Kışın banyo yaparken cilde zarar verebilecek 5 hata

Hataların başında aşırı sıcak su kullanımı geliyor.
Hataların başında aşırı sıcak su kullanımı geliyor.
TT

Kışın banyo yaparken cilde zarar verebilecek 5 hata

Hataların başında aşırı sıcak su kullanımı geliyor.
Hataların başında aşırı sıcak su kullanımı geliyor.

Günlük alışkanlıklar arasında yer alan banyo yapmak üzerinde fazla düşünmüyoruz. Saçlarımızı ve vücudumuzu ıslatmak için (kışın biraz daha sıcak bir şekilde) suyu açıyoruz, köpük için sabun kullanıyoruz ve cildimizi keseliyoruz. Ardından durulanıyoruz ve bir havluyla kurulanıyoruz.

Ancak sağlık uzmanları bize satır aralarında biraz daha fazlası olduğunu hatırlatıyor. Banyo yapma yöntemi ve adımları mevsimsel olmalı, yılın mevsimlerine, hava değişikliklerine ve bu mevsimlerde yaşadığımız sağlık koşullarına göre değişmelidir.

Yaygın duş hataları

Kışın, soğuk ve kuru koşullarda ve cildimizdeki değişikliklerle birlikte banyo yaparken temel olan, cildimize ve saçlarımıza zarar vermeden ve herhangi bir sağlık sorununa yol açmadan vücut temizliğini sağlamaktır.

İşte kışın duş alırken cilde zarar verebilecek en yaygın beş hata:

1-Sık sık banyo yapmak: Soğuk havaların ve soğuk rüzgarların cildimizi olumsuz etkileyebileceği sır değil. Ancak çok sık duş almak bu olumsuz etkiyi iki katına çıkarabiliyor.

Bazı insanlar vücut kokusunu gidermek, uykudan sonra uyanmaya ve tazelenmeye yardımcı olmak ve egzersiz sonrası rahatlamak gibi çeşitli nedenlerle günaşırı duş alır. Ancak sağlık açısından bakıldığında, romatolog danışmanı ve Harvard Health Press'in kıdemli fakülte editörü Dr. Robert H. Shmerling, ‘Her Gün Banyo Yapmak-Gerekli mi?’ başlıklı sağlık makalesinde şöyle diyor:

 "Her gün banyo yapmanın sağlığınız için çok da iyi olduğu söylenemez. Aslında her gün duş almak sağlığınız için zararlı olabilir.”

"Connecticut'ta çalışmalar yürüten dermatolog Dr. Diane Mraz Robinson da "Aşırı banyo kuru, kırmızı ve tahriş olmuş bir cilde yol açabilir. Hatta egzama gibi cilt hastalıklarına bile yol açabilir" dedi.

Zira fiziksel aktivite düzeyine bağlı olarak, her gün duş almak bazıları için aşırı olabilir. İki günde bir banyo yapmak, cildi doğal neminden arındırmadan ve banyodan sonra soğuğa maruz kalmanın yansımalarına neden olmadan cildi temizlemek için yeterli olabilir. Özellikle de uzun bir süre geçmişse.

Sağlık uzmanları, kirli veya terli değilseniz ya da sık duş almak için başka nedenleriniz yoksa, haftada birkaç kez duş almanın çoğu insan için yeterli olabileceği görüşünde. Koltuk altlarına ve uyluk aralarına odaklanarak kısa bir duş almanın (3 veya 4 dakika) yeterli olduğu düşünülüyor.

2-Sıcak su ile banyo yapmak: Uzun bir iş gününün ardından ya da soğuk havalarda uyandığımızda sıcak suyla duş almak iyi bir fikir gibi görünebilir. Böylece hafif buhar bizi çevreler ve rahatlama hissi verir. Ancak bu keyfin beraberinde getirdiği olumsuzluklar var. Sağlık kaynakları, sıcaklığı yetişkinler için 40 santigrat dereceyi, çocuklar için de 37 santigrat dereceyi aşan suyla banyo yapmaktan tamamen kaçınılması gerektiğini hatırlatıyor. Genel olarak en iyi sıcaklık 37 santigrat derecedir veya kişi bunu tolere edebiliyorsa çok daha düşük olduğu vurgulanıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre uzmanlar sıcak suyla duş alma isteğinin kontrol edilmesi, bunun ciltte kızarıklığa ve cilt yanıklarına neden olmasının önlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Özellikle yaşlılar, ayak sinirlerini hissetme kabiliyeti azalmış olan şeker hastaları ve sıcak suyun cilt ülserlerinin daha fazla tahriş olmasına neden olabileceği alerji hastaları için… Dr. Diane Mraz Robinson konuya ilişkin şunları söyledi:

"Sıcaklığı 37 santigrat derecenin altında tutun; daha yüksek sıcaklıklar cildin gerekli nemini alır ve cildinizin doğal koruyucu bariyerini tüketerek cildin neminin azalmasına neden olabilir. Bilime göre en sağlıklı banyo sıcaklığı budur."

Banyo dönemi

3- Uzun duş almak: Amerikan Dermatoloji Akademisi (AAD) duşların 10 dakikayı geçmemesini öneriyor. Dr. Diane Mraz Robinson’ın duş süresine ilişkin açıklaması şöyle oldu:

"Uzun süre duş almak cildimizi kurutabilir ve kaşıntıya yol açabilir. Duş sürenizi beş ila yedi dakika ile sınırlamaya çalışın."

 New York'taki Cornell Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden dermatolog Dr. Stacey Salop da "Sıcak bir duş, özellikle de uzun süreli sıcak bir duş, cildin kurumasına ve iltihaplanmasına yol açar" dedi.

Ayrıca, soğuk kış koşullarında vücudun uzun süre sıcak suya, hatta ılık suya maruz kalması, ciltteki kan damarlarının genişlemesi ve iç organlardan ve beyinden kanı içine çekmesi sonucunda kan basıncında düşüşe, dengesizliğe veya kan basıncında bir azalmaya neden olabilir. Zeminde de sabun köpüğü bulununca bu duşta kayma ve düşme olasılığı yaratabilir.

Bu, yaşlılar ve düşük tansiyona neden olan ilaçlar kullananlar ya da eklem, sinir, kulak veya dengesizlik gibi hastalıklardan mustarip olanlar için oldukça önemlidir. Ayrıca, uzun süre sıcak veya ılık suda banyo yaptıktan sonra doğrudan soğuk veya doğal havaya çıkmak, derideki kan damarlarının genişlemesi sonucu vücudun hızlı bir şekilde uyum sağlamasını, iç sıcaklığının normal seviyesini korumasını zorlaştırabilir ve bu nedenle hipotermi vakaları ortaya çıkabilir.

Cilt koruması

4- Cilt hasarı ve dost bakteriler: Bizi soğuktan koruyan ve soğuğa direnmemize yardımcı olan sağlıklı bir cilde en fazla ihtiyaç duyduğumuz zaman kıştır. Yapabileceğimiz en kötü davranış, cildin bu sağlıklı özelliklerinin kaybolmasına neden olan yanlış şekillerde banyo yapmaktır.

Dr. Robert Shmerling konuya ilişkin şunları söyledi:

“Normal, sağlıklı cilt, yüzeyinde bir yağ tabakası ve iyi bakteri dengesi bulundurur. Yıkama ve ovalama tüm bunları ortadan kaldırır; özellikle de su sıcaksa. Sonuç olarak cilt kuruyabilir, tahriş olabilir ya da kaşınabilir. Kuru, çatlamış cilt, bakterilerin ve alerjenlerin cildin sağlaması gereken bariyere nüfuz etmesine, cilt enfeksiyonlarının ve alerjik reaksiyonların ortaya çıkmasına izin verebilir. Antibakteriyel sabun doğal bakterileri de öldürebilir. Bu durum ciltteki mikroorganizmaların dengesini bozar ve antibiyotiklere karşı daha dirençli olan daha agresif ve daha az dost canlısı mikropların ortaya çıkmasını teşvik eder. Bu cilt dostu bakterilerin önemi, koruyucu antikorlar üretmek ve daha iyi bir bağışıklık hafızası oluşturmak için vücudun bağışıklık sistemini uyarmadaki rolleridir. Bazı çocuk doktorları ve dermatologların çocuklara günlük banyo yaptırılmamasını tavsiye etmelerinin nedenlerinden biri de budur. Çünkü hayatınız boyunca sık sık banyo yapmak bağışıklık sisteminin işlevini yerine getirme kabiliyetini azaltabilir. Ayrıca gereksiz yere günlük duş almak suyun boşa harcanmasına neden olur ve şampuan, saç kremi ve sabundaki yağlar, parfümler ve diğer katkı maddeleri, maliyetleri bir yana, alerji gibi kendi başlarına sorunlara neden olur.”

5. Çok sert kurunma: Uzmanlar vücuda iyi bakılması gerektiği konusunda uyarıyor. Sağlık kaynakları, sert bir havlu yerine yumuşak bir havluyla çok fazla ovalamadan kurulanmayı öneriyor.

Bazı insanlar vücudu kurutmada ve masaja benzer bir his vermede daha iyi çalışacağına inandıkları için kuru, pürüzlü havlu istiyorlarsa da bunun sağlığa herhangi bir faydası bulunmuyor.

Sert bir havlu kullanmak ve sertçe ovalamak, doğrudan fark edilmeyebilecek bir risktir. Cilt tahrişine ve cildin dış katmanlarına ve bileşenlerine zarar veren aşırı pul pul dökülmeye neden olur. Kuruduktan hemen sonra cildi nemlendirmenin cildin tazeliğini, soğuğa karşı toleransını ve vücuttan izolasyonunu korumak için gerekli olduğunu da unutmamak gerekir. Ancak nemlendirici kullanarak yapılan bu nemlendirme, cilt duştan sonra çok fazla kurumadığında en iyi sonucu verir.

Sağlıklı bir nemlendirici, cildin doğal bariyerini onarmak için gerçekten çalışandır. Burada bir dermatoloğa bulunan en iyi türleri sormakta fayda var. Cildi nemlendirmek için en iyi zaman duştan hemen sonra, cildin çok az suyla nemli olduğu zamandır.

Kışın sağlıklı cildi korumak için sağlık ipuçları

Amerikan Dermatoloji Akademisi’nin konuya dair açıklaması şöyle:

"Daha fazla insan daha sağlıklı, daha parlak bir cilde sahip olmak istiyor. Bu da cilt bakım rutinlerini değerlendirmeyi ve vücuttaki en büyük organ olan cilde nasıl bakım yapılacağı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi gerektiriyor. İlk adım, Hassas cilt, normal cilt, kuru cilt ve yağlı cilt veya yağlı ve kuru bölgeleri olan (karma cilt) olabilen cilt tipini bilmektir. Cilt tipini bilmek, cilde nasıl bakım yapılacağını öğrenmeye ve cildi temizlemek için kullanılacak uygun ürünleri seçmeye yardımcı olur.”

Amerikan Dermatoloji Akademisi kış aylarında cildi yatıştırmak ve nemlendirmek için aşağıdaki adımları öneriyor:

- Vücudu temizlemek için normal bir kalıp sabun kullanmayı bırakın ve kremsi bir kıvama sahip olan ve nazik, kokusuz bir etkiye sahip olan sıvı bir cilt temizleyici ile değiştirin.

- Sıcak değil ılık su kullanın. Çünkü sıcak su cildin doğal yağlarını alır ve bu da cilt kuruluğunu artırabilir.

- Cildinizi yıkarken fırçalamak için yumuşak bir bez kullanın ve sert bir lif kabağı veya duş fırçası kullanmaktan kaçının. Çünkü bunlar cildinizi tahriş eder.

- Duş süresinin kısa olmasına, yani 10 dakikadan az olmasına dikkat edin. Her gün tüm vücut duşu almak zorunda değilsiniz.

- Duştan sonra cildinizdeki suyu nazikçe kurulayın ve cildinizde biraz su bırakın. Cilt nemlendiricisini uyguladığınızda cildinizde bir miktar su olması, cildinizi nemlendirmedeki etkinliğine yardımcı olur.

- Duştan sonraki üç dakika boyunca, özellikle kuru ciltler için kremsi, kokusuz bir nemlendirici kullanın. Bu, kuru cildin rahatlamasına yardımcı olur ve cildinizin koruyucu bariyerinin onarılmasını kolaylaştırır. Hava kuru olduğunda veya atmosferdeki nem oranı düşük olduğunda nemlendirici kullanımını tekrarlayın.

- Ev işi ve bahçe işleri yaparken eldiven giymeye çalışın. Bu, cildin sert kimyasallara, güneş ışığına maruz kalmasını ve çizik ve yara riskini azaltmak için önem arz ediyor.



Zayıflama ilaçlarının ruh sağlığına etkisi 13 yıllık çalışmayla belirlendi

Bulgular, halihazırda depresyon veya anksiyete tanısı konmuş kişileri takip eden 13 yıllık İsveç ulusal sağlık kayıtlarına dayanıyor (AFP)
Bulgular, halihazırda depresyon veya anksiyete tanısı konmuş kişileri takip eden 13 yıllık İsveç ulusal sağlık kayıtlarına dayanıyor (AFP)
TT

Zayıflama ilaçlarının ruh sağlığına etkisi 13 yıllık çalışmayla belirlendi

Bulgular, halihazırda depresyon veya anksiyete tanısı konmuş kişileri takip eden 13 yıllık İsveç ulusal sağlık kayıtlarına dayanıyor (AFP)
Bulgular, halihazırda depresyon veya anksiyete tanısı konmuş kişileri takip eden 13 yıllık İsveç ulusal sağlık kayıtlarına dayanıyor (AFP)

Yaklaşık 100 bin katılımcıyı içeren 13 yıllık bir çalışma, GLP-1 sınıfı ilaçlardan semaglutidin, halihazırda depresyon veya anksiyete tanısı konmuş kişilerde hastaneye yatışlarda ve hastalık izinlerinde önemli bir azalmayla ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Griffith Üniversitesi, Karolinska Enstitüsü ve Doğu Finlandiya Üniversitesi'nden uluslararası bir ekip tarafından The Lancet Psychiatry adlı akademik dergide yayımlanan araştırma, 2009'la 2022 arasındaki İsveç ulusal kayıtlarını inceledi.

Her katılımcının kendi kontrol grubu olarak kullanıldığı bir tasarım benimseyen araştırmacılar, semaglutid reçete edilen hastaların, ilacı almadıkları dönemlere kıyasla kullanım dönemlerinde ruh sağlığı sorunları nedeniyle hastaneye yatış riskinin yüzde 42 daha düşük olduğunu buldu.

Bulgulara göre kullanıcılar arasında depresyonun ağırlaşma riski yüzde 44 daha düşükkesağlık nedenli işe devamsızlıkların, anksiyete bozukluklarının kötüleşme olasılığı yüzde 38 azaldı. Semaglutid kullanılan dönemlerinde, madde kullanım bozukluklarıyla bağlantılı hastane bakımı ve sağlık nedenli işe devamsızlıklar da yüzde 47 daha düşüktü.

Çalışma ayrıca, grup olarak GLP-1 ilaçlarının insanlarda kendine zarar verme riskini azalttığıyla da ilişkilendirildiğini belirtti.

Kamu politikası açısından, araştırmacılar hastalık iznindeki azalmanın "özellikle ilgi çekici" olduğunu belirtti. Depresyon ve anksiyete artık sağlıkla ilgili hastalık izinlerinin önde gelen nedenleri olduğundan çalışma, verilerin kamu sağlığı politikası için sonuçlar doğurabileceğini öne sürüyor.

Yazarlar ayrıca, grup olarak GLP-1 ilaçlarının insanlarda kendine zarar verme riskini azalttığıyla da ilişkilendirildiğini buldu. Bu verilerin, ilaçlarla bağlantılı şekilde potansiyel olarak artan intihar davranışı riskiyle ilgili önceki endişeleri çürüttüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, obezite veya diyabet gibi depresyonla birlikte görülen çift rahatsızlığı olan hastalar için semaglutid ve daha az ölçüde liraglutidin "iki yönlü etkili tedavi seçenekleri" sunabileceğini öne sürdü.

Ancak yazarlar, sonuçların tüm kilo verme ilaçları için mutlaka bir "sınıf etkisi"ni yansıtmadığı uyarısını yaptı. Semaglutid ve liraglutid olumlu ilişkiler gösterirken, eksenatid ve dulaglutid gibi diğer GLP-1 ilaçları aynı faydaları göstermedi.

Ayrıca çalışma, bu ilaçların psikiyatrik semptomları iyileştirip iyileştirmediğine veya kötüleştirip kötüleştirmediğine ilişkin önceki kanıtların kesin sonuca varmak için yetersiz kaldığını ve bazı ilaç güvenliği izleme raporlarının daha önce intihar düşüncesiyle olası bağlantılar nedeniyle düzenleyici incelemeleri tetiklediğini vurguladı.

Araştırmacılar, gözlemsel olduğundan çalışmanın ilacın doğrudan ruh sağlığı iyileşmeleri sağladığını kanıtlayamayacağını vurguladı. Olası faktörler arasında daha iyi glisemik kontrol, vücut görünümünde kilo kaybıyla ilgili iyileşmeler veya beynin ödül sistemindeki değişiklikler yer alıyor. Ancak çalışma, ruh sağlığı iyileşmesiyle ilgili kesin biyolojik mekanizmaları doğrulayamadı.

Bulgular, doktorların kilo verme ilaçlarının uzun vadeli güvenliğini izlemeye devam ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

İsveç çalışması olası psikiyatrik faydaları vurgularken, ilaçların bir dizi bilinen fiziksel riskle de bağlantılı olduğu bildiriliyor. Bunlar arasında mide bulantısı ve kusma gibi yaygın gastrointestinal sorunların yanı sıra mide felci, pankreatit ve bağırsak tıkanıklığı gibi daha ciddi komplikasyonlar da var.

Ek klinik endişeler arasında safra kesesiyle ilgili sorunlar ve hızlı kilo kaybı sırasında potansiyel kas kütlesi kaybı riski bulunuyor. Bazı kullanıcılar ayrıca saç dökülmesi de bildirdi; uzmanlar bunu genellikle ilacın kendisinden ziyade hızlı kilo kaybının vücutta yarattığı strese bağlıyor.

Independent Türkçe


Peynir dahil sandığınızdan daha az protein içeren 6 gıda

Çeşitli bisküviler, peynirler, et ürünleri ve meyveler (AP)
Çeşitli bisküviler, peynirler, et ürünleri ve meyveler (AP)
TT

Peynir dahil sandığınızdan daha az protein içeren 6 gıda

Çeşitli bisküviler, peynirler, et ürünleri ve meyveler (AP)
Çeşitli bisküviler, peynirler, et ürünleri ve meyveler (AP)

Pek çok kişi bazı gıdaların ünleri ya da sağlıklı besin olarak pazarlanmaları nedeniyle iyi birer protein kaynağı olduğunu düşünmektedir. Ancak beslenme gerçeği farklı olabilir. Diyetisyenlere göre bir besin, en az yüzde yirmi oranında protein içerdiğinde ‘protein açısından zengin’ olarak sınıflandırılıyor. Buna karşın Şarku’l Avsat’ın ‘Very Well Health’ adlı sağlık sitesinden aktardığına göre beslenme raporları, yaygın olarak tüketilen pek çok besinin beklenen miktarda protein sağlamadığına işaret ediyor.

İşte bu besinlerin en önemlileri:

1- Badem sütü

Badem sütü, özellikle laktoz intoleransı yaşayanlar ya da bitkisel beslenmeyi tercih edenler arasında inek sütüne popüler bir alternatif olarak öne çıkıyor. Ancak bu tercih, geleneksel sütün sağladığı protein değerini karşılamıyor. Klinik diyetisyen Halle Saperstein, bazı kişilerin adından ötürü ‘badem sütünün’ inek sütüyle benzer miktarda protein içerdiğini düşündüğünü; oysa ürün protein açısından takviye edilmedikçe bunun doğru olmadığını açıklıyor. Bir bardak tatlandırılmamış badem sütü yaklaşık 2 gram protein içerirken normal sütün bir bardağı 8 gram protein baındırıyor.

2- Avokado

Yüksek besin değeriyle bilinen avokado, lif, sağlıklı doymamış yağlar ve potasyum açısından zengin bir gıda olsa da zengin bir protein kaynağı değil. Saperstein'a göre bir porsiyonu karşılayan yarım avokado yalnızca yaklaşık 1,5 gram protein içeriyor.

3- Humus

Bazı kişiler protein için bitkisel bir seçenek olarak humusu tercih ediyor.  Ancak humus, olağan miktarlarda tüketildiğinde sanıldığı kadar yüksek protein sağlamıyor.

Saperstein, küçük bir porsiyon humusun (çeyrek bardak kadar) yaklaşık 70 kalori ve yalnızca 2 gram protein içerdiğini belirtiyor.

4- Granola barları

Granola barlar hareket halindeyken pratik ve hızlı bir protein kaynağı gibi görünse de çoğu zaman bu beklentiyi karşılamıyor. Bazı çeşitler bar başına yalnızca 1 ila 3 gram protein içeriyor. Saperstein, gerçek anlamda yüksek proteinli bir seçenek arayışında olanların besin etiketini dikkatlice okumalarını ve porsiyon başına yaklaşık 10 ila 15 gram protein içeren barları tercih etmelerini tavsiye ediyor.

5- Fıstık ezmesi

Yaygın kanının aksine fıstık ezmesi aslında iki çorba kaşığı başına yalnızca yaklaşık 7 gram protein içeriyor.

Diyetisyen Theresa Gentile, fıstık ezmesini yoğurt veya tam tahıllı ekmek gibi diğer besinlerle birlikte tüketmenin protein içeriğini artırabileceğini belirtiyor.

6- Peynir

Peynir lezzetli ve protein dahil besin değeri bakımından zengin bir gıda olarak kabul ediliyor. Ancak diğer protein kaynaklarıyla kıyaslandığında yüksek proteinli gıdalar arasında yer alıyor.

Bunun peynirden kaçınmak anlamına gelmediğini; aksine dengeli bir beslenme düzenine dahil edilebileceğini vurgulayan Gentile “Günlük olarak çeşitli protein kaynaklarından yararlanmak beslenme ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olur” ifadelerini kullanıyor.

Gentile, bu kaynaklar arasında deniz ürünleri, kümes hayvanları, yağsız etler, baklagiller, yumurta, soya fasulyesi ve az yağlı süt ürünlerinin sayılabileceğini ekledi.


Bilim insanları hastanede zatürreye yakalanmayı önleyecek basit yöntemi açıkladı

(Unsplash)
(Unsplash)
TT

Bilim insanları hastanede zatürreye yakalanmayı önleyecek basit yöntemi açıkladı

(Unsplash)
(Unsplash)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre her gün diş fırçalamak, hastanede yatan hastaların zatürreye yakalanma riskini kayda değer derecede azaltabiliyor.

Hastaneye yattıktan en az 48 saat sonra ortaya çıkan yaygın bir enfeksiyon olan hastane kaynaklı zatürre, hastanede daha uzun yatma, sağlık masraflarının artması ve özellikle yaşlılarda ölüm oranlarının yükselmesiyle ilişkili.

Bilim insanları bu enfeksiyonun solunum cihazı kullanımından kaynaklanan zatürre kadar tehlikeli olabileceğini ve daha sık görüldüğünü ancak çok daha az araştırmaya konu olduğunu belirtiyor.

Avustralya'daki üç hastanenin 9 servisinin 12 ay boyunca takip edildiği yeni klinik çalışma, ağız hijyeninin iyileştirilmesinin hastane kaynaklı zatürre riskini yaklaşık yüzde 60 azaltabileceğini ortaya koydu.

Toplam 8 bin 870 hastanın yer aldığı çalışma, kısa süre önce Avrupa Klinik Mikrobiyoloji ve Bulaşıcı Hastalıkları Derneği'nin 2026 Küresel Kongresi'nde sunuldu.

Sözkonusu çalışma, bu yaklaşımı hastane ortamında değerlendiren, bu büyüklükteki çok merkezli tek klinik araştırma.

Doktorlar her hastaya yatış sırasında diş fırçası, diş macunu, eğitim materyali ve diğer çevrimiçi kaynaklara erişim imkanı sağladı. Sağlık çalışanları, hastaların günlük ağız bakımını iyileştirmesine yardımcı olurken kontrol gruplarının kendi rutinlerini sürdürmesine izin verildi.
 

Görsel kaldırıldı.Ağız hijyeninin iyileştirilmesi, hastane kaynaklı zatürre riskini yaklaşık yüzde 60 azaltabilir (AFP)

Araştırmacılar, müdahale programındaki hastaların ağız hijyeninde ciddi iyileşme kaydettiğini saptarken, denetimler ise ağız bakımının günde ortalama 1,5 kez yapıldığını gösterdi.

Çalışmaya göre müdahale programına katılım, hastane kaynaklı zatürre vakalarında istatistiksel açıdan anlamlı bir azalmayla ilişkilendirildi ve normalde 100 hastada 1 olan vaka sıklığı 0,41'e düştü.

Avustralya'daki Avondale Üniversitesi'nden ve araştırmanın yazarlarından Brett Mitchell, "Bu çalışmanın en cesaret verici bulgularından biri, elde edebildiğimiz iyileşmenin boyutu oldu" diyor.

Hastane kaynaklı zatürre vakaları genellikle ağız veya boğazdan gelen sıvıların akciğerlere girmesiyle ortaya çıkıyor. Ağız salgılarını temizleyemeyen hastalarda daha sık teşhis ediliyor.

Araştırmacılar, hastane kaynaklı zatürre vakalarını azaltmak için daha iyi eğitim, pratik kaynaklar ve hastalarla ağız bakımı hakkında konuşulmasını talep ediyor. Dr. Mitchell, "Bu enfeksiyonların kişiden kişiye bulaşmaktan ziyade büyük ölçüde hastanın kendi mikrobiyotasından kaynaklandığı düşünülüyor" diye açıklayarak oral hijyenin iyileştirilmesinin ağızdaki bu patojenleri azaltmaya fayda sağladığını ekliyor.

Çalışmamız, artık hastane ortamından elde edilen sağlam kanıtlar sunuyor. Bir sonraki adım, yapılandırılmış programların hastane servislerinde nasıl etkili bir şekilde uygulanabileceğini ve sürdürülebileceğini daha iyi anlamak.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news