Bubble tea çılgınlığına dair korkutan keşif: "Bağımlılık ve depresyon"https://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/sa%C4%9Fl%C4%B1k/4582451-bubble-tea-%C3%A7%C4%B1lg%C4%B1nl%C4%B1%C4%9F%C4%B1na-dair-korkutan-ke%C5%9Fif-ba%C4%9F%C4%B1ml%C4%B1l%C4%B1k-ve-depresyon
Bubble tea çılgınlığına dair korkutan keşif: "Bağımlılık ve depresyon"
Bubble tea'nin ilk olarak 1980'lerde Tayvan Taichung’de ortaya çıktığı düşünülüyor (Unsplash)
Son dönemde giderek popüler olan Bubble Tea içeceklerinin gençler üzerindeki olumsuz etkisi ortaya çıkarıldı.
Türkçede baloncuklu çay veya inci çayı diye de bilinen bu içecekler, sütle çayın karıştırılması ve üzerine buz, aroma veya yoğurt eklenmesiyle yapılıyor.
Öte yandan yeni bir araştırma bubble tea'lerin de dahil olduğu popüler sütlü çay tariflerinin bağımlılık derecesinde tüketilmesi durumunda gençleri depresyona sürükleyebileceğini gösterdi.
Çin'deki Tsinghua Üniversitesi ve Merkez Finans ve Ekonomi Üniversitesi'nden araştırmacılar, başkent Pekin'de yaşayan 5 bin 281 üniversite öğrencisiyle anket yaptı.
Bulgular, sütlü çay bağımlılığının belirli semptomlar gösterdiğini ve aynı zamanda depresyon veya anksiyeteyle ilişkili olduğunu ortaya koydu.
Hakemli bilimsel dergi Journal of Affective Disorders'da yayımlanan araştırma makalesinde "Sütlü çayın popülaritesi özellikle de gençler arasında muazzam bir artış gösterdi" ifadelerine yer verildi:
Bulgularımız sütlü çay tüketiminin bağımlılığa yol açabileceğini ve bunun depresyon, anksiyete ve intihar düşüncesiyle ilişkili olduğunu gözler önüne seriyor.
Araştırmaya katılan gençlerin durumu, sık kullanılan bir bağımlılık ölçeğine göre değerlendirildi. Bu ölçekte katılımcıların sütlü çaylara kalıcı bir istek duyup duymadığı veya bunları aşırı tüketip tüketmediği gibi kriterler yer alıyor.
Değerlendirmede bazı genç bireylerin açık bağımlılık işaretleri sergilediği gösterildi.
Katılımcıların neredeyse yarısı haftada en az bir bardak sütlü çay tükettiğini belirtti.
Sütlü çaylar ekstra şeker içermelerinin yanı sıra sıklıkla kafein de barındırıyor. Bu tür içeceklerin özellikle ergenlik çağındaki gençlerde moral bozukluğuna ve sosyal izolasyona yol açabileceğine dair endişeler zaten dile getiriliyordu.
Araştırma makalesinde, "Bulgular, sütlü çayların sık tüketim, özlem duyma, içmeden duramama ve suçluluk duygusu gibi bağımlılık semptomlarına yol açabileceğini gösteriyor" ifadelerine yer verildi.
Ekip ayrıca, obeziteden diş çürümesine, bağımlılıktan depresyona kadar, sütlü çayla bağlantılı olabilecek hem fiziksel hem de psikolojik sorunlara karşı önlem alınmasını tavsiye ediyor.
Araştırmacılar, Çin'de ve diğer ülkelerde gençlerin, bazı duygularla baş etme ve zihinsel durumlarını düzenleme aracı olarak sütlü çaya yönelebileceğini düşünüyor.
Yine de bu içecekler ve zihinsel sağlık sorunları arasındaki nedensellik kesin olarak belirlenemedi.
Gelecekte yapılacak daha ayrıntılı çalışmalar bu soru işaretini de aydınlatabilir.
Araştırmacılar, çocukların alerji riskini azaltmak için onlara düşük miktarda yerfıstığı yedirdi (Unsplash)
Rebecca Whittaker
Küçük çocuklara çok az miktarda yerfıstığı vermenin, alerjilerini üç yıl içinde tedavi edebileceği bir araştırmada öne sürüldü.
Birleşik Krallık'ta her 50 çocuktan birini etkileyen yerfıstığı alerjisi, genellikle ömür boyu sürüyor ve şiddetli alerjik reaksiyonlarla ilgili sürekli endişeye yol açabiliyor.
Hafif reaksiyonlar ağızda kaşıntı ve mide bulantısına neden olurken, şiddetli alerjik reaksiyonlar anafilaksiye, yani dil ve boğazda şişmeye yol açabilir.
Ancak Karolinska Enstitüsü'nden araştırmacılar, yerfıstığı alerjisi olan bir ila üç yaşlarındaki çocuklara her gün az miktarda fıstık vererek onları tedavi etmeyi başardı. Bu miktar, alerjik reaksiyon ortadan kalkana kadar zamanla kademeli olarak artırıldı.
Karolinska Enstitüsü Södersjukhuset Klinik Bilim ve Eğitim Bölümü'nden ve Sachs Çocuk ve Gençlik Hastanesi'nde kıdemli danışman olan Profesör Caroline Nilsson, "Protokolü uygulayan tüm çocuklar, alerjik reaksiyon yaşamadan üç buçuk fıstık yeme hedefine ulaştı ve çoğu 25 fıstığa kadar tüketebildi" diyor.
Nilsson "Sağlık kurumlarında kontrollü koşullar altında gerçekleştirilmesi halinde tedavinin güvenli olduğunu düşünüyoruz" diye ekliyor.
The Lancet Regional Health - Europe'ta yayımlanan çalışmada, İsveç'in Stockholm kentinde yaşayan ve farklı şiddet derecelerinde yerfıstığı alerjisi olduğu doğrulanmış bir ila üç yaşlarındaki 75 çocuk iki gruba ayrıldı. Çocukların 50'sine fıstık cipsleri verilirken, geri kalan 25 çocuk hiç fıstık tüketmedi.
Hastanede çok düşük bir dozla başlatılan tedavi, daha sonra evde günlük alımla sürdürüldü. Çocuklar günde yaklaşık bir buçuk fıstığa eşdeğer düşük bir idame dozuna ulaşana kadar doz her 4-6 haftada bir artırıldı.
Profesör Nilsson, "Bu, yavaş doz artırımı ve düşük idame dozu içeren, küçük çocuklarda oral immünoterapiye ilişkin ilk randomize çalışma" ifadelerini kullanıyor.
Fıstık cipslerinin kolayca sindirilmesi, ailelerin tedaviyi takip etmesini kolaylaştırırken, sonuçların ne kadar olumlu olduğuna şaşırdık.
Üç yıl boyunca fıstık cipslerini tüketen çocukların yüzde 82'si, tedavide 4 haftalık bir ara verdikten sonra bile alerjik reaksiyon göstermeden en az üç buçuk fıstık yiyebildi.
Buna karşılık hiç yerfıstığı tüketmeyen kontrol grubundaki çocukların sadece yüzde 12'si üç buçuk fıstık yemeyi tolere edebildi.
Bazı yan etkiler görülse de çoğu durumda bunlar hafifti ve ağızda kaşıntı veya deri döküntülerine neden oldu. Fıstık dozu artırıldığında ciddi alerjik reaksiyonlar meydana gelirken bazı çocuklara adrenalin iğnesi yapılması gerekti.
Araştırmacılar, tedavinin evde yapılmaması ve her zaman kontrollü koşullar altında, sağlık uzmanlarıyla yakın temas halinde ve tıbbi takip altında gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Karolinska Enstitüsü Kadın ve Çocuk Sağlığı Bölümü'nden Profesör Anna Asarnoj, "İhtiyatlı tedavi yaklaşımı güvenlik açısından önemli bir rol oynuyor gibi görünüyor ancak ciddi reaksiyonlar yine de ortaya çıkabileceğinden, ebeveynlerin bunu evde denememesi gerekiyor" diyor.
Independent Türkçe,independent.co.uk/news
Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?https://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/sa%C4%9Fl%C4%B1k/5270900-hantavir%C3%BCs%C3%BCn-andes-varyant%C4%B1-i%CC%87nsanlara-bula%C5%9Fmas%C4%B1-yeni-bir-karantina
Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dün yaptığı açıklamada, Atlas Okyanusu’nda Yeşil Burun Adaları açıklarında demirleyen bir yolcu gemisinde, Hantavirüsün Andes varyantına bağlı salgın vakalarının tespit edildiğini duyurdu. Açıklama, son günlerde gemide hâkim olan belirsizlik ve endişe ortamını sona erdirirken, kapsamlı laboratuvar testlerinin hastalığın niteliğini doğruladığı belirtildi. Yetkililer, bulaşın başka bölgelere yayılmasını önlemek amacıyla ağır vakaların tahliyesi için uluslararası düzeyde acil müdahale başlatıldığını bildirdi.
Yeşil Burun Adaları’nın Praia Limanı’nda, yolcu gemisi MV Hondius’tan ambulansa taşınan hastalar, 6 Mayıs 2026 (AP)
Genetik olarak solunum sistemine ağır hasar vermesiyle bilinen Hantavirüs ailesine mensup olan bu virüs, tıp çevrelerinde ciddi endişeye yol açıyor. Uzmanlara göre ‘biyolojik sapma’ niteliği taşıyan varyant, kendi türü içinde alışılmış kuralları bozarak solunum yoluyla oluşan damlacıklar veya yakın temas üzerinden insandan insana bulaşabilen tek Hantavirüs olarak öne çıkıyor.
Uluslararası kuruluşları alarma geçiren temel unsur da bu özellik oldu. Virüsün kısa sürede ağır solunum yetmezliğine yol açan Hantavirüs pulmoner sendromuna neden olmasının yanı sıra, yeniden ortaya çıkışı erken uyarı sistemlerinin etkinliği ve olası bir küresel yayılımın önlenmesine yönelik hazırlık kapasitesi konusunda soru işaretlerini beraberinde getirdi. Uzmanlar, özellikle turistik seyahatler ve uluslararası ulaşım ağlarının yeni salgın kümelerine dönüşme riskine dikkat çekiyor.
Virüsün Güney Amerika’da bulunan And Dağları’ndaki tarihsel yayılım alanlarının dışına çıkarak Atlas Okyanusu’nda görülmesi ise küresel salgın izleme mekanizmalarını kritik bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Sağlık çevrelerinde, bu varyantın yeni bir küresel sağlık krizine zemin hazırlayabileceği ve dünyaya zorunlu izolasyon dönemlerini yeniden hatırlatabileceği yönündeki kaygılar giderek artıyor.
And Dağları’ndan tüm dünyaya
Bu sağlık tehdidinin ilk izleri 1995 yılına uzanıyor. Arjantin’in El Bolson kenti, o yıl ortaya çıkan gizemli bir salgınla sarsılmış, yapılan araştırmalar sonucunda etkenin Andes varyantı olduğu belirlenmişti. Virüs, adını doğal yayılım alanı olan And Dağları’ndan aldı. Yeni ortaya çıkan bir patojen olmayan Andes varyantı, uzun yıllar boyunca Şili ve Arjantin kırsalında yaşayan ‘uzun kuyruklu fare’ türünde taşınmış, coğrafi olarak sınırlı bir bölgede varlığını sürdürmüştü. Ancak 2026 baharında yaşanan gelişmeler, virüsün bu doğal sınırları aşarak kıtalar arası seyahat ve turizm hareketliliği üzerinden uluslararası gündeme taşınmasına yol açtı.
Andes varyantını diğer Hantavirüslerden ayıran temel unsur ise bulaş mekanizmasının niteliği olarak gösteriliyor. Hantavirüslerinde enfeksiyonlar genellikle kemirgen dışkısı ve idrarıyla kirlenmiş parçacıkların solunması sonucu ortaya çıkarken, Andes varyantında insandan insana bulaş ihtimali öne çıkıyor. Klinik çalışmalar, virüsün yakın temas, solunum damlacıkları ve kişisel eşyaların ortak kullanımı yoluyla yayılabildiğini ortaya koydu. Uzmanlar, bu özelliğin Andes varyantını ‘potansiyel küresel salgın tehdidi’ kategorisine taşıdığını ve uluslararası sağlık kuruluşlarının gelişmeleri yakından izlediğini belirtiyor.
Hantavirüs şüphesi bulunan bir hastanın lenf bezi örneğinin hücresel özelliklerini gösteren mikroskobik arşiv fotoğrafı (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri)
Klinik açıdan Andes varyantı, sağlık sistemleri açısından karmaşık bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Virüsün kuluçka süresi bir haftadan altı haftaya kadar uzanabiliyor; uzmanlara göre bu durum, havaalanlarındaki geleneksel tarama ve takip mekanizmalarının aşılmasına yol açabilecek önemli bir risk oluşturuyor. Hastalığın ilk evresi, tıpta ‘prodromal dönem’ olarak tanımlanan ve mevsimsel griple karıştırılabilen belirtilerle başlıyor. Hastalarda yüksek ateş, kas ağrıları ve şiddetli baş ağrısı görülürken, bu tablo kısa sürede ağır bir klinik sürece dönüşebiliyor. Virüs daha sonra Hantavirüs pulmoner sendromu olarak bilinen kritik aşamaya geçerek akciğerleri hedef alıyor. Akciğerlerde sıvı birikimi ve ağır solunum yetmezliğine neden olan bu süreçte, yoğun tıbbi müdahalenin gecikmesi halinde ölüm oranlarının yüzde 35 ila 40 seviyelerine kadar çıktığı belirtiliyor.
2020 yılındaki kapanma dönemlerinin yeniden yaşanabileceğine yönelik toplumsal kaygılar artarken, halk sağlığı uzmanları küresel çapta tam kapsamlı karantina senaryosunun şu aşamada düşük ihtimal olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre bu temkinli iyimserliğin temelinde, Andes varyantının insanlar arasında bulaşma kapasitesinin ciddi risk taşımasına rağmen Kovid-19 gibi diğer solunum yolu virüsleri kadar hızlı yayılmaması yatıyor. Sağlık otoriteleri, virüsün bulaşması için uzun süreli ve yakın temas gerektiğine dikkat çekerken, pandemi sonrası edinilen tecrübenin küresel sağlık sistemlerini daha hazırlıklı hale getirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede birçok ülkenin, geniş çaplı kapanmalar yerine ‘hedef odaklı karantina’ ve yerel salgın kümelerini izole etmeye dayalı stratejilere yönelmesinin beklendiği ifade ediliyor.
Hantavirüs pulmoner sendromu olan bir hastanın karaciğer dokusunun mikroskobik arşiv görüntüsü (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri)
Gelişmelerin önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceği belirsizliğini korurken, uzmanlar salgın riskine karşı en etkili yöntemin korunma tedbirleri olduğunu vurguluyor. Sağlık protokollerinde, kemirgen bulunma ihtimali olan kapalı alanlarda dikkatli olunması gerektiği belirtilirken, bu tür ortamlarda iyi havalandırma sağlanması ve temizlik öncesinde yüzeylerin sıvı dezenfektanlarla nemlendirilmesi tavsiye ediliyor. Yetkililer, virüs parçacıklarının havaya karışmasını önlemeyi amaçlayan bu önlemlerin yanı sıra yüksek koruma sağlayan N95 tipi maskelerin kullanılmasını da öneriyor.
Deneysel aşı haritası: Bilim bugün ne durumda?
Bilim dünyası ise Andes varyantının oluşturduğu tehdide karşı çalışmalarını hızlandırmış durumda. Araştırma merkezlerinde, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen koruyucu çözümler geliştirilmesi amacıyla yoğun bir çalışma yürütülüyor. Özellikle DNA temelli aşılar, mevcut araştırmaların merkezinde yer alıyor. Uluslararası laboratuvarlar ve araştırma kurumları, virüsün yüzey proteinlerini hedef alan genetik platformlar üzerinde çalışırken, ABD Ordusu Bulaşıcı Hastalıklar Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nün de bu alandaki başlıca kuruluşlar arasında bulunduğu belirtiliyor. Uzmanlar, geliştirilen bu teknolojilerin erken bağışıklık yanıtı oluşturarak olası salgınların kontrol altına alınmasında kritik rol oynayabileceğini ifade ediyor.
Araştırmacı Robert Novich, New Mexico Üniversitesi’ne bağlı Küresel Sağlık Merkezi’nde Hantavirüsü üzerine yürütülen araştırmalar kapsamında inaktif materyallerden numuneler hazırlıyor, 4 Mayıs 2026 (AP)
Bunun yanı sıra Kovid-19 salgını döneminde etkinliği kanıtlanan ‘viral vektör’ teknolojileri de yüksek risk grubundaki kişilere hızlı koruma sağlama potansiyeli nedeniyle stratejik bir seçenek olarak öne çıkıyor. Söz konusu aşılar halen deneysel aşamada bulunmasına rağmen, Atlas Okyanusu’nda tespit edilen son salgının WHO’yu klinik onay süreçlerini hızlandırmaya yöneltebileceği değerlendiriliyor. Uzmanlar, Andes varyantına karşı halen doğrudan etkili bir tedavinin bulunmadığını, mevcut tıbbi yaklaşımın ise yoğun bakım ünitelerinde uygulanan destekleyici tedavi protokolleriyle sınırlı kaldığını belirtiyor.
Önlemler: Nelere dikkat etmeliyiz?
Andes varyantına karşı henüz özel bir aşının bulunmaması nedeniyle, uzmanlar ‘önleyici sağlık kültürünün’ bulaş zincirini kırmadaki en önemli savunma hattı olmaya devam ettiğini vurguluyor. Uluslararası sağlık kuruluşları, özellikle kemirgen hareketliliğinin yoğun olduğu veya insan vakalarının görüldüğü bölgelerde, standart önlemlerin ötesine geçen sıkı koruma protokollerinin uygulanmasını tavsiye ediyor. Uzmanlara göre riskli alanlarda alınacak önlemler, öncelikle kapalı ortamlardaki yüzeylerin güvenli şekilde temizlenmesini kapsıyor. Depolar, kulübeler ve kamp alanları gibi yerlerde biriken tozla doğrudan temas edilmemesi gerektiği belirtilirken, bu alanların girişten önce en az 30 dakika havalandırılması öneriliyor. Ayrıca N95 tipi yüksek korumalı maskelerin kullanılması, yüzeylerin temizlenmeden önce sıvı dezenfektanlarla nemlendirilmesi ve böylece virüs taşıyabilecek parçacıkların havaya karışmasının önlenmesi gerektiği ifade ediliyor. Koruyucu önlemler yalnızca hijyenle sınırlı kalmıyor. Sağlık otoriteleri, ev ve depolarda kemirgen girişini engelleyecek yapısal önlemler alınmasını, yiyecek artıklarının güvenli şekilde ortadan kaldırılmasını ve olası yaşam alanlarının kontrol altında tutulmasını tavsiye ediyor. Andes varyantının insanlar arasında bulaşabilme özelliği nedeniyle, yakın temas kurallarının da ayrı bir önem taşıdığı belirtiliyor. Uzmanlar, yüksek ateş veya ağır solunum yolu belirtileri gösteren kişilerle yakın temastan kaçınılmasının, virüsün yayılımını sınırlamada kritik rol oynayacağını ifade ediyor.
Uzmanlara göre Andes varyantı, Kovid-19 sonrası dönemde küresel sağlık sistemlerinin hazırlık kapasitesini test eden yeni bir uyarı niteliği taşıyor. Hantavirüsünün bu varyantının insanlar arasında yayılabilme ihtimali konusundaki endişeler artarken, dünya bir kez daha halk sağlığını koruma ile ekonomik ve sosyal yaşamın sürekliliği arasında denge kurma sınavıyla karşı karşıya bulunuyor. Atlas Okyanusu’ndaki son olayın ortaya koyduğu temel dersin ise hızlı müdahale ve uluslararası şeffaf iş birliği olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, olası bir salgının ancak bu yöntemlerle erken aşamada kontrol altına alınabileceğini ve geniş çaplı kapanma senaryolarının önüne geçilebileceğini vurguluyor.
Kahvenin faydalarına dair yeni ipucuhttps://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/sa%C4%9Fl%C4%B1k/5270372-kahvenin-faydalar%C4%B1na-dair-yeni-ipucu
Yeni bir araştırmaya göre kahvenin sağlık üzerindeki yararlarının en azından bir kısmı, insan vücudundaki stres tepkisi ve yaşlanma süreçlerinde rol oynadığı bilinen bir reseptör proteinine etki eden bileşiklerden kaynaklanıyor.
Onlarca yıldır araştırmalar, kahve tüketiminin daha uzun ömür ve daha düşük kronik hastalık riskiyle ilişkili olduğuna işaret ediyor.
Nüfus araştırmaları, kahve içenler arasında metabolik rahatsızlıklar, bazı kanser türleri, Parkinson, demans ve kalp hastalıkları gibi yaşa bağlı birçok hastalığın riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor.
Kahvedeki polifenoller ve flavonoidler gibi başlıca kimyasalların, hücreleri hasar ve yaşlanmaya karşı koruyabilen antioksidan ve antiinflamatuar etki gösterdiği kanıtlanmıştı.
Ancak bu kahve kimyasallarının faydalarını tam olarak nasıl sağladığı belirsizliğini koruyordu.
Yeni bir çalışmaysa kahvenin etkisinin bir kısmının; yaşlanma, stres tepkisi ve kalp hastalıklarındaki rolüyle giderek daha fazla tanınan NR4A1 adlı reseptör proteini üzerinde etki göstermesiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyor.
Hakemli dergi Nutrients'ta yayımlanan çalışmanın yazarlarından Stephen Safe, "Bu etkilerin bir kısmının, kahve bileşiklerinin vücudu stresin yol açtığı hasardan korumada rol oynayan bu reseptörle nasıl etkileşime girdiğiyle bağlantılı olabileceğini gösterdik" diye açıklıyor.
NR4A1 proteininin, vücuttaki stres ve hasara yanıt olarak gen aktivitesini düzenlediği biliniyor.
Bu protein, iltihaplanma, metabolizma ve doku onarımı gibi çok çeşitli biyolojik süreçlerde rol oynuyor ve bu süreçlerin tümü kanser, bilişsel gerileme ve metabolik bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıklarla yakından bağlantılı.
Dr. Safe şu ifadeleri kullanıyor:
Hemen hemen her doku zarar gördüğünde NR4A1 bu hasarı azaltmak üzere devreye girer. Bu reseptörü ortadan kaldırınca hasar daha da kötüleşir.
Bilim insanları, kafeik asit de dahil kahvedeki birçok kimyasal bileşiğin NR4A1 reseptör proteinine bağlanarak aktivitesini etkilediğini keşfetti.
Laboratuvar çalışmaları, bu bileşiklerin hücresel hasarı azaltabileceğini ve kanser hücresi büyümesini yavaşlatabileceğini gösterdi. Ancak NR4A1 hücrelerden çıkarıldığında, bu koruyucu etkiler ortadan kalktı.
Dr. Safe, "Kahvenin sağlık yararlarının en azından bir kısmının, bileşiklerinin bu reseptöre bağlanıp onu aktive etmesinden kaynaklanabileceğini söylüyoruz" diyor.
Araştırmacılar "Kahvenin sağlığa yararlı bazı etkilerinin kısmen, NR4A1 üzerinde etkili olan kahve bileşenlerinin aktivitesine atfedilebileceğini öne sürüyoruz" diye yazıyor.
Ancak bilim insanları, kahvenin etkilerinin muhtemelen tek bir yolla sınırlı olmadığını söylüyor.
Dr. Safe "İşin içinde birçok reseptör ve mekanizma var. Biz bunun önemli yollardan biri olabileceğini gösteriyoruz" diyor.
Bağlantıyı ortaya koyduk ancak bunun ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamamız gerekiyor.
Bilim insanları gelecekteki çalışmalarda, sentetik bileşiklerle bu reseptörü daha etkili bir şekilde hedeflemeyi umuyor.
Independent Türkçe
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة