Tekinsiz sokaklardan distopyalara: 2025'in en iyi 10 dizisi

Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
TT

Tekinsiz sokaklardan distopyalara: 2025'in en iyi 10 dizisi

Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)
Paradise'ta Oscar adayı Sterling K. Brown'a (sağda) ABD Başkanı Cal Bradford rolünde X-Men yıldızı James Marsden (ortada) eşlik ediyor (Hulu)

Yıl sonları eleştiri dünyasında hep aynı ritüelle gelir: Her sanat dalı için hazırlanan sayısız "en iyiler" listesi... Bu elbette tatlı bir kurgu; eleştirmenlere geriye dönüp kalan izleri işaretleme, izleyiciye de bitmeyen izleme listesinde bir yol haritası sunma fırsatı verir. Ama bazı yıllar vardır ki, eleme ve sıralama işi her zamankinden daha zorlayıcı olur.

2025, televizyon açısından tam da böyle bir yıldı. Grevlerin ardından sektör yeniden nefes aldı, Vince Gilligan'dan Steven Knight'a kadar pek çok güçlü yaratıcı yeni projelerle ekrana döndü. Hatta beyazperdede görmeye alışık olduğumuz yıldızlar televizyona taşındı, uzun süredir beklenen diziler geri geldi ve ekran dolup taştı. Öte yandan, endüstrinin giderek daha temkinli ve hesaplı kararlar alması, yeni ve "dışarıdan" seslerin görünürlüğünü her zamankinden biraz daha zor hale getirdi.

Bu liste tam da bu noktada bilinçli bir sapak alıyor. Adolescence, The Studio ya da Andor gibi zaten geniş kitlelerin konuştuğu ve yıl boyu ödülleri toplamış yapımları özellikle dışarıda bırakıp, biraz daha kıyıda köşede kalmış ama zihinde uzun süre yankılanan dizilere odaklanıyoruz. Dept. Q'nun karakter odaklı suç anlatısından Dying for Sex'in kırılgan cesaretine, Pluribus'un rahatsız edici sorularından Task'in ağır ama umutlu karanlığına uzanan bu seçki, "büyük" olmaktan çok kalıcı olmayı başaran işlerden oluşuyor.

2025'in en iyi dizileri listemiz, televizyonun hâlâ risk alabilen, şaşırtabilen ve izleyiciyi konfor alanının dışına çıkarabilen bir mecra olduğunu hatırlatan yapımlara küçük ama ısrarlı bir selam.

Pluribus

Vince Gilligan, Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından bu kez dünyanın sonunu neredeyse huzurlu bir ihtimal gibi gösteren sarsıcı bir bilimkurgu fikriyle karşımıza çıkıyor. Pluribus, insanlığın büyük bölümünü tek bir bilinçte birleştiren gizemli bir salgına karşı bağışıklık kazanan sayılı kişiden biri olan Carol'ı merkezine alıyor. Rhea Seehorn'un canlandırdığı Carol, dizinin deyimiyle "dünyadaki en mutsuz insan" ve belki de tam bu yüzden, herkesin mutlu göründüğü bu yeni düzende en rahatsız edici soruları sormaya devam edebilen tek kişi. Herkesin bilgiye, huzura ve ortak bir uyuma kavuştuğu bir dünyada, bireyselliğin hâlâ savunulmaya değer olup olmadığı fikri, dizi boyunca izleyicinin zihnini kemiriyor. 

ty
Fotoğraf: Apple TV

X-Files kökenlerine dönen Gilligan'ın yavaş yavaş açılan anlatımı, her bölümde seyirciyi bir adım daha huzursuz ederken, Seehorn'un neredeyse tek başına sırtladığı performans diziyi duygusal olarak ayakta tutuyor. Pluribus, yüksek konseptli bilimkurgusunu hiçbir zaman karakterlerin önüne geçirmiyor; aksine, yalnızlık, aidiyet ve inatçı insan doğası üzerine beklenmedik derecede dokunaklı bir hikaye anlatıyor. Kimi zaman komik, kimi zaman ürkütücü, çoğu zaman da rahatsız edici biçimde tanıdık hissettiren bu dünya, diziyi basit bir "Ya şöyle olsaydı?" denemesinin çok ötesine taşıyor. 

Bu kıyameti yapay zekadan yalnızlık salgınına kadar pek çok başlık üzerinden okumak mümkün. Ancak dizinin merkezinde, çok daha temel bir soru yatıyor: İnsan olmak aslında ne anlama geliyor? Carol insanlardan hoşlanmayan bir karakter olabilir. Fakat kurtarılmak istemeyen bir dünyayı kurtarmaya çalışırken, bizi kusurlarımıza rağmen neden mücadeleye etmeye değer olduğumuz üzerine düşünmeye zorluyor.

Kısacası Pluribus, izleyiciye yalnızca bir distopya sunmuyor; "normal" dediğimiz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu sorgulatan, uzun süre akıldan çıkmayan bir deneyime dönüşüyor.

IMDb: 8,3
Nereden izlenir: Apple TV

Dept. Q

Hiç kuşkusuz Dept. Q, 2025'in en güzel sürprizlerinden biri ve listeye girmeyi fazlasıyla hak ediyor. Slow Horses'ı sevenlerin hemen bağ kuracağı dizi, bu kez İskoçya'da, uyumsuz ve deyim yerindeyse hayatın sillesini yemiş polislerden oluşan bir ekibin etrafında dönüyor. 

Matthew Goode, görev başında vurulduktan sonra hayata ve mesleğine küsmüş dedektif Carl Morck rolünde harikalar yaratıyor. Üstelik huysuz, mesafeli ve sevmesi zor bir karakteri izlemeyi bile şaşırtıcı biçimde sürükleyici kılmayı başarıyor. 

defr
Fotoğraf: Netflix

Bodrum kata sürülen Morck'un, rafa kaldırılmış dosyalar ve hevesli ama beceriksiz bir ekiple yeniden oyuna girmesi, dizinin kara mizah damarını güçlendiriyor. Evde onu bekleyen sinir bozucu ev arkadaşı ve öfkeli ergen oğluyla birlikte, karakterin yalnızlığı ve tükenmişliği yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor. 

The Queen's Gambit'le tanınan Scott Frank'in imzasını taşıyan senaryo tempolu ama aceleci değil; gerilimi yükseltirken duyguyu asla arka plana atmıyor. Özellikle Morck'la felçli ortağı arasındaki sessiz, yarım kalmış cümlelerle dolu sahneler dizinin kalbini oluşturuyor. Çözülen dava karakterlerin biraz gölgesinde kalsa da Dept. Q'yu güçlü kılan aslında tam olarak bu: Uzun soluklu bir dizi olacağının sinyallerini veren karakter merkezli bir suç hikayesi oluşu. İkinci sezonu iple çekmemek elde değil.

IMDb: 8,2
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor

Mussolini: Yüzyılın Oğlu (Mussolini: Son of the Century)

Faşizmin yükselişi rahat izlenen bir hikaye değil ve Mussolini: Yüzyılın Oğlu bu rahatsızlığı bilinçli olarak seyircinin üzerine bırakıyor. Joe Wright'ın Antonio Scurati'nin romanından uyarladığı dizi, I. Dünya Savaşı sonrası İtalya'da Benito Mussolini'nin bir gazeteciden otokrata dönüşümünü karanlık, neredeyse boğucu bir estetikle takip ediyor. 

Işık-gölge oyunları, kırılan dördüncü duvar ve Tom Rowlands imzalı sert müzikler, anlatıyı klasik bir biyografiden ziyade bir politik kabusa dönüştürüyor. Luca Marinelli, Mussolini'yi cazibeyle şiddeti aynı bedende taşıyan bir figür olarak canlandırırken, ekranda neredeyse rahatsız edici bir güç kuruyor.

dfergt
Fotoğraf: MUBI

Dizinin asıl başarısı, faşizmi karmaşık bir ideoloji gibi sunmak yerine, ilkesiz bir güç biriktirme pratiği olarak çıplak biçimde göstermesinde yatıyor. Bu yönüyle hikaye yalnızca geçmişe değil, bugünün politik diline de rahatsız edici bir ayna tutuyor. 

Gösterişli anlatımı, operayla erken dönem sinema estetiğini harmanlayan rejisi ve alaycı mizahı sayesinde dizi didaktik olmaktan bilinçle kaçıyor. Mussolini: Yüzyılın Oğlu, tarih tekerrür etmese de yöntemlerin ürkütücü biçimde tanıdık kaldığını hatırlatan, yılın en sarsıcı televizyon deneyimlerinden biri.

IMDb: 8,2
Nereden izlenir: MUBI

Task

Brad Ingelsby, Mare of Easttown'la yarattığı evreni bu kez daha sessiz, daha incelikli ama bir o kadar da sarsıcı bir yere taşıyor. Pennsylvania'nın gri arka planında geçen Task, ilk bakışta tanıdık bir suç hikayesi gibi görünse de kısa sürede ritmi ve duygusal dokusuyla farkını hissettiriyor. 

Mark Ruffalo'nun canlandırdığı, yasın ve tükenmişliğin içinde sürüklenen FBI ajanıyla Tom Pelphrey'nin oynadığı, hayatını ailesi için "yanlış" yollardan düzeltmeye çalışan çöpçü-soyguncu, kaçınılmaz bir çarpışmaya doğru ilerliyor. Pelphrey'nin performansı dizinin gizli silahı: Hem kırılgan hem tehditkar. Empati kurulabilen ama bir o kadar tehlikeli. Ruffalo ise azla çok anlatan performansıyla, izleyiciyi yoran bir "trajedi nesnesi"ne dönüşmeden, oynadığı karaktere katman kazandırıyor. 

edfrgty
Fotoğraf: HBO

Task, büyük çatışmalar kadar sessizliklerle, yarım kalan cümlelerle ve bakışlarla da ilerliyor. Ve tam her şeyi çözdüğünüzü sandığınız anda yön değiştirerek, karanlığın içinden beklenmedik bir umut kırıntısı çıkarıyor. Özetle Task, bittikten sonra bile izleyicinin zihninde dolaşmayı sürdürüyor.

IMDb: 8,0
Nereden izlenir: HBO Max

It: Welcome to Derry

It: Welcome to Derry, yalnızca Pennywise'ın kökenine değil, korkunun bir kasaba ölçeğinde nasıl örgütlendiğine bakan, rahatsız edici derecede etkili bir başlangıç hikayesi. 1962'de Maine'in Derry kasabasında geçen dizi, bir çocuğun gizemli kayboluşuyla açılıyor ve kısa sürede olayın tekinsizliği okul sıralarındaki bir grup çocuğun etrafında yoğunlaşıyor.

Bill Skarsgård, 2017 ve 2019 tarihli filmlerden tanıdığımız Pennywise'ı bu kez daha sinsi ve derine işleyen bir tehdit olarak yeniden inşa ediyor. Ancak dizi, yüzeyde bir korku anlatısı gibi görünse de Soğuk Savaş paranoyasını, ırkçılığı, istismarı ve kuşaktan kuşağa aktarılan travmaları hikayenin omurgasına yerleştiriyor.

asdfrgt
Fotoğraf: HBO

Andy Muschietti'nin yaratıcı dünyasından beslenen anlatı, kanlı anlardan çok gündelik hayatın içindeki kötülüğü büyüterek gerilim kurmayı tercih ediyor. Bu tercih, Welcome to Derry'yi sıradan bir öncül olmaktan çıkarıp duygusal açıdan da ağır ve rahatsız edici bir seyir deneyimine dönüştürüyor.

Dizi kusursuz değil; bazı karakterler daha derinleştirilebilirdi, bazı anlarsa fazla tanıdık hissettiriyor. Ama finalde geriye kalan duygu net: It: Welcome to Derry, asıl korkunun palyaçodan değil, insanların birbirine yapabildiklerinden doğduğunu hatırlatıyor.

IMDb: 7,9
Nereden izlenir: HBO Max

Paradise

Paradise, bir başkan suikastını merkezine alsa da asıl gücü, izleyicinin ayağının altındaki zemini sürekli kaydıran dünyasında saklı. This Is Us'la duygusal anlatının ustası olduğunu kanıtlayan Dan Fogelman, bu kez zamanı, hafızayı ve sırları bükerek çok daha karanlık bir politik gerilim kuruyor.

Sterling K. Brown'ın canlandırdığı Gizli Servis ajanı Xavier Collins, suikastın ardından kendini yalnızca bir komplonun değil, tanıdık görünen ama giderek yabancılaşan bir düzenin ortasında buluyor. James Marsden'ın hayat verdiği karizmatik başkan Cal Bradford ise geri dönüşlerle derinleşen, ekrandan silinse bile hikayenin ruhunu belirleyen bir figüre dönüşüyor.

frgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Dizi, Beyaz Saray'da işlenen bir cinayeti anlatmakla yetinmeyip, "normal" sandığımız dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Fogelman'ın alametifarikası olan duygusal kırılmalar, şoke edici ters köşelerle birleşince Paradise, temposunu hiç düşürmeden ilerliyor. Özellikle 7. bölüm, hem oyunculuklar hem de anlatının açtığı karanlık ihtimaller açısından dizinin kalbini oluşturuyor.

Finale gelindiğinde ise her şey netleşiyor: Paradise, yalnızca politik bir gerilim değil, bugüne fazlasıyla benzeyen bir geleceğe açılan rahatsız edici bir kapı.

IMDb: 7,9
Nereden izlenir: Disney+

Dying for Sex 

Ölüme dair bir diziyi izlemek kadar önermek de cesaret istiyor, farkındayız. Ama inanın Dying for Sex, sizi pişman etmeyecek. 

Ölümle yüzleştiği anda, hayatı ve bedeniyle ilişkisinin eksik kalan yanlarını tamamlamaya karar veren bir kadının hikayesi, dizinin çıkış noktasını oluşturuyor. Gerçek bir podcast'ten uyarlanan yapım, atlattığını sandığı 4. evre kanserin geri döndüğünü öğrenen Molly'nin, sevgisiz evliliğini geride bırakıp bedeniyle ve arzularıyla yeniden tanışma kararını merkezine alıyor. 

drfgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Michelle Williams, hayranlık uyandıran kariyerinde özel bir yere oturan bu performansıyla, Molly'yi kırılgan, komik, öfkeli ve capcanlı kılıyor. Karşısında Jenny Slate, dostluk kavramını romantize etmeden ama derin bir sevgiyle oynayarak dizinin duygusal omurgasını kuruyor. 

Cinsellik burada bir provokasyon değil; ölüm gerçeğiyle yüzleşirken hayatı sonuna kadar hissetme arzusunun doğal bir uzantısı. Liz Meriwether ve Kim Rosenstock'un yazımı, ilham verici nutuklara ya da gözyaşı sömürüsüne hiç sapmadan, acı ve mizahı aynı potada eritmeyi başarıyor. Rob Delaney'nin sessiz ve yürek burkan performansı, dizinin duygusal derinliğini daha da artırıyor. 

Dying for Sex, ölümle ilgili olmasına rağmen hayata dair son derece iştah açıcı bir dizi. Bu da onu izlemek için kesinlikle güçlü bir sebep.

IMDb: 7,6
Nereden izlenir: Disney+

The Chair Company

The Chair Company, ilk bakışta önemsiz görünen bir kazanın giderek tekinsizleşen bir hikayeye dönüşmesiyle açılıyor.

Başrolde komedyen Tim Robinson, gündelik hayatın küçük çatlaklarından sızan takıntı ve kırılganlık hallerini kara mizahla görünür kılmaya devam ediyor.

Dizinin merkezinde, Ohio'da yeni bir alışveriş merkezi projesi üzerinde çalışan Ron Trosper var; sahnede oturduğu sandalyenin kırılmasıyla yaşadığı utanç, onun için telafisi olmayan bir kırılma anına dönüşüyor. Çoğu insanın birkaç saniyede unutacağı bu olay, Robinson evreninde paranoya, öfke ve takıntıyla örülü absürt bir yolculuğun kapısını aralıyor.

cdfgt
Fotoğraf: HBO

Robinson, her an patlamaya hazır bu karakteri yavaş yavaş çözülen bir ruh haliyle derinleştiriyor. Zach Kanin'le birlikte kurduğu anlatı, diziyi yalnızca bir ofis komedisi olmaktan çıkarıp, modern çalışma hayatının insanı nasıl içten içe kemirdiğine dair tuhaf ama tanıdık bir tabloya dönüştürüyor.

Soğuk ofis mekanları, anlamsız nezaket kalıpları ve tekrar eden detaylar, Ron'un akıl sağlığındaki çatlakları giderek daha görünür kılıyor. Ve dizi sona erdiğinde, ardında bir sandalyeye aynı gözle bakamayacak izleyiciler ve rahatsız edici olduğu kadar unutulmaz bir deneyim bırakıyor.

IMDb: 7,5
Nereden izlenir: Türkiye'de bir platformda bulunmuyor

The Lowdown

2025'in en keyifli sürprizlerinden The Lowdown, Sterlin Harjo'nun Reservation Dogs sonrası kariyerinde attığı en cesur adımlardan biri. Tulsa sokaklarında geçen bu neo-noir, Ethan Hawke'un canlandırdığı ve kendini "gerçek avcısı" ilan eden Lee Raybon'u merkeze alıyor. Dizi, Raybon'u nüfuzlu bir ailenin kara koyununun şüpheli intiharını araştırırken izliyor. Raybon, klasik sert dedektiflerden çok, Büyük Lebowski'yi bile deneyimli gösteren, savrula savrula ilerleyen bir anti-kahraman portresi çiziyor. Bu tercih, dizinin tonunu aynı anda hem komik hem de tedirgin edici kılıyor.

dfrgt
Fotoğraf: FX / Hulu

Harjo, tıpkı önceki işinde olduğu gibi Oklahoma'yı yalnızca bir mekan değil, Amerika'nın kibir, baskı ve ihtimallerle dolu tarihinin canlı bir özeti olarak kullanıyor. Irk, sınıf, toprak ve geçmişle hesaplaşma, tek bir dosyanın ucundan çekildikçe şehrin gizlenmiş çatlaklarını görünür kılıyor.

Ethan Hawke başta olmak üzere Keith David, Jeanne Tripplehorn ve Kyle MacLachlan'ın katkıları, diziyi karakterler açısından son derece zengin kılıyor. The Lowdown, sıkı bir polisiye olmaktan çok, atmosferi, anları ve yan hikayeleriyle yaşayan bir dünya kuruyor. Finaliyle ise izleyiciyi hem sersemleten hem de hikayenin en başından itibaren örülen tüm ipuçlarını yeniden gözden geçirmeye zorlayan dizilerden biri olmayı başarıyor.

IMDb: 7,3
Nereden izlenir: Disney+

A Thousand Blows

A Thousand Blows, izleyiciyi daha ilk bölümden gerilimi yüksek, tavizsiz bir evrene sokan, sert ama son derece canlı bir dönem dizisi. Steven Knight, Peaky Blinders'tan tanıdığımız karanlık dokuyu bu kez 1880'lerin Doğu Londra'sına taşıyor ve Viktorya dönemi İngilteresi'ni romantize etmeden, tüm acımasızlığıyla resmediyor. 

Jamaika'dan Londra'ya büyük umutlarla gelen Hezekiah ve Alec'in hikayesi, kısa sürede sistematik ırkçılık, sınıf nefreti ve hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Hezekiah'nın boks ringinde bulduğu geçici güç, onu sokakların gerçek hakimi olan suç dünyasının da hedefi haline getiriyor.

efrt
Fotoğraf: Disney+ / Hulu

Erin Doherty'nin canlandırdığı Mary Carr, dizinin erkek egemen şiddet evrenine beklenmedik bir tehdit ve çekim merkezi ekliyor. Ancak her sahneyi gölgede bırakan isim, hiç kuşkusuz Sugar Goodson rolündeki Stephen Graham; kısa süreli varlığı bile dizinin tansiyonunu yukarı çekmeye yetiyor. 

Kısacası A Thousand Blows, yalnızca yumrukların değil, sadakatin, intikamın ve hayatta kalma içgüdüsünün de çarpıştığı bir hikaye anlatıyor. Yılın en sert dizilerinden biri olmasının ötesinde, izleyiciyi ringin ortasına çekip, kaçacak yer bırakmayan bir deneyim.

IMDb: 7,3
Nereden izlenir: Disney+



Bilim insanları uzaylı arayışında çığır açan yeni bir yöntem keşfetti

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Bilim insanları uzaylı arayışında çığır açan yeni bir yöntem keşfetti

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Bilim insanları, başka dünyalarda yaşam bulmalarını sağlayacağını umdukları çığır açıcı yeni bir yöntem keşfetti.

Uzayda yaşam belirtileri bulmak için canlıların geride bıraktığı, "biyoimza" denen izleri aramak gerekiyor. Ancak bunları saptamak zor olabiliyor: Kullanılacak ekipmanın hem sinyalleri algılayacak kadar hassas hem de başka bir gezegene gönderilebilecek kadar küçük olması gerekiyor.

Yapay zekayla elektrik sinyallerini birleştiren Osaka Üniversitesi araştırmacıları, artık dünya dışı yaşamı bulmayı sağlayacak yeni bir yöntem keşfettiklerini düşünüyor. Ayrıca bu yöntemin, evrende yalnız olup olmadığımızı öğrenmek amacıyla başka gezegenlere gönderilebilecek kadar güçlü ve küçük olmasını umuyorlar.

Canlıları keşfedip onları cansız kimyasallar ve süreçlerden ayırmak için genellikle proteinlerin yapıtaşları amino asitler inceleniyor. Amino asitler aynı kimyasal formülü içerse de birbirlerinin aynadaki yansıması olan iki biçimde ortaya çıkıyor; canlılarda neredeyse hepsi L-form, şekerlerde ise D-formken, cansız süreçlerde her iki form da yakın miktarlarda üretiliyor.

Bilim insanları, bu farklı biçimleri ve birbirlerine oranlarını yaşamın varlığına işaret edebilecek bir biyoimza olarak kullanabileceklerine inanıyor. Ancak bunu fiilen gerçekleştirmek pek mümkün değil: Araştırmacıların, büyük molekül gruplarını elde etmesi gerekiyor ki bu, gezegenlerin çok uzak olması nedeniyle zor bir iş.

Araştırmacılar bu sorunun üstesinde gelmek için sinyalleri elektrik kullanarak saptamanın yollarını arıyor. Bu yöntemin daha basit olması, ölçüm sırasında titreşimlerden daha az etkilenmesi ve kimyasal reaktif kullanma ihtiyacını ortadan kaldırması bekleniyor.

Araştırmacılar artık bu çalışmalarda bir atılım yaptıklarını söylüyor.

Yeni çalışmada bilim insanları, son derece ince iki altın tel arasındaki boşluktan geçen moleküllerin ölçümünü yapmayı başardı. Bu teller arasından geçen akımın dalga formları, orada bulunan amino asit türüne göre farklılık gösteriyor ve böylece ekipman, geçen molekülleri sayarak bunları birbirinden ayırt etmeyi mümkün kılıyor.

Makalenin başyazarı Takahito Oshiro, "Nano-boşluk geçiş tekniğimizi yapay zekayla birleştirerek amino asitlerin L ve D formlarını yüzde 80'in üzerinde doğrulukla ayırt etmeyi başardık" diyor. 

Tek molekül düzeyinde amino asit kiralitesinin ilk kez ayırt edildiği bu çalışma, kimyasal algılama alanında temel bir ilerlemeyi temsil ediyor.

Araştırmacılar yöntemi Dünya'da elde edilen örneklerle test etti: Avustralya'daki Murchison meteoritinden alınan bir örnek ve Şili'deki Atacama Çölü'nden alınan toprak. Yöntem, geleneksel tekniklerle benzer şekilde işleyerek araştırmacıların örneklerdeki amino asitlerin bileşimini anlamasını sağladı.

Araştırmacılar, bu teknolojiyi kullanarak elektrikle çalışan ve uzaylı yaşamın izlerini tespit edebilen küçük cihazlar üretebilmeyi umuyor.

Çalışma, hakemli dergi Nature Communications'ta yayımlanan "Chiral discrimination of amino acids in meteorite and desert soil extracts via single-molecule nanogap conductance" (Tek molekül nano-boşluk iletkenliği yoluyla meteorit ve çöl toprağı örneklerinde amino asitlerin kiral ayrımı) başlıklı yeni makalede aktarılıyor.

Independent Türkçe


Ünlü oyuncudan gişede batan filmiyle ilgili itiraf

Avcı Kraven'ın başrolünde yer alan 36 yaşındaki Aaron Taylor-Johnson, karakterin çizgi romanlardaki görünümüne sadık kalabilmek için yaklaşık 18 kilo kas kütlesi kazanarak 90 kiloya çıkmıştı (Sony Pictures Releasing)
Avcı Kraven'ın başrolünde yer alan 36 yaşındaki Aaron Taylor-Johnson, karakterin çizgi romanlardaki görünümüne sadık kalabilmek için yaklaşık 18 kilo kas kütlesi kazanarak 90 kiloya çıkmıştı (Sony Pictures Releasing)
TT

Ünlü oyuncudan gişede batan filmiyle ilgili itiraf

Avcı Kraven'ın başrolünde yer alan 36 yaşındaki Aaron Taylor-Johnson, karakterin çizgi romanlardaki görünümüne sadık kalabilmek için yaklaşık 18 kilo kas kütlesi kazanarak 90 kiloya çıkmıştı (Sony Pictures Releasing)
Avcı Kraven'ın başrolünde yer alan 36 yaşındaki Aaron Taylor-Johnson, karakterin çizgi romanlardaki görünümüne sadık kalabilmek için yaklaşık 18 kilo kas kütlesi kazanarak 90 kiloya çıkmıştı (Sony Pictures Releasing)

Yeni X-Men filminde Profesör Xavier'ı canlandıracak Christopher Abbott, Avcı Kraven'da (Kraven the Hunter) yaşadığı zorlu deneyimi anlattı.

Happy Sad Confused adlı podcast programına katılan oyuncu, Örümcek-Adam evreninden doğan 2024 yapımı filmde canlandırdığı Yabancı (The Foreigner) hakkında, "O filmde ne yaptığımı bilmiyorum" dedi.

Abbott, karakterinin hipnozla bağlantılı güçlerinin nasıl işlediğini bile anlamadığını itiraf etti:

Süper gücünün ne olduğunu anlamıyordum; neler olup bittiğini bilmiyordum. Gözlüklerimi çıkarıyorum, peki sonra ne oluyor? Bana kalırsa kimsenin buna doğru düzgün bir cevabı yoktu.

Oyuncu, çekimler sırasında da işlerin "iyi gitmediğini" düşündüğünü belirtti ve ekledi:

O filmde ne giydiğimi de bilmiyorum. Bunları zihnimin derinliklerine gömdüm sayılır... İnsan böyle böyle öğreniyor.

Avcı Kraven'da başrolü Aaron Taylor-Johnson üstlenmişti. Oyuncu, Marvel çizgi romanlarında uzun süredir Örümcek-Adam'ın başına bela olan ve filme adını veren avcıyı canlandırıyordu. 

Film, bir aslan saldırısının ardından babası tarafından ölüme terk edilen Sergei Kravinoff'un özel güçler kazanarak Avcı Kraven'a dönüşmesini anlatıyordu.

J. C. Chandor imzalı yapım, dünya genelinde yalnızca 60 milyon dolar hasılatla gişede başarısız oldu. Abbott ise şimdi başka bir süper kahraman projesinin kadrosunda: X-Men.

Ancak 40 yaşındaki Abbott, X-Men kadrosuyla birlikte D23 etkinliğinde sahneye çıktığında beklediği karşılığı bulamadığını söylüyor.

Geçen hafta The Cut'a konuşan Abbott, o anı şöyle anlatmıştı:

Sanırım sahneye oldukça hevesli bir şekilde çıkmaya başladım. Sonra oradaki pek çok kişinin kim olduğumu bilmediğini hissettim ve bir anda enerjim değişti.

X-Men, 5 Mayıs 2028'de vizyona girecek.

Independent Türkçe, Happy Sad Confused, GamesRadar, The Cut


Shyamalan'dan sürpriz prömiyer: Yeni filmine övgü bombardımanı

Benimle Kal'da Oscar adayı Jake Gyllenhaal'a Bridgerton'la yıldızı parlayan 31 yaşındaki Phoebe Dynevor eşlik ediyor (Warner Bros. Pictures)
Benimle Kal'da Oscar adayı Jake Gyllenhaal'a Bridgerton'la yıldızı parlayan 31 yaşındaki Phoebe Dynevor eşlik ediyor (Warner Bros. Pictures)
TT

Shyamalan'dan sürpriz prömiyer: Yeni filmine övgü bombardımanı

Benimle Kal'da Oscar adayı Jake Gyllenhaal'a Bridgerton'la yıldızı parlayan 31 yaşındaki Phoebe Dynevor eşlik ediyor (Warner Bros. Pictures)
Benimle Kal'da Oscar adayı Jake Gyllenhaal'a Bridgerton'la yıldızı parlayan 31 yaşındaki Phoebe Dynevor eşlik ediyor (Warner Bros. Pictures)

M. Night Shyamalan, yeni gerilim filmi Benimle Kal'ın (Remain) dünya prömiyerini geçen hafta Los Angeles'taki Beyond Fest'te sürpriz bir gösterimle yaptı.

Sosyal medyadaki ilk yorumlarda başrol oyuncusu Jake Gyllenhaal'un performansı "inanılmaz" diye övülürken, filmin yönetmenin daha önce çektiği hiçbir yapıma benzemediği belirtiliyor.

Shyamalan'ın senaryosunu Nicholas Sparks'la birlikte yazdığı, doğaüstü unsurlar içeren romantik filmin şubatta vizyona girmesi planlanıyor. Altıncı His'in (The Sixth Sense) özel gösterimi için festivale gelen izleyiciler ise Benimle Kal'ı vizyona girmesinden aylar önce izleme fırsatı buldu.

Filmin resmi özetine göre Gyllenhaal, akut depresyon tedavisinin ardından yeni bir başlangıç yapmak isteyen New Yorklu mimar Tate Gordon'ı canlandırıyor. 

En yakın arkadaşına bir yazlık tasarlamak için Cape Cod'a giden Tate, kız kardeşinin yasını hâlâ tutarken özenle kurduğu düzeni altüst eden genç Wren'le (Phoebe Dynevor) tanışıyor.

İlk yorumlara bakılırsa Benimle Kal, Beyond Fest izleyicilerini etkilemiş.

FilmSpeak sunucusu ve eleştirmen Griffin Schiller'e göre filmde Shyamalan'ın "en içten ve samimi hali" görülüyor. Schiller, yapımı yönetmenin ilk dönem çalışmalarını hatırlatan "duygu dolu ve romantik" bir film diye niteledi.

Schiller'e göre Gyllenhaal, "Shyamalan için kusursuz bir başrol oyuncusu" ve "ölçülü ama duygu dolu" bir performans sergiliyor. Dynevor ise "büyüleyici".

Oyuncu ve sinemacı Luke Barnett da filmin gişede büyük başarı kazanacağını öngörerek şu değerlendirmeyi yaptı:

Benimle Kal ortalığı kasıp kavuracak. Sinemada izlerken hem korkutup hem eğlendiren filmleri kimsenin M. Night kadar iyi yapamadığını bir kez daha hatırlatıyor. İşaretler'in (Signs) mizahıyla Altıncı His'in sağlam kurulmuş, duygusal hayalet hikayesini birleştiriyor. İnsanı yerinden sıçratan pek çok an var. Vizyona girdiğinde büyük perdede, sesi sonuna kadar açılmış bir salonda izleyin.

Yazar ve komedyen Josh Levesque, filmi "hem ödünüzü koparan hem de yürek burkan" bir yapım diye tanımladı. AccordingToSeth adıyla paylaşım yapan eleştirmen ise Benimle Kal'ın, Shyamalan'ın bugüne kadar yaptığı hiçbir şeye benzemediğini söyledi:

Şimdiye kadarki en komik filmi ama aynı zamanda yürek burkan, iç ısıtan, korkutucu, romantik ve tek kelimeyle güzel.

Avengers serisinin yönetmeniyle aynı adı taşıyan yazar Joe Russo da övgüsünü şu sözlerle dile getirdi:

M. Night Shyamalan'ın Benimle Kal'ı, son 10 yıldaki çalışmalarının doruk noktası; üstelik bunları kendi parasıyla finanse ettiğini de unutmayın. Kendini 'ilginç bir şef' diye tanımlayan yönetmen, doğru malzemeleri arıyordu. Onları burada bulmuş. İşaretler ve Köy'den (The Village) bu yana yaptığı en iyi iş.

Yazar Will Landman, filmin festivalde yarattığı etkiyi anlattığı paylaşımında şöyle yazdı:

Beyond Fest'te izleyicileri coşturan Benimle Kal'ı o zamandan beri aklımdan çıkaramıyorum. Shyamalan bu filmde başka deneysel yönetmenleri hatırlatan tercihler yapıyor; insanların filmi görecek olması beni çok heyecanlandırıyor. Planların kompozisyonu, kariyerindeki en iyi örnekler arasında ve her tercih son derece bilinçli görünüyor.

Filmi ilk izleyenlerden bir başkası, Alfred Hitchcock klasiği Ölüm Korkusu'yla (Vertigo) karşılaştırma yaptı:

Benimle Kal, M. Night Shyamalan'ın kendi Ölüm Korkusu'su. Eski formuna tam anlamıyla dönmüş. Shyamalan'dan bildiğimiz ve beklediğimiz kitsch unsurları korurken Hitchcock'a hiç olmadığı kadar yaklaşıyor.

Sosyal medyada paylaşılan bir diğer yorumda ise şu ifadeler yer aldı:

Bunu öylesine söylemiyorum: M. Night Shyamalan'ın yeni filmi Benimle Kal bir başyapıt. Altıncı His'le birlikte iki filmlik bir gösterim için kusursuz bir seçim. Tek başına da dokunaklı, korkutucu ve güzel bir film.

İzleyiciyi hazırlıksız yakalayan bu sürpriz, Shyamalan'ın tarzına uygun bir hamleydi. İlk yorumlar da şubattaki vizyon tarihine kadar sürecek bekleyişi hayranları için biraz daha zorlaştıracak gibi görünüyor.

Benimle Kal, Türkiye'de 5 Şubat 2027'de vizyona girecek. 

Independent Türkçe, Variety, Hollywood Reporter, GamesRadar