Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Geçtiğimiz 15 Nisan’da Hartum’a yönelik saldırının ve de savaşın patlak vermesinden bu yana Afrika’da yaşanan bu gelişmelerin bölgesel ve uluslararası manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar sürüyor

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault
TT

Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Emced Ferid Tayyib

Sudan’da geçtiğimiz 15 Nisan’da Korgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Hamideti lakaplı Korgeneral Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaş çıkmasından bu yana bu savaşın bölgesel ve uluslararası siyasi manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar yapılmaya devam ediyor. Bu bağlamda en çok gündeme getirilen ve en belirsiz dosya, Rusya’nın Sudan’daki varlığı ve oradaki savaşın tarafları ile ilişkisinin boyutu.

Bu meseleye dair söylentiler ve tartışmalar, Rus askerî Wagner grubunun kurucusu Yevgeniy Prigojin’in Sudan’daki savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra yaptığı açıklamanın ardından artış göstermişti. Prigojin bu açıklamada kendisini çatışmanın iki tarafı arasında bir arabulucu olarak ortaya attı ve Hartum’da barışın sağlanması için her ikisiyle de olan iyi ilişkilerinden faydalanılmasını teklif etti. Bu açıklama CNN kanalının, Wagner’in, HDK’nin silahlandırılması ve komşu Libya’dan karadan havaya füzelerle takviye edilmesi işinde parmağı olduğuna dair duyurusuyla aynı zamana denk geldi. Kanal bu duyurusunu uydu görüntüleriyle de teyit etti. Wagner’in kurucusu da Moskova yakınlarında öldürülmeden birkaç gün önce Afrika’da Hamideti’nin elçileriyle bir araya gelmişti.

Rusya’nın tarihî nüfuzu

Bu savaşı ele alırken Rusya’nın Sudan’da resmi ve gayri resmi olarak artan nüfuzunun gidişatını izlemek gerekiyor. 2015 yılından itibaren dikkat çekici bir şekilde artmaya başlayan bu nüfuz 2017 yılında, devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Rusya’yı ziyaret edip Soçi şehrinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le buluşmasıyla zirveye ulaştı.

Bu buluşmada Beşir, onun nitelemesiyle ABD’nin kendi rejimine yönelik düşmanlığıyla başa çıkmak için Rusya’dan doğrudan himaye talep etti. Ayrıca Putin’e, Rusya’nın Afrika’ya ve Kızıldeniz’e açılan bir kapısı olarak Sudan’ın kullanılmasını teklif etti. Nihayetinde Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rus güçlerine ait lojistik bir deniz üssünün inşa edilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti. Konuya ilişkin açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“Rusya Devleti kurumlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, halihazırda Sudan’da faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin görevi, Sudan Cumhuriyeti’ndeki askerî kadroları ve kolluk güçlerini eğitmekten ibarettir.”

Daha sonra Rusya, Nisan 2019’da Beşir rejimini deviren Sudan devriminin eğilimlerinden duyduğu memnuniyetsizliği gizlemedi ve Sudan’da ordu ve güvenlik kurumlarındaki etkinliğini geri kazanmak için sabırla çalışmaya devam etti. Şu an savaşan Burhan ile Hamideti’ye bağlı güçlerin 25 Ekim 2021’de geçiş hükümetine karşı yaptığı askerî darbeyle de bu hedefine ulaştı.

Prigojin’in hayal kırıklığı

Örneğin Rusya Federasyonu Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrei Klishas, Beşir’in Nisan 2019’de devrilmesini ‘şiddet yoluyla ve anayasaya aykırı bir iktidar değişimi’ şeklinde niteledi. Bilindiği üzere Wagner grubu, devrim sırasında Beşir rejimine destek sunmuştu. Daha sonra sızdırılan gizli raporlara göre Prigojin, Beşir’in göstericilere karşı son derece temkinli tutumundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi ve bu durumu Beşir’in, Rusya’nın kitlesel protestoları kontrol altına almak için ‘küçük ama kabul edilebilir can kayıplarına’ razı olmanın gerekliliğine dair tavsiyesine kulak vermemesine bağladı.   

Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya desteği durmadı.

Wagner’in Beşir rejimi için hazırladığı sızdırılmış bir belgede Aralık Devrimi’ne karşı mücadele kapsamında; rejimi devirme çağrısına ilişkin hukuki kavramın genişletilmesi, izinsiz toplantılar düzenlemeye ve bunlara katılmaya yönelik cezanın ağırlaştırılması, muhalifler hakkında yurtdışına casusluk yapma suçlamalarının yayılması, bağımsız medya organlarına baskı uygulanması, rejim yanlısı söylemi yaymak üzere medyanın sahte bilgi kaynaklarıyla doldurulması, resmî hükümet kutlamalarını aynı yerde gerçekleştirmek suretiyle protesto ve gösteri noktalarının işgal edilmesi, duyurulan gösterilerden bir gün önce ana koordinatörlerin ve protesto liderlerinin tutuklanması gibi öneriler yer alıyor.

Bu öneriler, Beşir’i kurtarmak için işe yaramasa da 25 Ekim Darbesi iktidarı, bu önerileri benimseyerek harfiyen uyguladı. Wagner’le olan güvenlik iş birliğinin Ekim 2021’den sonra sıkı bir şekilde devam etmesi ya da yeniden tesis edilmesi de bunun göstergesi.

Önce ordu

Beşir’in düşmesinden sonra ve geçiş döneminin başlamasından önce siviller ile ordu arasında yaklaşık dört ay devam eden müzakere sürecinde Rusya, Sudan’da askerî otoriter bir yönetimin kurulması yönündeki eğilimleri desteklemeyi sürdürdü. Örneğin Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin onlarca göstericinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü 3 Haziran 2019 kıyımını kınamasına engel oldu. Söz konusu kıyım, iktidarın sivillere devredilmesi çağrısında bulunmak için ordu karargâhı önünde devam eden barışçıl oturma eyleminin dağıtılması esnasında yaşanmıştı. Rusya’nın BM Elçisi Yardımcısı Dmitry Polyanskiy, BM’nin önerilen karar taslağını ‘dengesiz’ şeklinde niteledi.

fvrbe
23 Kasım 2017’de Soçi’deki buluşmada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (solda) eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken (AFP)

Bundan iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, kendi deyimiyle Sudan’a yönelik dış müdahaleleri kınadı. Daha sonra Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya verdiği destek durmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde, sivil Başbakan Abdullah Hamdok’un talebi üzerine BM Sudan’da Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) kurulması için yapılan istişareler sırasında Rusya, bu misyonun kurulması kararında, Hamduk’un ilgili talebi için 27 Ocak 2020’de BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektuba herhangi bir atfın yapılmasını istemedi. Zira Moskova, talep edilen misyonun daha güçlü bir şekilde yetkilendirilmesi üzerine düşünmek için Güvenlik Konseyi’ne daha geniş bir siyasi alan tanıyan mektuba itiraz eden askerî bileşenin tutumunu benimsiyordu. Ordunun uzlaşmazlığı ve hem Rusya’nın hem de Çin’in Güvenlik Konseyi’nde ordunun tutumunu desteklemesi sonucunda, 27 Mayıs 2020 tarihinde Güvenlik Konseyi kayıtlarına Document S/2020/77 etiketiyle geçen ilk mektup geri çekildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi’nin 3 Haziran 2020’de UNITAMS misyonunun kurulmasına ilişkin 2524 (2020) sayılı kararının çıkarılmasının yolu açıldı.

Basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Mereo Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’ye ait muhtemel bağlantılarla değiştiriyordu

Misyonun yetkisi makul düzeyde yeterliydi. Yine de ilk mektubun beklentilerini karşılayamadı. Bunun ardından Rusya, bu makama aday kişinin Sudan ordusunun desteğine sahip olması gerektiğini öne sürerek yeni misyon için başkan seçimini onaylamayı birkaç ay boyunca geciktirdi. Bu da UNITAMS’ın kurulmasından sonra yedi aylık ve misyonun henüz başkanı tayin edilmeden önce Sudan’da etkin bir şekilde konuşlandırılmaya başlamasından sonra da üç aylık bir zaman boşluğuna yol açtı.   

Altın ve Sovyet bayrağı

O zamandan 25 Ekim 2021 darbesine kadar olan dönemde Rusya, Sudan’daki nüfuzunu ve ittifaklarını yeniden tesis etmek için sıkı bir şekilde çabaladı. Bu çabanın çeşitli biçimleri vardı, ama en belirgin olanı, altın arama alanından HDK ile yapılan ekonomik iş birliğiydi. Son yıllarda HDK ile Wagner arasında altın arama faaliyeti için kurulan ortaklıklar, Rusya Merkez Bankası’nda büyük altın rezervlerinin oluşmasına katkı sağladı. Bu, Ukrayna’daki savaşın sonuçlarıyla yüzleşmesi bağlamında Moskova için oldukça önemli bir şey. Nitekim 2021 yılında Suriye’deki Lazkiye Havalimanı yoluyla Sudan’dan Rusya’ya, oradan da Rusya Federasyonu’ndaki Chkalovsky Hava Üssü’ne altın kaçırmak için yaklaşık 16 Rus seferi gerçekleşti. Bu uçuşlar, Rus Silahlı Kuvvetleri’ne ait kimlik numaralarıyla kayıtlı uçaklarla yapıldı. Sudan’da yoğun bir korumayla çevrelenen ortak maden sahalarının üzerinde eski Sovyetler Birliği’ne ait eski bir bayrak dalgalanıyor. Ayrıca basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Meroe Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’nin muhtemel bağlantılarıyla değiştiriyordu.

Bunun yanı sıra Wagner grubunun M-Invest adıyla bilinen yatırım kolu da Meroe Gold üzerinde kontrol sahibi. Şirketin 2017 yılında Sudan Şirketler Genel Sicil Memuru tarafından verilen tescil belgesine göre M-Invest, şirket hisselerinin yüzde 99’una sahip ve üç üyeden oluşan yönetim kuruluna da Rusya vatandaşı Mikhail Potepkin (M-Invest’in Bölge Müdürü) başkanlık ediyor. Geri kalan yüzde 1’lik hisse ise şirketin yönetim kurulunun diğer iki üyesi olan bir Sudan vatandaşı ile Michael Litvinov adlı bir Rusya vatandaşı üzerine kayıtlı.

Meroe Gold’un yabancı yatırım şirketlerinin kaydı ve işletimi alanında karmaşık Sudan bürokrasisini devrik Beşir rejimindeki en üst makamların bu şirkete sağladığı sürekli kolaylıklar sayesinde olağanüstü bir hızla aşması dikkat çekici. Nitekim 12 Ağustos 2018’de Sudan Cumhurbaşkanlığı İşleri Bakanı Fazl Abdullah Fazl, Maden Bakanı Muhammed Ahmed Ali’ye Beşir’in, altın atıklarını işlemesi için Meroe Gold şirketine ruhsat verilmesi yönündeki talimatını bildirdi. Halbuki yabancı şirketlerin bu sektörde faaliyet göstermesi yasaktı. Söz konusu talimat, Sudan hükümetinin Sudan’ın doğusundaki Cubeyt (Gebeit) bölgesinde yer alan imtiyaz bloğundaki (A3) yüzde 30’luk hissesinden feragat edilmesini de içeriyordu. Meroe Gold’a ayrıca, Güney Kordofan, Nil Nehri ve Kızıldeniz eyaletlerindeki altın atıklarını işleme izninin yanı sıra, Kızıldeniz’deki R570 bloğu ile Nil Nehri eyaletinde yer alan Abu Hamad’daki 28 bloğunda da altın arama hakkı verildi.

Beşir’in, cumhurbaşkanlığının son zamanlarında Sudan hükümetinin Kızıldeniz eyaletindeki altın madenciliği sektöründe sahip olduğu hisselerin şirkete devredilmesini emrettiğini de bilhassa belirtelim. Bilindiği üzere Meroe Gold, başka alanlarda çalışmak için kendisine bağlı birkaç şirketi kaydettirerek faaliyet alanını genişletti. Meroe Tarımsal ve Hayvani Üretim (12 Ağustos 2018), Meroe Bitkisel Yağ Üretimi (2 Aralık 2018) ve Meroe Maden Atıklarını İşleme (19 Şubat 2019) söz konusu şirketler arasında yer alıyor.

Hamideti’nin rolü

Bu noktada Meroe Gold’un kurulmasından önce Rus şirketlerinin altın arama alanında Sudan hükümetiyle ortak projelere girdiğini belirtmekte fayda var. Rusya uzun bir zamandır gözlerini Sudan’ın altın kaynaklarına dikmişti. Temmuz 2015’in sonlarında Beşir’in de katıldığı bir törende altın madenciliği için Siberian şirketine Kızıldeniz ve Nil Nehri eyaletlerinde imtiyaz sözü verdi. Sudan Maden Bakanı Ahmed Sadık el-Keruri, şirketin bu iki yerde 1,70 trilyon dolar piyasa değerinde 46 bin ton altın rezervi keşfettiğini duyurdu. Söz konusu şirketle yapılan sözleşmeye göre bu değerin yüzde 25’i şirkette kalacak, geri kalanı da Sudan hükümetine bırakılacaktı. Siyasi tüketim için kullanılan bu rakamlar, uzmanlar ve halk tarafından geniş çapta bir sorgulama konusu oldu, bu da Beşir hükümetini daha sonra bu rakamlardan vazgeçmek zorunda bıraktı.

Bundan önce 2013 yılında Rus şirketi Kosh, Sudan’da maden arama faaliyetleri için kaydedilmiş ve kendisine Kızıldeniz’deki 30 bloğunda altın arama hakkı verilmişti. 2014 yılında hükümetle ortak bir proje çerçevesinde Kosh, 2016 yılına kadar yıllık yaklaşık 200 bin metrik ton altın atığını işlemek için Al İttihad Altın İşleme Tesisi’ni kurdu.   

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığına göre Kosh, HDK Komutanı Hamideti’nin ailesinin sahip olduğu ve başkanlığını yardımcısı ve kardeşi Abdurrahim’in yaptığı Al Junaid şirketinin ana ortağı olarak faaliyet yürütüyor. Temmuz 2017’de bu Rus şirketi, Kızıldeniz’deki 30 bloğunda kendisine verilen ruhsatın yanı sıra 14 yeni blokta altın aramak için Al Junaid şirketiyle ortak olduklarını duyurmuştu.

Daha sonra devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in 2017’deki Rusya ziyareti sırasında, Rus şirketi Kosh’a Sudan’da altın arama faaliyetleri için belirtilmemiş sayıda ek blok verilmesine ilişkin bir anlaşma imzalandı. Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile yapılan ortak açıklamada bu duruma, bu şirketin Rusya için Sudan’da sahip olduğu stratejik önemini yansıtacak şekilde işaret edildi. Aynı açıklamada Wagner’e bağlı M-Invest grubuna da benzer arama hakları verildiği duyuruldu. Kosh sözcüsü tarafından yapılan açıklamada şirketin Al Junaid şirketiyle olan ortaklığının, Al Junaid’in ‘yerel yetkililer ve polisle anlaşmasını ve aynı şekilde arama bölgelerinden mayınların temizlenmesi için uzman askerî birimlerle çalışmasını’ içerdiğine işaret edildi. Bu, HDK birimlerinin yerel sakinlerin kendi bölgelerindeki arama faaliyetlerinin çevresel ve ekonomik etkilerine karşı yaptığı protestoları kontrol altına almak için birkaç defa gönderilmesine bir kılıf oluşturdu.

Sudan’ın ötesinde

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı. Kosh ile Al Junaid gruplarının ortak faaliyetleri, Sudan’ın yanı sıra Nijer, Mali, Çad, Orta Afrika ve Libya’yı da kapsıyordu. Nisan 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç gün sonra HDK’nin ikinci adamı Abdurrahim Hamdan Dagolo, beraberinde Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Cemal Ömer ile Moskova’ya gitti ve burada Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin ile bir araya geldi. Hedef, askerî bileşenin her iki tarafının da Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara bağlılığı konusunda güvence vermekti. O zamandan sonra Moskova, Sudan’daki nüfuzunu geri kazanmak, askerî bileşeni takviye etmek ve bu bileşenin iktidarı ele geçirip sivilleri devirmeye dönük darbeci eğilimlerini beslemek için sabırla çalıştı ve Ekim 2021 darbesiyle de hedefe ulaşıldı.

Buna ek olarak Rusya, askerî bileşeni desteklemek amacıyla Sudan kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. 25 Ekim darbesinden önce Facebook, Sudan’ı hedef alan ve Sudan kamuoyunu yanıltmak, askerleri desteklemek, sivillerin imajını çarpıtmak ve ordunun iktidara el koyması için çağrıda bulunmak üzere faaliyet yürüten iki sahte sayfa ağını (2,8 milyondan fazla takipçiye sahip yaklaşık bin 100 sayfa) kapattığını açıkladı. Bu ağların Rusya ve özellikle de Rusya İnternet Araştırmaları Ajansı (IRA) ile bağlantılı olduğu öğrenildi.

Aynı şekilde Wagner de Sudanlıların gözünde Rusya’nın imajını düzeltmek için büyük çaba sarf etti. Mesela Nisan 2021’in ortalarında grup, başkentin banliyölerindeki yardıma muhtaç ailelere gıda malzemeleri dağıtmak için kampanyalar düzenledi. Bununla beraber üzerinde ‘Rusya’dan Sevgilerle’ ve ‘Yevgeniy Prigojin’den Bir Hediye’ yazılı Rus bayrakları da dağıtıldı. Bu kampanyanın görselleri de sosyal medya platformlarında sistematik olarak ve geniş çapta yayıldı.

Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı

Ekim 2021’deki darbenin başarılı olmasından sonra darbe lideri Abdülfettah el-Burhan’ın medya karşısına ilk kez Rus Sputnik kanalında çıkması şaşırtıcı değildi. Burhan bu röportajda, Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü inşa etmesi için yapılan ve sivil Başbakan Abdullah Hamdok hükümeti tarafından dondurulmuş olan anlaşmanın yürütülmesi konusundaki kararlılığını teyit etti.

Daha sonra 23 Şubat 2022’de yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından bir gün önce darbe liderinin yardımcısı Hamideti, Moskova’yı ziyaret etti ve Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini desteklediğini duyurarak, “Tüm dünyanın, Rusya’nın halkını savunma hakkına sahip olduğunu anlaması gerektiğini” ifade etti. Sekiz gün süren bu ziyaretten döndükten hemen sonra da Hamideti, Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rusya’ya ait deniz üssü inşası planlarını desteklediğini açıkladı.

Bu, bilhassa Burhan’ın Batı ile yakınlaşma ve hükümetine uluslararası desteği yeniden sağlama çabası bağlamında Rusya’ya olan desteği açıklamaktan kaçınmasından sonra, Burhan ile Hamideti arasında Moskova’yı etkilemeye yönelik bir rekabet gibi göründü. Bu, Hamideti’nin, Rus deniz üssünün kurulmasını desteklemek suretiyle Rusya ile olan ilişkisini pekiştirmesine imkân tanıdı.

Stratejik bir üs

Bu noktada söz konusu üs ile Moskova’nın Suriye’nin Tartus limanında inşa ettiği üssün, Rusya’nın bölgesel sınırları dışında sahip olduğu tek iki deniz üssü olması kayda değer. Bilindiği üzere bu üssün hem Babülmendep Boğazı’na hem de Süveyş Kanalı’na yakın olması, Rusya’ya küresel petrol ihracatını izleme konusunda belirgin bir ayrıcalık ve geniş çaplı bir uluslararası çatışma çıkması halinde bu ihracata müdahale etme imkânı tanıyor. Dahası bu üs, Rusya’nın Kızıldeniz’deki varlığını tesis ediyor ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı, lojistik görevler için bir kara ekibinin yanı sıra nükleer enerjiyle çalışan dört savaş gemisini içerecek şekilde bu üssün inşaatının Kasım 2020’de başlatılması talimatını vermişti. Ancak Abdullah Hamdok başkanlığındaki geçiş hükümeti, Batı’yla ilişkilerini iyileştirme çabalarının bir parçası olarak Nisan 2021’de üssün inşasına ilişkin anlaşmayı dondurdu. Ardından 25 Ekim darbesinden sonra üsse dair görüşmeler yeniden başladı ki bu, Rusya’nın bu darbeye destek verdiğinin kanıtlarından biriydi. Ayrıca Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı.

Rusya yanlısı İslamcılar

Askerî bileşen, darbeden sonra Rusya ile ilişkilerini pekiştirmeye devam etti. Bu doğrultuda 3 Ağustos 2022’de Dışişleri Bakanlığı Vekili Defullah el-Hac Ali, Beşir döneminde oluşturulmuş olan Sudan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Arasında Siyasi İstişare Komitesi’nin onuncu oturumuna katılmak üzere Rusya’ya gitti. Daha sonra, yine Beşir döneminde oluşturulan Rusya-Sudan Hükümet Komisyonu’nu canlandırmak için 15 Ağustos’ta Sudanlı resmî bir heyet Moskova’yı ziyaret etti. Bu ortak toplantılar, iki ülke arasında madencilik, petrol arama ve enerji gibi çeşitli alanlardaki ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesiyle sonuçlandı. Darbeci hükümetin, Burhan ile Hamideti’nin sivil hükümete darbesinden sonra dış yardımların durdurulmasının sonucunda 4,4 milyar dolara varan ekonomik kayıpları telafi etmek için Moskova’ya yönelme kararı aldığı açıkça görülüyordu. Bu Moskova’yla yakınlaşma yönelimi, İslamcı kadroların kitleler halinde bilhassa Dışişleri Bakanlığı’ndaki kamu hizmetine dönmesiyle aynı zamana denk geldi. Nitekim Ocak 2022’den bu yana 102 İslamcı kadro, diplomaside yeniden görevlendirildi. Bu diplomatlar, Batı’ya karşı Rusya’yı ve Çin’i destekleme konusunda idmanlıydı.

Aynı şekilde geçen yılın başlarında BM Sudan misyonunun görev süresinin uzatılmasına dair müzakereler esnasında Rusya ve Çin, darbe hükümetinin, misyonun görev süresinin, yetki kapsamında özlü bir değişiklik olmadan teknik olarak uzatılması yönündeki tutumunu destekledi. 25 Ekim darbesinden sonra misyonun yetki süresinin yenilenmesine dair ilk öneri, askerî darbeyi ve güvenlik güçleri tarafından barışçıl göstericilere karşı uygulanan şiddeti kınıyordu. Aynı şekilde Darfur’daki şiddet eylemlerinin yinelendiğine dikkat çekerek, darbenin sebep olduğu krizi bitirecek siyasi bir süreç çağrısında da bulundu.

Rusya’nın askerî yönetime verdiği destek, bir kez daha kararın ilk versiyonunun bozulmasına yol açtı ve bu da Haziran 2022’de Güvenlik Konseyi’nin 2022 tarihli 2636 sayılı kararının çıkarılmasına sebep oldu. Bu kararda misyonun yetki tanımında, Sudan sahasındaki değişikliklere daha etkili karşılık vermesini sağlayacak köklü bir değişiklik yer almıyordu.

wdfed
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Buna ek olarak Güvenlik Konseyi, 15 Şubat 2022’de görüş birliğiyle 2620 sayılı kararı benimsedi. Bu karar, 2005 yılındaki 1591 sayılı kararla oluşturulan Sudan Yaptırımları Komisyonu’na bağlı uzman ekibinin görev süresini 12 Mart 2023’e uzatıyordu. 2005 tarihli 1591 sayılı karar, BM’ye kararlarını uygulamak için silahsız (Madde 41) ve silahlı (Madde 42) tüm tedbirleri kullanma imkânı tanıyan, BM Sözleşmesi’nin 7’inci Bölümü kapsamında alınmıştı. Darfur çatışmasıyla ilgili olarak etkin taraflara silah ve yolculuk yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar uygulandı. Ayrıca Güvenlik Konseyi’ne düzenli olarak rapor veren ve yaptırım uygulanacak kişi ve tarafları belirleyen bir uzman ekibi de oluşturuldu. Bu listede şu an, Sudan Silahlı Kuvvetleri Batı Askerî Bölgesi Eski Komutanı Tümgeneral Cafer Muhammed el-Hasan (Bu makama daha sonra şu anki Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan geldi) gibi subaylar ve Cancavid lideri Şeyh Musa Hilal yer alıyor.

Bu Güvenlik Konseyi komitesi, Darfur bölgesinde barışı ve istikrarı engelleyen kişi ve oluşumlara yönelik tedbirleri uygulamaya devam etmek için bir uzman ekibi tarafından da destekleniyor.

Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi

Bununla birlikte Rusya, Şubat 2022’de bu uzman ekibin görev süresinin uzatılmasına dair görüşmeler esnasında Güvenlik Konseyi’nin bu yaptırımların kaldırılması için bir zaman kriteri benimsemesi konusunda ısrar etti. Ayrıca Moskova, yenileme kararına ilişkin metinde Ekim 2021 darbesine ya da Sudan’daki BM siyasi misyonuna dair herhangi bir atıf yapılmasına da karşı çıktı. Böylece Rusya, 2022 tarihli 2620 sayılı karar için belirlediği hedeflerine bir kez daha ulaşmayı başardı: Darbe veya misyonun adı anılmaksızın komisyonun görev süresi bir yıl uzatıldı ve yaptırım kriterlerinin belirlenmesi için nihai tarih olarak 31 Ağustos 2022 belirlendi.  

Her ne pahasına olursa olsun himaye

O zamandan beri Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi.

Bu, Ekim 2021’den beri Darfur’da artan şiddet dalgasına bakıldığında son derece ilginç görülüyor. Ancak Rusya’nın, şu anki savaşta Darfur’un farklı bölgelerinde ve özellikle de Batı Darfur vilayetinde tecavüzler, suçlar ve ihlaller gerçekleştiren HDK başta olmak üzere askerî müttefiklerini ve onların iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma niyetlerini de ortaya koyuyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni bu konu hakkında yeni bir uluslararası soruşturma başlatmaya sevk etti.

Ana savaş noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik

Rusya ile Sudan arasındaki bu karşılıklı yakınlaşma, şu anki savaşın öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Şubat 2023’te gerçekleştirdiği Hartum ziyaretiyle taçlanmıştı. Hartum, Lavrov’un bu yılın başında Mali ve Moritanya’yı da içine alan Afrika turunun bir durağıydı. Lavrov bu ziyarette, Hamideti ile Burhan arasında var olan ve bu yılın başlarında HDK ile ordu arasındaki çatışma patlak vermeden önce sarsılmaya başlayan darbe ittifakını korumaya çalıştı. Pratikte iki taraf arasındaki gerginlik, Wagner ile HDK arasındaki ittifaka bel bağlayan Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını da etkilemeye başladı. Hartum’da Lavrov açıkça, Wagner’in faaliyetlerini ve Afrika’daki varlığını savunarak, ‘terör tehdidi’ karşısında ‘bölgedeki durumun istikrarına katkı sağlayan’ rolünü övdü.

Rus Bakan ayrıca, Wagner güçlerinin egemenlik sahibi hükümetlerin talebi üzerine konuşlandırıldığına işaret etti. Bu, sadece Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki varlığını gerekçelendirmek için değil, aynı zamanda Hamideti’nin, güçlerinin resmî olması yönündeki talebini de desteklemek içindi. Lavrov, Moskova’nın Sudan’da faaliyet gösteren Rus madencilik şirketlerine sağlanan rahatlatıcı koşullara dair takdirini ifade etmeyi de ihmal etmedi. Ayrıca Sudan’ın Kızıldeniz kıyısında Rus askerî deniz üssü kurulmasına ilişkin anlaşmanın geçerli olduğunun da altını çizdi.

Gelgelelim Lavrov’un ziyaretinden birkaç hafta sonra Sudan’daki darbeci iki müttefik arasında patlak veren savaş, Rusya’nın Sudan’daki stratejisinin başarısızlığını ilan eder gibiydi. Bununla birlikte Rusya’nın iki taraf üzerinde de etkinliği sürüyor. Ana çatışma noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik olma özelliğini koruyor. Öte yandan son dönemde yaşanan Wagner isyanı, Rusya’nın büyük ölçüde istikrarsızlık kuşağı oluşturmaya ve demokratik sivil dönüşümün taleplerine karşı askerî ve paramiliter aktörleri desteklemeye dayanan Afrika stratejisine ilişkin hesaplarını karmaşık hale getirdi. Rusya şu an Sudan’daki savaşın tüm taraflarıyla hatlarını açık tutuyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyor

İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyor

İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)

Ali et-Tahir Tepeleri, sahadaki yeni bir aşamaya giriyor. İsrail’in güneyin geniş kesimlerinde operasyonlarını sürdürdüğü bir dönemde, dikkatler yoğun bombardımanın ötesine geçerek bölgenin akıbetine ve buradaki mevcut kontrolün niteliğine yöneliyor.

İsrail Kamu Yayın Kuruluşu KAN, üst düzey güvenlik yönetiminin son dönemde Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki kontrolün sürdürülmesi veya bölgenin Lübnan ordusuna devredilmesi konusunu görüştüğünü bildirdi. Kuruluş ayrıca, İsrail’in bölgede bulunduğunu öne sürdüğü Hizbullah mensuplarının çoğunun öldürüldüğüne ilişkin İsrail değerlendirmelerinin bulunduğunu aktardı. Ancak bu bilgiler, bağımsız Lübnan kaynaklarınca doğrulanmadı.

Böylece Ali et-Tahir’deki tartışma, tepelerin maruz kaldığı saldırıların boyutundan, bölgede mevcut olan kontrolün niteliğine, tesisin içindeki durumun akıbetine ve buranın devredilmesinden söz edilmesinin sahada farklı bir aşamaya geçildiğine işaret edip etmediğine kayıyor.

‘Askerî açıdan düşmüş’

Emekli Tuğgeneral Halid Hamade, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ali et-Tahir Tepeleri’nin askerî açıdan düştüğü söylenebilir. Zira İsrail güçleri artık tepenin çevresinde bulunuyor, gece gündüz önünde ve üzerinde hareket ediyor. İsrail güçlerinin havaya uçurduğu Beyt Gandur Sarayı da tepelerin eteğinde yer alıyor. Dolayısıyla İsrail güçlerinin tesise girmemiş olması, bölgede bulunmadıkları veya sahada kontrolü ellerinde tutmadıkları anlamına gelmiyor” dedi.

sdfrg
Lübnan’ın güneyindeki Ali el-Tahir ve ed-Dabşa tepelerinde bombardımanın izlerini gösteren bir fotoğraf (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Hamade, “Girişlerin kapalı ve İsrail güçlerinin çevrede bulunduğu bir durumda, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının önünde fiilen sınırlı seçenekler kalıyor. Ya tesiste mahsur kalmış durumdalar ya da öldürülmüş olabilirler. Bunların tümü, bölgenin içinde artık herhangi bir yaşam belirtisinin görünmediğine işaret ediyor. Bununla birlikte tesise girildiğinde, içeride unsurların bulunması veya bazı bölümlerin tuzaklanmış olması gibi sürprizlerle karşılaşılması ihtimali de devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Teslim olmaktan bahsetmek ne anlama geliyor?

İsrail medyasında Ali et-Tahir’deki Hizbullah mensuplarının akıbetine ilişkin yayımlanan haberlerin ne anlama geldiği konusunda Hamade, “Bu veriler sahadaki göstergeler olarak kalıyor ve tesise girilip içeride ne olduğunun doğruluğu teyit edilmeden nihai bilgiler olarak değerlendirilemez. Ancak İsrail aynı zamanda konuyu medya ve psikolojik açıdan kullanmaya, Hizbullah’ı kışkırtarak bölgede yaşananlara ilişkin bir açıklama yapmaya veya bilgi vermeye zorlamaya çalışıyor” dedi.

csdfvgbh
İsrail saldırıları sonucu Nebatiye’deki Ali et-Tahir Tepeleri’nden duman yükseliyor. (AFP)

Hamade, “İsrail, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının öldürüldüğünü, özellikle de tahminlerin yaklaşık 100 militanın bulunduğu yönünde olması halinde, bu açıklamanın Hizbullah destekçileri ve çevresindeki toplumsal kesim üzerinde büyük bir etkisi olur. Bu nedenle İsrail’in Ali et-Tahir’de yaşananları askeri, medya ve psikolojik olmak üzere çeşitli yönlerden kullanmaya çalışması muhtemel” ifadelerini kullandı.

Birden fazla etken

Güney Lübnan’dan Şarku’l Avsat’a konuşan yerel bir kaynak, “Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki durumun netleşmesi yalnızca bölgenin içi ve çevresinde yaşananlara bağlı değil, aynı zamanda daha geniş bölgesel atmosfere de bağlı. Bu durum, bölgenin statüsünün neden hâlâ belirsiz olduğunu ve nihai saha düzenlemelerine geçilmediğini açıklıyor” dedi.

Kaynak, “Bölgesel gerilim seviyesindeki herhangi bir artış, doğrudan güneye yansıyabilir ve Ali et-Tahir’deki gelişmelerin kontrol altına alınmasını daha da zorlaştırabilir. Buna karşılık gerilimin azalması, sahada daha kalıcı düzenlemelere geçilmesini mümkün kılabilir” ifadelerini kullandı.

fvghyju
İsrail’in Güney Lübnan’daki Mansuri kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar Sur’dan görüntülendi. (AP)

Kaynak, “Tepelerin hassasiyeti, buranın yerel askeri durum ile Lübnan çevresindeki gerilim düzeyinin kesiştiği bir noktaya dönüşmesinden kaynaklanıyor. Bu da bölgenin akıbetinin yalnızca doğrudan sahadaki bir faktöre değil, birden fazla etkene bağlı olduğu anlamına geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Geniş çaplı operasyonlar

Ali et-Tahir’deki gelişmeler, İsrail’in Güney Lübnan’ın geniş bir kesiminde, Nebatiye çevresinden Mercayun, Bint Cübeyl ve Sur ilçelerine kadar sürdürdüğü operasyonlarla eş zamanlı olarak yaşanıyor. Hava saldırıları ve patlatma operasyonları Kfar Tebnit ve Kantara çevresine kadar uzanırken, burada dağın bir bölümü çöktü. Saldırılar ayrıca Meyfdun ve Duha Kefr Rumman’ın yanı sıra Ali et-Tahir Tepeleri’ni de hedef aldı. Bu sırada sahadan gelen bazı haberlerde Nebatiye el-Fuka’ya yönelik saldırılarda fosfor bombalarının kullanıldığı bildirildi.

Mercayun ilçesinde İsrail güçleri, pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısından kısa süre önce Hayyam beldesinde şiddetli bir patlatma gerçekleştirdi. Bint Cübeyl ilçesinde ise Reşaf’ta şiddetli bir patlama meydana gelirken, Ayta el-Cebel’in çevresine doğru makineli tüfeklerle tarama ateşi açıldı.

Topçu ateşi Hadeta ve Beraşit çevresini de hedef aldı. Batı kesiminde ise Mansuri, Beyyada ve Şema’daki mevzilerden İsrail topçu ateşine yeniden maruz kaldı. Bu saldırılar, belde ve çevresinde gerçekleştirilen yıkım ve tarama operasyonları ile tekrarlanan askeri hareketliliğin ardından geldi.

Hula, Mansuri, Zutar eş-Şarkiyye ve Beyt es-Siyad’da da evlerin yakılması, yıkım çalışmaları ve binaların havaya uçurulmasına yönelik operasyonlar yaşandı. Bazı bölgelerdeki güzergâhlar üzerinden giriş çıkışların ve askeri hareketliliğin de sürdüğü bildirildi.

Mevcut saha koşullarına uyum sağlama taahhüdü

Ancak Hamade, operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerin çeşitliliğini, İsrail’in faaliyet alanını her gün yeni bir bölgeye genişlettiğinin göstergesi olarak görmüyor. Bu bölgelerin, askeri hareketliliğe daha önce açılmış mevcut alanın bir parçası olduğunu belirtiyor.

İsrail’in Ali et-Tahir ve Meyfdun’dan Ayta el-Cebel, Mansuri ve diğer bölgelere uzanan operasyonlarını değerlendiren Hamade, bunların ‘operasyon alanının genişlemesi’ olarak nitelendirilmesine karşı çıktı. Hamade, “Yaşananlar, mevcut saha durumunun sürdürülmesidir. Bu, askeri bir terimdir. Çünkü İsrail güçleri esas olarak bu alanlarda hareket ediyor, bölgelere girip çıkıyor. Örneğin Mansuri’de İsrail güçleri girip çıkıyor; diğer bölgelerde de durum aynı. Ayrıca bölge içinde hareket etmek amacıyla oluşturulan ve kullanılan güzergâhlar da bulunuyor” dedi.

Hamade, “İsrail güçleri güneyin geniş kesimlerinde hareket ediyor. Dolayısıyla her gün genişleyen yeni bir operasyon alanıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. Aksine İsrail’in faaliyet gösterdiği ve burada yıkımı sürdürdüğü mevcut bir alan söz konusu. Sürekli devam eden yıkım da Lübnan devletine baskı uygulayarak, mevcut durumun artık sürdürülemeyeceğini ve varılan anlaşmanın uygulanması gerektiğini söylemeye iten bir araç niteliği taşıyor” ifadelerini kullandı.

Hamade, sözlerini şöyle tamamladı: “Yaşananların her seferinde operasyonların yeni bölgelere taşındığı anlamına geldiğini düşünmüyorum. Çünkü aynı model Hayyam’dan Meys el-Cebel ve diğer bölgelere kadar birden fazla yerde görülüyor. İsrail’in askeri hareketlilik, bölgelere girip çıkma ve yıkım yoluyla sürekli olarak sürdürdüğü mevcut bir saha durumuyla karşı karşıyayız.”


Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?

İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
TT

Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?

İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
İmam Musa es-Sadr (Arşiv)

Libya’da Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin üzerinden on beş yıl geçmesine rağmen, Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi Başkanı İmam Musa es-Sadr'ın 31 Ağustos 1978 tarihinde Libya'ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kaybolmasının ardındaki sır perdesi henüz aralanmış değil. Ziyaret sırasında Sadr'a Şeyh Muhammed Yakup ve gazeteci Abbas Bedreddin eşlik ediyordu, ancak üçünden de bugüne dek herhangi bir iz bulunamadı. Lübnan makamları, 2011 yılında Kaddafi rejiminin devrilmesinden sonra Libya'yı yöneten güçlerle gerçekleştirdikleri temasların bilançosunu bugüne kadar açıklamadı. İmam Sadr'ın kaybolması meselesi, Kaddafi dönemi ve rejiminin işlediği suçlar hakkındaki görüşmelerimde Libyalı yetkililerin gündemine getirdiğim konular arasındaydı. Burada, kendilerinden bizzat duymuş olduğum tanıklıklara yer veriyorum.

csd
Albay Muammer Kaddafi (Arşiv- Reuters)

Abdulmunim el-Huni, Kaddafi'nin pilotunun tasfiyesi hakkında konuştu

Kaddafi'yi 1 Eylül 1969'da iktidara getiren darbenin ardından Abdulmunim el-Huni çeşitli görevler üstlendi. Devrim Konseyi üyeliği yapan Huni, istihbarat başkanlığının yanı sıra içişleri ve dışişleri bakanlıklarını da yönetti. Huni'ye Lübnanlı Şii liderin davasını sorduğumda, bana şu cevabı verdi:

"İmam Sadr'ın tasfiyeye uğradığı açık. Bu olay kesindir ve karşılaştığım bütün Libyalıların ortak inancıdır. Sana bir konuyu açacağım: Kaddafi'nin uçağını kullanan ve yarbay rütbesine sahip Necmeddin el-Yazıcı adında bir bacanağım vardı. İmam Sadr'ın kaybolmasından kısa bir süre sonra bacanağım tasfiye edildi. Aile fertleri, onun suikasta uğramasının Sadr meselesiyle bağlantılı olduğunu söylediler; çünkü kendisi İmam'ın cesedini Libya'nın güneyindeki Sebha bölgesine defnetmek üzere taşımıştı. Akrabalar, Musa el-Sadr'ın hikayesini bilmesinin Libya istihbaratını bu sırrı gizlemek için onu öldürmeye ittiğini belirtiyorlar. Bunlar, bu tür suçlarda yaşanan şeylerdir."

Calllud: Humeyni sadece bir açıklama talep etmekle yetindi

1979'daki İran Devrimi’nden günler sonra, Kaddafi rejiminin ‘iki numaralı adamı’ Abdusselam Callud başkanlığındaki bir heyet tebrik için Tahran'ı ziyaret etmiş ve İmam Humeyni ile görüşmüştü. Callud'a, Humeyni'nin görüşmede İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması konusuna değinip değinmediğini sorduğumda, “Evet. Bu meselenin ayrıntılarına dair bir açıklama yapılmasını ve iki devrim arasındaki iş birliğinin önünde hiçbir engel kalmamasını temenni etti. Otelde bulunduğum sırada, otelin önünde, Sadr'ın kız kardeşi ve eşinin öncülüğünde 37 kişinin katıldığı bir gösteri düzenlenmiş ve sloganlar atılmıştı, ancak devrime bağlı güvenlik güçleri derhal onları uzaklaştırıp dağıttı” yanıtını verdi.

sdcfvrgb
Abdusselam Callud: Albaya (Muammer Kaddafi) konuyu açtım, o da bana: “Beni mi suçluyorsun?” dedi (Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ve eski Libya Başbakanı Abdusselam Callud- Arşiv)

Callud'a, Sadr meselesinin daha sonra Tahran ile ilişkilerde bir engel oluşturup oluşturmadığını sordum. O da “Hayır, sana daha önce de söylediğim gibi, 1980'lerde Irak ile savaş sırasında İran'a füzeler verdik ve silah temin etmesinde temel bir rol oynadık” şeklinde cevapladı.

Callud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sadr ile 1970'lerin ortalarında Lübnan'da bir kez bir araya geldim. Zaten Libya'ya yaptığı ziyaretten haberim yoktu. Kaybolduğunu öğrendiğimde iki sebepten dolayı çok üzüldüm; birincisi şahsıyla ve temsil ettiği şeyle ilgiliydi, ikincisi ise bu fiili alçakça bir hareket olarak görmemdi. Çünkü birini evine veya ülkesine davet edip ardından ona tuzak kurmak ne bir Arap âdetidir ne de İslamî değerler bunu kabul eder. Hikâye tuhaftı ve üzerine sıkı bir karartma uygulandı.”

Kaddafi'ye Sadr konusunu açıp açmadığını sorduğumda ise Callud, “Bir kez konuya üstü kapalı değindim, o ise sadece 'Beni mi suçluyorsun?' demekle yetindi ve konuşma kapandı” ifadelerini kullandı.

Kaddafi ile Sadr arasında yaşandığı söylenen münakaşa hakkında ise Callud, “Ayrıntıları bilmiyorum. Ancak yıllar önce Sadr'ın kimliğine bürünüp onun pasaportuyla kayboluşunun ardından İtalya'yı ziyaret eden polis memurunun, bu rolü hakkındaki konuşmalar başladıktan sonra kaçırılma korkusuyla Muammer tarafından sıkı koruma altına alındığını duydum” yorumunda bulundu.

scdvf
Abdusselam et-Triki (Arşiv- AFP)

Sadr'ın öldürülüp gömüldüğüne inanıp inanmadığına dair bir soruya ise şu yanıtı verdi:

“Aklım bana bunu söylüyor. Bugüne kadar gizli tutulmuş olması imkânsız. Elbette olaydan önce Kaddafi'den, İran'ın Arap Şiiler üzerinde nüfuzu olan din adamları göndermesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren şeyler duymuştum. İşin bu dereceye varacağını doğrusu hayal edemezdim.”

Şalgam: Bumeydin'in tavsiyesiyle Libya'ya geldiTriki: Garip bir suç

Aynı soruyu eski Libya Dışişleri Bakanı Ali Abdusselam et-Triki'ye de yönelttim. Triki, “Burada dürüstçe konuşuyoruz. Ayrıntılar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim. İmam Sadr Libya'ya Dışişleri Bakanlığı yoluyla gelmedi. Bakanlığın tek rolü, Libya'nın Beyrut Maslahatgüzarı tarafından Sadr'a iletilen bir davetten ibaretti. Bundan sonra diğer makamlarla koordinasyon sağlandı. Ben Sadr ile hiç karşılaşmadım. Duyduğum kadarıyla o, mücadeleci ve millî duruşa sahip bir adamdı” cevabını verdi.

xsdcvdf
İmam Musa es-Sadr’ın basın toplantısından, (İmam Musa es-Sadr Araştırma ve Çalışmalar Merkezi)

Dışişleri olarak İmam Musa es-Sadr’ın Libya’ya nasıl ve ne zaman geldiğini bilmediklerini ifade eden Triki, “Daha sonra, ben dışişleri bakanlığı görevinden ayrıldıktan sonra bakanlık İtalyanlarla temas kurmakla ilgilendi ve yetkililer o gün Trablus'tan Roma'ya hareket ettiğini söylediler. Daha sonra Kaddafi ile Sadr arasında sert bir tartışma yaşandığı ve bunun da olanlara yol açtığı yayıldı. Hikâye oldukça garip; zira bu tehlikeli ve üzücü olayın Libya'ya veya millî davaya hiçbir faydası yoktu, aksine çok büyük zararlar verdi. Bu, kimin çıkarına ve hangi bağlamda gerçekleştiğini bilmediğim garip bir suçtur” şeklinde konuştu.

Mismari'nin anlatımı: Protokol Müdürü ve Albay'ın gölgesi

Nuri el-Mismari, devlet bakanı rütbesiyle Protokol Müdürü’ydü ve ikametgâhlarında ve seyahatlerinde ‘Albay'ın gölgesi’ konumundaydı. Ona da Sadr konusunu sordum. O da şunları anlattı:

"O sırada önemini kavrayamadığım bir şey oldu. Abdullah el-Senussi beni aradı. O zamanlar Askeri İstihbarat Dairesi'nde genç bir subaydı. Ofisi Şatt Caddesi'ndeydi ve Yüzbaşı Abdullah el-Hicazi'nin başkanlığında faaliyet gösteriyordu. Elbette o zamanki rütbesi buydu ve Muammer Kaddafi'nin 'Hür Subaylar' olarak adlandırdığı kişilerdendi. Sennusi beni telefonla arayıp, 'İtalyan makamlarının, topraklarına girmek isteyen birinin pasaportunu damgalaması zorunlu mu?' diye sordu. Ben de ‘Elbette, damgalanması şarttır. Bu, herhangi bir ülkede geçerli olan kurallardır’ diye cevapladım. Telefonu kapattı. Sennusi daha sonra beni tekrar arayıp ‘Sana pasaportlar göndereceğim ve sahipleri için İtalya vizesi temin edilmesi gerekiyor’ dedi. Sanırım pasaportlar üç taneydi. Tam olarak hatırlamıyorum, çünkü onlarca yıl önce gerçekleşen bir olaydan bahsediyoruz. Sennusi'nin gönderdiği bir asker bana gelip pasaportları verdi. Şüphelenmemi gerektirecek bir durum yoktu, ancak pasaportları açtığımda birinin merhum İmam Musa es-Sadr'a ait olduğunu gördüm. Diğer isimler hafızamda kalmadı. İtalyan büyükelçisini arayıp misafirlerimiz için vize istediğimizi söyledim, o da memnuniyetle karşıladı. Pasaportları gönderdim, ancak kısa süre sonra Sennusi yeniden arayıp, ‘Bitti mi?’ diye sordu. Ona işin biraz zaman aldığını, bana iade edildikleri anda kendisine göndereceğimi söyledim. Öyle de oldu. Daha sonra İmam Musa es-Sadr'ın kaybolduğunu duydum ve özellikle de pasaportları gönderen kişinin Sennusi olması nedeniyle olay hafızamda yer etti.”

evfrbfgr
Kaddafi döneminde istihbarat şefi Abdullah es-Senussi, 2014 yılında Libya'da görülen davası sırasında (Arşiv- Reuters)

Mismari, Sadr'ın Libya'dan hiç ayrılmadığını, İtalyanların suçsuz olduğunu ve bir aldatmacaya maruz kaldıklarını vurguladı. Zira Sadr'ın kıyafetlerini giyen uzun boylu bir subayın da aralarında bulunduğu üç kişi giriş yapmıştı. Bu kişiler, Sadr ve iki refakatçisinin pasaportlarını, Sadr’ın seccadesiyle birlikte otelde kasıtlı olarak bırakmış, ardından Libya diplomatik pasaportlarıyla İtalya'ya gitmişlerdi.


HDK lideri Hamideti  ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed görüşmesinin ardında sınırları aşan mesajlar yatıyor

Sudan’ın askeri coğrafyası, Etiyopya’nın güvenlik derinliği ile kesişmektedir (Sudan Haber Ajansı)
Sudan’ın askeri coğrafyası, Etiyopya’nın güvenlik derinliği ile kesişmektedir (Sudan Haber Ajansı)
TT

HDK lideri Hamideti  ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed görüşmesinin ardında sınırları aşan mesajlar yatıyor

Sudan’ın askeri coğrafyası, Etiyopya’nın güvenlik derinliği ile kesişmektedir (Sudan Haber Ajansı)
Sudan’ın askeri coğrafyası, Etiyopya’nın güvenlik derinliği ile kesişmektedir (Sudan Haber Ajansı)

Muna Abdulfettah

Sudan-Etiyopya ilişkilerinin artan bir gerilime sahne olduğu ve sınır bölgesindeki askeri faaliyetlerin karşılıklı anlatılar ve suçlamalarla çevrildiği -bunlar arasında Sudan'ın, Sudan içinde insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlenmesinde Etiyopya topraklarının kullanıldığına dair suçlamaları ve Etiyopya'nın, Sudan hükümetinin Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’ni desteklediğine dair suçlamalar da yer alıyor- bir dönemde, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, cuma günü Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) lideri Muhammed Hamdan Dagalo'yu (Hamideti ) kabul etti. Sudan'daki savaşın patlak vermesinden üç yılı aşkın bir süre sonra gerçekleşen bu ziyaret, sınırın her iki yakasında askeri ve siyasi gelişmelerin hız kazandığı, Mavi Nil eyaletinin ise saha tablosunun ön saflarına çıktığı bir dönemde yapıldı.

Hamideti , HDK liderlerinden oluşan bir heyetin başında Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’ya ulaştı. Hamideti , Abiy Ahmed ile görüşmeye geçmeden önce, Etiyopya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Demeke Mekonnen tarafından karşılandı. Açıklanan bilgilere göre toplantıda, Sudan'daki durumun gelişmeleri ile barış ve istikrar meseleleri ele alındı.

“Üç olası senaryo bulunuyor. Bunlardan birincisi, HDK’nın Kaysan ve Kurmuk’ta varlığını kalıcı hale getirip sürdürülebilir ikmal hatları açması. İkincisi, ordunun inisiyatifi yeniden ele alarak sınır koridorlarını kapatması ve üçüncüsü Mavi Nil’deki çatışmaların Tigray’daki tırmanışla eş zamanlı gerçekleşmesi ve böylece sınır hattının, tarafların birbirine bağlı geniş coğrafi alanlar üzerinden karşılıklı askeri baskı kurduğu uzantılı bir cepheye dönüşmesi.

Sudan coğrafyasının Doğu Afrika'nın hesaplarıyla kesiştiği Addis Ababa'ya yapılan bu ziyaret, Mavi Nil cephesinin art arda askeri gelişmelere sahne olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Bu süreçte HDK ve müttefikleri Etiyopya sınırına yakın bazı bölgelerde ilerleme kaydederken, Sudan ordusu da eyalete askeri takviyeler yapıyor. Burası, coğrafi konumu, Etiyopya sınırıyla doğrudan bağlantısı ve bölgesel güvenlik sahasıyla ilişkisi nedeniyle son derece hassas bir bölge.

Bu ziyaret, savaşın patlak vermesinden bu yana Hamideti 'nin hareket kayıtlarına göre dağınık dış ziyaretler serisinin bir parçası olarak gerçekleşiyor. Hamideti , 2023'ün sonlarından itibaren Uganda, Etiyopya, Cibuti, Kenya ve Güney Afrika'yı kapsayan bir Afrika turuyla dışarıda görünmeye başlamış, ardından sonraki yıllarda dış hareketliliğini sürdürmüştü. Dolayısıyla Addis Ababa'ya yapılan son ziyaret, ziyaretleri arasındaki kronolojik sıralaması, Sudan savaşındaki konumu ve görüşmenin gerçekleştiği anın niteliği itibarıyla önem taşıyor.

Karmaşık bir uzantı

Etiyopya ve Sudan, hiçbir zaman iki devlet arasında sadece birer sınır çizgisi olmadı. Aksine çatışma cephelerinin, hareket koridorlarının, etki alanlarının ve güvenlik geçişkenliklerinin karmaşık bir uzantısı olan uzun bir sınırla birbirine bağlanıyor. Abiy Ahmed döneminde ilişkiler daha da karmaşık bir yola girdi. Çünkü Faşaga bölgesi üzerindeki anlaşmazlık, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı (GERD) ile ilgili uyuşmazlık, Tigray savaşı ve ardından Sudan savaşı, etki mücadelesiyle iç içe geçti. Böylece Addis Ababa, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ve HDK lideri Hamideti  ile -her biriyle ayrı ayrı ve tek bir Sudan denklemi içinde iki farklı kulvarda olmak üzere- temas kurmaya başladı.

Abiy Ahmed, Orgeneral Burhan ile ilişkisinde, birikmiş gerilimlere rağmen varlığını sürdüren resmi bir kanalı korudu. Burhan, özellikle Tigray savaşı sırasında sınır dosyasında daha sert bir tutum takınmış, ta ki Sudan ordusu Faşaga'daki bazı bölgeleri yeniden kontrol altına alana dek bu duruşunu sürdürmüştü. Aynı şekilde, iki liderin tutumları Rönesans Barajı dosyasında gergin bir şekilde kesişirken, Sudan ve Mısır'ın tutumları iki mansıp ülkesi (nehir ağzı ülkesi) olarak birbirine bağlanmıştı. Buna rağmen Abiy Ahmed, Sudan liderliği ile iletişim kanallarını açık tutmaya özen gösterdi. 2023 yılının ocak ayında Hartum'u ziyaret eden Abiy Ahmed, aynı yılın kasım ayında Orgeneral Burhan'ı Addis Ababa'da ağırlamış ve barış çabalarını ilerletmeye katkı sağlama gayretiyle 2024 yılının temmuz ayında Port Sudan'da bir kez daha görüşmüştü. Ancak bu hamleler, bugüne kadar yeni bir siyasi sürecin açılmasına vesile olmadı.

scdfgr
Addis Ababa, Sudan ordusunun HDK’dan bölge ve eyaletleri geri alarak yeniden kontrolü ele geçirmesini endişeyle izliyor (Abiy Ahmed’in X platformundaki hesabı)

Hamideti  ile ise nitelik olarak farklı bir ilişki gelişti; savaş öncesi dönemde Abiy Ahmed, HDK lideri ile doğrudan bir kanal kurmaya çalışırken, Hamideti  de bir yandan Etiyopya devlet kurumlarıyla ilişkilerini geliştiriyor ve Addis Ababa'yı sık sık ziyaret ediyordu. Bu durum, Abiy Ahmed'in, Mısır dosyası ve sınırla daha yakın bir şekilde bağlantılı olduğu düşünülen Sudan askeri kurumunun etkisini dengeleme ihtiyacıyla da örtüşüyordu. Öyle ki Etiyopya medyası, Burhan ile Hamideti 'nin Tigray savaşı sırasında Etiyopya çatışmasının iki farklı tarafının yanında yer aldığı yönündeki iddiaları öne sürmüştü: Sudan ordusu Tigray cephesine yakınlaşırken Hamideti , Abiy Ahmed hükümetiyle daha açık bir ilişkiyi sürdürmüştü.

Mevcut durumu çevreleyen koşullar

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Hamideti 'nin Addis Ababa'ya gerçekleştirdiği ziyaretin etrafındaki koşullar, son derece çalkantılı bir Sudan ve Etiyopya ortamında şekillendi. Sudan'da savaş, cephelerin daha geniş ve çoklu bir aşamaya evrilmesine doğru giderken, HDK ve müttefiklerinin Kurmuk ve Kaysan şehirleri ile Etiyopya sınırına yakın diğer bölgelere doğru ilerlemesinin ardından ağustos ayında Mavi Nil, savaşın en hassas eksenlerinden biri olarak öne çıktı. Ne var ki Sudan ordusu tarafından perşembe günü yapılan açıklamada, gün içinde yaşanan üçüncü benzer olayda, Etiyopya toprakları yönünden Mavi Nil'e geçtiğini belirttiği bir insansız hava aracının düşürüldüğünü duyurdu. Ancak saldırıyı kimin düzenlediğini veya aracın amacını belirtmedi.

Öte yandan Etiyopya, dikkat çekici bir askeri hareketliliğe sahne oldu. ABD’deki Yale Üniversitesi İnsani Araştırma Laboratuvarı'nın 28 Ağustos tarihli analizi, Assosa'daki Etiyopya ordusu üssüne beş gün içinde yaklaşık 100 hafif aracın yanı sıra zırhlı personel taşıyıcıları, römorklar, kamyonlar ve konteynerlerin ulaştığını ortaya koydu. Laboratuvar, bu yığınağın bir tugay düzeyinde nakliye kapasitesi sağladığını tahmin ederken, zamanlamayı Mavi Nil'deki gelişmelerle ilişkilendirdi, ancak bu ekipmanların nihai operasyonel amacını kanıtlayacak kesin bir delilin bulunmadığına da şerh düştü.

Ayın başından bu yana ise Etiyopya ordusu ile Tigray güçleri arasında Sudan sınırına yakın Sheraro yakınlarında topçu ateşleri ve İHA'lar kullanılarak çatışmalar yeniden alevlendi ve yüzlerce sivil Sudan'a geçti. Tarafların güçleri aylardır askeri varlıklarını artırmış ve bu durum Pretoria anlaşmasının çökme ihtimalini yeniden gündeme getirmişti.

Bu nedenle Faşaga, Tigray ve Mavi Nil, tek bir güvenlik kuşağının, tartışmalı sınır hatlarının, hareket halindeki birliklerin, insansız hava araçlarının, ikmal koridorlarının ve savaş baskısı altında sınır ötesi hareket eden sivil nüfusun parçaları olarak görünmektedir. Bu kuşakta Sudan ve Etiyopya savaşları tamamen ayrı kalmaksızın yan yana duruyor. Bunlardan birindeki herhangi bir askeri ihlal, coğrafya gereği diğerinde hızlı bir şekilde güvenlik etkisi yaratma potansiyeline sahip.

Desteğin nedenleri

Addis Ababa’yı HDK’yı desteklemeye iten çeşitli nedenler bulunuyor. Bunların çoğu, Etiyopya’nın ulusal güvenlik hesapları ve Sudan ile bölgedeki güç dengeleriyle ilgili.

Birincisi, Addis Ababa batı komşusunun geleceğini belirleyecek herhangi bir siyasi veya güvenlik düzenlemesinin dışında kalmak istememektedir. Ordu ile HDK arasındaki herhangi bir anlaşma, Sudan'ın çevresindeki ülkelerin çıkarlarını görmezden gelirse istikrarlı olamaz ve Etiyopya bunların başında geldiğine inanıyor. Dolayısıyla çatışmanın taraflarından biriyle yakın ilişkiyi sürdürmek, Abiy Ahmed'e Sudan denklemi içinde bir konum kazandırmakta ve Etiyopya'nın sınırlarının ve güvenliğinin geleceğini, kendisinden uzakta formüle edilen mutabakatların insafına bırakmıyor.

İkincisi, Addis Ababa, ordunun HDK'den bölge ve eyaletleri geri alarak yeniden kontrolü ele geçirmesini endişeyle izliyor ve Nil ve Rönesans Barajı meselelerinde Mısır'ın tutumuyla olası her türlü yakınlaşmaya karşı tedbir alıyor. Öte yandan HDK'nin varlığı, askeri kurumun Hartum’daki stratejik kararı tekeline almasını engelleyen karşı bir güç sunuyor.

Üçüncüsü, Faşaga anlaşmazlığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin en hassas dosyalarından birini oluşturuyor. Zira Sudan ordusu, 2020'de buralardaki geniş bölgeleri yeniden kontrol altına almış durumda. Bu nedenle orduya rakip bir Sudan gücünün yükselmesi, Hartum'un sınırda askeri bir fiili durum dayatma kapasitesini sınırlıyor ve Addis Ababa'ya özellikle de Mavi Nil, Benişangul-Gumuz ve Fashaga'nın tamamı birbirine bağlı bir güvenlik kuşağı oluşturduğu göz önüne alındığında bu dosyada daha geniş bir manevra alanı sunuyor.

Dördüncüsü, Tigray'daki savaş Etiyopya hükümetinde ağır bir güvenlik mirası bıraktı. Addis Ababa, Hartum'u Tigray ile bağlantılı unsurlara destek ve sığınak sağlamakla suçladı ve batı sınırı Etiyopya'nın iç güvenlik hesaplarının bir parçası hâline geldi. Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte, Sudan ordusuna baskı yapabilecek veya onu Etiyopya sınırından uzaklaştırıp meşgul edebilecek herhangi bir Sudan gücü daha büyük bir stratejik değer kazanıyor.

Beşincisi ise Etiyopya silahlı grupların, mültecilerin ve kaçakçılık ağlarının üzerinden hareket ettiği çökmüş bir Sudan istemediği gibi, çıkarlarıyla uyuşmayan bölgesel ittifaklarla bağlantılı tek bir askeri kurumun tahakküm ettiği bir Sudan da istemiyor. Bu yüzden savaşın tek bir tarafın lehine hızlıca sonuçlanmasından ziyade Sudan güçleri arasında bir dengenin varlığı onun çıkarlarına hizmet ediyor.

Olası güzergâhlar

Mavi Nil, Sudan savaşının önümüzdeki aşamada izleyebileceği yönü gösteren en anlamlı cephe olabilir. Ne var ki çatışmaların Kaysan ve Kurmuk'a sıçraması ve Damazin üzerindeki artan baskı, Sudan'ın askeri coğrafyasının Etiyopya'nın güvenlik derinliğiyle iç içe geçtiği bir noktada, Etiyopya sınırına doğru savaş için yeni bir koridor açıyor. Assosa üssündeki askeri hareketliliğin, Mavi Nil'deki saha gelişmeleriyle eş zamanlı olarak tırmanmasıyla birlikte, sınır artık çatışmanın sadece arka planı değil, operasyon sahasının doğrudan bir parçası hâline geldi.

Tigray'da çatışmaların yeniden başlaması tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. Kuzeyde Etiyopya ordusunun yaşayacağı her türlü yıpranma, Addis Ababa'nın batı sınırındaki önceliklerini yeniden düzenlemesine yol açmakta ve onu, sınır bölgesini dolaylı araçlarla güvence altına almaya ve Sudan'dan gelebilecek kesintisiz bir askeri tehdidin oluşmasını engelleme kapasitesine sahip Sudanlı güçleri korumaya itiyor. Bu açıdan bakıldığında, Abiy Ahmed'in Hamideti 'yi kabul etmesi siyasi bir nezaketin ötesinde bir önem kazanıyor. Çünkü bu ziyaret, Addis Ababa'nın sınırına en yakın bölgede sahada hareket eden güçle iletişim kanallarını açık tutmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemde gerçekleşiyor.

Yakın vadede üç olası senaryo öne çıkıyor. Bunlardan birincisi, HDK’nın Kaysan ve Kurmuk’ta varlığını kalıcı kılmayı başararak sürdürülebilir ikmal hatları açması ve böylece Damazin’i kademeli bir baskı altına alması ve ordunun güçlerini Mavi Nil ile Kordofan arasında bölüşmeye mecbur bırakmasıdır. İkincisi, Sudan ordusunun inisiyatifi yeniden ele alarak sınır koridorlarını kapatması ve böylece mevcut kazanımları lojistik desteği zor ileri hatlara dönüştürmesi. Üçüncüsü ise Mavi Nil'deki savaşın Tigray'deki tırmanışla eş zamanlı gerçekleşmesi ve bu sayede sınır hattının, tarafların birbirine bağlı geniş coğrafi alanlar üzerinden karşılıklı askeri baskı kurduğu uzantılı bir cepheye dönüşmesi.

Bu durumda, Damazin'in düşmesi tek gösterge olmayacak, daha da önemlisi, herhangi bir tarafın toprak kontrolünü ele geçirdikten sonra güç ve ikmali sürdürebilme kapasitesidir. Eğer HDK, Etiyopya sınırını sabit bir lojistik ve siyasi derinliğe dönüştürebilirse, Sudan şehir merkezlerindeki savaştan bu bölge üzerinde uzun soluklu bir çatışmaya evrilebilir. Ancak dış destek sınırlı ve kesintili kalmaya devam ederse, Mavi Nil'deki kazanımlar tersine çevrilebilir niteliğini koruyacaktır. İşte Abiy Ahmed ile kurulan ilişkinin önemi de tam burada yatıyor. Bu önem, onun savaşı tek başına sonuçlandırma gücünden değil, savaşın devam etme koşulları ve yönü üzerinde etki kurabilme yeteneğinden kaynaklanıyor.