Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Usame bin Ladin, Turabi'nin arabuluculuğunun ardından Iraklı istihbarat yetkilisiyle görüştü

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (2)

TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Usame bin Ladin, Turabi'nin arabuluculuğunun ardından Iraklı istihbarat yetkilisiyle görüştü

Salim el-Cumeyli (Şarku’l Avsat)
Salim el-Cumeyli (Şarku’l Avsat)

Irak, İran'la yaptığı uzun savaştan ‘galip’ çıktı. Saddam Hüseyin, Ayetullah Humeyni'nin Baas rejimini devirme hayalini gerçekleştiremeden ‘ateşkes kadehinden zehir içtiğini’ görene kadar yaşadığına seviniyordu. Bundan sonra Irak rejiminin, yaralarını sarmakla ve devasa borçlarını ödemekle meşgul olacağı izlenimi oluştu. Kimse Saddam Hüseyin’in Kuveyt’in işgalinin neden olduğu ağır yaptırımlar sonucunda intihar etmesini beklemiyordu. Dönemin Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed, Irak Devlet Başkanı tarafından kendisine sunulan bir güvenlik anlaşması taslağını Bağdat'ta imzalamayı reddettiği için Kuveyt ile gerilim yaşandığını herkes biliyorduysa da birçok gözlemci, krizin tam bir işgal ve ilhak ilanı noktasına ulaşmasını beklemiyordu.

Bunun yaşandığına inanmak güç olsa da Irak Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı, 2 Ağustos 1990 sabahı, Genelkurmay Başkanlığı karargahına çağrılarak bir subay tarafından Özel Cumhuriyet Muhafızları birliklerinin gece Kuveyt'e girdiği yönünde bilgilendirildiler.

Aralarında ABD masası şefi Cumeyli’nin de olduğu İstihbarat Servisi yetkilileri Kuveyt’in işgali haberini radyodan duydular. İşgalin ne zaman yapılacağının sadece üç kişi tarafından bilinen bir sır olduğu anlaşıldı. Bu kişiler, Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, damadı Hüseyin Kamil el-Mecid ve onun akrabası Ali Hasan el-Mecid’den başkası değildi.

İstihbarat Servisi, tamamen yeni bir durumla karşı karşıyaydı. Cumeyli, Kuveyt'in işgalini, ‘Irak rejiminin belini büken ve ekonomisini yok eden, toplumda erozyona yol açan, kalkınmayı durduran ve rejimi tekrar tekrar yinelenen tehditlere ve teftiş komitelerine karşı savunmasız bırakan bir ablukaya sokan büyük bir hata’ olarak tanımlıyor.

Kuveyt'te koalisyon güçlerine teslim olan Iraklı askerler (Getty)
Kuveyt'te koalisyon güçlerine teslim olan Iraklı askerler (Getty)

Irak, etrafı uluslararası kararlar, yaptırımlar ve rejimin yaptıklarına dair bölgesel kategorik kınamalarla çevrili, tecrit edilmiş bir adaya dönüştü. ABD güçleri, Irak ordusuna ağır kayıplar verdirdi. Irak muhalefeti, daha önce asla hayalini dahi kuramayacakları bir fırsat yakaladı. Irak rejiminin Kuveyt'i işgal ederek siciline işlediği ağır suç, daha sonra ABD’nin eski Başkanı George W. Bush yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarını bahane ederek 2003 yılının mart ayında Irak'ı işgalinin önünü açtı.

ABD yönetimi, işgali haklı göstermek amacıyla Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu ve Saddam Hüseyin rejiminin El Kaide ile ilişkileri olduğu şeklinde çeşitli bahaneler öne sürdü. Cumeyli, İran'ın tanınmış bir Iraklı muhalif aracılığıyla uydurma ve yanıltıcı bilgilerin aktarılmasında önemli bir rol oynadığını belirtti.

Yirmi yıldır Saddam Hüseyin rejimi ile El Kaide arasında bir bağ olup olmadığı konusunda süregelen bir tartışma söz konusu.

Röportajı yaptığım Cumeyli’nin Suriye’deki Müslüman Kardeşleri kullanarak o sıra Sudan'da olan El Kaide lideri Usame bin Ladin'e ilk sözlü mesajı gönderen kişi olması tamamen bir tesadüftü. İlk girişim sekteye uğramıştı, ancak İslamcı lideri ve Ömer el-Beşir rejiminin kurucu babası Şeyh Hasan el-Turabi'nin arabuluculuğu Usame bin Ladin'in, ABD işgalinden sonra başka bir davada idam edilen Irak İstihbarat Servisi Şefi Faruk Hicazi ile görüşmesinin önünü açtı.

Sözü Cumeyli’ye bırakıyorum:

Kuveyt’in işgalinden önce Suudi Arabistan ile aramızda taraflardan hiçbirinin diğerinin iç işlerine karışmamasını ve topraklarında casusluk faaliyetleri ve operasyonlar yürütmemesini öngören bir güvenlik anlaşma vardı. İlişkilerimiz iyiydi, ama bu anlaşma resmen değilse de Kuveyt'in işgaliyle fiilen sona erdi. Suudi Arabistan ile Irak muhalefeti arasındaki görüşmeler yapıldığına dair duyumlar almaya başladık. Başkana (Saddam Hüseyin) Suudi Arabistan ile güvenlik anlaşmasını iptal etmeyi önerdiğimiz bir rapor yazdık, ama o bu öneriyi reddetti. Daha sonra kendisine bu konuda aylık olarak rapor vermemizi istedi. Daha sonra Suudi Arabistan’ın rejim değişikliğini desteklemeye başladığı sonucuna vardı. Bu doğrultuda Iraklı kurumların ‘özellikle ABD’nin askeri varlığını baltalamak için tüm gücüyle çalışması’ talimatı verdi.

Başkan tarafından bizzat böyle bir talimat yayınlandığında, ilgili tüm kurumların bu talimatın uygulanmasına katkıda bulunabilecek tüm belgeleri araştırması gerekir. O dönemde İstihbarat Servisi’nin Suriye Masası şefiydim. Suriye’de Adnan Ukla'nın liderliğindeki Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ile ilişkilerimiz vardı. Adnan'ın kardeşi Abdulmelik, İhvan'ın Usame bin Ladin ile bağlantıları olduğunu ve ona mesajımızı iletebileceklerini söyledi. Onu çağırdım ve Bağdat'ta bir otelde onunla görüştüm. Bunu yapmaya hazır olduğunu bir kez daha yineledi. Usame bin Ladin’e artık ABD güçlerini Arap Yarımadası'ndan ve bölgeden çıkarma gibi ortak bir hedefimiz olduğuna ve bu konuda iş birliği yapabileceğimize dair sözlü bir mesajı iletti. Abdulmelik’e 10 bin dolar kadar yol harçlığı verdik.

Hasan Turabi (ortada) Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin (sağda) rejimi ile El Kaide Lideri Usame bin Ladin (solda) arasında bir görüşmeye arabuluculuk yaptı  (Reuters / Getty)
Hasan Turabi (ortada) Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin (sağda) rejimi ile El Kaide Lideri Usame bin Ladin (solda) arasında bir görüşmeye arabuluculuk yaptı  (Reuters / Getty)

Yaklaşık bir ay kadar sonra geri döndü ve bize bin Ladin'in oldukça katı bir tutum sergilediğini ve Irak'taki rejimin kafir bir rejim olduğunu defalarca kez tekrarladığını bildirdi. Onun ABD güçlerinin gelişine de bunun sebep olduğunu, (Irak rejimi) temsilcileriyle herhangi bir görüşmeye ya da onunla iş birliğine yer olmadığını söylediğini aktardı. Tabii burada 1990’lı yılların başlarından bahsediyoruz. Henüz El Kaide 11 Eylül saldırılarının gerçekleştirmemişti. O gün İstihbarat Servisi yetkililerinden Faruk Hicazi'den Usame bin Ladin'den başka bir kanal üzerinden benzer bir yanıtın daha geldiğini duydum. Hicazi'nin daha sonra Hartum'u ziyaret ettiğini ve görüşmeye katıldığı öğrenilen Sudanlı bir siyasetçi ve din adamının (Dr. Hasan et-Turabi) arabuluculuğunun ardından Usame bin Ladin ile görüştüğünü anladım. Hicazi, Başkana görüşmeler hakkında bilgi verdi. El Kaide ile herhangi bir iş birliği yoktu. George W. Bush’un Başkanın Usame bin Ladin'e temsilci gönderdiğini söylediğinde kastettiği buydu. Bence El Kaide ile Irak arasında herhangi bir iş birliği olmadığını biliyordu, ama işgali haklı göstermek amacıyla bundan bahsetmekten kaçındı.

Burada başka bir kaynaktan alıntı yapmak için Cumeyli röportajına biraz ara vereceğim. Kaynak, Usame bin Ladin'in görüşmede, El Kaide’nin Irak'a taşınması ve orada bir kamp kurması ihtimalini sorduğunu söyledi. Saddam Hüseyin’in Hicazi'ye bu konuda ne düşündüğünü sorduğunu aktaran kaynak, Hicazi’nin El Kaide’yi kontrol etmenin zor olacağı ve onlara ev sahipliği yapmanın büyük bir bedel ödemeye yol açacağı yanıtını verdiğini ve bu yüzden Saddam Hüseyin’in, Bin Ladin'in mesajına cevap verilmemesi talimatı verdiği ve bağlantıların kesildiğini belirtti.

Cumeyli, Turabi'nin Saddam Hüseyin rejimiyle güçlü ilişkileri olduğunu teyit ederken Sudanlı İslamcı liderin Irak'tan destek alıp almadığını bilmediğini söyledi.

George Bush yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırılarını 2003’te Irak’ın işgalini haklı göstermek için kullanmaya çalıştı (Getty)
George Bush yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırılarını 2003’te Irak’ın işgalini haklı göstermek için kullanmaya çalıştı (Getty)

Batı ülkelerinin istihbarat servisleri, 11 Eylül saldırılarından sonra saldırıların faillerinden biri olan Muhammed Atta ile Irak İstihbarat Servisi’nden bir yetkili arasında Prag yakınlarındaki bir otelde bir görüşme yapıldığını bildirdi. Iraklı istihbaratçının adı İbrahim el-Ani idi ve Ahmed el-Ani kod adını kullanıyordu.

Böyle bir görüşme yapıldığını inkar eden Ani ile birlikte soruşturmaya katılan Cumeyli, Ani’nin kaynaklarından biriyle görüşmek için otele gittiğini, ancak otelde garip bir hareketlilik hissedince geri döndüğünü, Muhammed Atta'yı görmediğini ve onunla tokalaşmadığını söylediğini aktardı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra hapishanede Ani ile görüşerek soruyu ona tekrar sorduğunu söyleyen Cumeyli, daha önce söylediklerinin harfi harfine doğru olduğunu ve İstihbarat Servisi’nden hiçbir şey saklamadığını söylediğini anlattı.

Abdurrahman Yasin'in hikayesi

1990'lı yıllarda ABD ile Irak arasındaki ilişkilerinde soruna yola açan bir diğer çetrefilli dosya ise Abdurrahman Yasin dosyasıydı. Yasin Irak'ta hapse atılan Irak asıllı bir ABD vatandaşıydı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra ortadan kayboldu ve daha sonra izine rastlanmadı.

New York'taki Dünya Ticaret Merkezi, 1993 yılında, iki Iraklı kardeşin de aralarında bulunduğu bir grup El Kaide üyesi tarafından bombalı saldırıya uğradı. ABD’li yetkililer, bu iki kardeşi tutukladı, fakat delil yetersizliğinden Abdurrahman Yasin adlı kişiyi serbest bırakmak zorunda kaldılar. O günlerde yasalar bugünkü kadar katı değildi. Yasin, Ürdün'e gitmek üzere ABD’den ayrıldı ve ardından Irak'a geçti.

Abdurrahim Yasin’in 1993'te Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurmaya teşebbüsten ABD makamlarında arandığını gösteren ilan. Yasin daha sonra Felluce’de hapishanedeyken ortadan kayboldu (Şarku’l Avsat)
Abdurrahim Yasin’in 1993'te Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurmaya teşebbüsten ABD makamlarında arandığını gösteren ilan. Yasin daha sonra Felluce’de hapishanedeyken ortadan kayboldu (Şarku’l Avsat)

ABD güvenlik servisleri bir süre sonra Yasin’in patlamada kullanılan ve bir kamyona yerleştirilen devasa bombanın yapımına karıştığını kanıtladılar. ABD’li yetkililer, Yasin’in Irak'ta olduğunu ve bunun Irak istihbarat servislerinin bilgisi dahilinde olduğunu öne sürdüler. (Yasin’in) Irak'ta olduğunu biliyorduk, ama nerede olduğunu bilmiyorduk. Onu 6 ay boyunca aradık. Ardından onu Bağdat'ın ünlü eş-Şiya semtinde bir otomobil tamirhanesinde çalışırken bulduk. Yasin’i tutuklayıp hapse attık ve Yasin’in Irak'ı terör olaylarına karıştırmak için gönderildiğinden çekinen Başkan’a haber verdik. Daha sonra ABD’li yetkililere Yasin’in Irak’ta olduğunu bildirme kararı alındı. New York'taki istihbarat şubesi müdüründen ABD istihbaratıyla temasa geçip Yasin’i yakaladığımızı ve Dünya Ticaret Merkezi'ne bombalı saldırı olayıyla ilgili tüm bilgileri edindiğimizi bildirmesini istedik. Sorgulaması sırasında her şeyi itiraf eden Yasin, olayı anlattı ve 1991 yılında (1990-1991 Körfez Savaşı'nda) ABD ordusunun Irak güçlerini Kuveyt'ten püskürtmesine misilleme olarak saldırı girişiminde bulunduklarını söyledi. Adam ABD vatandaşıydı ve suç ABD topraklarında işlenmişti.

ABD’liler, bilgilerin kendilerine yazılı olarak gönderilmesini talep ettiler. Başkanın yanıtı açıktı: “Onlar için rapor yazmıyoruz. Eğer durumu anlamamızı istiyorlarsa konuyu doğrudan bizimle konuşsunlar” dedi. Böylece, sorun 1993 yılından 2001 yılına kadar sürüncemede kaldı. Adamı Kazımiye'de güvenlikli küçük bir binada tutuyorduk. Binanın en üst katında İran'la yaşanan savaştan önce Irak semalarında uçarken uçağı düşürülen İranlı pilot vardı.

ABD’liler 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yeniden Irak'ın terörü desteklediği meselesini gündeme getirdiler. Biz de İstihbarat Servisi’nde Yasin’in ABD’ye teslim edilmesi konusunu yeniden değerlendirmeye karar verdik. Mısır istihbaratını devreye soktuk. ABD’liler Yasin’in teslim alınması için bir uçak göndermeyi kabul ettiler, ancak Başkan ABD’den bir uçağın Irak’a gelişini kabul etmedi. ABD’li yetkililerin Mısır’a ait bir uçakla gelmelerini önerdik. Başkan buna itiraz etmedi. Fakat daha sonra ABD’lilerin Yasin’i teslim aldıklarına dair belgeyi imzalamak istememeleri yüzünden yeni bir düğüm ortaya çıktı. Başkan daha sonra Yasin’i başka bir şekilde aldıklarını iddia edeceklerinden ve Irak'ı suçlayacaklarından çekindi. Böylece adam Irak’ta tutuklu kalmaya devam etti. İşgalden sonra Felluce'deki bir hapishaneye nakledildi ve orada ortadan kayboldu. O günden beri de ona ne olduğu hakkında hiçbir şey bilinmiyor.

Burada röportajımızın seyrini Irak ve İran’ın birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri darbelere yönlendirmeyi teklif ettim ve Cumeyli bunu kabul etti.

Karaçi’de kıyasıya bir mücadele

İran ile Irak arasındaki savaşın 1986 yılında zirveye çıktığı dönemde İran istihbaratı, Karaçi'de Irak İstihbarat Servisi Şube Müdürü N. Abdusselam’ı hedef aldı. Abdusselam, arabasının camı açık olduğu halde kalabalık bir pazardan geçiyordu. İranlı ajanlardan biri ona yaklaştı ve arabaya bir el bombası attı. Abdusselam, kendini arabadan atamadı ve patlama sonucunda öldü. Dönemin Irak İstihbarat Servisi Şefi Fazıl el-Burak şehidin annesini teselli etmeye gittiğinde o kadar etkilendi ki, ona katillerin başlarını Bağdat'a getireceğinin sözünü verdi.

İstihbarat Servisi, dört failin de kimliğini belirlemek için büyük çaba sarf etti. İstihbarat üyeleri K.B. ve M.C. liderliğinde özel bir operasyon timi Karaçi'ye gönderildi. İyi düşünülmüş bir planla infazcılardan ikisi intikam için donatılmış ve özel olarak kiralanmış bir daireye çekildi. Daireye girer girmez pusuya düşürüldüler ve ölüme mahkum edildiler. O sıra başlarının diplomatik postaya ait bir çanta içinde Bağdat'a getirildiği bildirildi.

İran Beyrut'ta Irak’ı hedef aldı

Şarku'l Avsat gazetesi, 1981 yılında Irak’ın Beyrut'taki Büyükelçiliğinin bombalanması olayını manşetten duyurdu
Şarku'l Avsat gazetesi, 1981 yılında Irak’ın Beyrut'taki Büyükelçiliğinin bombalanması olayını manşetten duyurdu

Beyrut, 1981 yılında, İran istihbaratının Irak’ın Beyrut Büyükelçiliğine yönelik şiddetli bir saldırısına tanık oldu. Patlamada, aralarında şair Nizar Kabbani'nin eşi Belkıs er-Ravi’nin de olduğu onlarca insan hayatını kaybetti.

Cumeyli, olayı şöyle anlattı:

Lübnan, 1975 yılından itibaren iç savaşa girdi ve Suriye için tam bir nüfuz alanı haline geldi. Irak’ın Lübnan’da diplomatik ve istihbarat varlığı Suriye’yi rahatsız ediyordu. Ancak Irak, İran'la yaşanan savaşla meşgul olduğundan Suriye ile karşı karşıya gelmedi.

 

Suriyeli istihbarat servisleri, 1981’deki bombalı saldırıdan önceki gün arabaların bina giriş izni almak için durmak zorunda oldukları demir bariyerin mekanizmasını bozarak Irak’ın Beyrut Büyükelçiliğinin bombalanması olayında aktif rol aldı. Mekanizmanın bozulması İslami Dava Partisi'nden Ebu Meryem el-Karadi adlı canlı bombanın büyükelçilik ana binasına girip binayı tamamen havaya uçurmasının önünü açtı.

Muhammed Mehdi el-Hekim'in Hartum'da öldürülmesi

Daha sonra Irak ile İran arasında özellikle 1988 yılında yoğunlaşan karşılıklı darbeler Sudan'a kadar uzanacaktır. İslami Dava Partisi'nin kurucularından Muhammed Bakır el-Hekim'in kardeşi Muhammed Mehdi el-Hekim, Irak'tan kaçmayı başardıktan sonra yurt dışında İran yanlısı muhalefet içinde aktif bir rol üstlendi. Irak rejiminin düşmesi ve İran'la iş birliği içinde olan İslami bir rejim kurulması çağrısında bulunuyordu. Sudan’da Dr. Hasan et-Turabi ile de görüştüğü bir konferansa katıldığı sırada hedef alınmasına karar verildi.

Saldırı, kaldığı otelde düzenlendi. Saldırıyı düzenleyen istihbarat üyelerinden biri Hartum Uluslararası Havaalanı’na giderek yeni gelen ve Bağdat'a dönmek üzere olan Irak Havayolları uçağına son anda binmeyi başardı. Saldırıyı gerçekleştiren ikinci istihbarat üyesi, bıraktığı pasaportunu almak için Irak’ın Hartum Büyükelçiliğine gitmişti. Bu esnada Sudanlı güvenlik güçleri büyükelçiliğin etrafını sardı ve büyükelçilik binasından ayrılanların kimliklerini kontrol etmeye başladı. İstihbaratçının önce büyükelçilik binasından çıkması, ardından Irak Havayolları’nın haftalık uçuş gerçekleştiren uçağıyla Irak'a kaçması için bir plan yapılması gerekiyordu.

Büyükelçinin arabasıyla büyükelçilikten kaçırılarak büyükelçinin rutin prosedürlerinden geçirilmeden Hartum Uluslararası Havaalanı yakınlarına civarına götürülen istihbaratçı, Sudanlı üst düzey bir güvenlik yetkilisi tarafından gece saat 21.00 sularında havaalanının dış çitinden havaalanına sokuldu. Öncesinde Saddam Uluslararası Havaalanı’nda (şimdiki adı Bağdat Uluslararası Havaalanı) özel harekat görevlileri ile Hartum'a giden Irak uçağının pilotu arasında bir toplantı yapılmıştı. Pilot, görev hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Pilottan piste inerken uçağın ışıklarıyla bir sinyal vermesi istendi. Işıkları dönüşümlü olarak üç kez kapatıp açacaktı. Böylece istihbaratçı ve onu kaçıran kişi mesajı alacaktı. Ayrıca pilottan pistin başında birkaç dakika durması, arka kapının (acil durum kapısı) açılmasına izin vermesi ve arka kapı kapanıp kalkış için sinyal alana kadar hareket etmemesi istendi. Tüm bunların yapılabilmesi için iki istihbarat üyesi uçuş görevlisi ve uçuş ekibinin bir üyesi olarak uçakta kimlikleri gizlenerek yer aldı. Plan başarılı oldu ve istihbaratçı, ne pilot ne de yolcular neler olduğunu anlamadan Bağdat'a geri döndü.



Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
TT

Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)

Irak’ın batısında, Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı noktalara bugün şafak vakti düzenlenen hava saldırılarında ölü, yaralı ve kayıp sayısının 260’ı aştığı bildirildi. Söz konusu saldırı, milis grupları hedef alan en şiddetli saldırılardan biri olarak değerlendirilirken, bölgede artan gerilim ve saldırının sorumluluğuna ilişkin karşılıklı suçlamalar da sürüyor.

Enbar vilayetindeki bir güvenlik kaynağı, hava saldırılarının Halk Seferberlik Güçleri bünyesindeki Ensarullah el-Evfiya hareketine bağlı 19. Tugay’a ait üç noktayı hedef aldığını söyledi. Saldırıların, Irak-Suriye sınırında yer alan el-Kaim ilçesine bağlı Akkaşat bölgesinde gerçekleştiği belirtildi.

Kaynak, güçlü bombardımanın askeri sağlık birimleri, ikinci tabur ve destek birliğine ait karargâhları hedef aldığını ifade etti. Saldırılarda 99 kişi hayatını kaybetti, 43 kişi kayboldu ve bazıları ağır olmak üzere yaklaşık 123 kişi yaralandı.

Ayrıca saldırıyı gerçekleştiren savaş uçaklarının bombardımanın ardından da bölge üzerinde uçuşlarını sürdürdüğü aktarıldı. Hedef alınan noktalara ulaşmaya çalışan ambulans ekiplerinin de hava saldırılarına maruz kaldığı, bu nedenle yaralıların tahliyesi ve hastanelere sevkinin geciktiği kaydedildi.

Kimliği açıklanmayan savaş uçaklarının bugün erken saatlerde Akkaşat bölgesinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait bir noktaya şiddetli bir hava saldırısı düzenlediği bildirilmişti. İlk belirlemelere göre saldırıda çok sayıda militanın öldüğü ve bazılarının yaralandığı açıklanmış, enkaz altında kayıp kişilerin aranması sürdükçe bilanço daha da yükselmişti.

dfgth
Halk Seferberlik Güçleri üyeleri, Musul’un güneyindeki karargahlarından birini hedef alan hava saldırısında yaralanan bir meslektaşlarına ilk yardım uyguluyor. (Reuters)

Diğer yandan Ensarullah el-Evfiya hareketi, saldırının arkasında İsrail ve ABD’nin olduğunu iddia ederek, bombardımanın ‘terör örgütleri için boşluk yaratmayı ve bölgeyi yeniden kaosa sürüklemeyi amaçladığını’ savundu.

Hareket, hedef alınan 19. Tugay mensuplarının ‘sınırları koruma ve silahlı örgütlerin sızmalarını önleme görevini yerine getirdiğini’ belirtti.

Ensarullah el-Evfiya, yaşanan olayla ilgili olarak Irak hükümetini ‘anayasal ve etik sorumluluk’ taşımakla suçladı ve olayın ciddiyetine uygun resmi bir tavır alınması çağrısında bulundu. Hareket ayrıca 19. Tugay’ın Irak Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı’na bağlı resmi bir birim olduğunu vurguladı.

Ensarullah el-Evfiya, İran destekli Irak İslami Direnişi çatısı altında yer alan gruplardan biri olarak biliniyor.

ABD, 2024 yılında bu hareketi ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırmıştı. Bu karar, hareketin Ürdün ve Suriye’deki Amerikan güçlerine yönelik saldırılara karışması ve Gazze savaşı sırasında İsrail’e roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemesi iddialarına dayanıyordu.

Kerkük’te saldırılar

Paralel bir gelişme olarak, Irak’ın kuzeyinde bulunan Kerkük kenti yakınlarındaki bir Halk Seferberlik Güçleri noktasına da bugün şafak vakti hava saldırısı düzenlendi. Olayın ardından güvenlik güçleri bölgeyi kuşatarak inceleme başlattı.

Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Halk Seferberlik Güçleri’ne ait hedeflere yapılan bu saldırıları ‘haksız saldırılar’ olarak nitelendirerek, ülke egemenliğinin açık bir ihlali olduğunu bildirdi.

frgt
Askeri tatbikatlar sırasında Halk Seferberlik Güçleri bayrağı taşıyan savaşçılar (Arşiv – Halk Seferberlik Güçleri)

Komutanlık tarafından yapılan açıklamada, “Tekrarlayan sistemli ihlaller ve saldırılar, toplumsal barışı tehdit ederek güvenlik ve istikrarın temellerini sarsabilir ve Irak halkı arasında rahatsızlık yaratabilir” ifadesi yer aldı.

Açıklamada, son saldırıların bugün Kerkük ve Enbar vilayetlerinde gerçekleştiği, geçtiğimiz günlerde ise Vasıt ile Babil vilayetinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait diğer noktalara hava saldırıları düzenlendiği belirtildi.

Yerel kaynaklara göre, önceki saldırılarda bir mühimmat deposunun hedef alınması sonucu depodaki mühimmat patlamış ve parçalar çevredeki yerleşim alanlarına saçılmıştı. Bu olayda bir kadın hayatını kaybetmiş, oğlu yaralanmış ve bazı Halk Seferberlik Güçleri mensupları da saldırıda zarar görmüştü.

Bu saldırılar, bölgede süregelen savaş ortamı ve güvenlik gerilimleri çerçevesinde gerçekleşiyor. İran destekli silahlı gruplara ait hedeflerin sık sık vurulmasıyla eş zamanlı olarak, bu grupların ABD ve İsrail çıkarlarına yönelik karşı saldırılar düzenlediği, bunu ‘direnişi destekleme’ çerçevesinde yaptıkları bildiriliyor.


İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)

Salem el-Rayyes

Gazze Şeridi'ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması, sadece müzakere süreci kapsamındaki prosedürel adım değil, savaş mantığı ile çözüm mantığı arasında önemli bir dönüm noktasıydı. Ancak, son dönemdeki bölgesel değişimler ve gelişmeler, özellikle bir tarafta İsrail ve ABD, diğer tarafta İran arasındaki savaş, karşılıklı saldırılar ve bombardımanlar, bu anlaşmayı farklı bir bağlama yerleştirdi. Uygulanmasını Gazze Şeridi'nin coğrafi sınırlarını aşan daha geniş bir jeopolitik denklemin parçası haline getirdi.

Ortadoğu'daki krizler genel olarak birbirinden izole şekilde hareket etmez. İran ile askeri süreçte yaşananlar, özellikle askeri, siyasi ve bölgesel hesapların kesiştiği verimli bir zemin olan Gazze başta olmak üzere bölgesel dosyalara da hızla yansıyor.

Geçen yıl ekim ayında Hamas ile İsrail arasında Gazze'de ateşkes anlaşmasına varılıp fiilen uygulamaya başlandığında belirtilen amaç, daha sürdürülebilir güvenlik, sivil ve insani düzenlemelere geçişin bir ön adımı olarak ateşkesi sağlamlaştırmaktı. Anlaşmanın ikinci aşaması, Gazze Şeridi'ni savaş halinden daha istikrarlı geçiş yönetimine taşımayı amaçlayan bir dizi birbirine bağlı icraatlar aracılığıyla, bu dönüşümler için bir çerçeve sağlamak üzere formüle edildi.

Bu aşama, Gazze Şeridi’ne insani yardım ve ticari malların akışının artırması için daha fazla geçiş noktasının açılması ile her iki yönde de geçiş için Refah Sınır Kapısı’nın yeniden açılması konusunda bir anlaşmayı içeriyordu. Refah, Gazze'nin tek kara sınır kapısı ve İsrail ordusunun sınır kapısının kontrolünü ele geçirmesi ve tesislerini tahrip etmesi nedeniyle bir buçuk yıldan fazla bir süredir kapalıydı. Ayrıca, Gazze Şeridi'ni yönetmek ve 2007'den beri iktidarda olan fiili Hamas hükümetinin yerini almak üzere teknokrat bir Filistin ulusal komitesi kurulması konusunda da anlaşmaya varılmış ve duyurulmuştu. Bu komite, ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlığını yaptığı “Barış Konseyi” tarafından denetlenen siyasi girişim tarafından yönetilen, daha geniş bir uluslararası çerçeve içinde faaliyet gösterecekti. Bu yönetimin fiili hükümetten yönetim sorumluluklarını kademeli olarak devralması düşünülüyordu.

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi

Buna paralel olarak, Gazze Şeridi'ndeki silahların geleceği, güvenlik düzenlemelerinin denetlenmesi, ateşkese uyulup uyulmadığını gözlemlemek üzere çok uluslu bir gücün konuşlandırılması için hazırlıklar yapmak da dahil olmak üzere, uygulanması planlanan ve tartışılan bir dizi hassas güvenlik düzenlemesi de gündeme getirilmişti. Çok uluslu güç, muhtemelen açıklanmayan bir zaman çizelgesine göre İsrail güçlerinin Gazze'den kademeli olarak çekilmesiyle eş zamanlı olarak konuşlandırılacaktı. Bu düzenlemelerin bazıları, enkazın temizlenmesi ve Gazze’nin yeniden inşası da dahil olmak üzere, ateşkesi tam olarak uygulamaya yönelik adımlar olarak hayata geçirilse de bölgesel gerçekler ilk adımları olumsuz etkiledi. İsrail kendi güvenlik çıkarlarını Filistin çıkarlarının önüne koydu.

tbtbt
İsrail askeri araçları, İsrail ile Gazze arasındaki sınırın İsrail tarafından görüldüğü üzere, Gazze'nin harap olmuş bölgelerinde devriye geziyor, 21 Ocak 2026 (Reuters)

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve şubat ayı sonunda savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi. Tek bir cepheye odaklanmak yerine, İsrail askeri kurumu artık İran ve Lübnan gibi birden fazla cephede savaşın ve karşılıklı askeri saldırıların genişlemesi ve diğer tarafların açık çatışmaya girmesinden duyduğu korkuyla ilgilenmeye başladı. Bu bağlamda İsrail, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının gereklilikleriyle, özellikle de Gazze Şeridi’nden askeri olarak çekilme konusunda daha temkinli davranmaya başladı.

Sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönenlerden bazılarının tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar bulunuyor

İsrail, özellikle devam eden savaş ve bunun birçok cepheye genişlemesi göz önüne alındığında, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanmasını engellemeye dönük adımlar atması gerektiğini düşünüyor. Hatta insani tavizler ve kolaylıklar olarak görülen adımlardan geri adım atmaya çalışıyor; zira şimdi güvenlik dosyası ve bu dönemde attığı her adımın nasıl yorumlanacağı İsrail için daha önemli. İsrail askeri ve hatta siyasi kurumu, bölgesel karışıklık döneminde anlaşmada ilerlemeye çalışmaya devam etmenin ve Gazze'deki askeri varlığını azaltmanın, özellikle Tel Aviv'in daha geniş bir bölgesel askeri manevra alanını korumaya çalıştığı dönemde, İsrail içinde güvenlik riski olarak algılanabileceğine inanılıyor.

Buna ilave olarak, İsrailli askeri yetkililer açık bir stratejik ikilemle karşı karşıya: Gazze Şeridi'nde askeri varlığı sürdürmek sürekli bir askeri ve siyasi kayıp anlamına gelirken, hızlı geri çekilme de Filistinli fraksiyonların askeri güçlerini yeniden inşa etmelerine olanak sağlayacak güvenlik boşluğuna yol açabilir. Bu, İsrail için kabul edilemez bir durum, zira kendisi, Gazze'yi özellikle Lübnan’da Hizbullah’ın güç ve kapasitesini ortadan kaldırmak için güney Lübnan'da neler yapabileceğine dair bir model olarak tanıtmaya çalışıyor.

rtbgtrb
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından Gazze'ye giren insani yardım tırları, 4 Şubat 2026 (AFP)

Şubat ayı sonunda ikinci İran savaşının patlak vermesinden bir ay önce, İsrail ordusu, Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına onay vererek, insani yardımlar ile mahsur kalan hastaların ve refakatçilerinin her iki yönde de geçişine izin verdi. Bu adım, aylarca süren gecikme ve oyalama, ABD ve Mısır'ın İsrail siyasi liderliğine uyguladığı baskının ardından atıldı. Sınır kapısı, 2005’te kabul edilen işletme prosedürlerine göre ve Avrupalı güçlerin gözetimi altında açıldı. Ancak ordunun, günde sadece çoğunluğu hasta ve refakatçilerinden oluşan 50'den fazla yolcunun kapıdan geçişine izin vermemesi nedeniyle işler amaçlandığı gibi ilerlemedi.

Ordunun sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönen bazı kişilerin tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar da bulunuyor. Çok geçmeden de savaş ve güvensiz emniyet koşulları bahanesiyle Refah Sınır Kapısı da dahil olmak üzere tüm geçiş noktalarının kapatıldığı duyuruldu. Gazze'deki hükümetin Medya Ofisi'nden alınan verilere göre, kapatılana kadar geçen ay sınır kapısının açık kaldığı dönemde Gazze’den ayrılan veya geri dönen Filistinlilerin sayısı bin 500'den azdı. Bunların tamamı hasta ve refakatçileriydi; yani istisnai insani nedenlerle seyahat ediyorlardı. Ordu, kapatma kararından iki gün sonra geri adım atarak mal ve yardım taşıyan tırların geçişi için ticari sınır kapılarını kademeli olarak yeniden açsa da ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının başında Gazze'deki Filistinliler için en önemli olumlu gelişmelerden biri olan kara sınır kapısı hakkında hiçbir bilgi vermedi.

İran savaşı, Gazze'yi sadece insani düzeyde değil, aynı zamanda anlaşmanın ikinci aşamasının en hassas konularından biri olan Gazze Şeridi’nin gelecekteki siyasi yönetimiyle ilgili olarak da gölgeledi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Gazze'yi yönetmek üzere ulusal bir teknokrat komitesi kurulması fikri (ki bu komitenin sahada hemen çalışmaya başlaması gerekiyor), sivil yönetimi Filistinli fraksiyonların askeri yapısından ayırma yönündeki uluslararası çabalar bağlamında gündeme gelmişti.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil, caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor

Bu formülün açıklanan amacı, Gazze'nin yeniden inşası sürecini başlatmaya, Filistin Ulusal Otoritesi ile Hamas arasında 19 yıl önce yaşanan bölünmenin ardından Gazze’yi kademeli olarak daha geniş Filistin siyasi sistemine yeniden entegre etmeye elverişli bir siyasi ortam oluşturmaktı. Yeniden inşa ve planların hayata geçirilmesine hazırlık olarak, 2026 Davos Konferansı'ndaki temaslar sırasında yeniden inşa planları ön planda yer aldı. Jared Kushner, Gazze'nin silahsızlandırılması veya silahların teslim edilmesi koşuluyla, Gazze Şeridi'ni iki ila üç yıl içinde yeniden inşa etmek için ABD destekli bir “Barış Konseyi” kurulduğunu açıkladı. Bu vizyon, büyük ölçekli altyapı projeleri, limanlar ve havaalanları ile Gazze'yi bol iş fırsatı sunan bir yatırım bölgesine dönüştürme taahhütlerini içeriyordu. Ancak tüm bunlar belki de İran ile savaş sona erene ve yeniden adımlar atılana kadar geçici olarak durdurulmuş bulunuyor.

Bölgesel gerilimlerin artmasıyla birlikte, Gazze'deki ateşkes anlaşmasının uygulanması, özellikle Ulusal Komite'nin ABD'nin onaylarına, kararlarına ve direktiflerine bağlı olması nedeniyle daha zor hale geldi. Daha da önemlisi, komite tüm üyeleriyle birlikte Mısır'da konuşlanarak dışarıdan faaliyet göstermeye devam ediyor. Henüz Gazze'ye geri dönerek sahadaki görevlerini yerine getirip Filistinlilerin yaşamlarında olumlu değişiklikler gerçekleştiremedi.

Görünüşe göre ABD şu anda İran'a karşı savaşıyla meşgul ve artık silahsızlanmayı müzakere etmiyor. Ayrıca, geçmişteki beklentilere göre önümüzdeki haftalarda Gazze'ye ulaşması beklenen çok uluslu gücün gelişine yönelik hazırlıklardan da bahsetmiyor. Çok uluslu gücün gelişini, İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesi ve geçiş noktalarının daha geniş bir şekilde açılması, Ulusal Komite'nin ise enkazı kaldırma ve savaşın tahrip ettiği yerlerin yeniden inşası aşamalarına başlama sorumluluklarını üstlenmesi izleyecekti. Bu, bölgesel çatışmanın tırmanması, İsrail liderliğinin Gazze ile ilgili önemli kararları bölgedeki stratejik durum netleşene kadar erteleme eğilimi nedeniyle, anlaşmanın ikinci aşamasının neredeyse beyin ölümünün gerçekleştiği anlamına geliyor.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil; caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor. Ortadoğu'daki çatışma çemberi ne kadar genişlerse, geçici ateşkesten kalıcı bir çözüme geçiş o kadar zorlaşır. Bu arada, Filistinliler bölgenin geleceğini belirleyecek siyasi bir atılımı beklemeye devam ediyor. Buna göre ikinci aşama ya yakında yeniden canlandırılacak ya da gömülecek. İsrail kontrolü altında güvenlik, siyasi ve insani durum değişmeden kalacak veya öngörülemeyen bir patlama Gazze'yi başlangıç ​​noktasına geri döndürecek.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
TT

İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, İsrail’in dün ülkenin doğusundaki Baalbek ilçesine bağlı Şaas kasabasına düzenlediği hava saldırısında 8 kişi hayatını kaybetti. Bakanlık ayrıca, İsrail’in Sur kentine bağlı Burc eş-Şimali kasabasına gerçekleştirdiği başka bir saldırıda 4, ülkenin güneyindeki Bint Cubeyl ilçesinde ise 8 kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı, Beyrut’un güney banliyölerine yönelik bir dizi İsrail hava saldırısında şimdiye kadar 17 kişinin yaralandığını da açıkladı.

Bakanlık daha önce yaptığı açıklamada, “İsrail düşmanının Bint Cubeyl ilçesine bağlı Tebnin kasabasına düzenlediği saldırı sonucunda ilk belirlemelere göre 8 vatandaş şehit oldu” ifadesini kullandı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA) ise saldırının ‘yerinden edilmiş ailelerin’ yaşadığı bir binayı hedef aldığını, saldırıda aynı aileden 5 kişinin yanı sıra başka kişilerin de hayatını kaybettiğini aktardı.

Öte yandan İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün yaptığı açıklamada, ordunun Beyrut’un güney banliyölerinde Hizbullah’a ait altyapıları hedef alan ‘geniş çaplı bir hava saldırısı dalgası’ başlattığını duyurdu.

Adraee, saldırıların Hizbullah’a ait noktaları hedef alarak başladığını belirterek, hava savunma sistemlerinin önleme faaliyetlerinin sürdüğünü söyledi. Adraee, İsrail ordusunun ‘Hizbullah’a karşı güçlü şekilde hareket etmeyi sürdüreceğini’ ifade ederek, örgütün ‘İran rejiminin himayesinde çatışmaya katılma kararı aldığını’ öne sürdü.

Adraee ayrıca, İsrail ordusunun ‘İsrail vatandaşlarının hedef alınmasına izin vermeyeceğini’ vurguladı ve herhangi bir tehdide ‘çok güçlü bir şekilde’ karşılık verileceğini söyledi.

İsrail’in, Lübnan sınırında konuşlandırdığı askeri birlikleri Golani Tugayı’na bağlı savaşçı güçlerle takviye etmeye hazırlandığı bildirildi. Bu adımın, Hizbullah unsurlarıyla sınır köylerinin çevresinde yaşanan çatışmalara rağmen Lübnan topraklarına yönelik olası kara operasyonlarına hazırlık kapsamında atıldığı ifade edildi. Bu arada Beyrut’un güney banliyöleri dördüncü gününde de aralıksız bombardımana maruz kalırken, saldırılar bölgede geniş çaplı maddi hasara yol açtı.

İsrail güçlerinin Lübnan topraklarına birkaç farklı eksenden ilerlemeye çalıştığı belirtiliyor. Şarku’l Avsat’ın sahadaki kaynaklardan edindiği bilgilere göre, İsrail ordusu dün şafak vakti, el-Hıyam’ın güney ve doğu eksenlerine yönelik dördüncü saldırısını düzenleyerek şehir merkezine ulaşmaya çalıştı. Aynı zamanda İsrail birlikleri, 3 Mart’ta başlayan ilerlemenin devamı olarak Marun er-Ras kasabasının çevresinde de ilerleme kaydetti.