Caboom karakterine ve Kirpi Sonic 3'te (Sonic The Hedgehog 3) Shadow'a sesini vermişti. Ünlü aktör ayrıca kendi çizgi roman serisi BRZRKR'ın Netflix uyarlamasında da anlatıcılığı üstleniyor.

Yönetmen ve kreatif direktör Masashi Kawamura; reklamlar, müzik videoları, televizyon dizileri ve büyük ölçekli kamusal enstalasyonları kapsayan tasarım odaklı işleriyle uluslararası alanda tanınan bir isim. 

Annecy Uluslararası Animasyon Filmleri Festivali'nde büyük ödüle uzanan ve Emmy adaylığı bulunan Kawamura, Osaka World Expo 2025'in en büyük pavyonunu tasarlamış ve Lady Gaga'nın sahne şovlarındaki dans eden ikonik klonların yaratıcılığını üstlenmişti.

Reeves'le çalışacak olmanın heyecanını paylaşan yönetmen Kawamura, "Onun gibi deneyimli ve yaratıcı vizyona sahip birinin hazırladığınız konsept videosunu izleyip 'Ben de bu işin bir parçası olmak istiyorum' demesi inanılmaz bir duygu. Sadece karakterimize sesini vermekle kalmıyor, bu evreni şekillendirmemize ve genişletmemize de yardımcı oluyor" dedi.

Henüz resmi bir vizyon tarihi bulunmayan yapım, şimdiden animasyon dünyasının en merak uyandıran işlerinden biri olmaya aday.

Independent Türkçe, Variety, Hollywood Reporter


Denzel Washington'ın kült filmi dizi oldu: İki haftadır zirvede

Man on Fire, travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle görevden alınan Özel Kuvvetler mensubu John Creasy'nin Brezilya'daki bir terör planını araştırmak üzere işe alınmasını anlatıyor (Netflix)
Man on Fire, travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle görevden alınan Özel Kuvvetler mensubu John Creasy'nin Brezilya'daki bir terör planını araştırmak üzere işe alınmasını anlatıyor (Netflix)
TT

Denzel Washington'ın kült filmi dizi oldu: İki haftadır zirvede

Man on Fire, travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle görevden alınan Özel Kuvvetler mensubu John Creasy'nin Brezilya'daki bir terör planını araştırmak üzere işe alınmasını anlatıyor (Netflix)
Man on Fire, travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle görevden alınan Özel Kuvvetler mensubu John Creasy'nin Brezilya'daki bir terör planını araştırmak üzere işe alınmasını anlatıyor (Netflix)

Netflix'in yeni aksiyon dizisi Man on Fire, kısa sürede platformun en çok izlenen yapımları arasına girdi.

"Tek oturuşta bitirilecek kadar sürükleyici" diye nitelendirilen dizi, izleyicilerden "son zamanlarda platformda yayımlanan en iyi iş" övgüsünü alıyor.

Tanıdık bir hikayeye yeni yorum

A.J. Quinnell'ın dünyaca ünlü kitap serisinden uyarlanan dizi, doğal olarak akıllara doğrudan Denzel Washington'ın başrolünde yer aldığı 2004 yapımı kült film Gazap Ateşi'ni (Man on Fire) getiriyor. 

Başrolünde başarılı oyuncu Yahya Abdul-Mateen II'nin yer aldığı yapım, geçmişte en zorlu operasyonlardan bile sağ çıkmayı başarmış ancak şimdilerde ağır travma sonrası stres bozukluğuyla mücadele eden eski Özel Kuvvetler mensubu ve paralı asker John Creasy'nin hikayesini anlatıyor. 

Geçmişiyle yüzleşmeye ve kefaretini ödemeye kararlı olan Creasy, tam yeni hayatına alışmaya çalışırken kendini her zamankinden daha amansız bir savaşın içinde buluyor.

İki haftadır zirveyi bırakmadı

30 Nisan'daki prömiyerinin ardından Man on Fire, kısa sürede küresel izlenme listelerinin üst sıralarına tırmandı. 

Netflix'in resmi verilerine göre, dizinin ilk sezonu 27 Nisan-3 Mayıs haftasında yaklaşık 11 milyon izlenmeyle dünya genelinde bir numaraya oturdu. 

Başarısını bir sonraki hafta da sürdüren yapım, 4-10 Mayıs'ta 12,6 milyon izlenmeye ulaşarak zirvedeki yerini korudu. 

İki hafta üst üste liderliği bırakmayan dizinin bu başarıyı ne kadar sürdüreceği merak konusu.

X, IMDb ve Reddit gibi platformlarda diziye yönelik çok sayıda övgü dolu yorum paylaşılıyor. 

Birçok kullanıcı diziyi "bir günde bitirdiklerini" ve "kesinlikle tekrar izleyeceklerini" belirtirken, yapımı "aksiyon hayranlarının kaçırmaması gereken bir başyapıt" diye nitelendiriyor.

Washington'ın meşhur filmine hayran olan ve diziye başta şüpheyle yaklaşan izleyiciler bile yapımın beklentilerini karşıladığını savunuyor. 

Bir izleyici, diziyle ilgili şu yorumu yaptı: 

Denzel en sevdiğim oyunculardan biridir ve filmi de favorimdir. Dizi, filmle çok az ortak noktaya sahip olsa da tek başına bağımsız bir mini dizi olarak Netflix'te izlediğim en iyi şeylerden biri.

Başrol oyuncusu Yahya Abdul-Mateen II'nin performansı da "büyüleyici, yoğun ve duygu dolu" sözleriyle övgü topladı.

Independent Türkçe, Mirror, HELLO!


Güney Koreli yönetmen 8 yıl sonra Cannes'da fırtına estirdi

Hope, uzak bir liman kasabası halkının daha önce karşılaştıkları hiçbir şeye benzemeyen bir tehlikeye karşı verdikleri umutsuz hayatta kalma mücadelesini anlatıyor (NEON / MUBI)
Hope, uzak bir liman kasabası halkının daha önce karşılaştıkları hiçbir şeye benzemeyen bir tehlikeye karşı verdikleri umutsuz hayatta kalma mücadelesini anlatıyor (NEON / MUBI)
TT

Güney Koreli yönetmen 8 yıl sonra Cannes'da fırtına estirdi

Hope, uzak bir liman kasabası halkının daha önce karşılaştıkları hiçbir şeye benzemeyen bir tehlikeye karşı verdikleri umutsuz hayatta kalma mücadelesini anlatıyor (NEON / MUBI)
Hope, uzak bir liman kasabası halkının daha önce karşılaştıkları hiçbir şeye benzemeyen bir tehlikeye karşı verdikleri umutsuz hayatta kalma mücadelesini anlatıyor (NEON / MUBI)

2016 yapımı korku başyapıtı Kara Büyü'yle (The Wailing) sinema dünyasında büyük ses getiren Güney Koreli yönetmen Na Hong-jin, 8 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmi Hope'la Cannes Film Festivali'ne damga vurdu. 

Ana yarışmada yer alan 2 saat 40 dakikalık dev bütçeli bilimkurgu ve aksiyon filmi, pazar gecesi yapılan dünya prömiyerinde sakin geçen festivali adeta ayağa kaldırdı.

Grand Théâtre Lumière'i dolduran sinemaseverler, gösterimin ardından filmi yaklaşık 7 dakika boyunca ayakta alkışladı. Seyirciler, filmdeki üç büyük aksiyon sahnesinde de salonda coşkulu tezahürat ve alkış tufanı kopardı. 

Filmin uzun süresine rağmen gösterilen bu yoğun ilgi, yapımın gişe potansiyeline dair güçlü bir sinyal verdi. Nitekim filmin Kuzey Amerika haklarını nisan başında Neon satın alırken; Türkiye, Latin Amerika, İtalya, İspanya ve Almanya dahil uluslararası dağıtım haklarını ise Cannes prömiyeri öncesinde Mubi kaptı.

Yönetmen Na Hong-jin, gösterim sonrası mikrofonu eline alarak, "Bu kadar uzun bir film boyunca bizimle kaldığınız için hepinize çok teşekkür ederim" sözleriyle salona şükranlarını sundu.

Uzaylı istilası ve yıldız kadro

Sürprizlerini açık etmemek adına konusu hakkında çok az detay paylaşılan Hope, Kuzey ve Güney Kore'yi ayıran Tarafsız Bölge yakınlarında, Hope Harbor adlı kırsal bir köye uzaylıların iniş yapmasıyla başlayan olayları konu alıyor. 

Kara Büyü'yü izleyenlerin aşina olduğu o benzersiz atmosferi ve mistik ritmi koruyan yönetmen, bu kez çok daha büyük bütçenin sağladığı imkânları sonuna kadar kullanıyor

Filmin kadrosu da son derece iddialı. Kore sinemasının usta isimleri Hwang Jung-min, Zo In-sung ve Squid Game'le parlayan Hoyeon'a Michael Fassbender, Alicia Vikander, Taylor Russell ve Cameron Britton gibi yıldızlar eşlik ediyor. 

Üstelik oyuncuların, ekranda ilk göründükleri anlarda makyaj ve kostümlerinden dolayı tamamen tanınmaz halde olmaları festivalin en çok konuşulan detaylarından biri oldu.

"Hollywood'a taş çıkarıyor"

İlk eleştiriler, filmin temposunu ve görsel işçiliğini göklere çıkarıyor.

Hollywood Reporter'dan David Rooney "Hope, yüksek adrenalinli ve çılgınca eğlenceli bir aksiyon bombardımanı" ifadelerini kullandığı eleştirisine şöyle devam ediyor:

Filmin daha ilk karelerinden itibaren kendinizi usta bir janr yönetmeninin ellerine bıraktığınızı anlıyorsunuz. Neredeyse tamamen gün ışığında geçen bu nadir aksiyon-gerilim filmi; kusursuz kamera işçiliği, nabız yükselten müzikleri ve keskin karakter çizimleriyle sizi anında içine çekiyor.

Deadline'dan Pete Hammond ise incelemesinde şöyle diyor:

2 saat 40 dakikalık süresi boyunca temposu bir an bile düşmeyen, aksiyon dolu bir gişe canavarı. Bu film, Hollywood'un bu türde yaptığı her şeye taş çıkarıyor.

Na Hong-jin'in Cannes yolculuğu

Bu proje, Na Hong-jin'in Cannes Film Festivali'nde gösterilen 4. filmi. Daha önce 2008 yapımı Ölümcül Takip (Chugyeogja) ve Kara Büyü'yle yarışma dışı bölümlerde, Ölüm Denizi'yle (Hwanghae) Belirli Bir Bakış seçkisinde boy gösteren vizyoner yönetmen, Hope'la kariyerinde ilk kez Altın Palmiye için yarışıyor.

Independent Türkçe, Deadline, Hollywood Reporter, Variety