İsrail, Beyrut'un güney banliyösündeki biri bir hastanenin yakınına olmak üzere iki hava saldırısı düzenledi

İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği saldırıların ardından hasar gören araçlar ve binalar (Reuters)
İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği saldırıların ardından hasar gören araçlar ve binalar (Reuters)
TT

İsrail, Beyrut'un güney banliyösündeki biri bir hastanenin yakınına olmak üzere iki hava saldırısı düzenledi

İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği saldırıların ardından hasar gören araçlar ve binalar (Reuters)
İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği saldırıların ardından hasar gören araçlar ve binalar (Reuters)

İsrail bugün (Salı) Beyrut'un güney banliyösünde, biri El Zehraa Hastanesi civarında olmak üzere iki binayı hava saldırısyla  hedef aldı. Resmi Ulusal Haber Ajansı'na (NNA) göre ikinci saldırıda Hassan'daki Kuveyt büyükelçiliği yakınındaki bir bina hedef alındı. Saldırı eş zamnlı gerçekleştirildi.

AFP'ye göre İsrail ordusu daha önce Beyrut'a bir hava saldırısı düzenlediğini duyurmuştu. Bu, Lübnan'ın başkentinde Hizbullah'ı hedef alan  saldırıların  sonuncusuydu.

Ordudan yapılan açıklamada daha fazla ayrıntı verilmeden “Beyrut'ta hassas bir saldırı gerçekleştirildi” denildi.



Çin hakkında gerçekten ne biliyoruz?

"Çelişkiler ülkesi" tanımlaması önceden ABD için kullanılırdı, şimdi Çin'den bahsederken de anılıyor ve galiba çok yakışıyor (Aly Song / Reuters)
"Çelişkiler ülkesi" tanımlaması önceden ABD için kullanılırdı, şimdi Çin'den bahsederken de anılıyor ve galiba çok yakışıyor (Aly Song / Reuters)
TT

Çin hakkında gerçekten ne biliyoruz?

"Çelişkiler ülkesi" tanımlaması önceden ABD için kullanılırdı, şimdi Çin'den bahsederken de anılıyor ve galiba çok yakışıyor (Aly Song / Reuters)
"Çelişkiler ülkesi" tanımlaması önceden ABD için kullanılırdı, şimdi Çin'den bahsederken de anılıyor ve galiba çok yakışıyor (Aly Song / Reuters)

Meriç Şenyüz 

Başlıktaki sorunun ağırlığı son yıllarda giderek artıyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD’nin belirleyici olduğu tek kutuplu dünya düzeni artık o kadar da tek kutuplu değil. Çin Halk Cumhuriyeti, ekonomik kapasitesi, teknolojik atılımları, jeopolitik etkisi ve kurduğu yeni ilişkiler ağıyla her geçen gün "tek süper gücün" rakibi haline geliyor.

Ne var ki, ülkemizde bu iki kutba dair bir bilgi asimetrisi mevcut. 1950'lerden beri "küçük Amerikalılaşma" sürecinde oluşumuzun da etkisiyle ABD'yi; hamburgerinden Trump'ına, ekonomisinden blue jean'ine, Hollywood'undan Patriot füzesine kadar gayet yakinen tanıyoruz. Öyle ki bu bilgi yığınını diğer kutup hakkında bildiklerimizle karşılaştırırsak Çin hakkında kara cahil olduğumuzu söylemek mümkün. Zira bildiğimizi sandıklarımız da çoğu zaman önyargı, ezber ve kulaktan dolma temelsiz kanaatlerden ibaret.

Prof. Dr. Çağdaş Üngör’ün Çin Hakkında Bilmek İstemedikleriniz adlı çalışması işte tam da bu bilgi eksiğinin yarattığı boşluğa doğuyor. 176 sayfadan ibaret bu özet çalışma, Çin’i merak eden ama nereden başlayacağını bilmeyen okura kolay anlaşılır, bir solukta okunan, akıcı ve olabildiğince dengeli bir giriş metni sunuyor. 

Yerli literatürde üç ana damar

Türkçede Çin üzerine çıkan "kültür kitaplarını" (akademik çalışmaları hariç tutuyoruz) incelediğimizde literatürde üç ana damar göze çarpıyor:

Bunlardan birincisi Çin'i bütünüyle Batı'nın kavramları ve endişeleri üzerinden okuyan çizgi… Anaakım yayınevlerinin bastığı Çin kitaplarının büyük bir kısmı bu kategoride değerlendirilebilir.

İkinci yaklaşımda mevcut Çin yönetimine hayırhah yaklaşan ve ABD-Çin rekabetini, emperyalizmle ezilen dünya ya da kapitalizmle sosyalizm arasındaki bir çelişme gibi okuyan kitapları görüyoruz. Bunlarda genellikle Çin'deki "serbest pazar sosyalizminin" başarıları anlatılıyor. Canut Yayınları'ndan çıkan kuramsal çalışmaları ya da Kırmızı Kedi'nin daha hafif Çin kitaplarını bu kategoride değerlendirmek mümkün.

Bir üçüncü damar olarak Marksist eleştirel literatürden söz edebiliriz. Fakat bu yaklaşım da çoğu zaman başlangıç düzeyindeki okur için bir ilk duraktan ziyade ikinci aşama okumalara daha elverişli. Yordam Yayınları'nın kimi Çin kitaplarıyla Patika Yayınları'nın bastıklarını bu kategoride sayabiliriz.

Bu üç kategoriden azade objektif değerlendirmeye yakın hiç mi kitap yok diye soracak olursanız olumlu bir örnek olarak Fatih Oktay'ın İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Çin - Yeni Büyük Güç ve Değişen Dünya Dengeleri adlı epeyce hacimli yapıtı sayılabilir. Ancak konuyla yeni yeni ilgilenmeye başlayan bir okurun kaynakça hariç büyük boy 572 sayfalık, yoğun iktisat ve kamu yönetimi terminolojisi içeren bir çalışmayı okumasını beklemek gerçekçi olmayacaktır. 

Bu durumda Çağdaş Üngör’ün çalışması benzersiz bir nitelik kazanıyor. Bu üç hattın hiçbirine tam olarak yerleşmeyen ve bir solukta okunan ideal bir başlangıç kitabı… İletişim Yayınları'ndan çıkan kitap, belki Batılı perspektife bir miktar daha yakın duruyor ancak yine de kesinlikle tek taraflı bir ideolojik metin olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Berrak, yetkin ve sürükleyici

Kitabın en büyük avantajlarından biri yazarın yetkinliği kadar anlatımındaki açıklık. Çağdaş Üngör, Marmara Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında çalışan bir akademisyen ve Türkiye’de sayıları çok fazla olmayan Çin uzmanlarından biri. Vuhan ve Pekin'de Çince eğitimi ve araştırma deneyimi bulunuyor. Yani karşımızda yalnızca masa başından konuşan bir akademisyen değil, sahaya temas etmiş bir araştırmacı var.

Akademisyenlerin yazdığı kitaplar zaman zaman fazla kuru olmakla eleştirilir. Prof. Üngör'ün kitabı onlardan değil alanın gerçek bir uzmanının elinden çıkma ama edebi bir metin kadar da akıcı (Kolaj:Independent Türkçe)Akademisyenlerin yazdığı kitaplar zaman zaman fazla kuru olmakla eleştirilir. Prof. Üngör'ün kitabı onlardan değil alanın gerçek bir uzmanının elinden çıkma ama edebi bir metin kadar da akıcı (Kolaj:Independent Türkçe)

Buna rağmen kitap akademik jargona boğulmuş değil. Metin ne kuru, ne de gösterişçi. Aksine, yer yer kişisel bir tını taşıyan, rahat okunan bir üsluba sahip. Özellikle yazarın Çin’le kendi ilişkisinin izlerini taşıyan önsöz, kitabın tonunu belirleyen güçlü bir başlangıç işlevi görüyor. Bu önsöz karşımızda yalnızca akademik bir kalem değil edebi hasletlere sahip gerçek bir yazarın bulunduğunu göstermeye yetiyor.

Kitap her biri bu ilginç ülkeye dair farklı bir boyutu ele alan 5 bölümden oluşuyor.

"Çin rüyası" gerçek mi, pazarlama sloganı mı?

İlk bölüm Asya devinin yükselişini tartışmaya açıyor. “Çin rüyası gerçek olur mu?” sorusu etrafında şekillenen bu bölüm, Çin’in dünya ekonomisi ve siyaseti içindeki büyüyen ağırlığını ve bu yükselişin sınırlarını tartışıyor. Burada özellikle Çin’in “zengin olmadan yaşlanan” ilk büyük ülke olabileceği tespiti dikkat çekici. Bu saptama, yalnızca büyüme rakamlarına bakarak Çin’i anlamanın yetersiz olduğunu hatırlatıyor. Demografi, üretim modeli, refah düzeyi ve toplumsal maliyetler birlikte düşünülmeden sağlıklı bir Çin okuması yapmak zor.

İkinci bölüm Çin’in siyasal yapısına odaklanıyor. Komünist Parti, devlet aygıtı, muhalefet biçimleri, milliyetçilik ve toplumsal kontrol mekanizmaları bu bölümün ana başlıkları. Üngör burada Çin’i yekpare bir yapı gibi sunmaktan kaçınıyor. Parti-devlet ilişkisi, etnik meseleler, muhalif aydınlar ve bölgesel gerilimler daha geniş bir çerçeve içinde ele alınıyor. Yazarın en net tezlerinden biri de bugünkü Çin’in sosyalist olarak tanımlanmasının giderek güçleştiği yönünde. Bunu da artan toplumsal eşitsizlikler ve piyasa mantığının belirleyici hale gelmesi üzerinden tartışıyor.

Bölümde dikkat çeken bir başka nokta, Deng Şiaoping için kullanılan “Çin’in Turgut Özal’ı” benzetmesi. Bu tür karşılaştırmalar özellikle Türkiye’deki okur açısından Çin’in dönüşümünü anlamayı kolaylaştırıyor.

Bilmediğimiz Çin

Kitabın belki de en güçlü kısmı, üçüncü bölüm: “Çin’de Yaşam, Toplum ve Kültür”. Zira Türkiye’de Çin’e dair en büyük bilgi boşluğu tam da burada başlıyor. Çin denince çoğu kişinin aklına devlet, ekonomi, teknoloji veya jeopolitik geliyor; oysa gündelik hayat, aile yapısı, din, inanç, dil ve kültürel çeşitlilik neredeyse hiç bilinmiyor.

Üngör bu alanda hem akademik bilgisini hem de kişisel gözlemlerini devreye sokarak son derece değerli bir panorama çiziyor. Çin’in tek biçimli bir yapı değil, farklı bölgelerin, iklimlerin, tarihsel deneyimlerin ve toplumsal dokuların bir arada bulunduğu devasa bir ülke olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Çin’i değişmez bir “stratejik akıl”la açıklamaya çalışan oryantalist yaklaşımlara karşı da önemli bir panzehir niteliğinde.

Dördüncü bölüm medya ve propaganda meselesine odaklanıyor. Üngör burada Çin’in ekonomik ve teknolojik gücüne rağmen kültürel ve ideolojik cazibe üretmekte Batı’nın oldukça gerisinde kaldığını savunuyor. Bu tespit ikna edici görünüyor. Çin güçlü olabilir, zengin olabilir, etkili olabilir; ancak bu, onun dünya ölçeğinde taklit edilen bir ideolojik model oluşturduğu anlamına gelmiyor.

Mao Zedong döneminde, Çin’in radikal eşitlik fikri üzerinden küresel sol üzerinde 1960'larda kurduğu ideolojik etkinin bugün büyük ölçüde kaybolmuş olması da bu açıdan dikkat çekici bir gözlem.

Son bölüm ise dış politikaya ayrılmış. “Çin dünyayı ele mi geçirecek?” sorusu etrafında şekillenen bu bölüm, güncel jeopolitik tartışmalarla doğrudan bağlantı kuruyor ve kitabın genel çerçevesini tamamlıyor.

Bütün bunlara rağmen kitabın eksiksiz olduğu söylenemez. Bana göre en önemli eksikliklerden biri, Çin’in bugünkü yükselişini mümkün kılan tarihsel temelin, özellikle Mao döneminin kurucu rolünün biraz yüzeysel geçilmesi. Deng sonrası reformların ekonomik gelişimde oynadığı role hiç şüphe yok ancak bu sıçramanın önkoşullarını hazırlayan ilk 30 yılın tarihsel ağırlığı daha derin işlenebilirdi sanki… 

Yine de bu eleştiri kitabın değerini hiçbir şekilde azaltmıyor. Çin Hakkında Bilmek İstemedikleriniz, adının tersine, Çin hakkında gerçekten bilmemiz gereken temel çerçeveyi berrak ve okunabilir bir özet sunuyor.

Giderek iki kutuplu hale gelen dünyada yalnızca bir kutbu tanıyıp diğerine karşı cehaletle yetinmek mümkün değil. Çin’i anlamak isteyen ama propaganda metinleriyle ideolojik polemikler arasında kaybolmak istemeyen okur için bu kitap güçlü bir başlangıç sunuyor. Özellikle konuya ilk kez eğilecek genç okurlar için yerinde, faydalı ve sahici bir giriş kapısı niteliğinde.

*Çin Hakkında Bilmek İstemedikleriniz, İletişim Yayınları, 2025, 176 sf.

© The Independentturkish


ABD Yüksek Mahkemesi, Kongre binasına yapılan baskın davasında Steve Bannon'ın mahkumiyetinin bozulmasının önünü açtı

Bannon, Washington'da kararın açıklanmasının ardından mahkeme salonundan ayrılıyor (AP)
Bannon, Washington'da kararın açıklanmasının ardından mahkeme salonundan ayrılıyor (AP)
TT

ABD Yüksek Mahkemesi, Kongre binasına yapılan baskın davasında Steve Bannon'ın mahkumiyetinin bozulmasının önünü açtı

Bannon, Washington'da kararın açıklanmasının ardından mahkeme salonundan ayrılıyor (AP)
Bannon, Washington'da kararın açıklanmasının ardından mahkeme salonundan ayrılıyor (AP)

ABD Yüksek Mahkemesi dün, Başkan Donald Trump'ın eski danışmanı Steve Bannon'ın 6 Ocak 2021'deki Kongre binasına yapılan baskınla ilgili mahkumiyetinin bozulmasının önünü açtı.

Aşırı sağın önde gelen isimlerinden olan Bannon, 2021'deki baskını araştıran bir kongre komitesi önünde ifade vermeyi reddettiği için 2024 yılında dört ay federal hapishanede kaldı.

Ancak Bannon, mahkumiyet kararının bozulması için Yüksek Mahkemeye başvurdu; bu hamle, şubat ayında Trump yönetimi tarafından da desteklendi.

Geçici Başsavcı Todd Blanch, bu hamleyi önceki yönetimin "adalet sisteminin siyasallaştırılması" olarak adlandırdığı durumu düzeltmek olarak nitelendirdi.

Dün yayınlanan kısa ve imzasız bir kararda, Yüksek Mahkeme Bannon'ın itirazını kabul etti, mahkumiyetini onaylayan temyiz mahkemesi kararını bozdu ve davayı alt mahkemeye geri gönderdi.

Bannon, Trump'ın ilk başkanlık kampanyasının beyniydi ve Ağustos 2017'de Beyaz Saray baş stratejisti görevinden alındı.

 2020 başkanlık seçimlerinde, Demokrat aday Joe Biden'ın kazandığı seçimlerde, seçmen hileleri iddialarını destekleyen önde gelen isimlerden biriydi.

Bannon, başka bir davada ise geçen yıl ABD-Meksika sınırına duvar inşa etmeyi amaçlayan özel bir proje için fon sağlayan bağışçıları dolandırmaktan suçunu kabul etmişti.

Duvarın inşası, Trump'ın seçim kampanyasının en önemli vaatlerinden biriydi.

Bannon da bu konuyla ilgili federal suçlamalarla karşı karşıya kaldı, ancak Trump'ın ilk başkanlık döneminin sonunda affedildi.


Netanyahu savaşın devam etmesini istiyor... Trump savaşı durdurursa buna karşı çıkmayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
TT

Netanyahu savaşın devam etmesini istiyor... Trump savaşı durdurursa buna karşı çıkmayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında (AFP)

İsrail yönetimi, savaşın durdurulması ihtimalini ciddiye aldığını ve böyle bir durumda ateşkese bağlı kalacağını vurgularken, ülkede normal hayata dönüş hazırlıkları da başladı. Bu kapsamda önümüzdeki pazar günü okulların yeniden açılması ve cumartesi günü futbol karşılaşmalarının başlatılması planlanıyor. Ancak İsrail tarafı, İran’ın mevcut aşamada savaşı sona erdirmeyi planlamadığı görüşünü sürdürüyor. Bu nedenle Tel Aviv yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’a tanıdığı sürenin sona ermesiyle birlikte büyük bir askeri tırmanışa hazırlık yapıyor. Ayrıca, İran Dini Lideri Ali Hamaney’e yönelik suikastın kırkıncı gününde ciddi bir gerilim yaşanabileceği değerlendiriliyor.

Öte yandan İsrailli yetkililer, Trump’ın aksi yönde bir karar alarak savaşın anlaşmayla ya da anlaşma olmaksızın sona erdirilmesine yönelebileceğini de göz ardı etmiyor. Böyle bir senaryoda İsrail’in, savaşı sona erdirmeyi kabul etmesi karşılığında bazı ‘telafi edici’ adımlar talep etmesi bekleniyor. Bu talepler arasında Lübnan’daki askeri operasyonların sürdürülmesi, Gazze Şeridi’ne ilişkin anlaşmanın İsrail lehine yeniden düzenlenmesi ve Batı Şeria’da ilhak yönünde ilerleyen yerleşim projelerine onay verilmesi yer alıyor. Bu çerçevede İsrail’in, Lübnan, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın İran ile yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın dışında tutulmasını isteyebileceği ifade ediliyor.

Trump’ın tehditlerine boyun eğmemek

İsrail Kan 11 televizyonu, İran ile yakın ilişkilere sahip bir ülkenin yabancı bir diplomatına dayandırdığı haberinde, “İranlılar, Trump’ın aşağılayıcı ültimatomuna boyun eğmeyecek” değerlendirmesine yer verdi. Haaretz ve Yedioth Ahronoth gazeteleri de bu görüşe katılarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, müzakerelerin başarısız olması halinde İran’daki enerji tesisleri ve sivil altyapıya yönelik saldırılar için ABD Başkanı Donald Trump’tan onay almaya hazırlandığını yazdı.

İsrailli yetkililer, İran ile ABD arasındaki müzakerelerin kaçınılmaz olarak başarısız olacağını savunuyor. Buna gerekçe olarak tarafların uzlaşmaz tutumları gösterilirken, Tahran’ın 15 maddelik plan kapsamında kabul etmeye hazır olduğu azami seviyenin, Washington’un belirlediği asgari şartları karşılamadığı ifade ediliyor. Bu çerçevede İsrail’in, Tel Aviv’in ‘kirli operasyonlar’ yürütmekle görevlendirileceği yeni bir gerilim sürecine hazırlandığı belirtiliyor.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, Haziran 2025’teki savaş sırasında aynı ifadeyi kullandığı ve bu sözlerin İsrail tarafından bir iltifat olarak kabul edildiği hatırlatılıyor. Bu nedenle söz konusu ifadenin bugün de itirazla karşılanmadığı, aksine benimsendiği kaydediliyor. Haberde ayrıca, İran’da üst düzey rejim yetkililerine yönelik suikastların İsrail tarafından gerçekleştirildiği, ABD’nin ise uluslararası kamuoyundaki tartışmalar nedeniyle bu tür operasyonlara doğrudan dahil olmak istemediği belirtiliyor. Bunun yanı sıra Washington’un, İran halkına zarar verebilecek altyapı yıkımlarını da doğrudan üstlenmeyerek bu tür adımları İsrail’e bıraktığı ifade ediliyor.

Gazze’ye bağlılık

Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yer alan el-Bureyc Mülteci Kampı’ndaki bir çöp sahasında geri dönüştürülebilir malzeme arayan çocuklar (AFP)Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yer alan el-Bureyc Mülteci Kampı’ndaki bir çöp sahasında geri dönüştürülebilir malzeme arayan çocuklar (AFP)

İsrail’in bu alanda İran’a yönelik planının, daha önce ‘Dahiye doktrini’ olarak bilinen ve bu savaşla birlikte ‘Gazze modeli’ şeklinde anılan stratejiye dayandığı belirtiliyor. Bu yaklaşım, Beyrut’un güney banliyölerinde önceki operasyonlarda görüldüğü gibi, geniş çaplı ve yıkıcı bir imha politikasını ifade ediyor.

Ynet’in stratejik işler editörü Ron Ben-Yishai’ye göre, İsrail ordusu ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın ulusal altyapısına kademeli zarar verecek hava saldırıları düzenlenmesi konusunda mutabakata vardı. Artarak derinleşmesi öngörülen bu hasarın, İran yönetimini vatandaşlarına elektrik, ulaşım ve ticaret gibi temel hizmetleri sağlayamaz hale getirebileceği ve bunun da rejimin varlığını ciddi şekilde tehdit edebileceği değerlendiriliyor.

Ben-Yishai, bu stratejinin temel sorununun zaman alması olduğunu belirtti. Bu sürecin, İran yönetimine ve halkına duruma uyum sağlama ve geçici çözümler üretme imkânı tanıyabileceğini ifade eden Ben-Yishai, aynı zamanda petrol ve gaz krizinin derinleşmeye devam edeceğini, İsrail’de hayatın aksayacağını ve ABD güçlerinin yıpranacağını kaydetti. Bu nedenle daha kısa sürede sonuç verecek alternatif bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Dahiye doktrini

Beyrut’un güney banliyösünde Hizbullah mensuplarının yoğun olduğu iddia edilen bir bölgeden yükselen dumanlar (DPA)Beyrut’un güney banliyösünde Hizbullah mensuplarının yoğun olduğu iddia edilen bir bölgeden yükselen dumanlar (DPA)

Çatışmaları daha hızlı ve Washington ile Tel Aviv açısından kabul edilebilir koşullarda sona erdirebilecek seçeneklerden birinin, İsrail’de ‘Dahiye doktrini’ olarak bilinen yaklaşımın uygulanması olduğu belirtiliyor. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre bu ilke, başkentteki belirli mahalle ve bölgelerden, tercihen rejime yakın olduğu düşünülen yüz binlerce sivilin, tüm medya kanallarından yapılan ön uyarılarla toplu şekilde tahliye edilmesini öngörüyor.

Sivillerin tahliyesinin ardından ise söz konusu mahalle ya da bölgenin yoğun hava bombardımanıyla tamamen yok edilmesi hedefleniyor. Bu yöntemin, İkinci Lübnan Savaşı sırasında Beyrut’un güney banliyölerinde uygulanarak Hizbullah’ı ateşkese zorladığı, 2024 yılında Kuzeyin Okları Operasyonu kapsamında da geliştirilmiş bir versiyonuyla yeniden devreye sokulduğu ifade ediliyor.

Bu değerlendirmelerin, hassas istihbarat analizlerine dayandığı belirtilirken, çoğu askeri kökenli olan uzmanların, mevcut rejimin ne kadar süre ayakta kalacağı ve savaş sonunda belirlenecek uzlaşma şartlarının ne olacağı netleşmeden, İran’ın çevresi için oluşturduğu varoluşsal tehdidi ne zaman kaybedeceğini öngörmenin mümkün olmadığı görüşünde olduğu aktarılıyor.