Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Geçtiğimiz 15 Nisan’da Hartum’a yönelik saldırının ve de savaşın patlak vermesinden bu yana Afrika’da yaşanan bu gelişmelerin bölgesel ve uluslararası manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar sürüyor

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault
TT

Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Emced Ferid Tayyib

Sudan’da geçtiğimiz 15 Nisan’da Korgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Hamideti lakaplı Korgeneral Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaş çıkmasından bu yana bu savaşın bölgesel ve uluslararası siyasi manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar yapılmaya devam ediyor. Bu bağlamda en çok gündeme getirilen ve en belirsiz dosya, Rusya’nın Sudan’daki varlığı ve oradaki savaşın tarafları ile ilişkisinin boyutu.

Bu meseleye dair söylentiler ve tartışmalar, Rus askerî Wagner grubunun kurucusu Yevgeniy Prigojin’in Sudan’daki savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra yaptığı açıklamanın ardından artış göstermişti. Prigojin bu açıklamada kendisini çatışmanın iki tarafı arasında bir arabulucu olarak ortaya attı ve Hartum’da barışın sağlanması için her ikisiyle de olan iyi ilişkilerinden faydalanılmasını teklif etti. Bu açıklama CNN kanalının, Wagner’in, HDK’nin silahlandırılması ve komşu Libya’dan karadan havaya füzelerle takviye edilmesi işinde parmağı olduğuna dair duyurusuyla aynı zamana denk geldi. Kanal bu duyurusunu uydu görüntüleriyle de teyit etti. Wagner’in kurucusu da Moskova yakınlarında öldürülmeden birkaç gün önce Afrika’da Hamideti’nin elçileriyle bir araya gelmişti.

Rusya’nın tarihî nüfuzu

Bu savaşı ele alırken Rusya’nın Sudan’da resmi ve gayri resmi olarak artan nüfuzunun gidişatını izlemek gerekiyor. 2015 yılından itibaren dikkat çekici bir şekilde artmaya başlayan bu nüfuz 2017 yılında, devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Rusya’yı ziyaret edip Soçi şehrinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le buluşmasıyla zirveye ulaştı.

Bu buluşmada Beşir, onun nitelemesiyle ABD’nin kendi rejimine yönelik düşmanlığıyla başa çıkmak için Rusya’dan doğrudan himaye talep etti. Ayrıca Putin’e, Rusya’nın Afrika’ya ve Kızıldeniz’e açılan bir kapısı olarak Sudan’ın kullanılmasını teklif etti. Nihayetinde Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rus güçlerine ait lojistik bir deniz üssünün inşa edilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti. Konuya ilişkin açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“Rusya Devleti kurumlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, halihazırda Sudan’da faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin görevi, Sudan Cumhuriyeti’ndeki askerî kadroları ve kolluk güçlerini eğitmekten ibarettir.”

Daha sonra Rusya, Nisan 2019’da Beşir rejimini deviren Sudan devriminin eğilimlerinden duyduğu memnuniyetsizliği gizlemedi ve Sudan’da ordu ve güvenlik kurumlarındaki etkinliğini geri kazanmak için sabırla çalışmaya devam etti. Şu an savaşan Burhan ile Hamideti’ye bağlı güçlerin 25 Ekim 2021’de geçiş hükümetine karşı yaptığı askerî darbeyle de bu hedefine ulaştı.

Prigojin’in hayal kırıklığı

Örneğin Rusya Federasyonu Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrei Klishas, Beşir’in Nisan 2019’de devrilmesini ‘şiddet yoluyla ve anayasaya aykırı bir iktidar değişimi’ şeklinde niteledi. Bilindiği üzere Wagner grubu, devrim sırasında Beşir rejimine destek sunmuştu. Daha sonra sızdırılan gizli raporlara göre Prigojin, Beşir’in göstericilere karşı son derece temkinli tutumundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi ve bu durumu Beşir’in, Rusya’nın kitlesel protestoları kontrol altına almak için ‘küçük ama kabul edilebilir can kayıplarına’ razı olmanın gerekliliğine dair tavsiyesine kulak vermemesine bağladı.   

Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya desteği durmadı.

Wagner’in Beşir rejimi için hazırladığı sızdırılmış bir belgede Aralık Devrimi’ne karşı mücadele kapsamında; rejimi devirme çağrısına ilişkin hukuki kavramın genişletilmesi, izinsiz toplantılar düzenlemeye ve bunlara katılmaya yönelik cezanın ağırlaştırılması, muhalifler hakkında yurtdışına casusluk yapma suçlamalarının yayılması, bağımsız medya organlarına baskı uygulanması, rejim yanlısı söylemi yaymak üzere medyanın sahte bilgi kaynaklarıyla doldurulması, resmî hükümet kutlamalarını aynı yerde gerçekleştirmek suretiyle protesto ve gösteri noktalarının işgal edilmesi, duyurulan gösterilerden bir gün önce ana koordinatörlerin ve protesto liderlerinin tutuklanması gibi öneriler yer alıyor.

Bu öneriler, Beşir’i kurtarmak için işe yaramasa da 25 Ekim Darbesi iktidarı, bu önerileri benimseyerek harfiyen uyguladı. Wagner’le olan güvenlik iş birliğinin Ekim 2021’den sonra sıkı bir şekilde devam etmesi ya da yeniden tesis edilmesi de bunun göstergesi.

Önce ordu

Beşir’in düşmesinden sonra ve geçiş döneminin başlamasından önce siviller ile ordu arasında yaklaşık dört ay devam eden müzakere sürecinde Rusya, Sudan’da askerî otoriter bir yönetimin kurulması yönündeki eğilimleri desteklemeyi sürdürdü. Örneğin Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin onlarca göstericinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü 3 Haziran 2019 kıyımını kınamasına engel oldu. Söz konusu kıyım, iktidarın sivillere devredilmesi çağrısında bulunmak için ordu karargâhı önünde devam eden barışçıl oturma eyleminin dağıtılması esnasında yaşanmıştı. Rusya’nın BM Elçisi Yardımcısı Dmitry Polyanskiy, BM’nin önerilen karar taslağını ‘dengesiz’ şeklinde niteledi.

fvrbe
23 Kasım 2017’de Soçi’deki buluşmada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (solda) eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken (AFP)

Bundan iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, kendi deyimiyle Sudan’a yönelik dış müdahaleleri kınadı. Daha sonra Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya verdiği destek durmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde, sivil Başbakan Abdullah Hamdok’un talebi üzerine BM Sudan’da Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) kurulması için yapılan istişareler sırasında Rusya, bu misyonun kurulması kararında, Hamduk’un ilgili talebi için 27 Ocak 2020’de BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektuba herhangi bir atfın yapılmasını istemedi. Zira Moskova, talep edilen misyonun daha güçlü bir şekilde yetkilendirilmesi üzerine düşünmek için Güvenlik Konseyi’ne daha geniş bir siyasi alan tanıyan mektuba itiraz eden askerî bileşenin tutumunu benimsiyordu. Ordunun uzlaşmazlığı ve hem Rusya’nın hem de Çin’in Güvenlik Konseyi’nde ordunun tutumunu desteklemesi sonucunda, 27 Mayıs 2020 tarihinde Güvenlik Konseyi kayıtlarına Document S/2020/77 etiketiyle geçen ilk mektup geri çekildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi’nin 3 Haziran 2020’de UNITAMS misyonunun kurulmasına ilişkin 2524 (2020) sayılı kararının çıkarılmasının yolu açıldı.

Basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Mereo Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’ye ait muhtemel bağlantılarla değiştiriyordu

Misyonun yetkisi makul düzeyde yeterliydi. Yine de ilk mektubun beklentilerini karşılayamadı. Bunun ardından Rusya, bu makama aday kişinin Sudan ordusunun desteğine sahip olması gerektiğini öne sürerek yeni misyon için başkan seçimini onaylamayı birkaç ay boyunca geciktirdi. Bu da UNITAMS’ın kurulmasından sonra yedi aylık ve misyonun henüz başkanı tayin edilmeden önce Sudan’da etkin bir şekilde konuşlandırılmaya başlamasından sonra da üç aylık bir zaman boşluğuna yol açtı.   

Altın ve Sovyet bayrağı

O zamandan 25 Ekim 2021 darbesine kadar olan dönemde Rusya, Sudan’daki nüfuzunu ve ittifaklarını yeniden tesis etmek için sıkı bir şekilde çabaladı. Bu çabanın çeşitli biçimleri vardı, ama en belirgin olanı, altın arama alanından HDK ile yapılan ekonomik iş birliğiydi. Son yıllarda HDK ile Wagner arasında altın arama faaliyeti için kurulan ortaklıklar, Rusya Merkez Bankası’nda büyük altın rezervlerinin oluşmasına katkı sağladı. Bu, Ukrayna’daki savaşın sonuçlarıyla yüzleşmesi bağlamında Moskova için oldukça önemli bir şey. Nitekim 2021 yılında Suriye’deki Lazkiye Havalimanı yoluyla Sudan’dan Rusya’ya, oradan da Rusya Federasyonu’ndaki Chkalovsky Hava Üssü’ne altın kaçırmak için yaklaşık 16 Rus seferi gerçekleşti. Bu uçuşlar, Rus Silahlı Kuvvetleri’ne ait kimlik numaralarıyla kayıtlı uçaklarla yapıldı. Sudan’da yoğun bir korumayla çevrelenen ortak maden sahalarının üzerinde eski Sovyetler Birliği’ne ait eski bir bayrak dalgalanıyor. Ayrıca basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Meroe Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’nin muhtemel bağlantılarıyla değiştiriyordu.

Bunun yanı sıra Wagner grubunun M-Invest adıyla bilinen yatırım kolu da Meroe Gold üzerinde kontrol sahibi. Şirketin 2017 yılında Sudan Şirketler Genel Sicil Memuru tarafından verilen tescil belgesine göre M-Invest, şirket hisselerinin yüzde 99’una sahip ve üç üyeden oluşan yönetim kuruluna da Rusya vatandaşı Mikhail Potepkin (M-Invest’in Bölge Müdürü) başkanlık ediyor. Geri kalan yüzde 1’lik hisse ise şirketin yönetim kurulunun diğer iki üyesi olan bir Sudan vatandaşı ile Michael Litvinov adlı bir Rusya vatandaşı üzerine kayıtlı.

Meroe Gold’un yabancı yatırım şirketlerinin kaydı ve işletimi alanında karmaşık Sudan bürokrasisini devrik Beşir rejimindeki en üst makamların bu şirkete sağladığı sürekli kolaylıklar sayesinde olağanüstü bir hızla aşması dikkat çekici. Nitekim 12 Ağustos 2018’de Sudan Cumhurbaşkanlığı İşleri Bakanı Fazl Abdullah Fazl, Maden Bakanı Muhammed Ahmed Ali’ye Beşir’in, altın atıklarını işlemesi için Meroe Gold şirketine ruhsat verilmesi yönündeki talimatını bildirdi. Halbuki yabancı şirketlerin bu sektörde faaliyet göstermesi yasaktı. Söz konusu talimat, Sudan hükümetinin Sudan’ın doğusundaki Cubeyt (Gebeit) bölgesinde yer alan imtiyaz bloğundaki (A3) yüzde 30’luk hissesinden feragat edilmesini de içeriyordu. Meroe Gold’a ayrıca, Güney Kordofan, Nil Nehri ve Kızıldeniz eyaletlerindeki altın atıklarını işleme izninin yanı sıra, Kızıldeniz’deki R570 bloğu ile Nil Nehri eyaletinde yer alan Abu Hamad’daki 28 bloğunda da altın arama hakkı verildi.

Beşir’in, cumhurbaşkanlığının son zamanlarında Sudan hükümetinin Kızıldeniz eyaletindeki altın madenciliği sektöründe sahip olduğu hisselerin şirkete devredilmesini emrettiğini de bilhassa belirtelim. Bilindiği üzere Meroe Gold, başka alanlarda çalışmak için kendisine bağlı birkaç şirketi kaydettirerek faaliyet alanını genişletti. Meroe Tarımsal ve Hayvani Üretim (12 Ağustos 2018), Meroe Bitkisel Yağ Üretimi (2 Aralık 2018) ve Meroe Maden Atıklarını İşleme (19 Şubat 2019) söz konusu şirketler arasında yer alıyor.

Hamideti’nin rolü

Bu noktada Meroe Gold’un kurulmasından önce Rus şirketlerinin altın arama alanında Sudan hükümetiyle ortak projelere girdiğini belirtmekte fayda var. Rusya uzun bir zamandır gözlerini Sudan’ın altın kaynaklarına dikmişti. Temmuz 2015’in sonlarında Beşir’in de katıldığı bir törende altın madenciliği için Siberian şirketine Kızıldeniz ve Nil Nehri eyaletlerinde imtiyaz sözü verdi. Sudan Maden Bakanı Ahmed Sadık el-Keruri, şirketin bu iki yerde 1,70 trilyon dolar piyasa değerinde 46 bin ton altın rezervi keşfettiğini duyurdu. Söz konusu şirketle yapılan sözleşmeye göre bu değerin yüzde 25’i şirkette kalacak, geri kalanı da Sudan hükümetine bırakılacaktı. Siyasi tüketim için kullanılan bu rakamlar, uzmanlar ve halk tarafından geniş çapta bir sorgulama konusu oldu, bu da Beşir hükümetini daha sonra bu rakamlardan vazgeçmek zorunda bıraktı.

Bundan önce 2013 yılında Rus şirketi Kosh, Sudan’da maden arama faaliyetleri için kaydedilmiş ve kendisine Kızıldeniz’deki 30 bloğunda altın arama hakkı verilmişti. 2014 yılında hükümetle ortak bir proje çerçevesinde Kosh, 2016 yılına kadar yıllık yaklaşık 200 bin metrik ton altın atığını işlemek için Al İttihad Altın İşleme Tesisi’ni kurdu.   

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığına göre Kosh, HDK Komutanı Hamideti’nin ailesinin sahip olduğu ve başkanlığını yardımcısı ve kardeşi Abdurrahim’in yaptığı Al Junaid şirketinin ana ortağı olarak faaliyet yürütüyor. Temmuz 2017’de bu Rus şirketi, Kızıldeniz’deki 30 bloğunda kendisine verilen ruhsatın yanı sıra 14 yeni blokta altın aramak için Al Junaid şirketiyle ortak olduklarını duyurmuştu.

Daha sonra devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in 2017’deki Rusya ziyareti sırasında, Rus şirketi Kosh’a Sudan’da altın arama faaliyetleri için belirtilmemiş sayıda ek blok verilmesine ilişkin bir anlaşma imzalandı. Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile yapılan ortak açıklamada bu duruma, bu şirketin Rusya için Sudan’da sahip olduğu stratejik önemini yansıtacak şekilde işaret edildi. Aynı açıklamada Wagner’e bağlı M-Invest grubuna da benzer arama hakları verildiği duyuruldu. Kosh sözcüsü tarafından yapılan açıklamada şirketin Al Junaid şirketiyle olan ortaklığının, Al Junaid’in ‘yerel yetkililer ve polisle anlaşmasını ve aynı şekilde arama bölgelerinden mayınların temizlenmesi için uzman askerî birimlerle çalışmasını’ içerdiğine işaret edildi. Bu, HDK birimlerinin yerel sakinlerin kendi bölgelerindeki arama faaliyetlerinin çevresel ve ekonomik etkilerine karşı yaptığı protestoları kontrol altına almak için birkaç defa gönderilmesine bir kılıf oluşturdu.

Sudan’ın ötesinde

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı. Kosh ile Al Junaid gruplarının ortak faaliyetleri, Sudan’ın yanı sıra Nijer, Mali, Çad, Orta Afrika ve Libya’yı da kapsıyordu. Nisan 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç gün sonra HDK’nin ikinci adamı Abdurrahim Hamdan Dagolo, beraberinde Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Cemal Ömer ile Moskova’ya gitti ve burada Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin ile bir araya geldi. Hedef, askerî bileşenin her iki tarafının da Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara bağlılığı konusunda güvence vermekti. O zamandan sonra Moskova, Sudan’daki nüfuzunu geri kazanmak, askerî bileşeni takviye etmek ve bu bileşenin iktidarı ele geçirip sivilleri devirmeye dönük darbeci eğilimlerini beslemek için sabırla çalıştı ve Ekim 2021 darbesiyle de hedefe ulaşıldı.

Buna ek olarak Rusya, askerî bileşeni desteklemek amacıyla Sudan kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. 25 Ekim darbesinden önce Facebook, Sudan’ı hedef alan ve Sudan kamuoyunu yanıltmak, askerleri desteklemek, sivillerin imajını çarpıtmak ve ordunun iktidara el koyması için çağrıda bulunmak üzere faaliyet yürüten iki sahte sayfa ağını (2,8 milyondan fazla takipçiye sahip yaklaşık bin 100 sayfa) kapattığını açıkladı. Bu ağların Rusya ve özellikle de Rusya İnternet Araştırmaları Ajansı (IRA) ile bağlantılı olduğu öğrenildi.

Aynı şekilde Wagner de Sudanlıların gözünde Rusya’nın imajını düzeltmek için büyük çaba sarf etti. Mesela Nisan 2021’in ortalarında grup, başkentin banliyölerindeki yardıma muhtaç ailelere gıda malzemeleri dağıtmak için kampanyalar düzenledi. Bununla beraber üzerinde ‘Rusya’dan Sevgilerle’ ve ‘Yevgeniy Prigojin’den Bir Hediye’ yazılı Rus bayrakları da dağıtıldı. Bu kampanyanın görselleri de sosyal medya platformlarında sistematik olarak ve geniş çapta yayıldı.

Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı

Ekim 2021’deki darbenin başarılı olmasından sonra darbe lideri Abdülfettah el-Burhan’ın medya karşısına ilk kez Rus Sputnik kanalında çıkması şaşırtıcı değildi. Burhan bu röportajda, Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü inşa etmesi için yapılan ve sivil Başbakan Abdullah Hamdok hükümeti tarafından dondurulmuş olan anlaşmanın yürütülmesi konusundaki kararlılığını teyit etti.

Daha sonra 23 Şubat 2022’de yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından bir gün önce darbe liderinin yardımcısı Hamideti, Moskova’yı ziyaret etti ve Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini desteklediğini duyurarak, “Tüm dünyanın, Rusya’nın halkını savunma hakkına sahip olduğunu anlaması gerektiğini” ifade etti. Sekiz gün süren bu ziyaretten döndükten hemen sonra da Hamideti, Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rusya’ya ait deniz üssü inşası planlarını desteklediğini açıkladı.

Bu, bilhassa Burhan’ın Batı ile yakınlaşma ve hükümetine uluslararası desteği yeniden sağlama çabası bağlamında Rusya’ya olan desteği açıklamaktan kaçınmasından sonra, Burhan ile Hamideti arasında Moskova’yı etkilemeye yönelik bir rekabet gibi göründü. Bu, Hamideti’nin, Rus deniz üssünün kurulmasını desteklemek suretiyle Rusya ile olan ilişkisini pekiştirmesine imkân tanıdı.

Stratejik bir üs

Bu noktada söz konusu üs ile Moskova’nın Suriye’nin Tartus limanında inşa ettiği üssün, Rusya’nın bölgesel sınırları dışında sahip olduğu tek iki deniz üssü olması kayda değer. Bilindiği üzere bu üssün hem Babülmendep Boğazı’na hem de Süveyş Kanalı’na yakın olması, Rusya’ya küresel petrol ihracatını izleme konusunda belirgin bir ayrıcalık ve geniş çaplı bir uluslararası çatışma çıkması halinde bu ihracata müdahale etme imkânı tanıyor. Dahası bu üs, Rusya’nın Kızıldeniz’deki varlığını tesis ediyor ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı, lojistik görevler için bir kara ekibinin yanı sıra nükleer enerjiyle çalışan dört savaş gemisini içerecek şekilde bu üssün inşaatının Kasım 2020’de başlatılması talimatını vermişti. Ancak Abdullah Hamdok başkanlığındaki geçiş hükümeti, Batı’yla ilişkilerini iyileştirme çabalarının bir parçası olarak Nisan 2021’de üssün inşasına ilişkin anlaşmayı dondurdu. Ardından 25 Ekim darbesinden sonra üsse dair görüşmeler yeniden başladı ki bu, Rusya’nın bu darbeye destek verdiğinin kanıtlarından biriydi. Ayrıca Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı.

Rusya yanlısı İslamcılar

Askerî bileşen, darbeden sonra Rusya ile ilişkilerini pekiştirmeye devam etti. Bu doğrultuda 3 Ağustos 2022’de Dışişleri Bakanlığı Vekili Defullah el-Hac Ali, Beşir döneminde oluşturulmuş olan Sudan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Arasında Siyasi İstişare Komitesi’nin onuncu oturumuna katılmak üzere Rusya’ya gitti. Daha sonra, yine Beşir döneminde oluşturulan Rusya-Sudan Hükümet Komisyonu’nu canlandırmak için 15 Ağustos’ta Sudanlı resmî bir heyet Moskova’yı ziyaret etti. Bu ortak toplantılar, iki ülke arasında madencilik, petrol arama ve enerji gibi çeşitli alanlardaki ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesiyle sonuçlandı. Darbeci hükümetin, Burhan ile Hamideti’nin sivil hükümete darbesinden sonra dış yardımların durdurulmasının sonucunda 4,4 milyar dolara varan ekonomik kayıpları telafi etmek için Moskova’ya yönelme kararı aldığı açıkça görülüyordu. Bu Moskova’yla yakınlaşma yönelimi, İslamcı kadroların kitleler halinde bilhassa Dışişleri Bakanlığı’ndaki kamu hizmetine dönmesiyle aynı zamana denk geldi. Nitekim Ocak 2022’den bu yana 102 İslamcı kadro, diplomaside yeniden görevlendirildi. Bu diplomatlar, Batı’ya karşı Rusya’yı ve Çin’i destekleme konusunda idmanlıydı.

Aynı şekilde geçen yılın başlarında BM Sudan misyonunun görev süresinin uzatılmasına dair müzakereler esnasında Rusya ve Çin, darbe hükümetinin, misyonun görev süresinin, yetki kapsamında özlü bir değişiklik olmadan teknik olarak uzatılması yönündeki tutumunu destekledi. 25 Ekim darbesinden sonra misyonun yetki süresinin yenilenmesine dair ilk öneri, askerî darbeyi ve güvenlik güçleri tarafından barışçıl göstericilere karşı uygulanan şiddeti kınıyordu. Aynı şekilde Darfur’daki şiddet eylemlerinin yinelendiğine dikkat çekerek, darbenin sebep olduğu krizi bitirecek siyasi bir süreç çağrısında da bulundu.

Rusya’nın askerî yönetime verdiği destek, bir kez daha kararın ilk versiyonunun bozulmasına yol açtı ve bu da Haziran 2022’de Güvenlik Konseyi’nin 2022 tarihli 2636 sayılı kararının çıkarılmasına sebep oldu. Bu kararda misyonun yetki tanımında, Sudan sahasındaki değişikliklere daha etkili karşılık vermesini sağlayacak köklü bir değişiklik yer almıyordu.

wdfed
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Buna ek olarak Güvenlik Konseyi, 15 Şubat 2022’de görüş birliğiyle 2620 sayılı kararı benimsedi. Bu karar, 2005 yılındaki 1591 sayılı kararla oluşturulan Sudan Yaptırımları Komisyonu’na bağlı uzman ekibinin görev süresini 12 Mart 2023’e uzatıyordu. 2005 tarihli 1591 sayılı karar, BM’ye kararlarını uygulamak için silahsız (Madde 41) ve silahlı (Madde 42) tüm tedbirleri kullanma imkânı tanıyan, BM Sözleşmesi’nin 7’inci Bölümü kapsamında alınmıştı. Darfur çatışmasıyla ilgili olarak etkin taraflara silah ve yolculuk yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar uygulandı. Ayrıca Güvenlik Konseyi’ne düzenli olarak rapor veren ve yaptırım uygulanacak kişi ve tarafları belirleyen bir uzman ekibi de oluşturuldu. Bu listede şu an, Sudan Silahlı Kuvvetleri Batı Askerî Bölgesi Eski Komutanı Tümgeneral Cafer Muhammed el-Hasan (Bu makama daha sonra şu anki Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan geldi) gibi subaylar ve Cancavid lideri Şeyh Musa Hilal yer alıyor.

Bu Güvenlik Konseyi komitesi, Darfur bölgesinde barışı ve istikrarı engelleyen kişi ve oluşumlara yönelik tedbirleri uygulamaya devam etmek için bir uzman ekibi tarafından da destekleniyor.

Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi

Bununla birlikte Rusya, Şubat 2022’de bu uzman ekibin görev süresinin uzatılmasına dair görüşmeler esnasında Güvenlik Konseyi’nin bu yaptırımların kaldırılması için bir zaman kriteri benimsemesi konusunda ısrar etti. Ayrıca Moskova, yenileme kararına ilişkin metinde Ekim 2021 darbesine ya da Sudan’daki BM siyasi misyonuna dair herhangi bir atıf yapılmasına da karşı çıktı. Böylece Rusya, 2022 tarihli 2620 sayılı karar için belirlediği hedeflerine bir kez daha ulaşmayı başardı: Darbe veya misyonun adı anılmaksızın komisyonun görev süresi bir yıl uzatıldı ve yaptırım kriterlerinin belirlenmesi için nihai tarih olarak 31 Ağustos 2022 belirlendi.  

Her ne pahasına olursa olsun himaye

O zamandan beri Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi.

Bu, Ekim 2021’den beri Darfur’da artan şiddet dalgasına bakıldığında son derece ilginç görülüyor. Ancak Rusya’nın, şu anki savaşta Darfur’un farklı bölgelerinde ve özellikle de Batı Darfur vilayetinde tecavüzler, suçlar ve ihlaller gerçekleştiren HDK başta olmak üzere askerî müttefiklerini ve onların iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma niyetlerini de ortaya koyuyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni bu konu hakkında yeni bir uluslararası soruşturma başlatmaya sevk etti.

Ana savaş noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik

Rusya ile Sudan arasındaki bu karşılıklı yakınlaşma, şu anki savaşın öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Şubat 2023’te gerçekleştirdiği Hartum ziyaretiyle taçlanmıştı. Hartum, Lavrov’un bu yılın başında Mali ve Moritanya’yı da içine alan Afrika turunun bir durağıydı. Lavrov bu ziyarette, Hamideti ile Burhan arasında var olan ve bu yılın başlarında HDK ile ordu arasındaki çatışma patlak vermeden önce sarsılmaya başlayan darbe ittifakını korumaya çalıştı. Pratikte iki taraf arasındaki gerginlik, Wagner ile HDK arasındaki ittifaka bel bağlayan Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını da etkilemeye başladı. Hartum’da Lavrov açıkça, Wagner’in faaliyetlerini ve Afrika’daki varlığını savunarak, ‘terör tehdidi’ karşısında ‘bölgedeki durumun istikrarına katkı sağlayan’ rolünü övdü.

Rus Bakan ayrıca, Wagner güçlerinin egemenlik sahibi hükümetlerin talebi üzerine konuşlandırıldığına işaret etti. Bu, sadece Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki varlığını gerekçelendirmek için değil, aynı zamanda Hamideti’nin, güçlerinin resmî olması yönündeki talebini de desteklemek içindi. Lavrov, Moskova’nın Sudan’da faaliyet gösteren Rus madencilik şirketlerine sağlanan rahatlatıcı koşullara dair takdirini ifade etmeyi de ihmal etmedi. Ayrıca Sudan’ın Kızıldeniz kıyısında Rus askerî deniz üssü kurulmasına ilişkin anlaşmanın geçerli olduğunun da altını çizdi.

Gelgelelim Lavrov’un ziyaretinden birkaç hafta sonra Sudan’daki darbeci iki müttefik arasında patlak veren savaş, Rusya’nın Sudan’daki stratejisinin başarısızlığını ilan eder gibiydi. Bununla birlikte Rusya’nın iki taraf üzerinde de etkinliği sürüyor. Ana çatışma noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik olma özelliğini koruyor. Öte yandan son dönemde yaşanan Wagner isyanı, Rusya’nın büyük ölçüde istikrarsızlık kuşağı oluşturmaya ve demokratik sivil dönüşümün taleplerine karşı askerî ve paramiliter aktörleri desteklemeye dayanan Afrika stratejisine ilişkin hesaplarını karmaşık hale getirdi. Rusya şu an Sudan’daki savaşın tüm taraflarıyla hatlarını açık tutuyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



ABD ordusu, Irak'ta bir askerinin "İran mühimmatı" ile öldüğünü duyurdu

Irak'taki bir üste görevli ABD askeri (Arşiv- Reuters)
Irak'taki bir üste görevli ABD askeri (Arşiv- Reuters)
TT

ABD ordusu, Irak'ta bir askerinin "İran mühimmatı" ile öldüğünü duyurdu

Irak'taki bir üste görevli ABD askeri (Arşiv- Reuters)
Irak'taki bir üste görevli ABD askeri (Arşiv- Reuters)

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), cumartesi günü Kuzey Irak'ta "patlamamış mühimmatın kontrollü imhası" sırasında bir Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

CENTCOM’dan dün yapılan açıklamada, söz konusu mühimmatın "düşürülen İran yapımı bir taarruz İHA'sına" ait olduğu belirtildi.

ABD ordusu, cuma günü Ürdün'e düzenlenen İran saldırılarında 2 askerinin öldüğünü ve bir askerin kaybolduğunu açıklamıştı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Washington ile Tahran arasındaki karşılıklı saldırıların sürmesi ve ABD ile İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaşla birlikte, ölen Amerikan askerlerinin kesin sayısı 17'ye yükseldi.


Şarku’l Avsat, Şara’nın yeni güvenlik atamalarının arka planını araştırdı

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Temmuz 2026'da Şam'daki Halk Sarayı’nda düzenlenen resmi sergi sırasında, 2010'dan bu yana Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü’ne ödünç verilen Suriye'ye ait tarihi eserleri inceliyor (SANA).
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Temmuz 2026'da Şam'daki Halk Sarayı’nda düzenlenen resmi sergi sırasında, 2010'dan bu yana Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü’ne ödünç verilen Suriye'ye ait tarihi eserleri inceliyor (SANA).
TT

Şarku’l Avsat, Şara’nın yeni güvenlik atamalarının arka planını araştırdı

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Temmuz 2026'da Şam'daki Halk Sarayı’nda düzenlenen resmi sergi sırasında, 2010'dan bu yana Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü’ne ödünç verilen Suriye'ye ait tarihi eserleri inceliyor (SANA).
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Temmuz 2026'da Şam'daki Halk Sarayı’nda düzenlenen resmi sergi sırasında, 2010'dan bu yana Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü’ne ödünç verilen Suriye'ye ait tarihi eserleri inceliyor (SANA).

Suriyeli güvenlik ve strateji araştırmacısı ve uzman İsmet el-Absi, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın pazar günü gerçekleştirdiği ve güvenlik alanındaki üst düzey birçok görevi kapsayan yeni atama paketini, Suriye güvenlik yapısının yeniden kurumsallaştırılması ve köklü biçimde yeniden yapılandırılması olarak değerlendirdi. Absi’ye göre bunun göstergelerinden biri, Savunma Bakanı Tümgeneral Merhef Ebu Kasra ile Adalet Bakanı Mazhar Luis’in Ulusal Güvenlik Ofisi bünyesinde yer alması. Absi, atamaların aynı zamanda kritik bir dönemde iç güvenlik kaynaklı baskılara ve siyasi-ekonomik nitelikteki dış baskılara verilen bir yanıt olduğunu belirtti.

Absi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yeni atama paketinin güvenlik yetkisinin Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın elinde merkezileştirilmesine yönelik açık bir eğilimi yansıttığını söyledi. Bunun, Genel Güvenlik (polis ve iç güvenlik) ile Ulusal Güvenlik dosyalarının birleştirilerek tek bir kişinin yönetimine verilmesi yoluyla gerçekleştirildiğini ifade etti.

cdsfvfdb
Suriye güvenlik güçleri, 7 Temmuz 2026'da Şam'da meydana gelen iki patlamanın ardından Four Seasons Oteli yakınında (AFP)

Absi’ye göre bu durum, İçişleri ile İstihbarat arasında herhangi bir yetki ikiliğinin veya rekabetin sona ermesi ve Bakan Hattab’ın stratejik ve operasyonel güvenlik kararlarının alınmasında tek merkez haline gelmesi anlamına geliyor. Buna göre Hüseyin es-Selame, doğrudan Hattab’a bağlı olarak Ulusal Güvenlik dosyasında yardımcı bir icracı role getirilecek; Genel İstihbarat ise bu birleşik yapı içerisinde görev yapan Abdulkadir Tahan’ın yönetimine verilecek.

Yeni atamalar, farklı geçmişlere sahip birden fazla güvenlik birimi Heyet Tahrir eş-Şam, Suriye Demokratik Güçleri ve diğerleri arasında yetkilerin dağılmasına ilişkin daha önce yaşanan endişelerin ardından, karmaşık geçiş döneminin sona erdirilmesi ve merkezi, birleşik bir güvenlik yapısının oluşturulması çerçevesinde gerçekleşiyor.

dfvbg
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (SANA)

Araştırmacı, Hattab’ın aynı anda hem Ulusal Güvenlik Ofisi’nin hem de İçişleri Bakanlığının başına getirilmesiyle güvenlik için tek bir genel sekreterlik oluşturulduğunu belirtti. Absi’ye göre bu model, başkanlık makamının doğrudan kontrolünü güçlendiriyor ve diğer askeri ya da güvenlik liderlerinin hareket alanını daraltıyor. Böylece yeni devletin kurumsal meşruiyetinin pekişmesine katkı sağlanıyor.

Şam’daki bombalı saldırılar ve sınır açıkları

Absi’ye göre atamaların bu dönemde gerçekleştirilmesinin arkasındaki temel faktörlerden biri, son dönemde Şam’da meydana gelen bombalı saldırıların ardından ortaya çıkan doğrudan ve artan güvenlik baskısı. Bunun yanı sıra Irak’tan Lübnan Hizbullahı’na gönderilmek üzere yola çıkarılan silah kaçakçılığı operasyonlarının ortaya çıkarılması ve engellenmesi de etkili oldu.

Absi, son bombalı saldırıların ve silah kaçakçılığı girişimlerinin engellenmesinin, güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonda, sınırların denetlenmesinde ve kentsel bölgelerin kontrolünde bazı açıkları ortaya çıkardığına dikkat çekti.

Absi, “Hattab gibi güçlü bir ismin Ulusal Güvenlik Ofisi’nin başına getirilmesinin amacı, terör ve organize suçla daha etkin mücadele etmek için sahadaki birimler (İçişleri) ile istihbarat birimleri arasında daha sıkı denetim ve daha hızlı koordinasyon sağlamayı hedefliyor” dedi.

xsdvf
Şam'da Emevi Camii yakınlarındaki eski bir çarşıdan görünüm, 9 Temmuz 2026 (AFP)

Suriyeli güvenlik ve strateji araştırmacısı, başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere Batı’nın, yardımların ve siyasi desteğin yeniden başlatılması için silahlı grupların değil, sivil ve hukuki denetim altında bulunan güvenlik kurumlarının oluşturulmasını şart koştuğuna işaret etti.

Ulusal Güvenlik Ofisi ile İçişleri Bakanlığının tek bir sivil/güvenlik bürokratının yönetimi altında birleştirilmesinin, uluslararası ortaklar açısından «güvenlik kurumunun modernleştirilmesi ve daha şeffaf ve hesap verebilir hale getirilmesi» yönünde olumlu bir adım olarak değerlendirildiğini belirten Absi, bunun daha fazla siyasi ve ekonomik desteğin önünü açabileceğini söyledi.

Absi değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı, “Potansiyel yatırımcıların öngörülebilir ve gerçek bir güvenlik istikrarı güvencesine ihtiyacı var. Güvenlik alanındaki kaos veya kurumlar arasındaki rekabet sermayeyi ürkütür. Dolayısıyla her şeyden sorumlu tek bir güvenlik liderinin bulunduğu mesajını vermek, küresel piyasalara Suriye devletinin hem kendi çıkarlarını hem de yatırımcıların çıkarlarını koruyabileceği yönünde güvence vermek anlamına geliyor. Bu da büyük ölçekli yeniden imar projelerinin başlatılması için temel şartlardan biri. Bu atamalar yalnızca isim değişikliğinden ibaret değil; Suriye güvenlik yapısının köklü biçimde yeniden kurumsallaştırılması anlamına geliyor. Bunun göstergesi, Savunma Bakanı Tümgeneral Merhef Ebu Kasra ile Adalet Bakanı Mazhar Luis’in Ulusal Güvenlik Ofisi bünyesinde yer almasıdır. Aynı zamanda bu adımlar, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Şam ziyaretinin ardından, kritik ve hassas bir dönemde ortaya çıkan iç güvenlik kaynaklı ve dış siyasi-ekonomik baskılara verilen bir yanıttır.”

dvfbgn
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, İçişleri Bakanı Enes Hattab, yardımcıları ve vilayetlerdeki güvenlik güçlerinin komutanlarıyla Kasım 2025'te toplantı düzenledi (SANA)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 6 Temmuz’da gerçekleştirdiği ve iki gün süren ziyareti, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 2024 yılı sonunda iktidara gelmesinden bu yana Batılı büyük bir ülkenin devlet başkanı düzeyinde Suriye’ye gerçekleştirilen ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Macron’un ziyareti sırasında, Fransa Cumhurbaşkanı’nın kaldığı Four Seasons Oteli’nin birkaç yüz metre uzağında iki el yapımı patlayıcı infilak etti. Suriye güvenlik makamları, iki saldırıdan sorumlu hücrenin yakalandığını açıklarken, ilk soruşturmaların hücrenin DEAŞ’a bağlı olduğunu ortaya koyduğu belirtildi.

Suriye meselesi üzerine çok sayıda eseri bulunan akademisyen ve siyasi araştırmacı Dr. Abdurrahman el-Hac ise güvenlik alanındaki değişimleri akademik ve siyasi bir perspektiften değerlendirdi.

El-Hac, gelişmeleri güvenlik kurumunun inşası ve kapasitesinin güçlendirilmesi yönünde önemli bir adım olarak nitelendirdi. El-Hac, “Ulusal Güvenlik Ofisi, farklı kaynaklardan gelen bilgilerin koordinasyonunu ve entegrasyonunu sağlayan bir merkez olarak faaliyet gösteriyor” dedi.

El-Hac, “Yakın zamana kadar koordinasyon sistematik olmayan bir şekilde yürütülüyordu. Ancak şimdi güvenlik tablosunu bütünlüklü biçimde görmek mümkün. Bu yeni yapı, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin görevini yerine getirebilmesi için gerekli bir adım. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, muhtemelen kapsamlı bir güvenlik stratejisine ve bu stratejiyi hayata geçirmek üzere uygun bir metodolojiyle hazırlanmış politikalara tanık olacağız” ifadelerini kullandı.

sdvrgth

Bu gelişmenin devlet kurumlarının inşasına yönelik iç ihtiyaç ile güvenlik tehdidiyle mücadele etme gereksiniminin bir bileşimi olduğunu belirten El-Hac, “Savaştan yeni çıkmış ve ciddi güvenlik kırılganlıkları yaşayan bir ülkenin geçiş döneminde bu iki faktörü birbirinden ayırmak zor. Aynı şekilde bu süreci Uluslararası Koalisyon ile ilişkilerden ve özellikle Uluslararası Koalisyon ile Türkiye bağlantılı bölgesel güvenlik sorunundan bağımsız değerlendirmek de mümkün değil. Başka bir ifadeyle, bu faktörleri birbirinden ayırmak mümkün değil. Ancak ilk adım, devletin ve kurumlarının inşasını tamamlamaya yönelik çabayla başlıyor. Diğer faktörler ise bu sürecin hızlandırılması ve geliştirilmesi için itici güç oluşturuyor” dedi.

Yatırımları çekmek için güvenli ortam

Ekonomi araştırmacısı ve akademisyen Dr. Firas Şabu ise bu adımların amaçlarından birinin güvenli ve istikrarlı bir ortam oluşturmak olduğunu belirtti. Şabu, bunun yatırımları çekmek ve yatırımcılara güven vermek için temel ve ön koşul olduğunu ifade etti.

Şabu’ya göre yapılan değişiklikler, üst düzey güvenlik yönetiminin birleştirilmesini ve güvenlik birimleri arasındaki dağınıklık ile yetki karmaşasının azaltılmasını amaçlıyor.

Güvenlik alanındaki bu adımların, Suriye ekonomisinin hem iç hem de uluslararası düzeyde olumlu ekonomik göstergeler sergilediği bir dönemde atıldığına dikkat çeken Şabu, “Bu nedenle değişiklikler ekonomik vizyonun ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilebilir. Ulusal Güvenlik Ofisi, tüm güvenlik birimlerini denetleme konusunda geniş yetkilere sahip. Dolayısıyla kalkınma ve yeniden imar planlarının önündeki engellerin kaldırılması için istikrarın temellerinin sağlamlaştırılmasına katkı sağlayabilir” dedi.

Şabu ayrıca, ulusal düzeyde güvenli bir ortamın oluşturulmasının yabancı yatırımların çekilmesine ve yerel ekonominin canlandırılmasına imkân sağlayacağını belirterek, bunun uluslararası topluma ve bölgesel ortaklara da devletin iç istikrarı koruma kapasitesine sahip olduğu yönünde güvence vereceğini ifade etti.


Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)

Ortadoğu’da jeopolitik dengeler bir kez daha sert yüzünü gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına ve Arap Körfezi’nde deniz trafiğinin durmasına yol açan çatışmalar sürerken, OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi olan Irak, ekonomisinin neredeyse tek can damarı niteliğindeki ihracat hattını güvence altına almak için kritik bir sınavla karşı karşıya bulunuyor.

Irak normal şartlarda günlük yaklaşık 3,4 milyon varil petrol ihraç ediyor. Ancak Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, ülkenin ihracat altyapısının neredeyse tamamen bu stratejik deniz yoluna bağımlı olması nedeniyle petrol ihracatının yaklaşık yüzde 95’i durma noktasına geldi. Bu durum, Irak bütçesinde aylık milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açtı.

Bu gelişmeler üzerine, yıllarca fizibilite aşamasında kalan alternatif ihracat güzergâhı projeleri Bağdat yönetimi açısından stratejik öncelik haline geldi. Irak, petrol ihracatını kara koridorları ve Kızıldeniz ile Akdeniz’e uzanacak boru hatları üzerinden gerçekleştirecek yeni rotalar oluşturmak için çalışmalarını hızlandırırken, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin dün sona eren Washington ziyareti sırasında da ivme kazandı. Ziyarette, ABD’li yetkililerle yapılan görüşmelerin gündeminde ‘enerji güvenliği ve ihracat güzergâhlarının çeşitlendirilmesi’ başlığı öne çıktı.

En hızlı alternatifler

Dev boru hatlarının inşasının yıllar alması nedeniyle Bağdat yönetimi, sahada kısa sürede uygulanabilecek en hızlı çözüme yöneldi: Kara yolu üzerinden petrol taşıyan tanker ve kamyon konvoyları. Irak, Nisan 2026’nın sonlarından itibaren karmaşık ve yüksek maliyetli kara lojistik hatlarını devreye alarak, petrol tankerlerini el-Velid ile Rabia-Yarubiye sınır kapıları üzerinden doğrudan Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Baniyas Limanı’na sevk etmeye başladı. Buradan gemilere yüklenen petrol, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimden etkilenmeyen deniz güzergâhları üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılıyor.

xcsdfvgthy
Irak’ın Kerkük vilayetindeki ed-Dibs bölgesinde bulunan bir petrol sahası (Reuters)

Irak Devlet Petrol Pazarlama Şirketi (SOMO), Nisan-Haziran 2026 döneminde bu acil güzergâh üzerinden aylık 650 bin ton akaryakıt taşınması için sözleşme yaptı. Son saha verilerine göre, Baniyas Limanı’ndan ihraç edilen Irak menşeli akaryakıt miktarı mayıs ayında günlük 122 bin varile ulaştı. Haziran ayının başında ise bu rakam, her gün yüzlerce tankerin milyonlarca varil petrol taşımasıyla günlük 140 bin varile yükseldi.

Bu güzergâhın sağladığı başarı, Irak hükümetini kullanım alanını genişletmeye teşvik etti. Bağdat yönetimi, Suriye üzerinden günlük 50 bin varil ham petrol ile nafta ihracatını başlatmayı planlarken, Şam yönetimi de artan sevkiyatı karşılayabilmek amacıyla Baniyas Limanı’nın kapasitesini günlük yaklaşık 900 tankere çıkaracak çalışmalar yürütüyor.

İhracat haritasının yeniden çizilmesi

Geçici çözümler önem taşısa da bunlar, Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını kalıcı olarak azaltmayı hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin yalnızca geçiş aşamasını oluşturuyor. Bu stratejinin temelini ise Bağdat’a farklı ihracat çıkış noktaları sağlayacak ve Hürmüz Boğazı krizinin ortaya çıkardığı jeopolitik riskleri azaltacak sınır aşan petrol boru hatları ağı oluşturuyor.

Bu kapsamda, Zeydi’nin Washington'da Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi ile ABD’nin himayesinde gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından Basra-Akabe Petrol Boru Hattı Projesi yeniden güçlü bir ivme kazandı. Taraflar, projenin uygulama sürecinin hızlandırılması konusunda anlaşmaya vardı.

Yaklaşık 18 milyar dolar maliyetle hayata geçirilmesi planlanan proje, bölgenin en büyük petrol altyapı yatırımlarından biri olarak görülüyor. Yaklaşık bin 600 kilometre uzunluğundaki boru hattının, Irak’ın güneyindeki Basra petrol sahalarından başlayarak Suudi Arabistan’ın Hadise bölgesinden geçip Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe Limanı’na ulaşması ve günlük 2,25 milyon varil taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor.

csdvfgbthyju
Chevron şirketinin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mark Nelson, ABD’nin Houston kentindeki şirket genel merkezinde Iraklı hükümet yetkilileriyle yaptığı toplantıda (Reuters)

Öte yandan, 1982’den bu yana faaliyette olmayan Kerkük-Baniyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden işler hale getirilmesine yönelik proje de Zeydi’nin Washington ziyaretinin ardından yeni bir siyasi destek kazandı. ABD, Irak’ın petrol ihracatını Akdeniz’e yönlendirecek stratejik güzergâhlardan biri olarak gördüğü projeye destek verirken, bunu Bağdat ile ekonomik ortaklığı güçlendirmeyi ve Irak’ın risk altındaki deniz yollarına bağımlılığını azaltmayı amaçlayan daha geniş bir vizyonun parçası olarak değerlendiriyor.

Günlük yaklaşık 300 bin varil taşıma kapasitesiyle yeniden faaliyete geçirilmesi hedeflenen hat, Irak petrolü için Hürmüz Boğazı dışında ilave bir ihracat koridoru sağlayacak. ABD Dışişleri Bakanlığı da Irak ile Suriye arasında projeye ilişkin varılan mutabakatı memnuniyetle karşılarken, bunu bölgesel enerji güvenliğini güçlendirecek önemli bir adım olarak nitelendirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise bu koridorların geliştirilmesinin, Hürmüz Boğazı’nı bölgedeki petrol akışı açısından ‘yalnızca ikincil önemde bir unsur’ haline getireceğini söyledi.

Hürmüz sonrası koridorları güçlendirmeye yönelik yatırımlar

Zeydi’nin Washington ziyareti, yalnızca siyasi temaslarla sınırlı kalmadı. Ziyaret kapsamında enerji, altyapı, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerini kapsayan, toplam değeri yaklaşık 60 milyar dolara ulaşan kapsamlı anlaşmalar imzalandı. Anlaşmaların en büyük bölümünü ise Bağdat’ın petrol ihracat güzergâhlarını çeşitlendirme ve Arap Körfezi’ne bağımlılığı azaltma hedefi doğrultusunda enerji sektörü oluşturdu.

Bu çerçevede ABD’li enerji şirketi Chevron ile Irak hükümeti arasında üç anlaşma imzalandı. Bunlardan ikisi Irak’ın güneyindeki petrol sahalarının geliştirilmesini kapsarken, üçüncü anlaşma güneydeki petrol sahalarını Hadise bölgesine, oradan da Akdeniz kıyısına bağlayacak yeni bir boru hattı ağının fizibilite çalışmasını öngörüyor. Projenin, Hürmüz Boğazı’na alternatif bir petrol ihracat koridoru oluşturması hedefleniyor.

Zeydi, Houston’da Chevron yöneticileriyle yaptığı görüşmede, Irak’ın ‘yalnızca yükleniciler değil, uzun vadeli ortaklar ve yatırımcılar’ aradığını belirtti. Bu açıklama, yeni hükümetin Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendirecek stratejik altyapı yatırımlarına öncelik verme yaklaşımını yansıttı.

Karşılıklı çıkarlar

Bu projelerin kapsamı, Irak’ın petrol ihracatı ihtiyaçlarının ötesine geçerek komşu ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla da örtüşüyor. Suriye açısından Irak petrolünün yeniden akmaya başlaması, ülkeye transit geçiş ücretlerinden düzenli gelir sağlayacak. Aynı zamanda yerel rafinerilere ham petrol temin edilerek ağır yakıt sıkıntısının hafifletilmesine katkıda bulunulacak ve bu gelirlerin yeniden imar çalışmalarının finansmanında kullanılması hedeflenecek. ABD’nin bu ekonomik entegrasyona verdiği destek ise Şam’ın bölgesel ekonomik sisteme daha hızlı entegre olmasının önünü açıyor.

dfrgthy
Suriye’deki Baniyas Petrol İstasyonu’nda Irak’tan gelen tankerlerden petrol boşaltan bir işçi (Reuters)

Ürdün ise proje sayesinde Kızıldeniz’deki Akabe Limanı üzerinden uluslararası enerji hatları için güvenli ve istikrarlı bir lojistik merkez konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu sayede ülke hem istikrarlı enerji tedariki sağlayacak hem de transit gelirleriyle, çevresindeki bölgesel krizlerin gölgesinde ekonomik istikrarını destekleyecek ek kaynak elde edecek.

ABD ise söz konusu projeleri, bölgesel ekonomik entegrasyonu güçlendirmeyi, enerji koridorlarını çeşitlendirmeyi ve Amerikan şirketlerinin Irak enerji sektöründeki varlığını genişletmeyi hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin parçası olarak değerlendiriyor.

Uygulamadaki zorluklar

Bu strateji güçlü bir siyasi destek görse de, önünde hâlâ önemli engeller bulunuyor. Önerilen kara koridorlarının, DEAŞ hücrelerinin halen faaliyet gösterdiği bölgelerden geçmesi, boru hatları ve diğer enerji altyapısının korunması için kapsamlı güvenlik tedbirlerini zorunlu kılıyor.

Öte yandan, petrolün Akdeniz üzerinden taşınması, Arap Körfezi güzergâhına kıyasla nakliye maliyetlerini artırıyor. Irak petrolünün başlıca pazarlarının Çin ve Hindistan’ın başını çektiği Asya ülkelerinde bulunması nedeniyle, Akdeniz rotası deniz taşımacılığı süresini Körfez güzergâhına göre yaklaşık 10 gün uzatıyor.

Buna rağmen Bağdat’taki karar alıcılar, ihracat güzergâhlarını çeşitlendirmenin maliyetinin, jeopolitik gelişmelerin herhangi bir anda tüm Irak ekonomisini tehdit eden bir darboğaza dönüşebileceğini gösterdiği tek bir geçiş noktasına bağımlı kalmanın doğuracağı bedelden çok daha düşük olduğu görüşünü savunuyor.