Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?

Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?
TT

Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?

Hantavirüsün Andes varyantı... İnsanlara bulaşması yeni bir karantina gerektirecek mi?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dün yaptığı açıklamada, Atlas Okyanusu’nda Yeşil Burun Adaları açıklarında demirleyen bir yolcu gemisinde, Hantavirüsün Andes varyantına bağlı salgın vakalarının tespit edildiğini duyurdu. Açıklama, son günlerde gemide hâkim olan belirsizlik ve endişe ortamını sona erdirirken, kapsamlı laboratuvar testlerinin hastalığın niteliğini doğruladığı belirtildi. Yetkililer, bulaşın başka bölgelere yayılmasını önlemek amacıyla ağır vakaların tahliyesi için uluslararası düzeyde acil müdahale başlatıldığını bildirdi.

brgt
Yeşil Burun Adaları’nın Praia Limanı’nda, yolcu gemisi MV Hondius’tan ambulansa taşınan hastalar, 6 Mayıs 2026 (AP)

Genetik olarak solunum sistemine ağır hasar vermesiyle bilinen Hantavirüs ailesine mensup olan bu virüs, tıp çevrelerinde ciddi endişeye yol açıyor. Uzmanlara göre ‘biyolojik sapma’ niteliği taşıyan varyant, kendi türü içinde alışılmış kuralları bozarak solunum yoluyla oluşan damlacıklar veya yakın temas üzerinden insandan insana bulaşabilen tek Hantavirüs olarak öne çıkıyor.

Uluslararası kuruluşları alarma geçiren temel unsur da bu özellik oldu. Virüsün kısa sürede ağır solunum yetmezliğine yol açan Hantavirüs pulmoner sendromuna neden olmasının yanı sıra, yeniden ortaya çıkışı erken uyarı sistemlerinin etkinliği ve olası bir küresel yayılımın önlenmesine yönelik hazırlık kapasitesi konusunda soru işaretlerini beraberinde getirdi. Uzmanlar, özellikle turistik seyahatler ve uluslararası ulaşım ağlarının yeni salgın kümelerine dönüşme riskine dikkat çekiyor.

Virüsün Güney Amerika’da bulunan And Dağları’ndaki tarihsel yayılım alanlarının dışına çıkarak Atlas Okyanusu’nda görülmesi ise küresel salgın izleme mekanizmalarını kritik bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Sağlık çevrelerinde, bu varyantın yeni bir küresel sağlık krizine zemin hazırlayabileceği ve dünyaya zorunlu izolasyon dönemlerini yeniden hatırlatabileceği yönündeki kaygılar giderek artıyor.

And Dağları’ndan tüm dünyaya

Bu sağlık tehdidinin ilk izleri 1995 yılına uzanıyor. Arjantin’in El Bolson kenti, o yıl ortaya çıkan gizemli bir salgınla sarsılmış, yapılan araştırmalar sonucunda etkenin Andes varyantı olduğu belirlenmişti. Virüs, adını doğal yayılım alanı olan And Dağları’ndan aldı. Yeni ortaya çıkan bir patojen olmayan Andes varyantı, uzun yıllar boyunca Şili ve Arjantin kırsalında yaşayan ‘uzun kuyruklu fare’ türünde taşınmış, coğrafi olarak sınırlı bir bölgede varlığını sürdürmüştü. Ancak 2026 baharında yaşanan gelişmeler, virüsün bu doğal sınırları aşarak kıtalar arası seyahat ve turizm hareketliliği üzerinden uluslararası gündeme taşınmasına yol açtı.

Andes varyantını diğer Hantavirüslerden ayıran temel unsur ise bulaş mekanizmasının niteliği olarak gösteriliyor. Hantavirüslerinde enfeksiyonlar genellikle kemirgen dışkısı ve idrarıyla kirlenmiş parçacıkların solunması sonucu ortaya çıkarken, Andes varyantında insandan insana bulaş ihtimali öne çıkıyor. Klinik çalışmalar, virüsün yakın temas, solunum damlacıkları ve kişisel eşyaların ortak kullanımı yoluyla yayılabildiğini ortaya koydu. Uzmanlar, bu özelliğin Andes varyantını ‘potansiyel küresel salgın tehdidi’ kategorisine taşıdığını ve uluslararası sağlık kuruluşlarının gelişmeleri yakından izlediğini belirtiyor.

dvbfd
Hantavirüs şüphesi bulunan bir hastanın lenf bezi örneğinin hücresel özelliklerini gösteren mikroskobik arşiv fotoğrafı (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri)

Klinik açıdan Andes varyantı, sağlık sistemleri açısından karmaşık bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Virüsün kuluçka süresi bir haftadan altı haftaya kadar uzanabiliyor; uzmanlara göre bu durum, havaalanlarındaki geleneksel tarama ve takip mekanizmalarının aşılmasına yol açabilecek önemli bir risk oluşturuyor. Hastalığın ilk evresi, tıpta ‘prodromal dönem’ olarak tanımlanan ve mevsimsel griple karıştırılabilen belirtilerle başlıyor. Hastalarda yüksek ateş, kas ağrıları ve şiddetli baş ağrısı görülürken, bu tablo kısa sürede ağır bir klinik sürece dönüşebiliyor. Virüs daha sonra Hantavirüs pulmoner sendromu olarak bilinen kritik aşamaya geçerek akciğerleri hedef alıyor. Akciğerlerde sıvı birikimi ve ağır solunum yetmezliğine neden olan bu süreçte, yoğun tıbbi müdahalenin gecikmesi halinde ölüm oranlarının yüzde 35 ila 40 seviyelerine kadar çıktığı belirtiliyor.

Kapanma hayaleti: 2020 senaryosu tekrarlanacak mı?

2020 yılındaki kapanma dönemlerinin yeniden yaşanabileceğine yönelik toplumsal kaygılar artarken, halk sağlığı uzmanları küresel çapta tam kapsamlı karantina senaryosunun şu aşamada düşük ihtimal olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre bu temkinli iyimserliğin temelinde, Andes varyantının insanlar arasında bulaşma kapasitesinin ciddi risk taşımasına rağmen Kovid-19 gibi diğer solunum yolu virüsleri kadar hızlı yayılmaması yatıyor. Sağlık otoriteleri, virüsün bulaşması için uzun süreli ve yakın temas gerektiğine dikkat çekerken, pandemi sonrası edinilen tecrübenin küresel sağlık sistemlerini daha hazırlıklı hale getirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede birçok ülkenin, geniş çaplı kapanmalar yerine ‘hedef odaklı karantina’ ve yerel salgın kümelerini izole etmeye dayalı stratejilere yönelmesinin beklendiği ifade ediliyor.

vfdv
Hantavirüs pulmoner sendromu olan bir hastanın karaciğer dokusunun mikroskobik arşiv görüntüsü (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri)

Gelişmelerin önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceği belirsizliğini korurken, uzmanlar salgın riskine karşı en etkili yöntemin korunma tedbirleri olduğunu vurguluyor. Sağlık protokollerinde, kemirgen bulunma ihtimali olan kapalı alanlarda dikkatli olunması gerektiği belirtilirken, bu tür ortamlarda iyi havalandırma sağlanması ve temizlik öncesinde yüzeylerin sıvı dezenfektanlarla nemlendirilmesi tavsiye ediliyor. Yetkililer, virüs parçacıklarının havaya karışmasını önlemeyi amaçlayan bu önlemlerin yanı sıra yüksek koruma sağlayan N95 tipi maskelerin kullanılmasını da öneriyor.

Deneysel aşı haritası: Bilim bugün ne durumda?

Bilim dünyası ise Andes varyantının oluşturduğu tehdide karşı çalışmalarını hızlandırmış durumda. Araştırma merkezlerinde, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen koruyucu çözümler geliştirilmesi amacıyla yoğun bir çalışma yürütülüyor. Özellikle DNA temelli aşılar, mevcut araştırmaların merkezinde yer alıyor. Uluslararası laboratuvarlar ve araştırma kurumları, virüsün yüzey proteinlerini hedef alan genetik platformlar üzerinde çalışırken, ABD Ordusu Bulaşıcı Hastalıklar Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nün de bu alandaki başlıca kuruluşlar arasında bulunduğu belirtiliyor. Uzmanlar, geliştirilen bu teknolojilerin erken bağışıklık yanıtı oluşturarak olası salgınların kontrol altına alınmasında kritik rol oynayabileceğini ifade ediyor.

dvdv
Araştırmacı Robert Novich, New Mexico Üniversitesi’ne bağlı Küresel Sağlık Merkezi’nde Hantavirüsü üzerine yürütülen araştırmalar kapsamında inaktif materyallerden numuneler hazırlıyor, 4 Mayıs 2026 (AP)

Bunun yanı sıra Kovid-19 salgını döneminde etkinliği kanıtlanan ‘viral vektör’ teknolojileri de yüksek risk grubundaki kişilere hızlı koruma sağlama potansiyeli nedeniyle stratejik bir seçenek olarak öne çıkıyor. Söz konusu aşılar halen deneysel aşamada bulunmasına rağmen, Atlas Okyanusu’nda tespit edilen son salgının WHO’yu klinik onay süreçlerini hızlandırmaya yöneltebileceği değerlendiriliyor. Uzmanlar, Andes varyantına karşı halen doğrudan etkili bir tedavinin bulunmadığını, mevcut tıbbi yaklaşımın ise yoğun bakım ünitelerinde uygulanan destekleyici tedavi protokolleriyle sınırlı kaldığını belirtiyor.

Önlemler: Nelere dikkat etmeliyiz?

Andes varyantına karşı henüz özel bir aşının bulunmaması nedeniyle, uzmanlar ‘önleyici sağlık kültürünün’ bulaş zincirini kırmadaki en önemli savunma hattı olmaya devam ettiğini vurguluyor. Uluslararası sağlık kuruluşları, özellikle kemirgen hareketliliğinin yoğun olduğu veya insan vakalarının görüldüğü bölgelerde, standart önlemlerin ötesine geçen sıkı koruma protokollerinin uygulanmasını tavsiye ediyor. Uzmanlara göre riskli alanlarda alınacak önlemler, öncelikle kapalı ortamlardaki yüzeylerin güvenli şekilde temizlenmesini kapsıyor. Depolar, kulübeler ve kamp alanları gibi yerlerde biriken tozla doğrudan temas edilmemesi gerektiği belirtilirken, bu alanların girişten önce en az 30 dakika havalandırılması öneriliyor. Ayrıca N95 tipi yüksek korumalı maskelerin kullanılması, yüzeylerin temizlenmeden önce sıvı dezenfektanlarla nemlendirilmesi ve böylece virüs taşıyabilecek parçacıkların havaya karışmasının önlenmesi gerektiği ifade ediliyor. Koruyucu önlemler yalnızca hijyenle sınırlı kalmıyor. Sağlık otoriteleri, ev ve depolarda kemirgen girişini engelleyecek yapısal önlemler alınmasını, yiyecek artıklarının güvenli şekilde ortadan kaldırılmasını ve olası yaşam alanlarının kontrol altında tutulmasını tavsiye ediyor. Andes varyantının insanlar arasında bulaşabilme özelliği nedeniyle, yakın temas kurallarının da ayrı bir önem taşıdığı belirtiliyor. Uzmanlar, yüksek ateş veya ağır solunum yolu belirtileri gösteren kişilerle yakın temastan kaçınılmasının, virüsün yayılımını sınırlamada kritik rol oynayacağını ifade ediyor.

Uzmanlara göre Andes varyantı, Kovid-19 sonrası dönemde küresel sağlık sistemlerinin hazırlık kapasitesini test eden yeni bir uyarı niteliği taşıyor. Hantavirüsünün bu varyantının insanlar arasında yayılabilme ihtimali konusundaki endişeler artarken, dünya bir kez daha halk sağlığını koruma ile ekonomik ve sosyal yaşamın sürekliliği arasında denge kurma sınavıyla karşı karşıya bulunuyor. Atlas Okyanusu’ndaki son olayın ortaya koyduğu temel dersin ise hızlı müdahale ve uluslararası şeffaf iş birliği olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, olası bir salgının ancak bu yöntemlerle erken aşamada kontrol altına alınabileceğini ve geniş çaplı kapanma senaryolarının önüne geçilebileceğini vurguluyor.



Araştırmacılar: Ebola virüsü beyinde birkaç ay boyunca hayatta kalabilir

Ebola virüsünü test etmek için kullanılan bir tüp
Ebola virüsünü test etmek için kullanılan bir tüp
TT

Araştırmacılar: Ebola virüsü beyinde birkaç ay boyunca hayatta kalabilir

Ebola virüsünü test etmek için kullanılan bir tüp
Ebola virüsünü test etmek için kullanılan bir tüp

Yeni laboratuvar çalışmaları, Ebola virüsünün ilk enfeksiyondan sonra vücutta aylar hatta yıllar boyunca fark edilmeden nasıl varlığını sürdürebildiğine ışık tuttu. Bu durum, ilerleyen dönemlerde hastalığın yeniden alevlenme riskine işaret ediyor.

Araştırmacılar, Ebola virüsünün enfekte kişilerde menide aylarca, hatta bir yıla kadar tespit edilebildiğini ve ayrıca merkezi sinir sisteminde, özellikle beyinde kalıcı olabildiğini belirtti. Bulgular, “Nature Microbiology” dergisinde yayımlanan çalışmada değerlendirildi.

Bilim insanlarına göre bunun nedeni, testisler ve merkezi sinir sistemi gibi bölgelerin “immün ayrıcalıklı alanlar” olarak kabul edilmesi. Bu bölgelerde bağışıklık sistemi daha zayıf tepki vererek hassas dokuları korumaya çalışıyor; ancak bu durum virüsün tamamen yok edilmesini zorlaştırabiliyor.

Çalışmada, insan kök hücreleri kullanılarak “beyin organoidleri” adı verilen, merkezi sinir sistemini taklit eden üç boyutlu yapılar geliştirildi. Araştırmacılar, Ebola virüsünün bu yapılardaki farklı hücre türlerini enfekte edebildiğini ve 120 güne kadar çoğalabildiğini gözlemledi.

Virüsün organoidler içinde iki farklı yolla yayıldığı tespit edildi: enfekte bir hücreden doğrudan komşu hücreye geçiş ve konak hücreden tomurcuklanma yoluyla yayılım.

Çalışmanın baş araştırmacısı, Alman ordusuna bağlı Mikrobiyoloji Enstitüsü’nden Lena Fiederschweik, bu modelin Ebola ve diğer filovirüslerin merkezi sinir sisteminde nasıl hayatta kalabildiğini anlamak için önemli bir fırsat sunduğunu söyledi.

Fiederschweik, bu tür deneylerin, Ebola hastalığını atlatan kişilerde görülebilen şiddetli iltihaplanma ve bazı durumlarda ölümcül seyreden ensefalit gibi uzun vadeli etkilerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını ifade etti.

Araştırmacılar, enfekte organoidlerde virüsün gizlenmesine yardımcı olabilecek bazı genetik mutasyonlar da tespit etti. Bu mutasyonların bir kısmının daha önce Ebola hastalarında gözlemlenmediği belirtildi.

Bilim insanları, özellikle Afrika’da mevcut salgına neden olan Bundibugyo virüsü gibi daha az bilinen türler üzerine daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulundu.


Zayıflama iğnelerinin ilginç yan etkisi: Şiddet riskini azaltıyor

Araştırmacılar, zayıflama ilacının şiddet içeren davranışlar, dürtüsellik ve alkol kullanımı arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini buldu (AFP)
Araştırmacılar, zayıflama ilacının şiddet içeren davranışlar, dürtüsellik ve alkol kullanımı arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini buldu (AFP)
TT

Zayıflama iğnelerinin ilginç yan etkisi: Şiddet riskini azaltıyor

Araştırmacılar, zayıflama ilacının şiddet içeren davranışlar, dürtüsellik ve alkol kullanımı arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini buldu (AFP)
Araştırmacılar, zayıflama ilacının şiddet içeren davranışlar, dürtüsellik ve alkol kullanımı arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini buldu (AFP)

Bir araştırmaya göre zayıflama ilaçları şiddet içeren suçlarla bağlantılı davranışları azaltabilir.

Araştırmacılar, Wegovy ve Ozempic gibi GLP-1 ilaçlarının sadece kilo vermeye ve kan şekerini düzenlemeye yardımcı olmadığını, aynı zamanda dürtüsellik ve alkol tüketiminin etkilerini azaltarak davranışları da etkilediğine inanıyor.

Bilim insanları, yüksek dürtüsellik ve alkol kullanımının genel olarak şiddet içeren davranışlarla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ancak bu ilişkilerin kilo verme ilaçları kullananlarda önemli ölçüde zayıfladığını buldu. Çalışma, dolayısıyla GLP-1 kullanan biri alkol alsa veya dürtüsel davransa bile, durumun şiddet içeren suça karışmayla sonuçlanma ihtimalinin daha düşük olduğunu öne sürüyor.

Çalışmanın baş yazarı ve Rutgers Halk Sağlığı Okulu'ndaki New Jersey Silah Şiddeti Araştırma Merkezi'nin araştırma direktörü Daniel Semenza, "Çalışmanın en güçlü bulgusu, dürtüsellik ve şiddet içeren davranış arasındaki köklü bağlantının, eski kullanıcılara kıyasla mevcut GLP-1 kullanıcılarında önemli ölçüde daha zayıf olmasıydı" dedi.

Profesör Semenza, "GLP-1 ilaçları giderek yaygınlaştıkça, kamu güvenliğiyle ilgili olanlar da dahil tüm olası davranışsal etkilerini anlamak önemli" dedi.

GLP-1 reseptör agonistleri diye de bilinen zayıflama iğneleri, kan şekerini, iştahı ve sindirimi düzenleyen doğal hormonu taklit ederek çalışıyor.

Ancak Ozempic ve Wegovy gibi semaglutid içeren ilaçlar, beynin ödül merkezleri üzerinde de etki gösteriyor. GLP-1 ilaçlarının alkol, nikotin ve hatta kumar bağımlılığıyla bağlantılı olan mutluluk hormonu dopaminin ani artışını azalttığı ortaya konmuştu.

Criminology adlı akademik dergide yayımlanan çalışma için araştırmacılar, 2025'te 7 bin 521 ABD'li yetişkinin katıldığı bir anketten alınan verileri analiz etti. Bu kişilerin 821'i daha önce GLP-1 ilacı kullanmıştı.

Çalışma, mevcut GLP-1 kullanıcılarını eski kullanıcılarla karşılaştırdı ve ilaç kullanımının şiddet içeren davranış, dürtüsellik ve alkol kullanımı arasındaki ilişkiyi değiştirip değiştirmediğini inceledi.

Katılımcılar şiddet içeren davranışlar, kavga, saldırı ve hırsızlık gibi eylemleri değerlendiren bir "suç ölçeği" üzerinden kendileri bildirildi.

Sonuçlar, dürtüsellikle şiddet davranışı arasındaki ilişkinin, eski kullanıcılara kıyasla halihazırda kilo verme iğneleri kullanan kişilerde yaklaşık yüzde 62 daha zayıf olduğunu gösterdi. Alkol kullanımıyla şiddet davranışı arasındaki ilişki ise mevcut kullanıcılar arasında yaklaşık yüzde 52 daha zayıftı.

Rutgers Üniversitesi-Camden'de yardımcı doçent ve çalışmanın ortak yazarı Christopher Thomas, "Bulgularımız, bu ilaçların bilişsel davranışçı terapi gibi çalışarak, dürtüselliğin kendisini ortadan kaldırmaktan ziyade, dürtüden eyleme giden yolu zayıflattığı yönündeki görüşle tutarlı" dedi.

Ancak çalışma gözlemsel olduğu için araştırmacılar herhangi bir sonuca varamıyor ve GLP-1 ilaçlarının şiddet riskini gerçekten azaltıp azaltmadığını ve ilgili mekanizmaları belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyacaklar.

Independent Türkçe


İnsan deneyleri sonuç verdi: Zayıflama ilaçları, yaşlanmayı yavaşlatabilir

Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünün (UC-San Diego) bu hafta yayımladığı araştırma, semaglutid içeren GLP-1 ilaçlarının hücreleri yeniden programlayarak bağışıklık sistemini güçlendirip iltihaplanmayı azaltabileceğini ve böylece vücudun hücresel düzeydeki yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini gösterdi (Reuters)
Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünün (UC-San Diego) bu hafta yayımladığı araştırma, semaglutid içeren GLP-1 ilaçlarının hücreleri yeniden programlayarak bağışıklık sistemini güçlendirip iltihaplanmayı azaltabileceğini ve böylece vücudun hücresel düzeydeki yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini gösterdi (Reuters)
TT

İnsan deneyleri sonuç verdi: Zayıflama ilaçları, yaşlanmayı yavaşlatabilir

Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünün (UC-San Diego) bu hafta yayımladığı araştırma, semaglutid içeren GLP-1 ilaçlarının hücreleri yeniden programlayarak bağışıklık sistemini güçlendirip iltihaplanmayı azaltabileceğini ve böylece vücudun hücresel düzeydeki yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini gösterdi (Reuters)
Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünün (UC-San Diego) bu hafta yayımladığı araştırma, semaglutid içeren GLP-1 ilaçlarının hücreleri yeniden programlayarak bağışıklık sistemini güçlendirip iltihaplanmayı azaltabileceğini ve böylece vücudun hücresel düzeydeki yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini gösterdi (Reuters)

Julia Musto Bilim ve İklim Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre, Ozempic ve GLP-1 sınıfındaki diğer zayıflama ilaçları biyolojik yaşlanmayı yavaşlatabilir.

Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünün (UC-San Diego) bu hafta yayımladığı araştırma, semaglutid içeren GLP-1 ilaçlarının hücreleri yeniden programlayarak bağışıklık sistemini güçlendirip iltihaplanmayı azaltabileceğini ve böylece vücudun hücresel düzeydeki yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini ortaya koydu.

GLP-1'lerin diğer sağlık yararları önceden tespit edilmişti ve San Diego ekibi, bunların biyolojik yaşlanmanın yavaşlamasıyla bağlantılı olabileceğini söylüyor. Ancak ekip, bu süreç hakkında hâlâ öğrenilmesi gereken çok şey olduğunu belirtiyor.

Okulun tıp fakültesinden Doçent Michael Corley yaptığı açıklamada, "Semaglutidin yaşlanmayı tersine çevirdiğini veya insanları gençleştirdiğini söylemiyoruz" diyor. 

Yaşlanmayla ilişkili bazı biyolojik süreçleri yavaşlatabileceğine dair bir işaret görüyoruz.

Yaklaşık 30 milyon Amerikalı, zayıflamaya yardım etmesinin yanı sıra diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar gibi diğer rahatsızlıklar için de GLP-1'leri kullanıyor.

Uzmanlar, alkolle uyuşturucudan uzak durma, iyi bir beslenme biçimi ve düzenli egzersizin biyolojik yaşlanmayı yavaşlatabileceğini uzun zamandır biliyor.

Colorado Üniversitesi Boulder Anschutz kampüsünün önceden yaptığı bir araştırma, GLP-1'lerin hücreleri yeniden programlayarak vücudun bağışıklık tepkisini güçlendirebileceğini göstermişti.

UC-San Diego'dan Corley, bu çalışmada da aynı şeyin olabileceğini öne sürüyor. Bilim insanı, "Yeni yeni ortaya çıkan veriler, GLP-1 ilaçlarının farklı organlardaki belirli hücreleri yeniden programlayabileceğine işaret ediyor" diyor.

İltihaplanma, vücudun yaralanmalara ve istilacı bakterilere verdiği doğal bir tepki ancak uzun süre devam ettiğinde, organlarla dokulara zarar verebilir ve hücre yaşlanmasını hızlandırabilir.

UC-San Diego'ya göre, GLP-1 ilaçları, iltihaplanmaya neden olabilecek fazla yağın atılmasını sağlayarak hücre yaşlanmasını durduruyor.

İltihaplanma ayrıca HIV gibi kronik hastalıkların gelişme riskini de artırıyor. Daha önceki araştırmalar, genital iltihaplanmadan muzdarip kadınların cinsel yolla HIV enfeksiyonu kapma riskinin daha yüksek olduğunu göstermişti.

32 hafta süren yeni çalışma, lipohipertrofi adı verilen bir rahatsızlık nedeniyle aşırı yağ birikimi olan 100'den fazla HIV'li yetişkin üzerinde gerçekleştirildi. Lipohipertrofi, iğne tedavisi gören kişilerde yaygın rastlanan ve iltihaplanma nedeniyle gelişen bir rahatsızlık. Çalışmaya katılanların bazıları, HIV hastalarının sıklıkla yakalandığı bir başka sorun olan metabolik disfonksiyona bağlı steatoz karaciğer hastalığından da muzdaripti.

UC-San Diego ekibi çalışmanın 24. haftasında, GLP-1'lerin HIV ve steatoz karaciğer hastalığı olan katılımcıların yüzde 42'sinde biyolojik yaşlanma hızını yavaşlattığını tespit etti.

Corley, "HIV'de incelediğimiz biyolojik süreçlerin çoğu, genel nüfustaki yaşlanma için de merkezi öneme sahip" diyor. 

Bu süreçler HIV'li kişilerde daha erken veya daha belirgin görülebildiği için bu topluluk, sağlıklı yaşam süresini daha kapsamlı bir şekilde iyileştirebilecek müdahaleleri belirlememize yardımcı olabilir.

UC-San Diego ekibi, bu bulguları doğrulamak ve ilaçların vücuttaki biyolojik yaşlanmayı ne kadar süreyle yavaşlatabileceğini belirlemek için daha geniş çaplı denemeler yapmayı umuyor. Bu, gelecekte HIV'li kişilerin ve nüfusun daha geniş kısmının ilaç dozlarına ve tedavisine ışık tutabilir.

Araştırmacılar ayrıca sağlıklı beslenme, egzersiz ve uyku gibi etkisi kanıtlanmış diğer yöntemlerle yaşlanmanın daha da yavaşlatılmasının mümkün olup olmadığını araştırmayı planlıyor.

Corley, "GLP-1 bazlı yeni tedavilerin ortaya çıkmasıyla birlikte bu alanda, bu sınıftaki farklı ilaçların yaşlanma biyolojisi üzerinde farklı etkileri olup olmadığını test etme ve en fazla faydayı hangi hastalara sağlayabileceğini belirleme fırsatı doğdu" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news