Filmekimi 2025: Bir festival, 5 film, 5 deneyim

Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
TT

Filmekimi 2025: Bir festival, 5 film, 5 deneyim

Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)
Sundance Film Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük ilgi gören Üzgünüm, Bebeğim'de 31 yaşındaki Eva Victor'a (sağda) Naomi Ackie (solda) eşlik ediyor (A24)

Her sonbahar olduğu gibi bu yıl da hava serinleyip yapraklar kendini rüzgara bıraktığında, aklıma ilk düşen şey sinema salonlarının karanlığı oluyor. Filmekimi, mevsimin hüznünü beyazperdede buluşturan bir ritüel, bir kent geleneği artık. Her film, yeni bir hikayenin, yeni bir duygunun kapısını aralıyor. Yıllardır ekim takviminde sabit bir yer tutan festival, sezonun en çok konuşulan filmlerini sinemaseverlerle buluşturuyor. Şehrin temposundan bir adım uzaklaşıp başka hayatlara karışmanın, başka dünyalara sığınmanın mevsimi bu.

Filmekimi artık yalnızca İstanbul'la sınırlı değil; festivalin renkli atmosferi bu sonbaharda 4 şehre yayıldı. Festival 9 - 12 Ekim'de Ankara'da, 16 - 19 Ekim'de ise Eskişehir'deki sinemaseverlerle buluştu. Şimdiyse 23 - 26 Ekim'de İzmir, Filmekimi'nin son durağı olarak festival coşkusunu yaşıyor. 

Bu yılın programında Cannes, Venedik ve Karlovy Vary gibi büyük festivallerden ödüllerle dönen ve dakikalarca ayakta alkışlanan filmler, Filmekimi kapsamında sinemaseverlerle buluştu. Ari Aster, Paolo Sorrentino, Jim Jarmusch, Yorgos Lanthimos ve Guillermo del Toro'nun yeni yapımları da bu yılki seçkiyi iyice parlattı.

Bu yılki Filmekimi benim için her zamanki gibi heyecanla, biraz da telaşla geçti. Her yıl olduğu gibi bu kez de bazı filmlerin biletlerini saniyelerle kaçırdım. Festivalin Paribu Art'taki basın buluşmasının ardından Jim Jarmusch'un Altın Palmiyeli filmi Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş'i (Father Mother Sister Brother) izleyecek olmanın heyecanı günlerce sürdü. Bazı günler arka arkaya iki seansa koştum; birinde beklediğimi bulamadım, diğerinde ise ummadığım kadar etkilendim. Salon çıkışlarında kulağımda yankılanan replikler, kalabalığın uğultusuna karıştı. Tüm bunlar Filmekimi'nin benim için neden özel olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yine aynı duyguyla düşünüyorum: Festival deneyimi sadece filmleri değil, izleme halinin kendisini de sevdiriyor insana.

Seçkideki onlarca yapım arasında kimi beni hayal kırıklığına uğrattı, kimi ise uzun süre etkisinden çıkamadığım sahnelerle hafızama kazındı. İşte salon ışıkları yandığında zihnimde en çok yer eden, bu yılın Filmekimi'nden kalan filmler...

Başka Yolu Yok (Eojjeolsuga eobsda)

Son anda açılan ek seans sayesinde izleme şansı bulduğum Başka Yolu Yok, Filmekimi'ndeki en güçlü deneyimim oldu. Park Chan-wook'un bu kez kara komedinin sınırlarında gezinen yeni filmi, işsizlik, hırs ve sınıfsal kaygılarla örülü modern bir kabusa dönüşüyor. Açılış sahnesindeki mükemmel aile tablosu, gökyüzü kadar yapay bir huzurun önsözü gibi; birkaç dakika içinde o düzenin altındaki çürümeyi hissettiriyor. Squid Game'in meşhur kötüsü Lee Byung-hun'un canlandırdığı Man-su, 25 yılını verdiği işinden kovulunca, varlığını sürdürmekle insanlığını korumak arasında sıkışan bir anti-kahramana dönüşüyor.

Film, Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından uyarlanmış olsa da Park'ın imzasını taşıyan görsel zarafet ve kara mizah anlayışıyla bambaşka bir kimliğe bürünüyor. "Başka yolu yok" sözü, hem bireysel hem toplumsal çürümenin bahanesine dönüşürken, yönetmen kapitalizmin şiddetini sakin bir banliyö dekorunun ortasında ustalıkla sergiliyor. Park, katliamı bile mizahın içinden anlatırken asıl dehşeti sistemin görünmez acımasızlığında arıyor.

cdf
(CJ Entertainment)

Lee Byung-hun'un performansı, çaresizlikle yozlaşma arasındaki ince çizgide ilerleyen karakterine derin bir insani boyut kazandırıyor. Her plan, her renk, her çerçeve, Park'ın bilinçli biçimde kurduğu estetik düzenin bir parçası. Hatta banliyölerin sıradanlığı bile göz kamaştırıcı biçimde stilize edilmiş. Filmin temposu zaman zaman absürtlüğe yaklaşsa da alt metin daima keskin: Sistem insanı öğütüyor, bireyse bunu "mantıklı" bulmak için bahaneler üretiyor.

Son sahnede, tüm bu kanlı farsın ardında kalan ironi uzun süre zihnimde dönüp durdu. Başka Yolu Yok, Park Chan-wook'un filmografisinde belki en "sessiz" ama en yakıcı filmlerinden biri. Burada şiddet ani bir patlama değil, mizahın ve gündelik hayatın içine sinmiş, sessiz bir çürüme gibi işleniyor. Film dışarıdan daha sakin, görsel olarak daha sade görünüyor ama içeriğinde çok daha yakıcı bir gerçeklik var: Ekonomik sistemin insanı yavaş yavaş yok etmesi, kendini koruma içgüdüsüyle şiddeti meşrulaştırması.

Başka Yolu Yok, bir işten çıkarılmanın ölüm kalım meselesine dönüştüğü, komik olduğu kadar ürkütücü bir dünyanın aynası...

Üzgünüm, Bebeğim (Sorry, Baby)

Filmekimi'nde izlediğim filmler arasında beni en çok sarsan Üzgünüm, Bebeğim oldu. Üstelik yanlışlıkla başka sinemaya gidip seansı kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Ya filmi kaçırmayı kabullenecek ya da 12 dakika içinde diğer sinemada olacaktım. Tereddütsüz ikincisini seçtim, salona vardığımda kan ter içindeydim ama buna değeceğinden de emindim. Eva Victor'un yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği film, insanın travmanın ardından kendi ayakları üzerinde durmasının ne denli zor olduğunu mizah, kırılganlık, samimiyet ve sıcaklıkla anlatıyor.

Agnes'in, bir üniversite hocasının istismarına uğradıktan sonra aynı okulda ders vermeye devam etmesi, hikayeye hem acı hem ironi yüklüyor. Victor, yaşananları asla doğrudan göstermiyor; bunun yerine olayın yankılarını Agnes'in yüzünde, beden dilinde ve sessizliklerinde işliyor. Bu tercih, filmi bir "olay" anlatısından çıkarıp, travmayla yaşamanın gündelik ağırlığına çeviriyor.

zxasd
(A24)

Naomi Ackie'nin hayat verdiği Lydie karakteriyle kurulan dostluk, anlatının kalbi gibi. İki kadının birbirini hem kırık hem güçlü yanlarından tanıması filmi ayakta tutuyor. Lucas Hedges'in sade ama dokunaklı performansı, Victor'un hikayesine ince bir umut hattı ekliyor. Film boyunca mizah, ağrının yanına usulca ilişiyor; bazen gülmek, hayatta kalmanın tek yolu gibi.

Üzgünüm, Bebeğim, kahkahayla kederin sınırını ustalıkla tutturuyor. Sadeliğiyle izleyicisini yakalarken sahiciliğiyle içinize işliyor. Victor'un yerinde başka biri olsa, kolay yolu seçip izleyicinin elinden mendilini düşürmeyeceği bir melodram çıkarabilirdi. O ise Fleabag'in alaycılığını, Greta Gerwig'in Frances Ha'sındaki içsel kırılganlığı hatırlatan bir ton yakalamayı tercih ederek filminin kaderini belirledi. 

Final sahnesinde Victor, "özür dileme" eylemini bir tür kabullenmeye, sessiz bir barışa dönüştürüyor. Ve izleyiciler olarak o an farkına varıyoruz: Bazı yaralar asla tamamen kapanmıyor ama bazen bir film, bir dost eli kadar iyi gelebiliyor.
 

Mavi Ay (Blue Moon)

Benim için bu yılki Filmekimi'nin açılışını uzun zamandır merak ettiği Mavi Ay yaptı. Festivalin ilk seansında izlediğim, Richard Linklater imzalı bu film, tek bir gecenin içine sığdırılmış bir hayat hikayesi anlatıyor. Broadway'in unutulmuş dahilerinden Lorenz Hart'ı merkeze alan bu yapım, sanatla yalnızlık arasındaki ince çizgide geziniyor. Ethan Hawke'un olağanüstü performansıysa, filmi duygusal olarak taşıyan en güçlü damar.

df
(Sony Pictures Classics)

Hawke, Hart'ı bir efsaneden çok, kırılgan bir insan olarak canlandırıyor. Onun alkolle, bastırılmış arzularla, mesleki kıskançlıkla ve unutulma korkusuyla mücadelesini öyle incelikle yansıtıyor ki, oyunculuk bir "rol yapma" eylemi olmaktan çıkıyor, neredeyse karakterin ruh halinin, geçmişinin ve yaralarının izini süren, içsel bir analiz haline geliyor. Özellikle Oklahoma! galasının ertesi gecesinde, eski partneri Richard Rodgers'ın zaferini uzaktan izlerken yüzündeki ifadede, gururun, utancın ve özlemin tüm tonları görülüyor.

Linklater, hikayeyi tek bir mekanda, Sardi's Bar'da kurarken, zamanı genişletmeyi başarıyor. Klasik bir biyografiden çok, bir ruhun portresini çiziyor adeta. Kamera, Hart'ın iç dünyasını dışa vururken Hawke'un beden diline sessiz bir saygıyla yaklaşıyor; her jest, her nefes, bir sönüşün sessizliğini taşıyor.

Filmdeki melankoli, geçmişle bugünün birbirine karıştığı o içki dolu saatlerde yoğunlaşıyor. Margaret Qualley'nin genç Elizabeth rolü, Hart'ın gençliğe ve masumiyete duyduğu ulaşılmaz özlemin simgesi gibi. Andrew Scott'ın canlandırdığı Rodgers ise soğukkanlı bir başarı maskesiyle Hart'ın trajedisini daha da keskinleştiriyor.

Mavi Ay, bir sanatçının başarıdan düşüşe, dostluktan yalnızlığa savruluşunu anlatırken asla melodrama kapılmıyor. Hawke'un ölçülü oyunu ve Linklater'ın dingin anlatımı, filmi bir ağıt kadar zarif, bir caz parçası kadar akışkan kılıyor. Bana sinemanın neden hâlâ duygulara en doğrudan dokunan sanat olduğunu hatırlattı; hüzünle, incelikle, Ethan Hawke'un gözlerindeki o sessiz parlaklıkla.

Özel Hayat (Vie privée)

Filmekimi'nde düşük beklentiyle (Jodie Foster için) girip yüzümde tatlı bir şaşkınlıkla çıktığım film oldu Özel Hayat. Rebecca Zlotowski'nin yönetmenliğinde Jodie Foster, Paris'te yaşayan Amerikalı psikiyatrist Lilian Steiner rolünde. Foster'ın Fransızca ve İngilizce arasında doğal bir geçişle kurduğu ifade dengesi, karakterin kimlik karmaşasına içkin bir tını yaratıyor. Lilian'ın bir hastasının ölümünü cinayet sanmasıyla başlayan hikaye, kısa sürede bir dedektiflik macerasından çok, bir ruh çözülüşüne dönüşüyor. Zlotowski, Hitchcockvari gerilimi Fransız sinemasının zarif ironisiyle harmanlarken, Foster bu labirentin merkezine sinir, mizah ve hüznü aynı anda yerleştiriyor.

sdefr
(Ad Vitam)

Lilian'ın bastırılmış suçluluk duygusu, film boyunca hem mesleki hem annelik rolüyle hesaplaşmasına dönüşüyor. Bir yandan geçmişteki hatalarıyla yüzleşirken, bir yandan da hipnoz seanslarında kelimenin tam anlamıyla kendi bilinçaltına iniş yapıyor. Zlotowski burada Hitchcock klasiği Ölüm Korkusu'na (Vertigo) selam çakan spiral merdivenlerle, izleyiciyi karakterin zihinsel karmaşasına davet ediyor. Film her zaman tutarlı bir ton yakalayamasa da Foster'ın enerjisi hikayeyi sürekli ayakta tutuyor. True Detective: Night Country'deki sert polisinden sonra bu kadar gevşemiş, mizahla karışık bir tedirginliği bu denli keyifli oynaması izleyiciler için ender görülen bir cevher gibi.

Daniel Auteuil'le paylaştıkları sahnelerdeyse aralarındaki bağ, filmi neredeyse bir "yeniden birleşme komedisine" dönüştürüyor. Zlotowski'nin senaryosu yer yer saçmalığın sınırına dayansa da ikilinin kimyası, filmi hep insani bir düzleme çekiyor. Film, terapinin başarısının gerçekten bir "çözüm bulmak" mı yoksa insanı biraz olsun anlayabilmek mi olduğuna dair ince sorular bırakıyor.

Son kertede Özel Hayat, bir cinayeti değil, bir kadının zihnindeki düğümleri çözme hikayesi. Jodie Foster'ın Fransızca konuşurken kazandığı özgürlük hissi, çok sık şahit olmadığımız bir oyunculuk enerjisi yayıyor. Belki mükemmel bir film değil ama tıpkı kahramanı gibi, dağınıklığının içinde son derece canlı bir kalbe sahip Özel Hayat.

Alpha

Julia Ducournau, Raw'daki içsel açlığı ve Cannes'dan Altın Palmiye'yle döndüğü Titane'daki metalik öfkeyi geride bırakıp bu kez "taş kesilen" bir dünyaya bakıyor. Alpha, AIDS salgını döneminde geçen bir ergenlik hikayesi ama aynı zamanda bir yas, suçluluk ve dönüşüm filmi. Henüz 13 yaşındaki Alpha'nın koluna kirli bir iğneyle kazınan "A" harfi, sadece adının ve hastalığın değil, toplumun da damgası haline geliyor. Ducournau yine bedenin sınırlarını zorluyor; damarlar, iğneler, yaralar ve mermerleşen deriler bu kez hem acının hem de direnişin simgesi. Fakat bu görsel cesaretin altında film, yer yer temalarının ağırlığına yeniliyor; aynı anda yas, bağımlılık, annelik ve salgın alegorisini taşıyamıyor.

xsdfrg
(Diaphana Distribution)

Tahar Rahim'in kemikleriyle oynadığı, Golshifteh Farahani'nin öfkeyle titrettiği sahnelerde film neredeyse bir aile trajedisine dönüşüyor. Ducournau'nun kamerası, bu kez kan ve metal yerine mermeri, ölümün yavaş dönüşümünü izliyor. Ruben Impens'in görüntüleriyle kurulan o gri, tozlu evren; hem büyüleyici hem de boğucu. Zaman çizgisi sürekli kayıyor, geçmişle hayal birbirine karışıyor; izleyici olarak biz de Alpha'nın zihnindeki çatlaklara hapsoluyoruz. Film ilerledikçe anlam değil, duygu yoğunluğu kalıyor, bir şey çözülmüyor ama içimizde yankılanıyor.

Evet, Alpha fazlasıyla iddialı, dağınık, kusurlu ve yer yer kendi estetiğinin ağırlığı altında eziliyor. Ama yine de Ducournau'nun sineması gibi rahatsız ediyor, nefes aldırmıyor ve hafızalara işliyor. Salondan çıkarken ne düşüneceğimi tam olarak bilemiyordum, belki de tam olarak bunu istiyor film: Taş kesilmeden önceki son hissi hatırlatmak.

Independent Türkçe



Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
TT

Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)

Bilinen en eski omurgalının 4 gözü olduğu tespit edildi. 

Örümceklerin 8, arıların 5, kutu denizanalarının ise 24 gözü var. Ancak bu istisnaların dışında yeryüzündeki çoğu hayvan sadece iki göze sahip.

Öte yandan bilim insanları, omurgalıların zaman içinde diğer gözlerini kaybederek bugünkü görünümüne ulaştığını söylüyor.

518 milyon yıl önce yaşayan Myllokunmingia, dünyanın bilinen en eski omurgalısı. İlk omurgalıların yanı sıra pek çok omurgasız türün de ortaya çıktığı Kambriyen Dönemi'nde yaşayan bu deniz canlıları, bugünkü Çin'in yakınlarındaki sularda dolaşıyordu.

Çin ve Birleşik Krallık'tan araştırmacılar, Çin'in güneyindeki Chengjiang formasyonunda keşfedilen 10 ayrı Myllokunmingia fosilini analiz etti. Bunların 6'sı Haikouichthys ercaicunensis türüne aitken, diğerleri kesin olarak tanımlanamadı.

Göz gibi yumuşak vücut parçaları nadiren korunuyor ancak bilim insanları bu fosillerde göz kalıntıları elde etmeyi başardı.

İleri mikroskop teknikleri ve kimyasal analizler kullanan ekip, hayvanın yüzünün her iki yanında iki büyük göz ve yüzün ortasında iki küçük göz bulunduğunu saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature'da yayımlanan çalışmanın başyazarı Peiyun Cong "Anatomilerini anlamak için işe büyük gözleri inceleyerek başladık ve aralarında iki küçük, tamamen işlevsel göz bulmak tam bir sürpriz oldu" diyerek ekliyor: 

Bunu görmek inanılmaz derecede heyecan vericiydi.

Gözlerin hepsinde melanozom tespit eden araştırmacılar, bu organların "kamera tipi" olduğunu, yani görebilmek için ışığa ihtiyaç duyduğunu saptadı. Bu organeller vücudun çeşitli yerlerinde bulunurken, gözdekiler ışığın emilmesinden ve göz renginden sorumlu.

Ardından gözlerde tespit edilen dairesel yapıların da lens olduğu düşünülüyor. Bu sayede gözler muhtemelen ışığı algılamakla kalmayıp görüntü de oluşturabiliyordu. 

Bilim insanları bu deniz canlısının gelişmiş gözleri sayesinde diğer hayvanlara yem olmaktan kurtulduğunu düşünüyor. Kambriyen patlaması sonucu bu dönemde pek çok büyük yırtıcı tür ortaya çıkmıştı.

Makalenin bir diğer yazarı Jakob Vinther "Böyle bir ortamda 4 göze sahip olmak, bu hayvanlara daha geniş bir görüş alanı sağlamış olabilir ve bu da avcılardan kaçınmada önem taşıyor" diye açıklıyor.

Araştırmacılar ikinci göz çiftinin, bazı modern omurgalılardaki göz benzeri ilkel bir yapının ve insanlarda melatonin salgılayan epifiz bezinin evrimsel kökeni olabileceğini düşünüyor.

Bugünkü bazı balıklar, sürüngenler ve amfibiler, ışığı algılamaktan sorumlu paryetal göze sahip. Bu gözün bağlı olduğu epifiz bezi, insanlarda ve pek çok omurgalıda melatonin üreterek uyumaya yardımcı oluyor.

Cong "Epifiz organları ilk başta görüntü üreten gözlermiş" diyerek ekliyor:

Ancak evrimin ilerleyen aşamalarında küçüldüler, görme yeteneklerini kaybettiler ve uykuyu düzenlemedeki modern rollerini üstlendiler.

Independent Türkçe, Live Science, Discover Magazine, Nature


Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
TT

Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)

Bilim insanları Triceratops'un burnunun, koku alma dışında sıcaklık ve nemi kontrol ettiği için çok büyük olduğunu buldu.

Devasa otobur dinozorlar olan Triceratops'un en dikkat çekici özelliği büyük kafaları ve burunlarıydı. 

Tokyo Üniversitesi'nden Seishiro Tada, Geç Kretase döneminde yaşayan Ceratopsia grubuna ait olan bu dinozorlar hakkında şöyle diyor: 

Özellikle Triceratops'un çok büyük ve sıradışı bir burnu var ve sürüngenlerin temel yapılarını hatırlasam da organların bunun içine nasıl sığdığını anlayamıyordum.

Tada ve ekibi, bu hayvanların burnunun anatomisini ilk kez kapsamlı bir şekilde inceledikleri bir çalışma yürüttü.

Bilim insanları bilgisayarlı tomografiden yararlanarak fosilleri inceledi. Ayrıca burun yapısını daha iyi anlamak için bugün yaşayan sürüngenlere ait verilere de başvurdular.

Bulguları hakemli dergi The Anatomical Record'da yayımlanan çalışmaya göre Triceratops'un sinirleri, diğer sürüngenlerden farklı bir bağlantıya sahipti.

Çoğu sürüngende sinirler ve kan damarları çeneyle burundan geçerek burun deliklerine ulaşıyor. Ancak Triceratops'un kafatası şekli çene yolunu engelleyerek sinir ve damarların burundan ilerlemesine neden oluyordu. 

Tada "Triceratops dokuları büyük burnunu desteklemek için bu şekilde evrimleşti" diye açıklıyor.

Fosil örneklerinde, neredeyse başka hiçbir dinozorda görülmeyen özel bir yapı da keşfedildi. 

Solunum türbinatı adı verilen bu ince, kıvrımlı yapılar, kanı beyne ulaşmadan önce soğutarak nemin kaybolup gitmesinin önüne geçiyordu. 

Araştırmacılar hem bu yapıların hem de sinir ve damarların rotasının değişmesinin, devasa dinozorun vücut sıcaklığını ve nemi kontrol altında tutmaya yaradığını düşünüyor.

Özellikle Geç Kretase'nin nemli sıcağında büyük kafalarını serinletmek üzere evrimleşmişler. 

Yeni çalışma, dinozorların yumuşak doku anatomisi hakkındaki önemli bir boşluğu dolduruyor. 

Araştırmacılar daha sonraki çalışmalarda bu ilginç hayvanların kafatasının diğer kısımlarına dair gizemleri aydınlatmayı umuyor.

Independent Türkçe, Phys.org, Science Blog, The Anatomical Record


Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
TT

Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)

Korku türünün son yıllarda öne çıkan isimlerinden Mike Flanagan'ın sıradaki Stephen King uyarlaması, mevsimine son derece uygun bir takvimle gelebilir. 

Yapımda rol alan Katee Sackhoff, Amazon Prime Video için hazırlanan Carrie dizisinin yayın takvimine dair net bir işaret verdi.

The Haunting: Tepedeki Ev'in (The Haunting of Hill House) dizi sorumlusu ve yönetmeni olarak da tanınan Flanagan'ın, Carrie'yi bölüm bölüm anlatacak bir uyarlama için bizzat King tarafından seçildiği belirtiliyor. Dizinin çekimleri Ekim 2025'te tamamlandı ve 2026'da yayımlanacağı duyuruldu.

"Sizi güzel bir şey bekliyor"

The Direct'in aktardığına göre Sackhoff, açıklamayı Kanada'nın Vancouver kentindeki Fan Expo'da 14 Şubat'ta yaptı. Bo-Katan Kryze rolüyle Yıldız Savaşları (Star Wars) evreninden de tanınan oyuncu, Flanagan evreni anlamına gelen "Flanniverse" esprisiyle söze girip şu ifadeleri kullandı:

Mike Flanagan'a dönersek... Evet, Flanniverse... Carrie, Ekim 2026'da Amazon'da yayına giriyor. Sizi güzel bir şey bekliyor. Çok iyi. Gerçekten çok iyi.

Flanagan'ın Carrie dizisine dair şimdilik fazla detay yok ancak elbette King'in ikonik Göz (Carrie) romanından uyarlandığı biliniyor. Korku yazarının ilk romanı olan kitapta, genç Carrie, maruz kaldığı acımasız zorbalığın ardından mezuniyet balosunu kabusa çeviriyor.

Dizide Carrie White'ı genç yıldız Summer Howell canlandıracak. Çığlık'la (Scream) tanınan Matthew Lillard ise Müdür Grayle rolüyle kadroda yer alacak. Carrie'nin annesi Margaret'ı, Flanagan'ın diğer projeleriyle de tanınan Amerikalı aktris Samantha Sloyan oynayacak. 

Oyuncu kadrosunda ayrıca Alison Thornton ve Thalia Dudek gibi isimler yer alıyor.

Sackhoff, etkinlikte dizinin tonuna dair ufak bir ipucu da verdi: 

Yani, sonuçta Carrie bu... Ateş var mı? Biraz kan da olabilir.

Ardından şunu ekledi: 

Ben çok heyecanlıyım. Bayılacaksınız. Mike Flanagan işini çok iyi yapıyor.

Oyuncu ayrıca Flanagan'ın özellikle King uyarlamalarındaki başarısına dikkat çekerek, "Stephen ona güveniyor" dedi. Ayrıca şakayla karışık King'in Flanagan'a neredeyse "tüm kütüphanesini" açtığını ima etti: 

Şunu da yap, bunu da yap... Peki ya şu?

Flanagan daha önce Doktor Uyku (Doctor Sleep), Chuck'ın Hayatı (The Life of Chuck) ve Oyun (Gerald's Game) gibi eserleri uyarlamıştı. Şimdiyse Kara Kule (The Dark Tower) uyarlaması üzerinde çalışıyor. Flanagan'ın yakın zamanda söylediğine göre proje "ilerliyor, çok sayıda senaryo hazır ve ilk öncelik konumunda".

Independent Türkçe, GamesRadar, The Direct