Filistin Devleti 2024'te kurulacak mı?

Tek rasyonel ve olası siyasi model, Filistin'in asgari ulusal haklarını, yani başkenti Kudüs olan Filistin devletinde kendi kaderini tayin etme ve ulusal bağımsızlık hakkını tanımaktır.

Fotoğraf: Eduardo Ramon/Majalla
Fotoğraf: Eduardo Ramon/Majalla
TT

Filistin Devleti 2024'te kurulacak mı?

Fotoğraf: Eduardo Ramon/Majalla
Fotoğraf: Eduardo Ramon/Majalla

Dr. Nasır el-Kudva

7 Ekim 2023'teki yaşananlar, büyük olasılıkla önemli sonuçlar doğuracak büyük bir olaydı. Kendi başına olayın anlamına ve nasıl gerçekleştiğine odaklanmak yerine sonuçlarına bakalım. Birincisi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun stratejisinin veya genel olarak Gazze ve Hamas ile ilgili İsrail stratejisinin çöküşü ortaya çıktı. Bu strateji, çatışmaya ciddi bir siyasi çözüm bulma ve Filistin devletinden kaçınmanın bir yolu olarak, bölünmeyi sürdürmek ve Gazze'de Hamas'ın kontrolü altında ve Batı Şeria'da Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında bir rejimin varlığını teşvik etmek etrafında yoğunlaşıyordu.

İkincisi, Filistin'in ulusal emellerini bastırmak için yalnızca güç kullanmanın başarısı teorisinin çökmesine ve İsrail ordusunun ezici üstünlüğü temelinde bu emelleri başarma olasılığının sona ermesine yol açtı. İsrail ordusunun ezici üstünlüğü İsrail liderlerinin istediği şekilde ve istediği zaman başarılı bir şekilde güç kullanımına olanak sağlıyordu.

Üçüncü olarak, İsrail’in Filistin meselesinden kaçınma teorisinin çöküşüne ve bunun yerine bazı Arap ülkeleriyle ilişkilere odaklanma seçeneğine yol açtı. Bu ilişkilerin, İsrail'e bölgeden istediği şeyi sağlaması ve Filistin meselesiyle ilgilenme ve Filistin halkıyla çatışmayı çözme konusundaki zorlu seçeneklerden kaçınmaya "doğal" bir çözüm getirmesi bekleniyor.

Ek olarak, yaşananların ve İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı başlattığı savaşın hemen ardından sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkacak. Bu sonuçlar yeni bir İsrail hükümetinin (Binyamin Netanyahu olmaksızın), yeni bir Filistin liderliğinin ve yeni bir Hamas’ın doğuşunu içerecektir.

Yaşananların ve İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı başlattığı savaşın hemen ardından sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkacak. Bu sonuçlar yeni bir İsrail hükümetinin (Binyamin Netanyahu olmaksızın), yeni bir Filistin liderliğinin ve yeni bir Hamas’ın doğuşunu içerecektir.

Bu üç taktik sonucu bir kenara koyarsak ve yukarıda belirtilen stratejik sonuçlara geri dönersek, bu sonuçların doğru olduğunu düşünüyorsak - yazar da bunun böyle olduğuna kuvvetle inanıyor ve her ne kadar hoşlanmasa da bunu kabul etmenin her sağlıklı İsrailli için zorunlu olduğunu düşünüyor - açıkça ortaya çıkan sonuç, İsrail'in Filistin meselesiyle politik bir şekilde başa çıkması ve kendi halkıyla olan çatışmayı çözmeye çalışması gerektiğidir.

Bu akılcı ve mümkün siyasi model Filistin’in, kendi kaderini tayin etme ve ulusal bağımsızlık temelinde, ulusal haklarının (dünya halkları gibi) en azından tanınması ve İsrail’in müzakerelerle iki devlet arasındaki nihai sınırların 1967 sınırları temelinde belirlenmesini kabul etmesidir. Çözüm sonrası barış ortamında Filistin ve İsrail devletleri arasındaki ilişkilerin nasıl olacağına dair karşılıklı anlaşmaya varılmalıdır. Kudüs iki devletin başkenti olarak tanınmalı, yerleşim yerleri ve yerleşimcilerle ilgili sorunlara çözümler bulunmalı ve Filistin mültecilerinin hakları konusunda anlaşmalara varılmalıdır. Bu haklar Filistin devletinde vatandaşlık, dönüş ve tazminat hakları temelinde belirlenmelidir.

Tüm bunlar, özellikle İsrail'de Filistin halkıyla bir çözüme varılması olasılığına ilişkin kamuoyunun havasının tersine döndüğü göz önüne alındığında, abartılı görünebilir. Yazar, konunun zorluğunu inkar etmiyor, ancak inatçı gerçek varlığını sürdürüyor. İsrail'in asıl soruyu yanıtlaması gerekiyor: Filistin halkına ne yapacağız ve çatışma nasıl sona erdirilebilir? Açıkçası yukarıdaki çözüm dışında başka bir ihtimal yok gibi görünüyor.

Belki burada şunu belirtmekte fayda var; toprakların iki devlete bölünmesi fikri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun Filistin'i taksim etme kararından, yani 1947 tarihli 181 sayılı Kararından bu yana hâkim fikirdir. Bu fikir, her iki tarafın hırçın eğilimleri tarafından direnç görmüş, her bir tarafın diğerinin hedeflerini inkar ettiği ve tüm topraklara el koyma eğiliminde olduğu yönlere gidilmiştir. İronik bir şekilde, İsrail'deki sağ eğilimler, son zamanlarda her şeyin ele geçirerek Filistin'in ulusal haklarının inkarı temelinde çatışmayı çözmeye çalışan ciddi bir güç olarak ortaya çıktı. Ancak bu eğilim, hedeflerini gerçekleştirmede güvenilirliğini kaybetti ve bunu başaramayacağı açıkça ortaya çıktı.

İsrail'in temel soruyu yanıtlaması gerektiği yönündeki inatçı gerçek varlığını sürdürecek: Filistin halkına ne yapacağız ve çatışma nasıl sona erdirilebilir?

Sahte “barış süreci”

Savaş sırasında Tel Aviv'e önyargılı ve skandal bir şekilde destek veren çoğu İsrail dostu Batılı ülke, Yahudi ve demokratik İsrail'in çıkarı olarak gördükleri için "iki devletli çözüm" adını verdikleri çözüme ulaşmak için çalışacaklar.

Burada Filistin açısından önemli olan, Filistin halkına yalnızca talihsizlikler getiren ve yalnızca İsrail sömürgeciliği ve yerleşimine kılıf oluşturan sözde "barış süreci"ni tekrarlama eğiliminde olmamaktır.

Dolayısıyla burada önemli olan, her ne kadar 1967 sınırlarında Filistin Devleti'nin varlığı ve iki devlet arasında karşılıklı tanınma için gerekli düzenlemelerin hazırlanması için bir süre verilmiş olsa da çözüm yanılsamasını reddedip, çözümün nihai şeklini önceden belirleyen gerçek bir siyasi çerçeveye yönelmektir.

Bu yolda ilerlemek için atılması gereken ilk adım, savaşı bitirmek ve zorla yerinden edilme hedefine ulaşılmasını engellemek olacaktır. Eğer ki yerinden etme politikası gerçekleşirse -Allah korusun- Batı Şeria'dan zorla yerinden edilmenin bir provası olacak, çünkü İsrail aşırı sağı için gerçek ödül bu.

Ayrıca Gazze Şeridi'nin herhangi bir bölümünün İsrail işgaline geri dönmesi ve Şeridi'n alanının küçültülmesi de engellenmelidir. İsrail güçlerinin askeri operasyonlarla Gazze Şeridi'ne dönüşünün engellenmesinin yanı sıra, son olarak Gazze Şeridi'nin yeniden kuşatılması ve İsrail'in buraya yönelik önlemler almasının da önüne geçilmelidir.

İsrail'in 2005'te uyguladığı yeniden konuşlandırmadan bu yana propagandasını yaptığı yalancı fikrin, yani Gazze'den çekilme fikrinin resmi olarak kabul edilmesi gerekiyor. Elbette bunun Batı Şeria'daki ciddi tedbirlerle entegre edilmesi gerekiyor. Bunlardan en önemlisi, İsrail yerleşimci sömürgeciliğini durdurmak ve nüfus hareketini, İsrail askeri varlığını, Paris Anlaşmasını ve diğer konuları yeniden değerlendirmektir.

dsvre
Eduardo Ramon/Majalla

Doğrusunu söylemek gerekirse, çılgın ve faşist bir İsrail saldırısı yalnızca yerleşimci sömürgeciliğini tamamlamak için değil, aynı zamanda Gazze Şeridi ve Batı Şeria'dan zorla yerinden edilmeyi dayatmak, yani Filistin halkından kurtulmak ve Filistin sorununu bitirmek için gelebilir.

Elbette bu, zamanın ruhuna uygun olmayan ve dünyadaki hemen hemen bütün ülkelerin karşı çıktığı bir plandır ve İsrail'in bölgedeki ve dünyadaki çıkarlarına ciddi zarar vereceği gibi, Filistin davasını da ortadan kaldırmayacaktır. Bu nedenle, birkaç İsrailli "işbirlikçi" tarafından benimsenmesine rağmen, böyle bir planın uygulanması artık pek mümkün olmayabilir; bu da yukarıda belirtildiği gibi geride tek olası çözüm bırakıyor.

Radikal çözüm, Filistin'de hayat normale dönmeye başlar başlamaz genel seçimlere gitmek olacak ve bu da ne yazık ki 18 ila 24 ay kadar sürebilecek bir süreyi gerektirebilir.

Yukarıdakinin aksine, mevcut ve yeni Hamas da dahil olmak üzere tüm taraflar arasında Filistin kararının ve ulusal fikir birliğinin korunması gerekliliği vurgulanmakla birlikte Gazze Şeridi'nin Batı Şeria ile birlikte Hamas dışında farklı bir parti tarafından yönetileceği anlaşılmaktadır.

Filistin Yönetimi'nin, meşruiyeti ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi'nin toprak bütünlüğü nedeniyle korunması gerektiği de anlaşılmaktadır.

Son olarak Filistin'de hayat normale dönmeye başlar başlamaz genel seçimlere gidilmesinin radikal çözümü olacağı ve bunun ne yazık ki 18 ila 24 ay kadar sürebileceği anlaşılıyor.

vwvdw
Eduardo Ramon/Majalla

Bunu başarmak siyasi çözümün kapılarının açılmasını sağlayacaktır ve tüm bunların 2024'te, yani mevcut ABD yönetimi varken gerçekleşeceğini veya en azından başlayacağını varsaymak mantıklı olacaktır. Elbette, çözümün nihai şeklinin belirlenmesini de içeren siyasi çözümün başlangıcı, mutlaka bu çözümün derhal hayata geçirilmesi anlamına gelmez. Daha ziyade, nihai çözümün önceden resmi olarak taahhüt edilmesi ve onaylanması, yani son noktanın baştan bilinmesi ve belirlenmesi anlamına gelir.

* Bu makale  Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
TT

Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)

Bilim insanları İspanya'da bulunan fil kemiği kalıntısının, Kartacalı meşhur general Hannibal'ın savaş fillerine ilk somut kanıtı sunduğunu düşünüyor.

Yükselen Roma Cumhuriyeti ve Kartaca, MÖ 3. yüzyılın sonlarında Akdeniz'in iki hakim gücüydü.

İki ülke arasında MÖ 264 ila 146'da yapılan Pön Savaşları'nın sonucunda Roma galip gelmiş ve Kartaca yıkılmıştı.

Kartaca Generali Hannibal'ın, bugünkü Tunus'ta yer alan ülkesinin ordusunu İkinci Pön Savaşı'nda Alplerden geçirdiği düşünülüyor. Tarihçiler, İtalya'yı istila etmeye doğru yol alan generalin, MÖ 218'de 37 fille birlikte İspanya ve Fransa üzerinden gittiğini söylüyor.

Fillerin savaşlarda kullanımı sanat eserleri ve edebiyat metinleri aracılığıyla aktarılsa da bugüne kadar somut bir kanıt bulunamamıştı.

İspanya'daki Córdoba Üniversitesi'nden arkeolog Rafael Martínez Sánchez liderliğindeki araştırmacılar, Córdoba yakınlarında bulunan fil kemiğini inceledi.

Bulguları hakemli dergi Journal of Archaeological Science: Reports'ta yayımlanan çalışmaya göre 10 santimetre uzunluğundaki bu bilek kemiği, MÖ 4. yüzyılın sonlarıyla 3. yüzyılın başları arasında yaşamış bir hayvana aitti.

Kemiği, modern fillerin ve bozkır mamutlarının kemikleriyle karşılaştıran araştırmacılar, bunun bir file ait olduğunu doğruladı. Ancak kemiğin fazla bozunmaya uğraması nedeniyle türü belirlenemedi.

Bilim insanları saptadıkları tarih aralığının İkinci Pön Savaşı'na denk düştüğünü söylüyor. Avrupa'da fillere pek rastlanmaması da bu ihtimali güçlendiriyor.

Araştırmacılar "Avrupa arkeolojik bağlamlarında, fildişi dışında fil kalıntıları son derece nadir ortaya çıkar" diyor.

Bölgede 2020'de yapılan kazılarda silah, sikke ve seramiklerin de bulunması, buranın bir zamanlar savaş alanı olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

Bilim insanları kemiğin, Hannibal'ın savaş fillerine dair ilk somut kanıtı sunabileceğini ve Alplere ulaşmadan ölen bir hayvana ait olabileceğini tahmin ediyor.

Ekip makalenin sonuç bölümünde şöyle yazıyor:

Kemik, Hannibal'ın Alpler üzerinden götürdüğü efsanevi örneklerden birini temsil etmese de Modern Çağ'ın Avrupalı ​​bilim insanları tarafından çok aranan, Akdeniz'in kontrolü için yapılan Pön Savaşları'nda kullanılan hayvanların bilinen ilk kalıntısı temsil etme potansiyeli taşıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, BBC, Journal of Archaeological Science: Reports