Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Şam harekete geçmeli’

Pedersen, statükonun devam etmemesi konusunda fikir birliği olduğunu bildirdi.

BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şam'ı ziyaret etti. (AFP)
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şam'ı ziyaret etti. (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Şam harekete geçmeli’

BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şam'ı ziyaret etti. (AFP)
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen, Şam'ı ziyaret etti. (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen dün Şarku'l Avsat'a verdiği röportajda Şam ile gerçekleştirilen ‘Arap girişimine’ övgüde bulundu. Pedersen, siyasi bir çözüm bulma yolunda ilerlemek için bu girişimi Moskova’nın Rusya, İran, Türkiye, ve Suriye hükümeti ile ABD ve Avrupa'nın tutumlarını içeren yol ile uzlaştırmanın önemini vurguladı.

Pedersen, Suriye'nin ‘belirleyici bir dönemden’ geçtiğini ve Şam'ın bir çözüme doğru ilerlemek için ‘fırsat kapısına’ yönelmesi gerektiğini söyledi. Pedersen, tutuklular, mahkumlar, mültecilerin dönüşü ve yaptırımlar dahil olmak üzere çeşitli konularda ‘paralel, karşılıklı ve doğrulanabilir’ önlemler alan tüm tarafların ‘adım adım’ yaklaşımını tüm ülkelerin ‘desteklediğine’ işaret etti.

Pedersen perşembe Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajda Suriye gündemiyle gerçekleştirilen Arap Birliği toplantısından uluslararası arenanın Şam stratejisine kadar birçok başlıkta merak edilen soruları cevapladı:

- Cidde'de yapılacak Arap Birliği Zirvesi’ne 2010 yılından bu yana ilk kez Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed de katılacak. Bu durum sizin için ne anlama geliyor?

Söze, siyasi çözüm arayışlarının 12 yıldır sürdüğünü söyleyerek başlamalıyız. Sorunların çok derin olduğunu ve kolay bir siyasi çözümün olmadığını biliyoruz. Ancak aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2254 sayılı kararının Suriye krizinde siyasi bir çözüme ulaşmada temel olduğu konusunda mutabakata varılmış bir uluslararası fikir birliği bulunduğunun da farkındayız. Bunun yanı sıra 2254 sayılı karar konusunda mutabakata varmamıza rağmen siyasi sürecin istenilen ilerlemeyi sağlamadığını da biliyoruz. Bu konuda açık konuşalım. Suriye krizine siyasi bir çözüm bulmak için herhangi bir kestirme yol yok. Ama aynı zamanda Suriye'ye yönelik yenilenen diplomatik ilgiyi de memnuniyetle karşılamalıyız. Farklı yollar ve girişimler var. Amman'da dört Arap dışişleri bakanı ile Suriyeli mevkidaşları arasındaki görüşmeye ve Moskova'da dörtlü bakanlar toplantısı da dahil olmak üzere Rusya, İran, Türkiye ve Suriye’den yetkilileri içeren toplantılara ve ondan önce de savunma bakanları arasında başka bir görüşmeye tanık olduk. Elbette, 12 yıllık savaş ve kanlı çatışmalardan sonra, geçtiğimiz şubat ayında meydana gelen feci depremlerin zaten korkunç olan insani durumun daha da kötüleşmesine sebebiyet verdiğini unutmamalıyız. Aslında sahadaki durum, tüm tarafların sembolik adımlar atmasına neden oldu. Ancak sahadaki durumun değişmesine ve Suriyelilerin durumunun iyileşmesine yol açmadı.

- İyileşme yok mu?

Daha önce de söylediğim gibi; Astana sürecine taraf olan tüm devletlerin, Arapların ve ana tarafların iş birliğine ihtiyacımız olduğunu vurgulamalıyım. Krize yönelik kapsamlı bir çözüme henüz ulaşılmış değil, ancak denemeye devam etmeliyiz. Statükonun ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilir olduğunun kabulüne paralel olarak ileriye dönük bir yol bulunmalıdır. Moskova'da bir araya gelen tüm taraflardan gördüğümüz, statükonun devamının kabul edilemez olduğu yönünde bir mutabakat olduğu. Batıdaki uç taraflar bile bunu söylüyor. Bu konuda bir fikir birliği var. Soru şu: İşlerin ilerlemesini nasıl sağlayacağız?

‘Adım adım’ yaklaşımı

- Tüm bu durum işinizi kolaylaştırıyor mu yoksa daha da mı zorlaştırıyor?

2254 sayılı kararı hayata geçirmek ve somut adımlar atabilmek için fikir birliğine varmamız gerekiyor. Bildiğiniz gibi bahsettiğiniz anlayışa dayalı olarak ‘adım adım’ yaklaşımını önerdim. Arap arkadaşlarımla, Astana sürecine taraf olan ülkelerle, ABD ve Avrupalı ​​taraflarla, Suriyeli taraflarla iç içe oldum.

‘Adım adım’ yaklaşımı nedir?

Siyasi sürecin ilerlemesine katkıda bulunan somut, kademeli ve karşılıklı adımlar dediğimiz adımları atmaya çalışıyoruz. Bu adımların paralel ve doğrulanabilir olmasının yanı sıra sahadaki gerçekliği değiştirmeye katkıda bulunmanız da çok önemlidir.

- Bu adımlar neleri içeriyor?

Atılabilecek bazı adımları belirledim. Tutukluların, kaçırılanların ve kayıp kişilerin dosyasının çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Mültecilerin gönüllü geri dönüşü için güvenli ve onurlu bir ortam sağlama ihtiyacı da var. Bu önemli bir adım. Ayrıca mülkiyet hakları, evler ve arazi, sivil belgeler ve zorunlu askerlik hizmeti konuları tartışılmalıdır. Diğer yandan depremden sonra toplumsal barış ya da işler daha da önemli hale geldi. Bunun yanında yaptırımlar da konuşulmalı. Genel olarak, tüm taraflar güvenilir bir siyasi sürece dahil olmalı ve sorunları masaya yatırmalıdır. Açıkçası, tüm taraflarla yaptığım görüşmelerde, bazı farklılıklara rağmen, çeşitli girişimler arasında kesişmeler olduğunu görüyorum ki bu gayet normaldir. Moskova'da gördüklerimizin ve Arap inisiyatifinin hareket için yeni bir dinamik yaratabileceğini söylediğimi kesinlikle fark etmişsinizdir. Şam'ın bu fırsattan ciddi şekilde faydalanmasının çok önemli olduğunu söyleyebilirim.

“Hiçbir taraf tek başına çözüm bulamaz”

- Siyasi çözümün bir parçası olan ‘adım adım’ yaklaşımından bahsettiniz. Bu yaklaşım, Amman’da beşli bakanlık açıklamasında belirtilmişti. Sizce bu girişimler ciddi bir şekilde şekillenecek mi, yoksa mesele sadece açıklamalarla mı sınırlı kalacak?

Başlıca Arap ülkelerinin dışişleri bakanları ve Suriye dışişleri bakanı Faysal el-Mikdad ile olumlu istişarelerde bulundum. Suriye ihtilafını çözmenin temel zorluklarını herkes biliyor. Dediğim gibi sahadaki gerçek değişmedi, Suriye halen bölünmüş durumda. Boğucu bir ekonomik ve insani krizin yanı sıra terörizm ve aşırıcılık sorunu da var. Suriye'de farklı bölgeleri kontrol eden farklı gruplar mevcut. Arap tarafları uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı sorununu konuşuyor. Bütün bu konular derin bir anlayış ve uygun eylem gerektiriyor. Bazı Arap dışişleri bakanından bu konuları ele almak için BM ile koordinasyon sağlamak üzere olumlu mesajlar aldım. Nasıl ilerleyeceğimi tartışmak için Arap Birliği Zirvesi’nden sonrasını dört gözle bekliyorum. Moskova hattına danışmaya devam etmeyi de dört gözle bekliyorum. Dediğim gibi, Arapların tartıştıkları ile Moskova dörtlü hattı arasında kesişme noktaları var. Koordine etmeye ve danışmaya devam etmemiz çok önemli. Tekrar ediyorum; hiçbir taraf tek başına çözüm bulamaz. Bu nedenle, tüm taraflar sürece dahil edilmeli. Buna Araplar, Türkler, İranlılar, Ruslar, ABD’liler, Avrupalılar ve Suriyeli taraflar dahildir. Siyasi sürecin nasıl ilerletileceğini ve sahadaki durumun kökten nasıl değiştirileceğini tartışmak için Suriyeli tarafları masaya getirmenin benim rolüm olduğunun farkındayım.

- Bazı Arap ülkeleri tarafından belirlenen bir takvim olduğu ve Şam'ın bazı konularda harekete geçmesini bekledikleri doğru mu?

Arap ülkeleri adına konuşmak istemiyorum. Mükemmel bir görüşme gerçekleştirdik ve bazı alanlarda başarı elde etmek için diyaloga, koordinasyona ve takibe devam etmeyi umuyorum. Bu yoğun bir çalışma gerektiriyor. Suriye'deki ihtiyaçlar depremden sonra halen çok büyük ve daha da acil. Şam harekete geçmeli. Karşılıklı, paralel ve doğrulanabilir bir şekilde ilerlemek için ciddi bir istek olup olmadığı bir an önce tespit edilmeli.

- Arapların Şam'la normalleşmesi ile başta ABD Kongresi olmak üzere Batı ülkelerinin Suriye'ye yönelik ek tedbirler uygulaması arasında bir boşluk bulunuyor. Bir BM elçisi olarak sizin için bu durum görevinizi kolaylaştırıyor mu yoksa karmaşıklaştırıyor mu?

Haklısınız, uluslararası toplumda Suriye konusunda nasıl bir yol izleneceği konusunda bölünme var. Son gelişmelerle nasıl başa çıkılacağı konusunda Washington’da ve Avrupa başkentlerinde tartışmalar devam ediyor. Benim izlenimim, hepsinin ‘adım adım’ yaklaşımını anladığı ve hatta desteklediği yönünde. Bence Şam bu sürece dahil olursa ilerleme için önemli bir fırsat doğar.

Cenevre görüşmeleri devam ediyor

- Kaynaklardan, çözüm yaklaşımının Arap yakınlaşması da dahil olmak üzere Şam'a teşvikler sunmak olduğunu, Şam'ın Captagon ve mültecilerin dönüşü konusunda 4 ila 6 aylık bir süre içinde somut bir şeyler sunması gerektiğini ve herhangi bir ilerleme sağlanamazsa Batı ülkelerinin Şam'a yönelik cezai tedbirlerini güçlendireceğini duyduk. Bunlar hakkında ne söylersiniz?

Bu sorunun cevabı kuşkusuz Batı ülkelerindedir. Bana göre yöntem şu: 12 yıllık savaş ve çatışmanın ardından Araplardan ve Türklerden gelen girişimler ve ilerlemek için ciddi fırsatlar yaratan Astana süreci var. Şam'ın bu konuya olumlu yanıt vermesini istiyoruz. Bu olmazsa, ekonomik ve insani durum kötüleşmeye devam edecek ve sosyal doku çökecektir. Gerçekten de bir dönüm noktasındayız. Arap yetkililer tarafından Suriye Anayasa Komitesi'nin yeni bir toplantıya çağrılması yönünde açıklamalar yapıldı. Amman açıklamasında buna değinildi. Bana göre ilk adım olarak Anayasa Komitesi’nin Cenevre'deki toplantılarına devam edilmesi gerekir. Dediğim gibi; son dönemde Arap Birliği çerçevesinde oluşturulan Arap Bakanlar Komitesi'nin takip rolünü üstlenmesi önemli. Türkiye, İran, Rusya, ABD ve Avrupa ülkeleri ile BM koordinasyonunda tüm taraflarla konuşabilen ve onları masaya davet edebilen bir organ olarak ciddi görüşmeler yapılmalıdır ki bu başka hiçbir taraf için mümkün değildir.

- Bazıları Moskova dörtlü hattının ve Arap yolunun BM destekli Cenevre hattına alternatif yollar olduğunu ve tüm bunların en büyük kurbanının Suriye Anayasa Komitesi veya 2254 sayılı kararla ilgili BM himayesinde yaşanan süreç olduğunu söylüyor. Bununla ilgili görüşleriniz neler?

Söz konusu farklı yolları uzlaştırmak için alan mevcut. Bu yollar somut bir ilerleme kaydetmeye başlarsa, bu konu benim ulaşmak istediğim şeyi yani siyasi süreçte ilerlememizi sağlayacak sakin, güvenli ve tarafsız bir ortama ulaşmak için siyasi süreci ilerletmeyi destekleyecektir. Daha önce de söylediğim gibi, tüm girişimler önemlidir. Ancak görmemiz gereken daha fazla uluslararası katılım ve Suriye'de neyin değiştirilmesi gerektiğine dair kapsamlı bir vizyondur. Kolay değil ama bir başlangıç ​​girişimi ve fırsat var.

- Üzerinde çalışacağınız bir sonraki adımlar neler?

Moskova hattında, Arap girişiminde ve sahada ne olduğunu izliyoruz. Buna göre Suriyeliler, Araplar, Moskova, ABD ve Avrupa ülkeleri ile koordinasyonu sağlamak için çeşitli taraflarla nasıl hareket edeceğimizi belirleyeceğiz. Büyük bir zorlukla karşı karşıyayız. Eğer ana ülkeler ciddi bir şekilde devreye girmezlerse, süreçte bir çıkmaza tanık olacağız. Benim görevim bunun olmasını önlemek. Arap yetkililerden aldığım mesajlar cesaret verici.

Statükoyu değiştirmek için ciddi girişim

- Şam'da, İdlib'de, Kamışlı'da ve Suriye’nin diğer kentlerinde yaşayanlar ve yurt dışındaki Suriyelilere durumlarının düzeleceğini hissetmeleri için ne söyleyeceksiniz? Onları çözümün geldiğine nasıl ikna edeceksiniz?

Daha önce söylediğimi tekrar edeceğim. 12 yıl süren savaş ve çatışmadan sonra siyasi süreçte ilerleme kaydedilmemesinden duydukları hayal kırıklığını anlıyorum. Pek çok şüphe ve hayal kırıklığı olduğunu ve sahadaki durumu değiştirmeyen siyasi hamleler olduğunu anlıyorum. Benim ve ekibimin rolü, bunu gerçek değişimin başlangıcı yapmak ve meseleyi sahada değiştirmek. Bu olmazsa, savaşın ve çatışmanın yıllarca uzaması, ekonomik ve insani durumun daha da kötüleşmesi riskini alacağız. Yurt içindeki ve dışındaki Suriyeliler güvenlik ve onur içinde yaşamayı hak ediyor. Arap yetkililer arasında ulusal uzlaşmadan söz ediliyor. Umarız bu, yeni bir adımın başlangıcı olur. Başarı garanti mi? Önemli olan statükonun kabul edilemez olduğuna dair ciddi bir girişimin ve kanaatin olması.

- Suriye muhalefeti kendini terk edilmiş hissediyor. Sizce bu doğru mu?

Son dönemde şahit olduğumuz yoğun diplomatik hamleler sahadaki durumun değişmesine yol açarsa bu herkes tarafından memnuniyetle karşılanacaktır. Bunun mümkün olup olmadığı konusunda şüpheci olmayı anlayışla karşılıyorum.

- 2014 yılı başında Cenevre Antlaşması’nın uygulanması için İsviçre'de bir konferans, 2015 yılı sonunda ise Viyana'da bir konferans düzenlenerek BMGK'nin 2254 sayılı kararı yayımlanmıştı. 2023 yılında Suriye'de siyasi bir çözüm aramak için sizin öncülüğünüzde uluslararası bir konferans görecek miyiz?

Ne olacağı tahmininde bulunmak için henüz çok erken. Söylemek istediğim, ilerlemek için tüm bu girişimlerin birlikte çalışması gerektiğidir. Tüm tarafların masada olmasını sağlamak istiyorum. Yani Suriyeli taraflar, Astana sürecindeki ülkeler, Arap taraflar, ABD ve Avrupa ülkeleri. Bunu başarmak için elimden geleni yapacağım.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”