Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Geçtiğimiz 15 Nisan’da Hartum’a yönelik saldırının ve de savaşın patlak vermesinden bu yana Afrika’da yaşanan bu gelişmelerin bölgesel ve uluslararası manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar sürüyor

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault
TT

Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Emced Ferid Tayyib

Sudan’da geçtiğimiz 15 Nisan’da Korgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Hamideti lakaplı Korgeneral Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaş çıkmasından bu yana bu savaşın bölgesel ve uluslararası siyasi manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar yapılmaya devam ediyor. Bu bağlamda en çok gündeme getirilen ve en belirsiz dosya, Rusya’nın Sudan’daki varlığı ve oradaki savaşın tarafları ile ilişkisinin boyutu.

Bu meseleye dair söylentiler ve tartışmalar, Rus askerî Wagner grubunun kurucusu Yevgeniy Prigojin’in Sudan’daki savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra yaptığı açıklamanın ardından artış göstermişti. Prigojin bu açıklamada kendisini çatışmanın iki tarafı arasında bir arabulucu olarak ortaya attı ve Hartum’da barışın sağlanması için her ikisiyle de olan iyi ilişkilerinden faydalanılmasını teklif etti. Bu açıklama CNN kanalının, Wagner’in, HDK’nin silahlandırılması ve komşu Libya’dan karadan havaya füzelerle takviye edilmesi işinde parmağı olduğuna dair duyurusuyla aynı zamana denk geldi. Kanal bu duyurusunu uydu görüntüleriyle de teyit etti. Wagner’in kurucusu da Moskova yakınlarında öldürülmeden birkaç gün önce Afrika’da Hamideti’nin elçileriyle bir araya gelmişti.

Rusya’nın tarihî nüfuzu

Bu savaşı ele alırken Rusya’nın Sudan’da resmi ve gayri resmi olarak artan nüfuzunun gidişatını izlemek gerekiyor. 2015 yılından itibaren dikkat çekici bir şekilde artmaya başlayan bu nüfuz 2017 yılında, devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Rusya’yı ziyaret edip Soçi şehrinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le buluşmasıyla zirveye ulaştı.

Bu buluşmada Beşir, onun nitelemesiyle ABD’nin kendi rejimine yönelik düşmanlığıyla başa çıkmak için Rusya’dan doğrudan himaye talep etti. Ayrıca Putin’e, Rusya’nın Afrika’ya ve Kızıldeniz’e açılan bir kapısı olarak Sudan’ın kullanılmasını teklif etti. Nihayetinde Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rus güçlerine ait lojistik bir deniz üssünün inşa edilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti. Konuya ilişkin açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“Rusya Devleti kurumlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, halihazırda Sudan’da faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin görevi, Sudan Cumhuriyeti’ndeki askerî kadroları ve kolluk güçlerini eğitmekten ibarettir.”

Daha sonra Rusya, Nisan 2019’da Beşir rejimini deviren Sudan devriminin eğilimlerinden duyduğu memnuniyetsizliği gizlemedi ve Sudan’da ordu ve güvenlik kurumlarındaki etkinliğini geri kazanmak için sabırla çalışmaya devam etti. Şu an savaşan Burhan ile Hamideti’ye bağlı güçlerin 25 Ekim 2021’de geçiş hükümetine karşı yaptığı askerî darbeyle de bu hedefine ulaştı.

Prigojin’in hayal kırıklığı

Örneğin Rusya Federasyonu Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrei Klishas, Beşir’in Nisan 2019’de devrilmesini ‘şiddet yoluyla ve anayasaya aykırı bir iktidar değişimi’ şeklinde niteledi. Bilindiği üzere Wagner grubu, devrim sırasında Beşir rejimine destek sunmuştu. Daha sonra sızdırılan gizli raporlara göre Prigojin, Beşir’in göstericilere karşı son derece temkinli tutumundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi ve bu durumu Beşir’in, Rusya’nın kitlesel protestoları kontrol altına almak için ‘küçük ama kabul edilebilir can kayıplarına’ razı olmanın gerekliliğine dair tavsiyesine kulak vermemesine bağladı.   

Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya desteği durmadı.

Wagner’in Beşir rejimi için hazırladığı sızdırılmış bir belgede Aralık Devrimi’ne karşı mücadele kapsamında; rejimi devirme çağrısına ilişkin hukuki kavramın genişletilmesi, izinsiz toplantılar düzenlemeye ve bunlara katılmaya yönelik cezanın ağırlaştırılması, muhalifler hakkında yurtdışına casusluk yapma suçlamalarının yayılması, bağımsız medya organlarına baskı uygulanması, rejim yanlısı söylemi yaymak üzere medyanın sahte bilgi kaynaklarıyla doldurulması, resmî hükümet kutlamalarını aynı yerde gerçekleştirmek suretiyle protesto ve gösteri noktalarının işgal edilmesi, duyurulan gösterilerden bir gün önce ana koordinatörlerin ve protesto liderlerinin tutuklanması gibi öneriler yer alıyor.

Bu öneriler, Beşir’i kurtarmak için işe yaramasa da 25 Ekim Darbesi iktidarı, bu önerileri benimseyerek harfiyen uyguladı. Wagner’le olan güvenlik iş birliğinin Ekim 2021’den sonra sıkı bir şekilde devam etmesi ya da yeniden tesis edilmesi de bunun göstergesi.

Önce ordu

Beşir’in düşmesinden sonra ve geçiş döneminin başlamasından önce siviller ile ordu arasında yaklaşık dört ay devam eden müzakere sürecinde Rusya, Sudan’da askerî otoriter bir yönetimin kurulması yönündeki eğilimleri desteklemeyi sürdürdü. Örneğin Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin onlarca göstericinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü 3 Haziran 2019 kıyımını kınamasına engel oldu. Söz konusu kıyım, iktidarın sivillere devredilmesi çağrısında bulunmak için ordu karargâhı önünde devam eden barışçıl oturma eyleminin dağıtılması esnasında yaşanmıştı. Rusya’nın BM Elçisi Yardımcısı Dmitry Polyanskiy, BM’nin önerilen karar taslağını ‘dengesiz’ şeklinde niteledi.

fvrbe
23 Kasım 2017’de Soçi’deki buluşmada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (solda) eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken (AFP)

Bundan iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, kendi deyimiyle Sudan’a yönelik dış müdahaleleri kınadı. Daha sonra Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya verdiği destek durmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde, sivil Başbakan Abdullah Hamdok’un talebi üzerine BM Sudan’da Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) kurulması için yapılan istişareler sırasında Rusya, bu misyonun kurulması kararında, Hamduk’un ilgili talebi için 27 Ocak 2020’de BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektuba herhangi bir atfın yapılmasını istemedi. Zira Moskova, talep edilen misyonun daha güçlü bir şekilde yetkilendirilmesi üzerine düşünmek için Güvenlik Konseyi’ne daha geniş bir siyasi alan tanıyan mektuba itiraz eden askerî bileşenin tutumunu benimsiyordu. Ordunun uzlaşmazlığı ve hem Rusya’nın hem de Çin’in Güvenlik Konseyi’nde ordunun tutumunu desteklemesi sonucunda, 27 Mayıs 2020 tarihinde Güvenlik Konseyi kayıtlarına Document S/2020/77 etiketiyle geçen ilk mektup geri çekildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi’nin 3 Haziran 2020’de UNITAMS misyonunun kurulmasına ilişkin 2524 (2020) sayılı kararının çıkarılmasının yolu açıldı.

Basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Mereo Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’ye ait muhtemel bağlantılarla değiştiriyordu

Misyonun yetkisi makul düzeyde yeterliydi. Yine de ilk mektubun beklentilerini karşılayamadı. Bunun ardından Rusya, bu makama aday kişinin Sudan ordusunun desteğine sahip olması gerektiğini öne sürerek yeni misyon için başkan seçimini onaylamayı birkaç ay boyunca geciktirdi. Bu da UNITAMS’ın kurulmasından sonra yedi aylık ve misyonun henüz başkanı tayin edilmeden önce Sudan’da etkin bir şekilde konuşlandırılmaya başlamasından sonra da üç aylık bir zaman boşluğuna yol açtı.   

Altın ve Sovyet bayrağı

O zamandan 25 Ekim 2021 darbesine kadar olan dönemde Rusya, Sudan’daki nüfuzunu ve ittifaklarını yeniden tesis etmek için sıkı bir şekilde çabaladı. Bu çabanın çeşitli biçimleri vardı, ama en belirgin olanı, altın arama alanından HDK ile yapılan ekonomik iş birliğiydi. Son yıllarda HDK ile Wagner arasında altın arama faaliyeti için kurulan ortaklıklar, Rusya Merkez Bankası’nda büyük altın rezervlerinin oluşmasına katkı sağladı. Bu, Ukrayna’daki savaşın sonuçlarıyla yüzleşmesi bağlamında Moskova için oldukça önemli bir şey. Nitekim 2021 yılında Suriye’deki Lazkiye Havalimanı yoluyla Sudan’dan Rusya’ya, oradan da Rusya Federasyonu’ndaki Chkalovsky Hava Üssü’ne altın kaçırmak için yaklaşık 16 Rus seferi gerçekleşti. Bu uçuşlar, Rus Silahlı Kuvvetleri’ne ait kimlik numaralarıyla kayıtlı uçaklarla yapıldı. Sudan’da yoğun bir korumayla çevrelenen ortak maden sahalarının üzerinde eski Sovyetler Birliği’ne ait eski bir bayrak dalgalanıyor. Ayrıca basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Meroe Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’nin muhtemel bağlantılarıyla değiştiriyordu.

Bunun yanı sıra Wagner grubunun M-Invest adıyla bilinen yatırım kolu da Meroe Gold üzerinde kontrol sahibi. Şirketin 2017 yılında Sudan Şirketler Genel Sicil Memuru tarafından verilen tescil belgesine göre M-Invest, şirket hisselerinin yüzde 99’una sahip ve üç üyeden oluşan yönetim kuruluna da Rusya vatandaşı Mikhail Potepkin (M-Invest’in Bölge Müdürü) başkanlık ediyor. Geri kalan yüzde 1’lik hisse ise şirketin yönetim kurulunun diğer iki üyesi olan bir Sudan vatandaşı ile Michael Litvinov adlı bir Rusya vatandaşı üzerine kayıtlı.

Meroe Gold’un yabancı yatırım şirketlerinin kaydı ve işletimi alanında karmaşık Sudan bürokrasisini devrik Beşir rejimindeki en üst makamların bu şirkete sağladığı sürekli kolaylıklar sayesinde olağanüstü bir hızla aşması dikkat çekici. Nitekim 12 Ağustos 2018’de Sudan Cumhurbaşkanlığı İşleri Bakanı Fazl Abdullah Fazl, Maden Bakanı Muhammed Ahmed Ali’ye Beşir’in, altın atıklarını işlemesi için Meroe Gold şirketine ruhsat verilmesi yönündeki talimatını bildirdi. Halbuki yabancı şirketlerin bu sektörde faaliyet göstermesi yasaktı. Söz konusu talimat, Sudan hükümetinin Sudan’ın doğusundaki Cubeyt (Gebeit) bölgesinde yer alan imtiyaz bloğundaki (A3) yüzde 30’luk hissesinden feragat edilmesini de içeriyordu. Meroe Gold’a ayrıca, Güney Kordofan, Nil Nehri ve Kızıldeniz eyaletlerindeki altın atıklarını işleme izninin yanı sıra, Kızıldeniz’deki R570 bloğu ile Nil Nehri eyaletinde yer alan Abu Hamad’daki 28 bloğunda da altın arama hakkı verildi.

Beşir’in, cumhurbaşkanlığının son zamanlarında Sudan hükümetinin Kızıldeniz eyaletindeki altın madenciliği sektöründe sahip olduğu hisselerin şirkete devredilmesini emrettiğini de bilhassa belirtelim. Bilindiği üzere Meroe Gold, başka alanlarda çalışmak için kendisine bağlı birkaç şirketi kaydettirerek faaliyet alanını genişletti. Meroe Tarımsal ve Hayvani Üretim (12 Ağustos 2018), Meroe Bitkisel Yağ Üretimi (2 Aralık 2018) ve Meroe Maden Atıklarını İşleme (19 Şubat 2019) söz konusu şirketler arasında yer alıyor.

Hamideti’nin rolü

Bu noktada Meroe Gold’un kurulmasından önce Rus şirketlerinin altın arama alanında Sudan hükümetiyle ortak projelere girdiğini belirtmekte fayda var. Rusya uzun bir zamandır gözlerini Sudan’ın altın kaynaklarına dikmişti. Temmuz 2015’in sonlarında Beşir’in de katıldığı bir törende altın madenciliği için Siberian şirketine Kızıldeniz ve Nil Nehri eyaletlerinde imtiyaz sözü verdi. Sudan Maden Bakanı Ahmed Sadık el-Keruri, şirketin bu iki yerde 1,70 trilyon dolar piyasa değerinde 46 bin ton altın rezervi keşfettiğini duyurdu. Söz konusu şirketle yapılan sözleşmeye göre bu değerin yüzde 25’i şirkette kalacak, geri kalanı da Sudan hükümetine bırakılacaktı. Siyasi tüketim için kullanılan bu rakamlar, uzmanlar ve halk tarafından geniş çapta bir sorgulama konusu oldu, bu da Beşir hükümetini daha sonra bu rakamlardan vazgeçmek zorunda bıraktı.

Bundan önce 2013 yılında Rus şirketi Kosh, Sudan’da maden arama faaliyetleri için kaydedilmiş ve kendisine Kızıldeniz’deki 30 bloğunda altın arama hakkı verilmişti. 2014 yılında hükümetle ortak bir proje çerçevesinde Kosh, 2016 yılına kadar yıllık yaklaşık 200 bin metrik ton altın atığını işlemek için Al İttihad Altın İşleme Tesisi’ni kurdu.   

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığına göre Kosh, HDK Komutanı Hamideti’nin ailesinin sahip olduğu ve başkanlığını yardımcısı ve kardeşi Abdurrahim’in yaptığı Al Junaid şirketinin ana ortağı olarak faaliyet yürütüyor. Temmuz 2017’de bu Rus şirketi, Kızıldeniz’deki 30 bloğunda kendisine verilen ruhsatın yanı sıra 14 yeni blokta altın aramak için Al Junaid şirketiyle ortak olduklarını duyurmuştu.

Daha sonra devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in 2017’deki Rusya ziyareti sırasında, Rus şirketi Kosh’a Sudan’da altın arama faaliyetleri için belirtilmemiş sayıda ek blok verilmesine ilişkin bir anlaşma imzalandı. Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile yapılan ortak açıklamada bu duruma, bu şirketin Rusya için Sudan’da sahip olduğu stratejik önemini yansıtacak şekilde işaret edildi. Aynı açıklamada Wagner’e bağlı M-Invest grubuna da benzer arama hakları verildiği duyuruldu. Kosh sözcüsü tarafından yapılan açıklamada şirketin Al Junaid şirketiyle olan ortaklığının, Al Junaid’in ‘yerel yetkililer ve polisle anlaşmasını ve aynı şekilde arama bölgelerinden mayınların temizlenmesi için uzman askerî birimlerle çalışmasını’ içerdiğine işaret edildi. Bu, HDK birimlerinin yerel sakinlerin kendi bölgelerindeki arama faaliyetlerinin çevresel ve ekonomik etkilerine karşı yaptığı protestoları kontrol altına almak için birkaç defa gönderilmesine bir kılıf oluşturdu.

Sudan’ın ötesinde

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı. Kosh ile Al Junaid gruplarının ortak faaliyetleri, Sudan’ın yanı sıra Nijer, Mali, Çad, Orta Afrika ve Libya’yı da kapsıyordu. Nisan 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç gün sonra HDK’nin ikinci adamı Abdurrahim Hamdan Dagolo, beraberinde Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Cemal Ömer ile Moskova’ya gitti ve burada Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin ile bir araya geldi. Hedef, askerî bileşenin her iki tarafının da Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara bağlılığı konusunda güvence vermekti. O zamandan sonra Moskova, Sudan’daki nüfuzunu geri kazanmak, askerî bileşeni takviye etmek ve bu bileşenin iktidarı ele geçirip sivilleri devirmeye dönük darbeci eğilimlerini beslemek için sabırla çalıştı ve Ekim 2021 darbesiyle de hedefe ulaşıldı.

Buna ek olarak Rusya, askerî bileşeni desteklemek amacıyla Sudan kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. 25 Ekim darbesinden önce Facebook, Sudan’ı hedef alan ve Sudan kamuoyunu yanıltmak, askerleri desteklemek, sivillerin imajını çarpıtmak ve ordunun iktidara el koyması için çağrıda bulunmak üzere faaliyet yürüten iki sahte sayfa ağını (2,8 milyondan fazla takipçiye sahip yaklaşık bin 100 sayfa) kapattığını açıkladı. Bu ağların Rusya ve özellikle de Rusya İnternet Araştırmaları Ajansı (IRA) ile bağlantılı olduğu öğrenildi.

Aynı şekilde Wagner de Sudanlıların gözünde Rusya’nın imajını düzeltmek için büyük çaba sarf etti. Mesela Nisan 2021’in ortalarında grup, başkentin banliyölerindeki yardıma muhtaç ailelere gıda malzemeleri dağıtmak için kampanyalar düzenledi. Bununla beraber üzerinde ‘Rusya’dan Sevgilerle’ ve ‘Yevgeniy Prigojin’den Bir Hediye’ yazılı Rus bayrakları da dağıtıldı. Bu kampanyanın görselleri de sosyal medya platformlarında sistematik olarak ve geniş çapta yayıldı.

Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı

Ekim 2021’deki darbenin başarılı olmasından sonra darbe lideri Abdülfettah el-Burhan’ın medya karşısına ilk kez Rus Sputnik kanalında çıkması şaşırtıcı değildi. Burhan bu röportajda, Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü inşa etmesi için yapılan ve sivil Başbakan Abdullah Hamdok hükümeti tarafından dondurulmuş olan anlaşmanın yürütülmesi konusundaki kararlılığını teyit etti.

Daha sonra 23 Şubat 2022’de yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından bir gün önce darbe liderinin yardımcısı Hamideti, Moskova’yı ziyaret etti ve Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini desteklediğini duyurarak, “Tüm dünyanın, Rusya’nın halkını savunma hakkına sahip olduğunu anlaması gerektiğini” ifade etti. Sekiz gün süren bu ziyaretten döndükten hemen sonra da Hamideti, Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rusya’ya ait deniz üssü inşası planlarını desteklediğini açıkladı.

Bu, bilhassa Burhan’ın Batı ile yakınlaşma ve hükümetine uluslararası desteği yeniden sağlama çabası bağlamında Rusya’ya olan desteği açıklamaktan kaçınmasından sonra, Burhan ile Hamideti arasında Moskova’yı etkilemeye yönelik bir rekabet gibi göründü. Bu, Hamideti’nin, Rus deniz üssünün kurulmasını desteklemek suretiyle Rusya ile olan ilişkisini pekiştirmesine imkân tanıdı.

Stratejik bir üs

Bu noktada söz konusu üs ile Moskova’nın Suriye’nin Tartus limanında inşa ettiği üssün, Rusya’nın bölgesel sınırları dışında sahip olduğu tek iki deniz üssü olması kayda değer. Bilindiği üzere bu üssün hem Babülmendep Boğazı’na hem de Süveyş Kanalı’na yakın olması, Rusya’ya küresel petrol ihracatını izleme konusunda belirgin bir ayrıcalık ve geniş çaplı bir uluslararası çatışma çıkması halinde bu ihracata müdahale etme imkânı tanıyor. Dahası bu üs, Rusya’nın Kızıldeniz’deki varlığını tesis ediyor ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı, lojistik görevler için bir kara ekibinin yanı sıra nükleer enerjiyle çalışan dört savaş gemisini içerecek şekilde bu üssün inşaatının Kasım 2020’de başlatılması talimatını vermişti. Ancak Abdullah Hamdok başkanlığındaki geçiş hükümeti, Batı’yla ilişkilerini iyileştirme çabalarının bir parçası olarak Nisan 2021’de üssün inşasına ilişkin anlaşmayı dondurdu. Ardından 25 Ekim darbesinden sonra üsse dair görüşmeler yeniden başladı ki bu, Rusya’nın bu darbeye destek verdiğinin kanıtlarından biriydi. Ayrıca Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı.

Rusya yanlısı İslamcılar

Askerî bileşen, darbeden sonra Rusya ile ilişkilerini pekiştirmeye devam etti. Bu doğrultuda 3 Ağustos 2022’de Dışişleri Bakanlığı Vekili Defullah el-Hac Ali, Beşir döneminde oluşturulmuş olan Sudan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Arasında Siyasi İstişare Komitesi’nin onuncu oturumuna katılmak üzere Rusya’ya gitti. Daha sonra, yine Beşir döneminde oluşturulan Rusya-Sudan Hükümet Komisyonu’nu canlandırmak için 15 Ağustos’ta Sudanlı resmî bir heyet Moskova’yı ziyaret etti. Bu ortak toplantılar, iki ülke arasında madencilik, petrol arama ve enerji gibi çeşitli alanlardaki ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesiyle sonuçlandı. Darbeci hükümetin, Burhan ile Hamideti’nin sivil hükümete darbesinden sonra dış yardımların durdurulmasının sonucunda 4,4 milyar dolara varan ekonomik kayıpları telafi etmek için Moskova’ya yönelme kararı aldığı açıkça görülüyordu. Bu Moskova’yla yakınlaşma yönelimi, İslamcı kadroların kitleler halinde bilhassa Dışişleri Bakanlığı’ndaki kamu hizmetine dönmesiyle aynı zamana denk geldi. Nitekim Ocak 2022’den bu yana 102 İslamcı kadro, diplomaside yeniden görevlendirildi. Bu diplomatlar, Batı’ya karşı Rusya’yı ve Çin’i destekleme konusunda idmanlıydı.

Aynı şekilde geçen yılın başlarında BM Sudan misyonunun görev süresinin uzatılmasına dair müzakereler esnasında Rusya ve Çin, darbe hükümetinin, misyonun görev süresinin, yetki kapsamında özlü bir değişiklik olmadan teknik olarak uzatılması yönündeki tutumunu destekledi. 25 Ekim darbesinden sonra misyonun yetki süresinin yenilenmesine dair ilk öneri, askerî darbeyi ve güvenlik güçleri tarafından barışçıl göstericilere karşı uygulanan şiddeti kınıyordu. Aynı şekilde Darfur’daki şiddet eylemlerinin yinelendiğine dikkat çekerek, darbenin sebep olduğu krizi bitirecek siyasi bir süreç çağrısında da bulundu.

Rusya’nın askerî yönetime verdiği destek, bir kez daha kararın ilk versiyonunun bozulmasına yol açtı ve bu da Haziran 2022’de Güvenlik Konseyi’nin 2022 tarihli 2636 sayılı kararının çıkarılmasına sebep oldu. Bu kararda misyonun yetki tanımında, Sudan sahasındaki değişikliklere daha etkili karşılık vermesini sağlayacak köklü bir değişiklik yer almıyordu.

wdfed
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Buna ek olarak Güvenlik Konseyi, 15 Şubat 2022’de görüş birliğiyle 2620 sayılı kararı benimsedi. Bu karar, 2005 yılındaki 1591 sayılı kararla oluşturulan Sudan Yaptırımları Komisyonu’na bağlı uzman ekibinin görev süresini 12 Mart 2023’e uzatıyordu. 2005 tarihli 1591 sayılı karar, BM’ye kararlarını uygulamak için silahsız (Madde 41) ve silahlı (Madde 42) tüm tedbirleri kullanma imkânı tanıyan, BM Sözleşmesi’nin 7’inci Bölümü kapsamında alınmıştı. Darfur çatışmasıyla ilgili olarak etkin taraflara silah ve yolculuk yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar uygulandı. Ayrıca Güvenlik Konseyi’ne düzenli olarak rapor veren ve yaptırım uygulanacak kişi ve tarafları belirleyen bir uzman ekibi de oluşturuldu. Bu listede şu an, Sudan Silahlı Kuvvetleri Batı Askerî Bölgesi Eski Komutanı Tümgeneral Cafer Muhammed el-Hasan (Bu makama daha sonra şu anki Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan geldi) gibi subaylar ve Cancavid lideri Şeyh Musa Hilal yer alıyor.

Bu Güvenlik Konseyi komitesi, Darfur bölgesinde barışı ve istikrarı engelleyen kişi ve oluşumlara yönelik tedbirleri uygulamaya devam etmek için bir uzman ekibi tarafından da destekleniyor.

Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi

Bununla birlikte Rusya, Şubat 2022’de bu uzman ekibin görev süresinin uzatılmasına dair görüşmeler esnasında Güvenlik Konseyi’nin bu yaptırımların kaldırılması için bir zaman kriteri benimsemesi konusunda ısrar etti. Ayrıca Moskova, yenileme kararına ilişkin metinde Ekim 2021 darbesine ya da Sudan’daki BM siyasi misyonuna dair herhangi bir atıf yapılmasına da karşı çıktı. Böylece Rusya, 2022 tarihli 2620 sayılı karar için belirlediği hedeflerine bir kez daha ulaşmayı başardı: Darbe veya misyonun adı anılmaksızın komisyonun görev süresi bir yıl uzatıldı ve yaptırım kriterlerinin belirlenmesi için nihai tarih olarak 31 Ağustos 2022 belirlendi.  

Her ne pahasına olursa olsun himaye

O zamandan beri Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi.

Bu, Ekim 2021’den beri Darfur’da artan şiddet dalgasına bakıldığında son derece ilginç görülüyor. Ancak Rusya’nın, şu anki savaşta Darfur’un farklı bölgelerinde ve özellikle de Batı Darfur vilayetinde tecavüzler, suçlar ve ihlaller gerçekleştiren HDK başta olmak üzere askerî müttefiklerini ve onların iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma niyetlerini de ortaya koyuyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni bu konu hakkında yeni bir uluslararası soruşturma başlatmaya sevk etti.

Ana savaş noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik

Rusya ile Sudan arasındaki bu karşılıklı yakınlaşma, şu anki savaşın öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Şubat 2023’te gerçekleştirdiği Hartum ziyaretiyle taçlanmıştı. Hartum, Lavrov’un bu yılın başında Mali ve Moritanya’yı da içine alan Afrika turunun bir durağıydı. Lavrov bu ziyarette, Hamideti ile Burhan arasında var olan ve bu yılın başlarında HDK ile ordu arasındaki çatışma patlak vermeden önce sarsılmaya başlayan darbe ittifakını korumaya çalıştı. Pratikte iki taraf arasındaki gerginlik, Wagner ile HDK arasındaki ittifaka bel bağlayan Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını da etkilemeye başladı. Hartum’da Lavrov açıkça, Wagner’in faaliyetlerini ve Afrika’daki varlığını savunarak, ‘terör tehdidi’ karşısında ‘bölgedeki durumun istikrarına katkı sağlayan’ rolünü övdü.

Rus Bakan ayrıca, Wagner güçlerinin egemenlik sahibi hükümetlerin talebi üzerine konuşlandırıldığına işaret etti. Bu, sadece Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki varlığını gerekçelendirmek için değil, aynı zamanda Hamideti’nin, güçlerinin resmî olması yönündeki talebini de desteklemek içindi. Lavrov, Moskova’nın Sudan’da faaliyet gösteren Rus madencilik şirketlerine sağlanan rahatlatıcı koşullara dair takdirini ifade etmeyi de ihmal etmedi. Ayrıca Sudan’ın Kızıldeniz kıyısında Rus askerî deniz üssü kurulmasına ilişkin anlaşmanın geçerli olduğunun da altını çizdi.

Gelgelelim Lavrov’un ziyaretinden birkaç hafta sonra Sudan’daki darbeci iki müttefik arasında patlak veren savaş, Rusya’nın Sudan’daki stratejisinin başarısızlığını ilan eder gibiydi. Bununla birlikte Rusya’nın iki taraf üzerinde de etkinliği sürüyor. Ana çatışma noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik olma özelliğini koruyor. Öte yandan son dönemde yaşanan Wagner isyanı, Rusya’nın büyük ölçüde istikrarsızlık kuşağı oluşturmaya ve demokratik sivil dönüşümün taleplerine karşı askerî ve paramiliter aktörleri desteklemeye dayanan Afrika stratejisine ilişkin hesaplarını karmaşık hale getirdi. Rusya şu an Sudan’daki savaşın tüm taraflarıyla hatlarını açık tutuyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
TT

Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Sudan’daki savaşın dördüncü yılına girmesiyle birlikte, yıkılan evlerin duvarları ve aşırı kalabalık sığınma kamplarının ardında, cinsel şiddete maruz kalıp hayatta kalan ancak kurtuluşları henüz tamamlanmamış kadın ve kız çocuklarının hikayeleri gizleniyor. Travmayla ağırlaşmış bir hafıza ve toplumsal damgalanma korkusu arasında kalan mağdurların yaşadığı acılar, şiddet anının ötesine geçerek uzun bir ıstırap, tecrit ve istikrarsızlık yolculuğuna dönüşüyor.

Bu inceleme, Şarku’l Avsat’ın çatışmayla bağlantılı cinsel şiddete maruz kalan çok sayıda mağdurla gerçekleştirdiği mülakatların yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) raporları, uluslararası kuruluşların belgeleri, hukuk ve psikoloji uzmanlarının görüşlerine dayanıyor. Mağdurların güvenliklerini ve mahremiyetlerini korumak amacıyla isimleri ve bazı tanımlayıcı bilgileri gizli tutuluyor.

Savaş nedeniyle sağlık ve psikolojik destek sisteminin çöktüğü ülkede, iyileşme şansının sınırlı olması veya hiç bulunmaması, hayatta kalanları bedenden ruha, bireyden aileye ve oradan da daha geniş toplumsal yapıya uzanan karmaşık etkilerle karşı karşıya bırakıyor.

cscv
Hartum’daki bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Böylece cinsel şiddet, savaş bağlamında meydana gelen bir eylem olmaktan çıkıp, suçun sessizlikle, ihlalin ise adaleti sağlama acziyetiyle kesiştiği kronik bir krize dönüşüyor. Sonuç olarak mağdurlar, başlarına gelenler ile bunu henüz tam olarak kabul etmeyi veya sahiplenmeyi başaramamış bir toplum arasında sıkışıp kalıyor.

“Annem beni zar zor tanıdı”

İfadelerden biri, savaşın patlak vermesinden bu yana mağdurun ailesiyle birlikte yaşadığı Hartum’un güneyindeki el-Ezheri mahallesinden başlıyor. Binlerce aile gibi bu aile de Omdurman şehrindeki Darüsselam’a geçici olarak yerleşmeden önce farklı bölgeler arasında göç etmek zorunda kaldı. Bu süre zarfında kadın, Sabrin pazarından getirilen malları satarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu. Babası da mal satışı işiyle uğraştığı için aile makul bir gelir elde ediyordu.

Ancak kadının hayatı, 2024 yılının Ramazan Ayı’nda erkek kardeşiyle birlikte pazardan dönerken durdurulmasıyla altüst oldu. Dönüş yolunda yaşadıkları bölgeye giden bir araca binen iki kardeş, bazı yolcular tarafından nerede ikamet ettikleri ve babalarının ne iş yaptığı konusunda sorgulanmaya başladı.

Genç kadın, grubun daha sonra kendilerini soruşturma amacıyla Darüsselam bölgesine götürdüğünü belirtti. Kendisi bazı bilgileri inkâr etmeye çalışsa da erkek kardeşinin aile hakkında detaylar verdiğini, bunun üzerine Libya pazarı bölgesindeki savcılık merkezine nakledildiğini aktardı. Burada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) liderlerinden biri tarafından sorgulanan kadın hakkında gözaltı kararı verildi.

İki gün boyunca gözaltında tutulan kadın, üçüncü gün bu liderin kendi evine götürüldü ve burada ilk kez tecavüze uğradı. Birkaç gün sonra ise temizlik, ütü ve benzeri zorunlu işlerde çalıştırılmak üzere başka bir yere nakledilirken, cinsel saldırılar da sistematik olarak devam etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Gece yanımıza geliyorlardı, reddettiğimizde ise darp ediliyorduk. İşkence izleri bugün bile vücudumda halen belirgin. Söndürülmüş sigara izlerini vücudumuzda bırakıyorlardı, bacaklarımda kalıcı izler oluştu” sözleriyle ifade etti.

cdsv
Omdurmanlı bir kadın, kameradan yüzünü gizleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından kaçırılıp tecavüze uğradığını ve serbest bırakılması karşılığında bir miktar para ödediğini anlattı. (AP)

Saldırıların münferit vakalar olmadığını, aylarca neredeyse her gün tekrarlandığını vurgulayan genç kadın, bazı mağdurların günde birkaç kez ve bazen birden fazla kişinin tecavüzüne uğradığını, başvurulabilecek hiçbir merci bulunmadığı için şikâyet etmenin veya yardım istemenin hiçbir faydası olmadığını belirtti.

Mağdurun ifadesine göre, yaklaşık dört ay süren alıkonulma sürecinde erkek kardeşine ne olduğuna dair hiçbir bilgi edinilemedi. Bu süreç, mağdurun, ailenin tanıdığı bir kişiyle karşılaşmasıyla son buldu. Karşılaştığı kişi, fiziksel durumundaki ve çehresindeki büyük değişim nedeniyle ilk başta kendisini tanıyamasa da genç kadın onun dikkatini çekmeyi başardı ve ailesiyle iletişime geçmesini sağladı. Bu kişinin yardımıyla HDK’ye ait son güvenlik noktasına ulaşan kadın, oradan önce el-Hur pazarı bölgesine, ardından da ailesinin yanına dönmeyi başardı.

Kızlarını tamamen kaybettiklerini düşünen ailenin yaşadığı şoku aktaran genç kadın, aşırı zayıflaması, dış görünüşündeki ve psikolojisindeki büyük değişimler nedeniyle annesinin bile ilk bakışta kendisini güçlükle tanıyabildiğini ifade etti.

Birkaç günlük istirahatin ardından annesi tarafından tıbbi kontroller için hastaneye götürüldüğünü belirten mağdur, babasının ikinci bir yıkım yaşamasını önlemek amacıyla annesinin yaşananları ona kendi yöntemiyle aktardığını dile getirdi.

Yaşadıklarının bir istisna olmadığını ve alıkonulan diğer kız çocukları ile kadınların hikayeleriyle benzerlik taşıdığını belirterek sözlerini tamamlayan genç kadın, bu deneyimin sadece özgürlüğünü ve güvenliğini elinden almadığını, aynı zamanda geleceğini de etkilediğini söyledi. Kaçırılmadan önce nişanlı olan mağdur, şu ana kadar nişanlısıyla görüşemediğini ve maruz kaldığı saldırılar hakkında konuşamadığını belirtti.

Bu ifadede dikkat çeken husus sadece ihlallerin boyutu değil; rastgele gözaltı, gayriresmi gözaltı merkezleri arasında nakil, denetim eksikliği ve ardından tamamen kapalı bir alanda sistematik ihlallerin yapıldığı yarı resmi mekanlara sevk edilme gibi zincirleme bir yapının varlığı öne çıkıyor. Bu yapısal süreç diğer ifadelerde de tekrarlanarak yaşananların istisna değil, belirli bir örüntü olduğu hipotezini güçlendiriyor.

acxd
Hartum’un yıkık mahallelerinden birinde iki kadın çatışma bölgesinden geçiyor. (AFP – Getty Images)

Şarku’l Avsat’ın farklı bölgelerden topladığı çok sayıda ifadeyle de örtüşen bu anlatı, münferit bir vaka olmaktan uzak bir görünüm sergiliyor ve Sudan’daki çatışma döneminde kadınlara yönelik gözaltı ile ihlallerin benzer yöntemlerle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.

“Bir kadın beni kurtardı ama hamile olmam bana fayda etmedi”

Omdurman şehrinin doğusundaki Bant mahallesinden bir kadın, savaşın ilk aylarında, çocuğunun hastanede tedavi gördüğü sırada yaşadığı ağır tecrübeyi aktardı.

Yaşam koşullarının son derece zor olduğunu belirten kadın, ailenin gıda ve temel yaşam malzemelerinin eksikliğini çektiğini, Omdurman’ın en batısındaki Libya pazarına gitmenin ise kontrol noktalarının varlığı, sivillerin buralardan geçişi sırasında maruz kaldığı gözaltı, darp ve hakaret olayları nedeniyle büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.

Kadın, iki aylık hamile olmasına ve hasta çocuğuna refakat etmesine rağmen bu durum ona bir güvence sağlamadı. Hastanede, aileyle aynı koşulları paylaşıyor gibi görünen bir kadın, mağdurun eşinin Sudan ordusunda subay olduğunu öğrenmesini fırsat bilerek durumu ihbar etti ve kadını HDK’ye teslim etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “O kadın beni HDK unsurlarına teslim etti ve onlara bir subay eşi olduğumu söyledi. Orada yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutuldum” sözleriyle aktardı. En başından itibaren evli ve hamile olduğunu yetkililere bildirdiğini, kendisine işkence edilmemesi veya darp edilmemesi için yalvardığını belirten kadın, buna karşılık yetkililerin kendisine doğumdan sonra önlem alacaklarını söylediklerini ifade etti.

Bir süre gözaltında tutulduktan sonra başka bir birime nakledilen kadın, burada askeri personel eşi olan yaklaşık 15 kadının yanı sıra çoğu Bant mahallesi sakini olan 12 sivil kadınla birlikte alıkonulduğunu belirtti.

fgttgh
Libya’nın Trablus kentinin doğusundaki bir mülteci kampında okullarının önünde kurulu salıncakta sallanan Sudanlı çocuklar, 18 Mayıs 2026 (AP)

Hamile kadınların bazen doğrudan darp edilmekten muaf tutulduğunu, ancak diğer kadınların sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldığını aktaran sığınmacı, bu muameleler arasında küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel saldırı ve ihlallerin de bulunduğunu belirtti. Kadın, yaşanan korku nedeniyle alıkonulanların itiraz etmeye, hatta ne olduğunu sormaya bile cesaret edemediklerini ifade etti.

Alıkonulan askeri personel eşlerinin, şahit veya yasal prosedürler olmaksızın HDK unsurlarıyla evlenmeye zorlandığını ve baskı altına alındığını ekleyen kadın, gözaltından sorumlu kişilerin kendilerine açıkça, eşlerini silahla öldüremedikleri için onlara bu yolla zarar vereceklerini söylediklerini aktardı.

Zaten evli olduğunu belirterek onları ikna etmek için defalarca girişimde bulunduğunu ancak tüm çabalarının reddedildiğini vurgulayan kadın, nihayetinde HDK liderlerinden biriyle evlenmeye zorlandığını ve bu kişi tarafından Omdurman’ın batısındaki Darüsselam bölgesine götürüldüğünü belirtti.

Darüsselam’da bulunduğu süre boyunca yiyecek ve içecekten mahrum bırakılarak bir odada tutulduğunu, ancak kendisine düzenli olarak uyuşturucu madde verildiğini söyleyen kadın, bu durumun hareket etme ve odaklanma yeteneğini kaybettirdiğini, bu yüzden o dönemin zihninde bulanık kaldığını ifade etti. Kaçırmayı başaran kişilerin elinden kurtulup ailesinin yanına dönmesine rağmen, uzun gözaltı süresi boyunca cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda bugün halen şüphe ve endişe içinde yaşadığını belirten kadın, almak zorunda bırakıldığı ilaç ve iğnelerin etkisiyle o dönem çevresinde olup bitenlerin çoğundan habersiz olduğunu vurguladı.

Adalet açığı ve destek konusundaki zorluklar

Çeşitli nedenlerle cinsel ihlal vakalarının belgelenmesinin zor olduğunu belirten İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Süleyma İshak, Sudan’da savaşın patlak vermesinden bu yana kaydedilen resmi istatistiklerin yaklaşık 2 bin 200 vakaya ulaştığını bildirdi. İshak, özellikle mağdurlara ulaşmanın zor olduğu Darfur bölgeleri başta olmak üzere, bu rakamın sorunun gerçek boyutunu yansıtmadığına dikkat çekti.

cdfgthytyny
Bir destek ve yardım merkezinin önünde sıra bekleyen Sudanlı kadınlar (AFP – Getty Images)

İshak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu meselelerle mücadelenin ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile BM kurumlarıyla yapılan ortaklıklar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti.

Şu ana kadar sadece üç vakanın yargıya taşındığını ve bunların tamamının dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Sudan ordusu mensuplarına yönelik olduğunu ifade eden İshak, söz konusu kişilerin el-Ubeyd ve Beyaz Nil eyaletlerinde hüküm giydiklerini ekledi.

HDK’ye atfedilen ihlallere değinen İshak, bunların mevcut koşullarda hukuki olarak takibinin mümkün olmadığını açıklayarak, gelecekte cezasızlığın önüne geçilmesi için ihlallerin belgelenmesi çağrısında bulundu.

BM tarafından yayımlanan bir rapor, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2025 yılı boyunca tecavüz, toplu tecavüz, cinsel işkence ve cinsel kölelik dahil olmak üzere 500’den fazla cinsel şiddet vakasını belgelediğini ve bu ihlallerin bazı durumlarda ölümle sonuçlandığını ortaya koymuştu.

Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün en son raporuna göre ise örgüt, Ocak 2024 ile Kasım 2025 tarihleri arasında Kuzey ve Güney Darfur eyaletlerinde cinsel şiddete maruz kalan 3 bin 396’dan fazla kadına bakım hizmeti sağladı. Raporda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele yetkililerinin; aile içi şiddet, taciz ve cinsel istismar dahil olmak üzere olayların farklı biçimlerinde bir artış kaydettiği aktarıldı.

Sınır Tanımayan Doktorlar bu suçları Sudan'daki çatışmanın belirgin bir işareti olarak nitelendirirken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) mevcut rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmını temsil ettiği uyarısında bulundu.

cdfgthy
Bir yıldan fazla bir süre önce kocası kaçırılan ve hâlâ Sudan’ın Omdurman kentinde onu arayan Sudanlı kadın Azhar Abdullah, Nisan 2026 (AP)

İshak, Sağlık Bakanlığı’nın tıbbi ve psikolojik destek protokollerini imkanlar dahilinde sağladığını, hukuki desteğin ise Başsavcılık ile koordineli olarak yürütüldüğünü belirtti. Hizmet ve müdahale düzeyinde eyaletler arasında farklılıklar bulunduğunu ifade eden İshak, en belirgin zorluklardan birinin finansman yetersizliği olduğunu vurgulayarak, kendi ifadesiyle “Kadına yönelik şiddet meseleleri ikincil bir konu değil, bir hayat kurtarma mücadelesidir” dedi.

İshak ayrıca, önceki deneyimlerin eksikliklerini gidermek amacıyla, mağdurları damgalanma riskine maruz bırakmadan veya mahremiyetlerini zedelemeden hizmetleri bir arada sunan yeni koruma ve sığınma merkezleri kurmaya yönelik bir planı da paylaştı.

Yargıya başvurmanın, bildirimi engelleyen toplumsal ve güvenlik kaygıları nedeniyle mağdurların kişisel tercihine kaldığını vurgulayan İshak, Sudan gibi muhafazakâr bir toplumda gizliliği ve korumayı güvence altına alan güvenli bir ortamın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

“Çocuğumu bırakmayacağım”

Bu kaygıların temelinde, savaşın ilk aylarında gözaltına alınan Bahri şehri sakini bir kadının hikayesi yer alıyor. Gözaltı, işkence ve kötü muameleyle dolu ağır ve acı bir tecrübe yaşayan kadının bu süreci, hamilelik ve ardından gelen muazzam bir toplumsal baskıyla sonuçlandı.

Mağdur kadın ifadesinde, yaşadığı acıların gözaltından çıkmasıyla son bulmadığını, aksine ailesinin yanına dönmesiyle birlikte psikolojik ve toplumsal baskıların yeni bir evresinin başladığını belirtti. Annesinin, çocuğu terk etmesi ve bir bakım evine teslim etmesi yönündeki ısrarlı talepleriyle karşı karşıya kaldığını aktaran kadın, bu talepleri reddederek çocuğunu yanında tutma hakkını savunduğunu ve yaşananlarda bebeğin hiçbir suçu olmadığını vurguladı.

defvfer
Sudan’ın Çad sınırına yakın bir mülteci kampına bakan tepenin zirvesinde oturan bir çocuk, Kasım 2023 (Reuters)

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Kendimden bir parçayı nasıl terk edebilirim? Sorunumla yüzleşeceğim ve tüm gücümle çocuğumu savunacağım” sözleriyle ifade etti.

Genç kadın, çocuğunu yanında tutma kararının, kendisini ailesiyle, toplumla ve bazı yakınlarının olumsuz yaklaşımlarıyla sürekli bir mücadele içinde bıraktığını, bu durumun tam da yaşadığı acı tecrübenin etkilerinden kurtulmaya çalıştığı bir döneme denk geldiğini belirtti.

Kendisini en çok yıpratan şeyin, sadece zihninde sürekli canlanan gözaltı ve uğradığı ihlallerin hatıraları olmadığını vurgulayan kadın, hayatını tamamen mahveden yıkıcı bir savaşın izlerini silmeye çalışırken, bir yandan da çocuğunun yaşama ve kendisiyle kalma hakkını sürekli ve amansızca savunmak zorunda kalması olduğunu dile getirdi.

Cinsel şiddet bir savaş silahı

Şarku’l Avsat, Sudan Kurucu İttifakı Sözcüsü Ahmed Tagad Lisan ile HDK’nin kontrolü altındaki bölgelerde kadınların tecavüze uğraması ve ittifakın, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına yönelik suçlamalar karşısındaki tutumu hakkında bir görüşme gerçekleştirdi. Sözcü, soruyu incelediğini ancak bu suçlamaları destekleyen somut bir kanıt bulamadığını ve bu konuda yorum yapmasını gerektirecek bir neden görmediğini ifade etti.

Söz konusu siyasi ittifakın resmi internet sitesinde yer alan tanıma göre, Sudan Kurucu İttifakı; kalıcı barışı tesis etmek, demokratik yönetimi inşa etmek ve Sudan genelinde gerçek ve kapsamlı bir birliği sağlamak amacıyla ortak bir irade etrafında birleşen Sudanlı siyasi grupları, silahlı hareketleri, meslek örgütlerini, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını bünyesinde barındıran bir koalisyon olarak biliniyor.

cvfgtn
Güney Sudan’daki lojistik üssünde işçiler, Dünya Gıda Programı’na (WFP) ait araçlara gıda maddelerini yüklüyor. (AFP)

Buna karşılık hukuk uzmanı Muiz Hadra, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi’nin silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını açıkça öngördüğünü ve cinsel şiddet kullanımını uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olarak suç saydığını belirtiyor. Hadra, bu ilkelerin sivillere yönelik cinsel saldırı ve ihlalleri savaş suçları ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cezalandıran 1991 tarihli Sudan Ceza Kanunu’na da dahil edildiğine işaret ediyor.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sudan’ın, sorumlulardan hesap sorabilecek etkin bir yargı sisteminin bulunmaması, yargı kurumlarının çökmesi ve ulusal adalet mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle adalet sürecinde gerçek bir krizle karşı karşıya olduğunu bildiren Hadra, BM İnsan Hakları Konseyi’nin ihlalleri araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu kurduğunu ancak Sudan hükümetinin bu komisyonun ülkeye girişine izin vermediğini, bunun da soruşturma ve hesap verilebilirlik imkanlarını zorlaştırdığını ifade etti.

İç adalet sisteminin geniş çaplı bir çöküşe sahne olduğu bir dönemde, mevcut ulusal ve uluslararası mekanizmaların hesap sorma konusundaki rollerini tam olarak yerine getirmede yetersiz kaldığını açıklayan Hadra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisinin şu anda yalnızca Darfur bölgesinde işlenen suçlarla sınırlı olduğunu belirtti. Hadra, ağır ihlalleri gerçekleştirenlerin nerede olursa olsun yargılanabilmesini sağlamak amacıyla bu yetkinin tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.

Bildirilen ihlallerin boyutuna kıyasla yargıya taşınan davaların sınırlı sayısı, devam eden savaşın getirdiği güvenlik, hukuk ve kurumsal zorluklar karşısında, suçların belgelenmesi ile faillerin yargılanabilmesi arasında var olan uçurumu gözler önüne seriyor.

Şok edici istatistikler

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yalnızca 2026 yılında, çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan 12,7 milyon kişinin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle ilgili desteğe ihtiyaç duyacağını öngördü. Bu veri, 2023 yılındaki 3,1 milyon seviyesinden bir yükselişi, 2025 yılından bu yana ise 500 binden fazla kişilik bir artışı temsil ediyor. Ayrıca bu sayı, 2024 yılında kaydedilen verinin yaklaşık iki katına, Sudan'daki çatışmaların patlak vermesinden önceki dönemin ise dört katına denk geliyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından Sudan’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sı gerek sığınma alanlarının içinde gerekse dışında kendilerini güvende hissetmiyor.

vfbthy
Çatışmalardan kaçarak Hartum’daki bir okula sığınan iki Sudanlı kadın (Getty Images)

Geçtiğimiz nisan ayında BM tarafından yapılan açıklamada, 2025 yılında istikrarlı bir artış gösteren cinsel şiddetin, taciz, istismar ve aile içi şiddet olaylarındaki tırmanışla birlikte içinde bulunulan yılda keskin bir artış kaydettiği belirtildi.

Kurum, üç yıldır süren savaşın kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkisine dikkat çeken bir uyarı raporu yayımladı. Bu rapor; kadın liderliğindeki 85 kuruluş ile kadın hakları derneklerinin katıldığı bir anketin verilerine, iki odak grup tartışmasına, BM kurumları ile uluslararası kuruluşların raporlarına dayandırıldı.

Kurumun raporunda, saha çalışmalarında ön saflarda yer alan kadınların üçte ikisinin 2025 yılı boyunca cinsel şiddette belirgin bir artış yaşandığını bildirdiği, katılımcıların yarısının ise bu artışın 2026 yılında da tırmanarak sürdüğüne işaret ettiği aktarıldı.

Güven duygusunun yokluğu

“Sudan genelindeki kadınlar ve kız çocukları, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin günlük hayatlarının bir parçası haline geldiği ve süregelen bir tehlike barındıran deneyimlerini aktarıyor. Bu durum, gerek sürmekte olan çatışmalardan kaçmaya çalışırken geçtikleri yollarda gerekse ulaştıkları sığınma kamplarında kendisini gösteriyor.”

Bu değerlendirme, UNFPA Sudan Temsilcisi Fabrizia Falcioni tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde New York’taki gazetecilere başkent Hartum’dan video konferans yoluyla yapılan açıklamada dile getirildi. Ülkedeki kadın ve kız çocuklarının kötüleşen durumuna dikkat çeken Falcioni, kadınların ‘bulundukları hiçbir yerde kendilerini güvende hissetmediklerini’ belirtti.

fvgrthy
El-Faşir’den kaçıp Çad’ın doğusundaki bir mülteci kampına sığınan Sudanlı bir kadın, 27 Kasım 2025 (Reuters)

Söz konusu tespit, UNFPA tarafından 18 eyaletten 16’sında yaklaşık bin kadın ve kız çocuğunun katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya dayanıyor. Sonuçlar, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sının, sığınma alanlarının içinde veya dışında; pazarlar, su kaynakları, odun toplama alanları ve yollar dahil olmak üzere, özellikle geceleri kendilerini güvende hissetmediklerini ortaya koyuyor.

BM yetkilisi, güvenlik eksikliğinin günlük hayatı da olumsuz etkilediğini vurgulayarak, elektrik kesintileri ve şehirlerin geceleri karanlığa gömülmesiyle ‘güvensizlik hissinin’ daha da katlandığına işaret etti. Falcioni ayrıca; toplumsal damgalanma, misilleme korkusu, maddi imkansızlıklar ve hizmet merkezlerinin uzaklığı nedeniyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarının bildiriminin halen sınırlı düzeyde kaldığını ifade etti.

Derin psikolojik yaralar

Psikoloji uzmanı Hatice Muhammed el-Ubeyd, silahlı çatışma ve savaş ortamlarında cinsel şiddete maruz kalan mağdurların karmaşık ve derin psikolojik etkilerle karşı karşıya kaldığını, travmanın etkilerinin saldırı anının ötesine geçerek göç, savaş ve güvenlik hissinin kaybıyla daha da ağırlaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada el-Ubeyd, mağdurların yaşayabileceği en belirgin psikolojik etkilerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu ifade etti. Bu durumun; acı verici olayın zihinde sürekli tekrar canlanması, kabuslar ve rahatsız edici rüyalar görme, ayrıca olayı hatırlatan kişilerden, yerlerden veya durumlardan kaçınma eğilimi şeklinde ortaya çıktığını açıkladı. Uzman ayrıca, mağdurların sürekli bir aşırı uyanıklık, korku ve kaygı hali içinde olabileceğini, bunun da günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkilediğini sözlerine ekledi.

Cinsel şiddet mağdurlarına, mahremiyeti ve insan onurunu koruyan güvenli alanlar aracılığıyla psikososyal destek hizmetlerinin sunulmasının önemini vurgulayan el-Ubeyd, uygun bakım ve tedavinin sağlanması, iyileşme sürecine katkıda bulunulması ve normal yaşama devam etme yetisinin yeniden kazanılması için mağdurların destek ağları ve uzmanlaşmış hizmetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Psikolojik desteğin eksikliği

Savaşla bağlantılı cinsel ihlaller yalnızca gelip geçici hadiseler olmaktan uzak bir görünüm sergilerken; destek, koruma ve adalet hususlarında süregelen zorluklar gölgesinde mağdurların yaşamını yeniden şekillendiren kronik yaralara dönüşüyor.

İfadelerin ortaya koyduğu gerçekler sadece ihlalin boyutunu değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı boşluğun derinliğini de gözler önüne seriyor: psikolojik destekteki, hukuki korumadaki ve birçok vakada yüzleşmek yerine hala sessiz kalma eğilimi gösteren toplumsal müdahaledeki boşluk. Savaşın gidişatında aktörler çeşitlenirken, sürecin merkezindeki kadınlar en kırılgan ve adalete erişimi en kısıtlı kesim olmayı sürdürüyor.

fvgbhyj
Londra’da Sudan’a destek için düzenlenen gösteriden… Gösteride, “130’dan fazla kadın tecavüze uğramaktansa ölmeyi tercih etti” yazılı pankart taşıyan bir kadın (Getty Images)

Cezasızlığın devam etmesi yalnızca mağdurları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şiddet sarmalını kalıcı hale getirerek suçu tekrarlanabilir bir örüntüye dönüştürüyor. Bu nedenle söz konusu ihlallerle mücadele etmek sadece geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor: ‘adaletin geleceğini, kurumların güvenilirliğini ve toplumun savaşın etkilerinden kurtulabilme kapasitesini’.

Savaş, milyonlarca Sudanlının hayatını yeniden şekillendirmeye devam ederken; cinsel şiddet mağdurlarının yaşadığı acılar, bu sürecin en ağır ve kamuoyuna en az yansıyan sonuçlarından biri olmayı sürdürüyor.


Yıkımın kalbinden… Hartum, yitirdiği neşesini arıyor

26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
TT

Yıkımın kalbinden… Hartum, yitirdiği neşesini arıyor

26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)

Yıllar süren savaşın ardından büyük yıkım ve sokaklarda geniş bir boşluk bırakan Sudan’ın başkenti Hartum, yeniden canlanmaya ve kaybettiği canlılığın bir kısmını geri kazanmaya başladı. Hükümetin spor faaliyetlerini yeniden statlara taşımaya yönelik girişimleri sürerken, müzik grupları da sanatsal etkinliklerine yeniden başlıyor. Düğün salonlarının kapılarını tekrar açmasının yanı sıra gençler, Dünya Kupası maçlarını izlemek için oluşturulan taraftar buluşmalarında bir araya geliyor. Ancak tüm bu gelişmeler, savaşın yıprattığı bir kentte henüz sınırlı ölçüde hissediliyor.

Yıkılmış binaların enkazı, tahribatın izleri, saatler süren elektrik kesintileri ve yaşamın diğer zorlukları arasında kent sakinleri, günlük hayatlarının ayrıntılarını yeniden kurmaya ve umut alanları oluşturmaya çalışıyor. Bu tablo, tüm zorluklara rağmen çatışmanın etkilerini geride bırakma ve normal yaşama dönme yönündeki güçlü toplumsal iradeyi yansıtıyor.

Güzel anılar

Hartum Stadyumu, Sudan’ın en büyük iki kulübü olan el-Hilal ile el-Merrih arasındaki ilk derbiye ev sahipliği yaparak yeniden ülke spor gündeminin merkezine yerleşti. Başbakan Kâmil İdris’in de tribünden takip ettiği karşılaşma, hükümetin savaş sonrası normalleşme sürecini öne çıkarma çabalarının bir parçası olarak değerlendirildi. Maç, üç yılı aşkın bir aranın ardından futbolun Sudan’ın en önemli statlarından birine geri dönmesini sağlaması nedeniyle istisnai bir önem taşıdı. Zorlu koşullara ve yüksek hava sıcaklıklarına rağmen taraftarlar, savaşın gölgelediği güzel anıları yeniden yaşamak için Hartum Stadyumu’na akın etti.

fv
Yeniden restore edilen Hartum Stadyumu’nda oynanan el-Hilal – el-Merrih maçı sırasında çekilmiş bir kare (Şarku’l Avsat)

Hartum sakini İsa İbrahim, spor faaliyetlerinin yeniden başlamasının kendisini büyük bir sevince boğduğunu belirterek, desteklediği el-Hilal takımının futbolcularını Hartum Stadyumu’nda yeniden görmenin kendisine güzel anıları hatırlattığını ve hayatın yeniden normal ritmine dönmeye başladığı hissini verdiğini söyledi.

Mustafa Abdulcelil ise spor müsabakalarının başkente dönüşünü toplumsal iyileşme sürecinde son derece önemli bir adım olarak değerlendirdi. Uzun bir aranın ardından desteklediği el-Merrih takımının oyuncularını yeniden ülke içinde sahaya çıkarken izlemenin mutluluğunu yaşadığını ifade eden Abdulcelil, sporun, sık sık yaşanan elektrik ve su kesintileri ile artan yaşam maliyetleri gibi ağır yaşam koşulları altında halka ihtiyaç duyduğu nefes alma alanını sunduğunu dile getirdi.

Buna karşılık Musa ed-Dav ve bazı vatandaşlar, bu gelişmenin hayatın tamamen normale dönmesi için atılması gereken ‘milyon adımlık yolculuğun ilk adımı’ olduğunu düşünüyor. Söz konusu kesim, savaşın tamamen sona erdirilmesi, yarattığı tahribatın giderilmesi, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi temel hizmetlerin yeniden işler hale getirilmesi ile temel ihtiyaçların karşılanmasının öncelikli hedef olması gerektiğini vurguluyor.

Dünya Kupası’nı izlemek

İdris hükümetinin öne çıkarmaya çalıştığı bir diğer normalleşme göstergesi ise taraftar izleme merkezlerinin faaliyetlerinin kademeli olarak yeniden başlatılması oldu. Bu kapsamda gençlik merkezleri, Dünya Kupası karşılaşmalarını takip etmek isteyen taraftarlara kapılarını açtı. Söz konusu alanlar, gençlerin dev ekranlar etrafında bir araya geldiği sosyal buluşma noktalarına dönüştü.

Başkent Hartum ve diğer kentlerde yaşayan binlerce kişi, her gün saatlerce süren elektrik kesintileri nedeniyle Dünya Kupası maçlarını izleme imkânından mahrum kalmıştı. Bu nedenle bazı gençlik merkezlerinin sporseverlere açılması, uzun yıllardır hüznün hâkim olduğu ülkede insanların yaşamına bir nebze de olsa sevinç kattı.

Öte yandan vatandaşlar, yıllar süren durgunluk ve belirsizliğin ardından düğün salonlarında yeniden kutlamalar düzenlemeye başladı. Uzun süredir ertelenen sosyal etkinliklerle birlikte müzik sesleri de yeniden yükselirken, savaşın gölgesindeki kent yaşamında normalleşmenin işaretleri daha görünür hâle geliyor.

gthy
Ressam ve plastik sanatlar sanatçısı Osman Hüseyin, Hartum’daki bir serginin önünde (Şarku’l Avsat)

Bir diğer cephede ise görsel sanatlar alanında yeniden canlanma çabaları dikkat çekiyor. Ressam ve plastik sanatlar sanatçısı Osman Hüseyin, savaş sonrası dönemin, sergiler, duvar resimleri ve kamusal alanlara hayat verecek sanatsal etkinlikler aracılığıyla sanat ortamının yeniden inşasını gerektirdiğini söyledi. Hüseyin, sanatın direniş ve umut hafızasını kayıt altına alma gücüne inandığı için savaş yılları boyunca Hartum’da kalmayı tercih ettiğini belirtti.

Hüseyin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sanatçıların bugünlerde aileler, çocuklar ve ziyaretçilerle doğrudan etkileşim imkânı sunduğu için kamusal alanlara ve toplumla iç içe turistik mekânlara yöneldiğini ifade etti. Yakın dönemde Marina Parkı’nda düzenlenen çiçek sergisinin, estetik unsurları kültürel ve eğlence boyutuyla birleştiren başarılı bir örnek olduğunu kaydetti.

Plastik sanatların Sudanlıların umut ve beklentilerini ifade etmeleri için önemli bir araç olduğunu vurgulayan Hüseyin, sanatın aynı zamanda psikolojik destek ve rahatlama işlevi gördüğünü söyledi. Renklerin, savaşın bıraktığı olumsuz etkilerden kurtulma sürecine olumlu katkı sağladığını belirten sanatçı, eserlerinde Sudan evinin karakteristik özelliklerinden ve ülkenin farklı bölgelerinin kültürel mirasından ilham aldığını ifade etti. Hüseyin, bu yaklaşımın Sudan kültürünün çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan estetik ve insani değerleri ön plana çıkarmayı amaçladığını sözlerine ekledi.

Müzik gruplarının geri dönüşü

Savaş yıllarında faaliyetlerini durdurmak zorunda kalan, ekipmanlarının önemli bir bölümünü kaybeden ve üyeleri farklı bölgelere dağılan Deyum Caz Grubu da Hartum’a geri döndü. Grup, sanatın yıkıma karşı koyabileceği ve hayata yeniden canlılık kazandırabileceği inancıyla faaliyetlerine yeniden başladı.

Sudan caz müziğinin altın çağının en önemli simgelerinden biri olarak kabul edilen grup, 1965-1966 yıllarında kuruldu. Deyum Caz Grubu, Sudan’a özgü pentatonik müzik yapısını Batılı enstrümanlarla harmanlayan özgün tarzıyla dikkat çekerek, kendine has Afro-Sudanlı bir müzikal kimlik oluşturmayı başardı. Bu yönüyle grup, Sudan müzik mirasının en önemli temsilcilerinden biri olarak görülüyor.

vfbhyj
Deyum Caz Grubu’nun üyeleri, provalarından birinde (Şarku’l Avsat)

Grubun 1983 yılından bu yana liderliğini yürüten İbrahim Hüseyin, savaş nedeniyle faaliyetlerinin yaklaşık üç yıl boyunca durduğunu, ancak şimdi yeniden sahnelere dönmek için hazırlık yaptıklarını söyledi. Hüseyin, grubun ‘İşraka’, ‘Bray Ya Hille’ ve ‘Sakin Kassad ed-Dar’ gibi tanınmış eserlerini yeniden seslendirmeyi planladığını, bunun yanı sıra ‘Ansaha’ adlı yeni çalışmalarını da dinleyicilerle buluşturacaklarını belirtti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hüseyin, yağma olayları nedeniyle grubun çok sayıda müzik aletini kaybettiğini ve bu nedenle çalışmalarını adeta sıfırdan yeniden kurmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Maddi ve manevi kayıplara rağmen grubun kısa süre önce düzenlediği konserin Sudan içinde ve dışında geniş ilgi gördüğünü kaydeden Hüseyin, bunun başkentte kültürel ve sanatsal hayatın yeniden canlandığının önemli göstergelerinden biri olduğunu dile getirdi.

Savaşın izleri hâlâ sokaklarda, mahallelerde ve birçok kişinin yüzünde varlığını korusa da futbolun yeniden statlara dönmesi, düğün salonlarının yeniden dolup taşması ve taraftarların Dünya Kupası maçlarını izlemek için ekranlar etrafında toplanması, Hartum halkının yaşama bağlılığını ortaya koyuyor. Yıkımın ortasında kent sakinleri, umut ve toparlanma başlığı altında yeni bir sayfa açmaya çalışırken, savaş karşısında ayakta kalmayı başaran şehrin yeniden canlılığına kavuşabileceğine, kültürün, hareketliliğin ve yaşam sevincinin merkezi olma niteliğini yeniden kazanabileceğine inanıyor.


Mısır Evkaf Bakanlığı, Osmanlı Emiri’nin mülkleri meselesine köklü bir çözüm getireceğini taahhüt etti

(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
TT

Mısır Evkaf Bakanlığı, Osmanlı Emiri’nin mülkleri meselesine köklü bir çözüm getireceğini taahhüt etti

(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)

Mısır Evkaf Bakanlığı, kamuoyunda ‘Kimliği Belirsiz Emir Vakfı Krizi’ olarak anılan soruna kısa süre içinde köklü ve kesin bir çözüm bulunacağını açıkladı. Kriz, Osmanlı döneminde yaşamış Mustafa Abdulmennan adlı bir emirin ülkenin toplam tarım arazilerinin yüzde 7’sinden fazlasına sahip olduğunu gösteren resmî belgelerin gündeme gelmesiyle ortaya çıkmış ve Mısır’da geniş çaplı tartışmalara yol açmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Bakanlık, pazartesi akşamı Mısır Temsilciler Meclisi Anayasa ve Yasama İşleri Komisyonu’nda düzenlenen oturumda, Bakan Usame el-Ezheri ile çeşitli yetkililerin, birçok vilayete yayılan Mustafa Abdulmennan Vakfı’na ilişkin yürütülen çalışmaları ele aldığını duyurdu.

‘Abdulmennan krizi’ olarak anılan dosya, geçtiğimiz mayıs ayında sosyal medya platformlarında bir Osmanlı emirinin binlerce dönümü aşan geniş tarım arazilerine sahip olduğu yönündeki iddiaların yayılmasıyla gündeme gelmişti. Söz konusu iddialar, hukuki ve toplumsal tartışmaları beraberinde getirirken, yetkilileri Mısır vakıf tarihinin en büyük ve en karmaşık dosyalarından biri olarak değerlendirilen konuya müdahale etmeye sevk etmişti.

‘Mısırlıların hakları ihlal edilmeyecek’

Mısır Evkaf Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Bakan Usame el-Ezheri, pazartesi günü Anayasa ve Yasama İşleri Komisyonu’nun daveti üzerine Temsilciler Meclisi’ne giderek, birçok vilayete yayılan Mustafa Abdulmennan Vakfı’na ilişkin yürütülen çalışmaları görüştü. Komisyon oturumunda, söz konusu vakıfla ilgili alınan tedbirler, buna ilişkin hukuki ve şer’i dayanaklar ile vakfa dair belgeler ve yayımlar ele alındı.

El-Ezheri, bakanlığın vatandaşların haklarını korumak ile vakıf mallarının muhafazası ve geliştirilmesi arasında denge sağlamaya çalıştığını vurguladı. Mısır devletinin bu dosyayı hızlı bir şekilde ele alarak, uzlaşma süreçleri ve tapu işlemlerine ilişkin tüm konulara kalıcı ve acil bir çözüm üretmeyi hedeflediğini belirten el-Ezheri, bunun vatandaşların mağduriyetini gidermeyi amaçladığını ifade etti.

dsvrgth
Mısır Evkaf Bakanı Usame el-Ezheri, bakanlığın vatandaşların haklarının korunması konusunda bir denge sağlamaya çalıştığını vurguladı. (Sosyal medya)

El-Ezheri, Mısır vatandaşlarının çıkarlarının korunmasının Evkaf Bakanlığı’nın temel amacı olduğunu belirterek, kurumun hiçbir vatandaş için zarar veya kısıtlama oluşturacak bir yaklaşımı benimsemediğini söyledi. Evkaf Bakanlığı’nın, vakıf mallarını koruma ve geliştirme görevini yerine getirirken, vatandaşların haklarına ve çıkarlarına zarar vermeden hareket ettiğini vurgulayan el-Ezheri, tüm uygulamaların anayasa çerçevesinde yürütüldüğünü ifade etti.

Komisyon üyeleri ise vakıfların korunmasına yönelik devlet çalışmalarının güçlendirilmesi, vakıf varlıklarının daha verimli kullanılması ve gelirlerinin toplum yararına geliştirilmesi için bakanlık ile parlamento arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin sürdürülmesinin önemine dikkat çekti. Ayrıca vatandaşların haklarının ve yerleşik hukuki durumlarının gözetilmesi gerektiğini vurguladılar.

Abdulmennan hakkında ne biliyoruz?

Geçtiğimiz mayıs ayında, ‘Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan Vakfı’ davası Mısır’da yeniden kamuoyunun gündemine oturdu. Dört yüzyılı aşkın geçmişe sahip tarihi bir belgenin, binlerce vatandaşın durumunu ve Nil Deltası’ndaki geniş tarım arazilerinin geleceğini etkileyebilecek hukuki ve toplumsal sonuçlar doğurabileceği gerekçesiyle ülkenin en tartışmalı dosyalarından biri hâline geldiği belirtildi.

Dosyanın kökleri 16. yüzyılın sonlarına uzanıyor. Osmanlı Devleti’nde ‘sancak beyi’ rütbesini taşıyan Mustafa Abdulmennan’ın, Hicri 1008 (Miladi yaklaşık 1599–1600) yılında hayır amaçlı bir vakıf senedi düzenlediği ifade ediliyor. Söz konusu vakfiyede, geniş tarım arazilerinin vakıf statüsüne alınarak gelirlerinin hayır işlerine ve ihtiyaç sahiplerine aktarılmasının, dönemin vakıf sistemi çerçevesinde hükme bağlandığı kaydediliyor.

Ancak bu tarihî belge uzun yıllar arşivlerde saklı kaldıktan sonra, geçtiğimiz mayıs ayında yeniden gündeme geldi. Mısır Tapu Sicil Dairesi’nin yayımladığı teknik bir genelgeyle, söz konusu vakfın kapsamına girdiği düşünülen taşınmazlara ilişkin tüm tescil ve tasarruf işlemlerinin, envanter, inceleme ve belge doğrulama çalışmaları tamamlanıncaya kadar durdurulması kararlaştırıldı. Bu karar, yalnızca idari bir tedbir olmanın ötesinde, onlarca yıldır süren hukuki ihtilafları fiilen askıya alan bir nitelik taşıdı. Söz konusu vakfın yaklaşık 420 bin dönüm araziyi kapsadığı, bunun Nil Deltası’nda üç ile yayıldığı belirtildi: Kefr eş-Şeyh’te yaklaşık 256 bin dönüm, Dekahliye’de 74 bin dönüm ve Dimyat’ta 89 bin dönüm.

Karar, yüzyıllar boyunca söz konusu araziler üzerinde ardışık satışların yapıldığı, mülkiyetin miras yoluyla el değiştirdiği, çok sayıda parselin resmî olarak tescil edildiği ve bazı alanlara çeşitli yapılar inşa edildiği gerekçesiyle geniş bir tartışma yarattı. Bu durum, birçok vatandaşın tasarruf işlemlerinin dondurulmasının hukuki statülerini ve günlük yaşamlarını olumsuz etkileyeceği yönünde endişelerini dile getirmesine yol açtı.

Tartışmalar bununla da sınırlı kalmadı. Birçok aile, Osmanlı emiriyle akraba olduklarını iddia ederek bu ‘efsanevi servetten’ pay talep ediyor.

Mısır Evkaf Bakanlığı, vakfiyenin orijinal ve geçerli olduğunu, resmî kurumlar nezdinde örneklerinin bulunduğunu ve bunlar arasında Vakıflar Kurumu ile Devlet Arşivleri’nin yer aldığını belirterek, alınan tedbirlerin amacının vatandaşların mülkiyetinin doğrudan ellerinden alınması olmadığını vurguladı. Asıl hedefin, vakfa konu taşınmazların hukuki durumunun netleştirilmesi ve yapılan inceleme ile envanter çalışmalarının sonuçlarına göre farklı durumların ayrıştırılması olduğu ifade edildi. Öte yandan etkilenen vatandaşlar ve avukatlar, işlemlerin belirli bir zaman çerçevesi olmadan durdurulmasının zarar doğurduğu gerekçesiyle idare mahkemesine başvurarak karara itiraz etti. Özellikle uzun yıllardır miras yoluyla veya resmî sözleşmelerle mülkiyet edinen kişiler açısından bu durumun ciddi mağduriyetler yarattığı belirtildi.

Son haftalarda dava, mahkeme kararları beklenirken açık uçlu bir süreç olarak gündemde kalmaya devam etti. Tartışma yalnızca mülkiyet ihtilafıyla sınırlı olmayıp, tarihî vakıf belgelerinin modern ve yerleşik mülkiyet hakları karşısındaki bağlayıcılığı ile vakıf mallarının kamu niteliği ile vatandaşların kazanılmış hakları arasındaki dengeye ilişkin daha derin soruları da beraberinde getiriyor.