Ütopya ile distopya arasında yapay zekâ

Robotlar dünyanın sonunu getirir mi?

Fotoğraf: Shutterstock
Fotoğraf: Shutterstock
TT

Ütopya ile distopya arasında yapay zekâ

Fotoğraf: Shutterstock
Fotoğraf: Shutterstock

Mustafa Zikri

Yapay zekanın (AI) ahlaki planları ve gelecekle ilgili seçimleri şüphe uyandırıyor, ütopyadan uzak, distopyaya yakın bir tablo çiziyor. Google'dan 2023 yılında istifa eden ve yapay zekanın 'vaftiz babası' olarak görülen Geoffrey Hinton, yapay zekanın, yiyecek bulma, barınma ve hayatta kalma gibi derin ve özgün motivasyon kaynakları olan insanlığın bekasına yönelik yarattığı risklerle yüzleşmenin zamanının geldiğini söylüyor.  Yapay zekanın insanlığa özgü bu motivasyon kaynaklarına sahip olmaması Hinton’ı korkuturken robotlara kendilerine ait başka motivasyonlar sağlayabilmesi onu endişelendiriyor. İnsanlığın yapay zekanın gelişiminde geçici bir aşama olduğunu düşünmek akla aykırı değil. Önceleri biyolojik zekâ vardı, o da bayrağı doğrudan dünya deneyimine sahip olmaya başlayan dijital zekaya devretti.

Teknoloji ve özü

Alman filozof Martin Heidegger 1954 yılında verdiği ‘Teknik’ ya da ‘Teknoloji’ başlıklı ünlü konferansında teknik ile teknolojinin özünün aynı olmadığını vurguladı. Ağacın özünü araştırırken her ağaca hükmedenin ağacın kendisi olmadığını, buna diğer ağaçlarda da rastlayabileceğimizi ve aynı şekilde teknolojinin özü de kesinlikle teknik değil. Dolayısıyla yapay zekayı, onu taklit etmekle, onu hayata geçirmekle, ona uyum sağlamaya çalışmakla ya da ondan kaçmakla sınırladığımız sürece yapay zekayla gerçek bir bağ kuramayacağız.

Heidegger, yapay zekayı da içeren teknolojiye yönelik yaklaşımında kaynaklar ve rezervler için ormanlar, nehirler, madenler ve veri destekli anketler, oranlar, sıralamalar ve grupları değerlendirmek için bir gözlem rezervi olarak insanlar hakkında aritmetik, analojik ve karşılaştırmalı düşünüyor. Heidegger’a göre dünyanın yok edilmesinin ardından geriye beş grup kalıyor. Bunlar akıllılar, eğitimliler, barışçıllar, dürüstler ve cesurlar olarak sıralanıyor. Örneğin 2014 yapımı distopik temalı Divergent adlı filmde grup aileden daha önemli bir yere sahip. Dijital olarak desteklenen yeni bir distopik totaliter toplum tasarlanıyor.

Yapay zekayı, onu taklit etmekle, onu hayata geçirmekle, ona uyum sağlamaya çalışmakla ya da ondan kaçmakla sınırladığımız sürece yapay zekayla gerçek bir bağ kuramayacağız.

‘Superintelligence: Paths, Dangers, Strategies Reprint’ (Süper Zeka:Yapay Zeka Uygulamaları, Tehlikeler ve Stratejiler) kitabının yazarı olan Oxford Üniversitesi’nden bir diğer düşünür İsveçli Nick Bostrom, 2003 yılında karanlık kehanetini şöyle dile getirdi:

Akıllı bir makineden mümkün olduğu kadar çok ataç yapması istenir, ancak akıllı makine zamanla ve özveriyle gelişir ve insanları görevine engel olarak görmeye başlar. Çünkü birincisi insanlar makineyi kapatabilir, ikincisi insan vücudu ataç haline getirilebilecek elementler içerir.

Gelecekte çok fazla ataç olacağına ve insanların neredeyse yok olacağına dikkati çeken Bostrom, insanın iğne üretiminde kullanılmak üzere stratejik bir hammadde rezervi olacağını söylüyor. Nick Bostrom, ister çok iyi ister çok kötü olsun, en ekstrem yapay zeka senaryolarının en olası senaryolar olduğuna ve önümüzdeki yıllarda bunun giderek daha tuhaf bir hal alacağına inanıyor.

Ana makine

IBM, 2011 yılında milyonlarca kişi tarafından izlenen bir televizyon yarışma programında iki profesyonel rakibi mağlup eden Watson adında bir bilgisayar tasarladı. Muazzam bilgi işlem gücüyle Watson, verileri saniyede 500 gigabayta varan yüksek hızlarda işleyebiliyordu. Bu hız, saniyede bir milyon kitabı taramasını sağlıyordu. Watson ayrıca Wikipedia'daki bilgi deposunun tamamı da dahil olmak üzere hafızasındaki 200 milyon sayfalık materyale erişebiliyordu. Watson adlı bilgisayar, bu kadar veriyi televizyonda canlı olarak analiz edebildi. Watson'ın yarışmayı kazanmasının ardından mağlup yarışmacılardan biri olan Ken “Kendi adıma yeni robot ustalarımıza ‘hoş geldiniz’ diyorum” ifadelerini kullandı.

Sicim teorisi ve teorik fizik alanında uzman Japon asıllı ABD’li bilim insanı Michio Kaku, bir anda ortaya çıkıp “Watson'a gidip onu zaferinden dolayı tebrik etmek mümkün mü?” diye sordu. Kaku, burada Watson’ın kazandığının asla farkında olmadığını kast ediyordu. Watson, insan aklından milyonlarca kat daha hızlı, gelişmiş bir bilgi toplama makinesi olabilir, ancak öz farkındalığı yoktur. Alman filozof Hegel, ‘Tinin Görüngübilimi’ (Ruhun Fenomenolojisi) adlı kitabında öz farkındalığı; ‘benlik duygusu, bilincin kendine dönmesi ve daha sonra kendi bilgisinin parçalanmış farkındalığına yükselmesi’ olarak tanımlar. O halde robot Watson bildiğini biliyor muydu?

Robotların hissetmesi ve öz farkındalığı halen kurgusal ve sinemasal hayal gücünden ibarettir ve robotların mevcut gerçekliğinden çok uzaktır.

Stanley Kubrick'in yönettiği 1968 yapımı ‘2001: A Space Odyssey’ (2001: Bir Uzay Macerası) filminde HAL 9000 adlı bilgisayar hata yaptığını kabul etmeyi reddeder, hatayı hisseder, ama bunu inkar eder. Ardından uzay gemisindeki dört astronotu öldürür. Son astronot Dave, onu sökmeyi başarır. Robotların hissetmesi ve öz farkındalığı halen kurgusal ve sinemasal hayal gücünden ibarettir ve robotların mevcut gerçekliğinden çok uzaktır.

Michio Kaku, ‘The Future of the Mind’ (Zihnin Geleceği) adlı kitabında yapay zekanın insan zihnini taklit ederken örüntü tanıma ve sağduyu (ortak anlayış) ikilemleriyle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Bir robot bir odaya girdiğinde, gördüğü nesneleri piksellere, çizgilere, dairelere, karelere ve üçgenlere indirgeyerek milyonlarca matematik işlemi gerçekleştirmek zorunda kalır. Daha sonra bunları hafızasında kayıtlı binlerce görüntüyle eşleştirmeye çalışır. Sandalye için bir dizi çizgi ve nokta görür, ancak sandalyenin ne olduğunu ve ne işe yaradığını kolayca ayırt edemez. Sandalyenin konumu değişirse robot bu durum karşısında çaresiz kalır. İnsan beyni ise farklı bakış açılarından gelen yeni değişiklikleri otomatik olarak algılar ve hiçbir görünür çaba harcamadan, bilinçaltında milyonlarca hesaplamayı gerçekleştirir.

Fiziksel dünyanın belirteçleri

Sağduyunun ya da diğer bir deyişle ortak anlayışın ikilemi, yapay zekanın fiziksel ve biyolojik dünyaya ilişkin ‘kötü hava rahatsız eder’ ya da ‘anneler kızlarından daha büyüktür’ gibi sezgileri algılayamamasında yatar. Bir robotun, dört yaşındaki bir çocuğun sağduyusunu sınıflandırması için yüz milyonlarca satırlık matematik kodunu işlemesi gerekir. Michio Kaku, nerede hata yaptığımızı soruyor. Bu sorunun yanıtı, zihnin dijital bir bilgisayar değil, her yeni görevden sonra kendisini sürekli olarak yeniden bağlayan bir nöronlar ağı olduğudur.

Yapay zekanın yolu distopyanın yolu ile aynı, sefil, çirkin, kabus gibi bir şehrin yolu

Japonya'nın Meiji Üniversitesi'ndeki bazı bilim insanları, bilinçli bir robotun ilk adımlarını attılar. İşe iki robot yaparak başladılar. İlk robot belirli hareketleri gerçekleştirecek şekilde, ikinci robot ise ilk robotu izleyip kopyalayacak şekilde programlandı. Böylece ikinci robot, birinci robotun hareketlerini izlemeye ve onu taklit etmeye başladı. Bu çalışma, tarihte bir miktar öz farkındalık duygusuna sahip bir robot icat etmeye yönelik ilk girişim olarak kabul edildi.

Tecrübe ayna gibidir. Sahte olan ilk robot, gerçek olan ise ikinci robottur. Kişisel farkındalığın edinilmesine bağlı olarak ilk robot gerçek robotken, ikincisi taklit robottur. Orijinalin yaratıcı olmayan kopyasına dayanır.

Yapay zekanın insanlığın bekasına yönelik tehlikesi Matrix ve Terminatör gibi filmlerde değil, milyonlarca kişinin işini kaybetmesinde, ayrımcılığın, önyargının ve adaletsizliğin yayılmasında ve banka verilerinin, ulaşım ağlarının, elektrik santrallerinin, yakıt stoklarının, akıllı bombaların, insansız hava araçlarının (İHA) ve virüslerin yaratılmasında ve atıkların birikmesinde karşımıza çıkıyor. Yapay zekanın yolu distopyanın yolu ile aynı, sefil, çirkin, kabus gibi şehrin yolu.

Hollywood filmlerinde izlediğimiz yapay zekanın geleceği için beklenen senaryolardan biri de distopik bir kozada yaşama senaryosudur. Zayıf yaratıcı hayal gücünden, bir zamanlar futbol stadyumu olan toplu barınma merkezlerinde yiyecek dağıtımına kadar her şeyin sefil bir şekilde yaşandığı bir hayat tasvir edilir.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
TT

Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)

Bilim insanları İspanya'da bulunan fil kemiği kalıntısının, Kartacalı meşhur general Hannibal'ın savaş fillerine ilk somut kanıtı sunduğunu düşünüyor.

Yükselen Roma Cumhuriyeti ve Kartaca, MÖ 3. yüzyılın sonlarında Akdeniz'in iki hakim gücüydü.

İki ülke arasında MÖ 264 ila 146'da yapılan Pön Savaşları'nın sonucunda Roma galip gelmiş ve Kartaca yıkılmıştı.

Kartaca Generali Hannibal'ın, bugünkü Tunus'ta yer alan ülkesinin ordusunu İkinci Pön Savaşı'nda Alplerden geçirdiği düşünülüyor. Tarihçiler, İtalya'yı istila etmeye doğru yol alan generalin, MÖ 218'de 37 fille birlikte İspanya ve Fransa üzerinden gittiğini söylüyor.

Fillerin savaşlarda kullanımı sanat eserleri ve edebiyat metinleri aracılığıyla aktarılsa da bugüne kadar somut bir kanıt bulunamamıştı.

İspanya'daki Córdoba Üniversitesi'nden arkeolog Rafael Martínez Sánchez liderliğindeki araştırmacılar, Córdoba yakınlarında bulunan fil kemiğini inceledi.

Bulguları hakemli dergi Journal of Archaeological Science: Reports'ta yayımlanan çalışmaya göre 10 santimetre uzunluğundaki bu bilek kemiği, MÖ 4. yüzyılın sonlarıyla 3. yüzyılın başları arasında yaşamış bir hayvana aitti.

Kemiği, modern fillerin ve bozkır mamutlarının kemikleriyle karşılaştıran araştırmacılar, bunun bir file ait olduğunu doğruladı. Ancak kemiğin fazla bozunmaya uğraması nedeniyle türü belirlenemedi.

Bilim insanları saptadıkları tarih aralığının İkinci Pön Savaşı'na denk düştüğünü söylüyor. Avrupa'da fillere pek rastlanmaması da bu ihtimali güçlendiriyor.

Araştırmacılar "Avrupa arkeolojik bağlamlarında, fildişi dışında fil kalıntıları son derece nadir ortaya çıkar" diyor.

Bölgede 2020'de yapılan kazılarda silah, sikke ve seramiklerin de bulunması, buranın bir zamanlar savaş alanı olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

Bilim insanları kemiğin, Hannibal'ın savaş fillerine dair ilk somut kanıtı sunabileceğini ve Alplere ulaşmadan ölen bir hayvana ait olabileceğini tahmin ediyor.

Ekip makalenin sonuç bölümünde şöyle yazıyor:

Kemik, Hannibal'ın Alpler üzerinden götürdüğü efsanevi örneklerden birini temsil etmese de Modern Çağ'ın Avrupalı ​​bilim insanları tarafından çok aranan, Akdeniz'in kontrolü için yapılan Pön Savaşları'nda kullanılan hayvanların bilinen ilk kalıntısı temsil etme potansiyeli taşıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, BBC, Journal of Archaeological Science: Reports