Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Geçtiğimiz 15 Nisan’da Hartum’a yönelik saldırının ve de savaşın patlak vermesinden bu yana Afrika’da yaşanan bu gelişmelerin bölgesel ve uluslararası manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar sürüyor

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault
TT

Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Emced Ferid Tayyib

Sudan’da geçtiğimiz 15 Nisan’da Korgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Hamideti lakaplı Korgeneral Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaş çıkmasından bu yana bu savaşın bölgesel ve uluslararası siyasi manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar yapılmaya devam ediyor. Bu bağlamda en çok gündeme getirilen ve en belirsiz dosya, Rusya’nın Sudan’daki varlığı ve oradaki savaşın tarafları ile ilişkisinin boyutu.

Bu meseleye dair söylentiler ve tartışmalar, Rus askerî Wagner grubunun kurucusu Yevgeniy Prigojin’in Sudan’daki savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra yaptığı açıklamanın ardından artış göstermişti. Prigojin bu açıklamada kendisini çatışmanın iki tarafı arasında bir arabulucu olarak ortaya attı ve Hartum’da barışın sağlanması için her ikisiyle de olan iyi ilişkilerinden faydalanılmasını teklif etti. Bu açıklama CNN kanalının, Wagner’in, HDK’nin silahlandırılması ve komşu Libya’dan karadan havaya füzelerle takviye edilmesi işinde parmağı olduğuna dair duyurusuyla aynı zamana denk geldi. Kanal bu duyurusunu uydu görüntüleriyle de teyit etti. Wagner’in kurucusu da Moskova yakınlarında öldürülmeden birkaç gün önce Afrika’da Hamideti’nin elçileriyle bir araya gelmişti.

Rusya’nın tarihî nüfuzu

Bu savaşı ele alırken Rusya’nın Sudan’da resmi ve gayri resmi olarak artan nüfuzunun gidişatını izlemek gerekiyor. 2015 yılından itibaren dikkat çekici bir şekilde artmaya başlayan bu nüfuz 2017 yılında, devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Rusya’yı ziyaret edip Soçi şehrinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le buluşmasıyla zirveye ulaştı.

Bu buluşmada Beşir, onun nitelemesiyle ABD’nin kendi rejimine yönelik düşmanlığıyla başa çıkmak için Rusya’dan doğrudan himaye talep etti. Ayrıca Putin’e, Rusya’nın Afrika’ya ve Kızıldeniz’e açılan bir kapısı olarak Sudan’ın kullanılmasını teklif etti. Nihayetinde Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rus güçlerine ait lojistik bir deniz üssünün inşa edilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti. Konuya ilişkin açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“Rusya Devleti kurumlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, halihazırda Sudan’da faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin görevi, Sudan Cumhuriyeti’ndeki askerî kadroları ve kolluk güçlerini eğitmekten ibarettir.”

Daha sonra Rusya, Nisan 2019’da Beşir rejimini deviren Sudan devriminin eğilimlerinden duyduğu memnuniyetsizliği gizlemedi ve Sudan’da ordu ve güvenlik kurumlarındaki etkinliğini geri kazanmak için sabırla çalışmaya devam etti. Şu an savaşan Burhan ile Hamideti’ye bağlı güçlerin 25 Ekim 2021’de geçiş hükümetine karşı yaptığı askerî darbeyle de bu hedefine ulaştı.

Prigojin’in hayal kırıklığı

Örneğin Rusya Federasyonu Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrei Klishas, Beşir’in Nisan 2019’de devrilmesini ‘şiddet yoluyla ve anayasaya aykırı bir iktidar değişimi’ şeklinde niteledi. Bilindiği üzere Wagner grubu, devrim sırasında Beşir rejimine destek sunmuştu. Daha sonra sızdırılan gizli raporlara göre Prigojin, Beşir’in göstericilere karşı son derece temkinli tutumundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi ve bu durumu Beşir’in, Rusya’nın kitlesel protestoları kontrol altına almak için ‘küçük ama kabul edilebilir can kayıplarına’ razı olmanın gerekliliğine dair tavsiyesine kulak vermemesine bağladı.   

Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya desteği durmadı.

Wagner’in Beşir rejimi için hazırladığı sızdırılmış bir belgede Aralık Devrimi’ne karşı mücadele kapsamında; rejimi devirme çağrısına ilişkin hukuki kavramın genişletilmesi, izinsiz toplantılar düzenlemeye ve bunlara katılmaya yönelik cezanın ağırlaştırılması, muhalifler hakkında yurtdışına casusluk yapma suçlamalarının yayılması, bağımsız medya organlarına baskı uygulanması, rejim yanlısı söylemi yaymak üzere medyanın sahte bilgi kaynaklarıyla doldurulması, resmî hükümet kutlamalarını aynı yerde gerçekleştirmek suretiyle protesto ve gösteri noktalarının işgal edilmesi, duyurulan gösterilerden bir gün önce ana koordinatörlerin ve protesto liderlerinin tutuklanması gibi öneriler yer alıyor.

Bu öneriler, Beşir’i kurtarmak için işe yaramasa da 25 Ekim Darbesi iktidarı, bu önerileri benimseyerek harfiyen uyguladı. Wagner’le olan güvenlik iş birliğinin Ekim 2021’den sonra sıkı bir şekilde devam etmesi ya da yeniden tesis edilmesi de bunun göstergesi.

Önce ordu

Beşir’in düşmesinden sonra ve geçiş döneminin başlamasından önce siviller ile ordu arasında yaklaşık dört ay devam eden müzakere sürecinde Rusya, Sudan’da askerî otoriter bir yönetimin kurulması yönündeki eğilimleri desteklemeyi sürdürdü. Örneğin Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin onlarca göstericinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü 3 Haziran 2019 kıyımını kınamasına engel oldu. Söz konusu kıyım, iktidarın sivillere devredilmesi çağrısında bulunmak için ordu karargâhı önünde devam eden barışçıl oturma eyleminin dağıtılması esnasında yaşanmıştı. Rusya’nın BM Elçisi Yardımcısı Dmitry Polyanskiy, BM’nin önerilen karar taslağını ‘dengesiz’ şeklinde niteledi.

fvrbe
23 Kasım 2017’de Soçi’deki buluşmada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (solda) eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken (AFP)

Bundan iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, kendi deyimiyle Sudan’a yönelik dış müdahaleleri kınadı. Daha sonra Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya verdiği destek durmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde, sivil Başbakan Abdullah Hamdok’un talebi üzerine BM Sudan’da Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) kurulması için yapılan istişareler sırasında Rusya, bu misyonun kurulması kararında, Hamduk’un ilgili talebi için 27 Ocak 2020’de BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektuba herhangi bir atfın yapılmasını istemedi. Zira Moskova, talep edilen misyonun daha güçlü bir şekilde yetkilendirilmesi üzerine düşünmek için Güvenlik Konseyi’ne daha geniş bir siyasi alan tanıyan mektuba itiraz eden askerî bileşenin tutumunu benimsiyordu. Ordunun uzlaşmazlığı ve hem Rusya’nın hem de Çin’in Güvenlik Konseyi’nde ordunun tutumunu desteklemesi sonucunda, 27 Mayıs 2020 tarihinde Güvenlik Konseyi kayıtlarına Document S/2020/77 etiketiyle geçen ilk mektup geri çekildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi’nin 3 Haziran 2020’de UNITAMS misyonunun kurulmasına ilişkin 2524 (2020) sayılı kararının çıkarılmasının yolu açıldı.

Basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Mereo Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’ye ait muhtemel bağlantılarla değiştiriyordu

Misyonun yetkisi makul düzeyde yeterliydi. Yine de ilk mektubun beklentilerini karşılayamadı. Bunun ardından Rusya, bu makama aday kişinin Sudan ordusunun desteğine sahip olması gerektiğini öne sürerek yeni misyon için başkan seçimini onaylamayı birkaç ay boyunca geciktirdi. Bu da UNITAMS’ın kurulmasından sonra yedi aylık ve misyonun henüz başkanı tayin edilmeden önce Sudan’da etkin bir şekilde konuşlandırılmaya başlamasından sonra da üç aylık bir zaman boşluğuna yol açtı.   

Altın ve Sovyet bayrağı

O zamandan 25 Ekim 2021 darbesine kadar olan dönemde Rusya, Sudan’daki nüfuzunu ve ittifaklarını yeniden tesis etmek için sıkı bir şekilde çabaladı. Bu çabanın çeşitli biçimleri vardı, ama en belirgin olanı, altın arama alanından HDK ile yapılan ekonomik iş birliğiydi. Son yıllarda HDK ile Wagner arasında altın arama faaliyeti için kurulan ortaklıklar, Rusya Merkez Bankası’nda büyük altın rezervlerinin oluşmasına katkı sağladı. Bu, Ukrayna’daki savaşın sonuçlarıyla yüzleşmesi bağlamında Moskova için oldukça önemli bir şey. Nitekim 2021 yılında Suriye’deki Lazkiye Havalimanı yoluyla Sudan’dan Rusya’ya, oradan da Rusya Federasyonu’ndaki Chkalovsky Hava Üssü’ne altın kaçırmak için yaklaşık 16 Rus seferi gerçekleşti. Bu uçuşlar, Rus Silahlı Kuvvetleri’ne ait kimlik numaralarıyla kayıtlı uçaklarla yapıldı. Sudan’da yoğun bir korumayla çevrelenen ortak maden sahalarının üzerinde eski Sovyetler Birliği’ne ait eski bir bayrak dalgalanıyor. Ayrıca basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Meroe Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’nin muhtemel bağlantılarıyla değiştiriyordu.

Bunun yanı sıra Wagner grubunun M-Invest adıyla bilinen yatırım kolu da Meroe Gold üzerinde kontrol sahibi. Şirketin 2017 yılında Sudan Şirketler Genel Sicil Memuru tarafından verilen tescil belgesine göre M-Invest, şirket hisselerinin yüzde 99’una sahip ve üç üyeden oluşan yönetim kuruluna da Rusya vatandaşı Mikhail Potepkin (M-Invest’in Bölge Müdürü) başkanlık ediyor. Geri kalan yüzde 1’lik hisse ise şirketin yönetim kurulunun diğer iki üyesi olan bir Sudan vatandaşı ile Michael Litvinov adlı bir Rusya vatandaşı üzerine kayıtlı.

Meroe Gold’un yabancı yatırım şirketlerinin kaydı ve işletimi alanında karmaşık Sudan bürokrasisini devrik Beşir rejimindeki en üst makamların bu şirkete sağladığı sürekli kolaylıklar sayesinde olağanüstü bir hızla aşması dikkat çekici. Nitekim 12 Ağustos 2018’de Sudan Cumhurbaşkanlığı İşleri Bakanı Fazl Abdullah Fazl, Maden Bakanı Muhammed Ahmed Ali’ye Beşir’in, altın atıklarını işlemesi için Meroe Gold şirketine ruhsat verilmesi yönündeki talimatını bildirdi. Halbuki yabancı şirketlerin bu sektörde faaliyet göstermesi yasaktı. Söz konusu talimat, Sudan hükümetinin Sudan’ın doğusundaki Cubeyt (Gebeit) bölgesinde yer alan imtiyaz bloğundaki (A3) yüzde 30’luk hissesinden feragat edilmesini de içeriyordu. Meroe Gold’a ayrıca, Güney Kordofan, Nil Nehri ve Kızıldeniz eyaletlerindeki altın atıklarını işleme izninin yanı sıra, Kızıldeniz’deki R570 bloğu ile Nil Nehri eyaletinde yer alan Abu Hamad’daki 28 bloğunda da altın arama hakkı verildi.

Beşir’in, cumhurbaşkanlığının son zamanlarında Sudan hükümetinin Kızıldeniz eyaletindeki altın madenciliği sektöründe sahip olduğu hisselerin şirkete devredilmesini emrettiğini de bilhassa belirtelim. Bilindiği üzere Meroe Gold, başka alanlarda çalışmak için kendisine bağlı birkaç şirketi kaydettirerek faaliyet alanını genişletti. Meroe Tarımsal ve Hayvani Üretim (12 Ağustos 2018), Meroe Bitkisel Yağ Üretimi (2 Aralık 2018) ve Meroe Maden Atıklarını İşleme (19 Şubat 2019) söz konusu şirketler arasında yer alıyor.

Hamideti’nin rolü

Bu noktada Meroe Gold’un kurulmasından önce Rus şirketlerinin altın arama alanında Sudan hükümetiyle ortak projelere girdiğini belirtmekte fayda var. Rusya uzun bir zamandır gözlerini Sudan’ın altın kaynaklarına dikmişti. Temmuz 2015’in sonlarında Beşir’in de katıldığı bir törende altın madenciliği için Siberian şirketine Kızıldeniz ve Nil Nehri eyaletlerinde imtiyaz sözü verdi. Sudan Maden Bakanı Ahmed Sadık el-Keruri, şirketin bu iki yerde 1,70 trilyon dolar piyasa değerinde 46 bin ton altın rezervi keşfettiğini duyurdu. Söz konusu şirketle yapılan sözleşmeye göre bu değerin yüzde 25’i şirkette kalacak, geri kalanı da Sudan hükümetine bırakılacaktı. Siyasi tüketim için kullanılan bu rakamlar, uzmanlar ve halk tarafından geniş çapta bir sorgulama konusu oldu, bu da Beşir hükümetini daha sonra bu rakamlardan vazgeçmek zorunda bıraktı.

Bundan önce 2013 yılında Rus şirketi Kosh, Sudan’da maden arama faaliyetleri için kaydedilmiş ve kendisine Kızıldeniz’deki 30 bloğunda altın arama hakkı verilmişti. 2014 yılında hükümetle ortak bir proje çerçevesinde Kosh, 2016 yılına kadar yıllık yaklaşık 200 bin metrik ton altın atığını işlemek için Al İttihad Altın İşleme Tesisi’ni kurdu.   

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığına göre Kosh, HDK Komutanı Hamideti’nin ailesinin sahip olduğu ve başkanlığını yardımcısı ve kardeşi Abdurrahim’in yaptığı Al Junaid şirketinin ana ortağı olarak faaliyet yürütüyor. Temmuz 2017’de bu Rus şirketi, Kızıldeniz’deki 30 bloğunda kendisine verilen ruhsatın yanı sıra 14 yeni blokta altın aramak için Al Junaid şirketiyle ortak olduklarını duyurmuştu.

Daha sonra devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in 2017’deki Rusya ziyareti sırasında, Rus şirketi Kosh’a Sudan’da altın arama faaliyetleri için belirtilmemiş sayıda ek blok verilmesine ilişkin bir anlaşma imzalandı. Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile yapılan ortak açıklamada bu duruma, bu şirketin Rusya için Sudan’da sahip olduğu stratejik önemini yansıtacak şekilde işaret edildi. Aynı açıklamada Wagner’e bağlı M-Invest grubuna da benzer arama hakları verildiği duyuruldu. Kosh sözcüsü tarafından yapılan açıklamada şirketin Al Junaid şirketiyle olan ortaklığının, Al Junaid’in ‘yerel yetkililer ve polisle anlaşmasını ve aynı şekilde arama bölgelerinden mayınların temizlenmesi için uzman askerî birimlerle çalışmasını’ içerdiğine işaret edildi. Bu, HDK birimlerinin yerel sakinlerin kendi bölgelerindeki arama faaliyetlerinin çevresel ve ekonomik etkilerine karşı yaptığı protestoları kontrol altına almak için birkaç defa gönderilmesine bir kılıf oluşturdu.

Sudan’ın ötesinde

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı. Kosh ile Al Junaid gruplarının ortak faaliyetleri, Sudan’ın yanı sıra Nijer, Mali, Çad, Orta Afrika ve Libya’yı da kapsıyordu. Nisan 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç gün sonra HDK’nin ikinci adamı Abdurrahim Hamdan Dagolo, beraberinde Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Cemal Ömer ile Moskova’ya gitti ve burada Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin ile bir araya geldi. Hedef, askerî bileşenin her iki tarafının da Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara bağlılığı konusunda güvence vermekti. O zamandan sonra Moskova, Sudan’daki nüfuzunu geri kazanmak, askerî bileşeni takviye etmek ve bu bileşenin iktidarı ele geçirip sivilleri devirmeye dönük darbeci eğilimlerini beslemek için sabırla çalıştı ve Ekim 2021 darbesiyle de hedefe ulaşıldı.

Buna ek olarak Rusya, askerî bileşeni desteklemek amacıyla Sudan kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. 25 Ekim darbesinden önce Facebook, Sudan’ı hedef alan ve Sudan kamuoyunu yanıltmak, askerleri desteklemek, sivillerin imajını çarpıtmak ve ordunun iktidara el koyması için çağrıda bulunmak üzere faaliyet yürüten iki sahte sayfa ağını (2,8 milyondan fazla takipçiye sahip yaklaşık bin 100 sayfa) kapattığını açıkladı. Bu ağların Rusya ve özellikle de Rusya İnternet Araştırmaları Ajansı (IRA) ile bağlantılı olduğu öğrenildi.

Aynı şekilde Wagner de Sudanlıların gözünde Rusya’nın imajını düzeltmek için büyük çaba sarf etti. Mesela Nisan 2021’in ortalarında grup, başkentin banliyölerindeki yardıma muhtaç ailelere gıda malzemeleri dağıtmak için kampanyalar düzenledi. Bununla beraber üzerinde ‘Rusya’dan Sevgilerle’ ve ‘Yevgeniy Prigojin’den Bir Hediye’ yazılı Rus bayrakları da dağıtıldı. Bu kampanyanın görselleri de sosyal medya platformlarında sistematik olarak ve geniş çapta yayıldı.

Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı

Ekim 2021’deki darbenin başarılı olmasından sonra darbe lideri Abdülfettah el-Burhan’ın medya karşısına ilk kez Rus Sputnik kanalında çıkması şaşırtıcı değildi. Burhan bu röportajda, Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü inşa etmesi için yapılan ve sivil Başbakan Abdullah Hamdok hükümeti tarafından dondurulmuş olan anlaşmanın yürütülmesi konusundaki kararlılığını teyit etti.

Daha sonra 23 Şubat 2022’de yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından bir gün önce darbe liderinin yardımcısı Hamideti, Moskova’yı ziyaret etti ve Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini desteklediğini duyurarak, “Tüm dünyanın, Rusya’nın halkını savunma hakkına sahip olduğunu anlaması gerektiğini” ifade etti. Sekiz gün süren bu ziyaretten döndükten hemen sonra da Hamideti, Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rusya’ya ait deniz üssü inşası planlarını desteklediğini açıkladı.

Bu, bilhassa Burhan’ın Batı ile yakınlaşma ve hükümetine uluslararası desteği yeniden sağlama çabası bağlamında Rusya’ya olan desteği açıklamaktan kaçınmasından sonra, Burhan ile Hamideti arasında Moskova’yı etkilemeye yönelik bir rekabet gibi göründü. Bu, Hamideti’nin, Rus deniz üssünün kurulmasını desteklemek suretiyle Rusya ile olan ilişkisini pekiştirmesine imkân tanıdı.

Stratejik bir üs

Bu noktada söz konusu üs ile Moskova’nın Suriye’nin Tartus limanında inşa ettiği üssün, Rusya’nın bölgesel sınırları dışında sahip olduğu tek iki deniz üssü olması kayda değer. Bilindiği üzere bu üssün hem Babülmendep Boğazı’na hem de Süveyş Kanalı’na yakın olması, Rusya’ya küresel petrol ihracatını izleme konusunda belirgin bir ayrıcalık ve geniş çaplı bir uluslararası çatışma çıkması halinde bu ihracata müdahale etme imkânı tanıyor. Dahası bu üs, Rusya’nın Kızıldeniz’deki varlığını tesis ediyor ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı, lojistik görevler için bir kara ekibinin yanı sıra nükleer enerjiyle çalışan dört savaş gemisini içerecek şekilde bu üssün inşaatının Kasım 2020’de başlatılması talimatını vermişti. Ancak Abdullah Hamdok başkanlığındaki geçiş hükümeti, Batı’yla ilişkilerini iyileştirme çabalarının bir parçası olarak Nisan 2021’de üssün inşasına ilişkin anlaşmayı dondurdu. Ardından 25 Ekim darbesinden sonra üsse dair görüşmeler yeniden başladı ki bu, Rusya’nın bu darbeye destek verdiğinin kanıtlarından biriydi. Ayrıca Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı.

Rusya yanlısı İslamcılar

Askerî bileşen, darbeden sonra Rusya ile ilişkilerini pekiştirmeye devam etti. Bu doğrultuda 3 Ağustos 2022’de Dışişleri Bakanlığı Vekili Defullah el-Hac Ali, Beşir döneminde oluşturulmuş olan Sudan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Arasında Siyasi İstişare Komitesi’nin onuncu oturumuna katılmak üzere Rusya’ya gitti. Daha sonra, yine Beşir döneminde oluşturulan Rusya-Sudan Hükümet Komisyonu’nu canlandırmak için 15 Ağustos’ta Sudanlı resmî bir heyet Moskova’yı ziyaret etti. Bu ortak toplantılar, iki ülke arasında madencilik, petrol arama ve enerji gibi çeşitli alanlardaki ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesiyle sonuçlandı. Darbeci hükümetin, Burhan ile Hamideti’nin sivil hükümete darbesinden sonra dış yardımların durdurulmasının sonucunda 4,4 milyar dolara varan ekonomik kayıpları telafi etmek için Moskova’ya yönelme kararı aldığı açıkça görülüyordu. Bu Moskova’yla yakınlaşma yönelimi, İslamcı kadroların kitleler halinde bilhassa Dışişleri Bakanlığı’ndaki kamu hizmetine dönmesiyle aynı zamana denk geldi. Nitekim Ocak 2022’den bu yana 102 İslamcı kadro, diplomaside yeniden görevlendirildi. Bu diplomatlar, Batı’ya karşı Rusya’yı ve Çin’i destekleme konusunda idmanlıydı.

Aynı şekilde geçen yılın başlarında BM Sudan misyonunun görev süresinin uzatılmasına dair müzakereler esnasında Rusya ve Çin, darbe hükümetinin, misyonun görev süresinin, yetki kapsamında özlü bir değişiklik olmadan teknik olarak uzatılması yönündeki tutumunu destekledi. 25 Ekim darbesinden sonra misyonun yetki süresinin yenilenmesine dair ilk öneri, askerî darbeyi ve güvenlik güçleri tarafından barışçıl göstericilere karşı uygulanan şiddeti kınıyordu. Aynı şekilde Darfur’daki şiddet eylemlerinin yinelendiğine dikkat çekerek, darbenin sebep olduğu krizi bitirecek siyasi bir süreç çağrısında da bulundu.

Rusya’nın askerî yönetime verdiği destek, bir kez daha kararın ilk versiyonunun bozulmasına yol açtı ve bu da Haziran 2022’de Güvenlik Konseyi’nin 2022 tarihli 2636 sayılı kararının çıkarılmasına sebep oldu. Bu kararda misyonun yetki tanımında, Sudan sahasındaki değişikliklere daha etkili karşılık vermesini sağlayacak köklü bir değişiklik yer almıyordu.

wdfed
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Buna ek olarak Güvenlik Konseyi, 15 Şubat 2022’de görüş birliğiyle 2620 sayılı kararı benimsedi. Bu karar, 2005 yılındaki 1591 sayılı kararla oluşturulan Sudan Yaptırımları Komisyonu’na bağlı uzman ekibinin görev süresini 12 Mart 2023’e uzatıyordu. 2005 tarihli 1591 sayılı karar, BM’ye kararlarını uygulamak için silahsız (Madde 41) ve silahlı (Madde 42) tüm tedbirleri kullanma imkânı tanıyan, BM Sözleşmesi’nin 7’inci Bölümü kapsamında alınmıştı. Darfur çatışmasıyla ilgili olarak etkin taraflara silah ve yolculuk yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar uygulandı. Ayrıca Güvenlik Konseyi’ne düzenli olarak rapor veren ve yaptırım uygulanacak kişi ve tarafları belirleyen bir uzman ekibi de oluşturuldu. Bu listede şu an, Sudan Silahlı Kuvvetleri Batı Askerî Bölgesi Eski Komutanı Tümgeneral Cafer Muhammed el-Hasan (Bu makama daha sonra şu anki Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan geldi) gibi subaylar ve Cancavid lideri Şeyh Musa Hilal yer alıyor.

Bu Güvenlik Konseyi komitesi, Darfur bölgesinde barışı ve istikrarı engelleyen kişi ve oluşumlara yönelik tedbirleri uygulamaya devam etmek için bir uzman ekibi tarafından da destekleniyor.

Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi

Bununla birlikte Rusya, Şubat 2022’de bu uzman ekibin görev süresinin uzatılmasına dair görüşmeler esnasında Güvenlik Konseyi’nin bu yaptırımların kaldırılması için bir zaman kriteri benimsemesi konusunda ısrar etti. Ayrıca Moskova, yenileme kararına ilişkin metinde Ekim 2021 darbesine ya da Sudan’daki BM siyasi misyonuna dair herhangi bir atıf yapılmasına da karşı çıktı. Böylece Rusya, 2022 tarihli 2620 sayılı karar için belirlediği hedeflerine bir kez daha ulaşmayı başardı: Darbe veya misyonun adı anılmaksızın komisyonun görev süresi bir yıl uzatıldı ve yaptırım kriterlerinin belirlenmesi için nihai tarih olarak 31 Ağustos 2022 belirlendi.  

Her ne pahasına olursa olsun himaye

O zamandan beri Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi.

Bu, Ekim 2021’den beri Darfur’da artan şiddet dalgasına bakıldığında son derece ilginç görülüyor. Ancak Rusya’nın, şu anki savaşta Darfur’un farklı bölgelerinde ve özellikle de Batı Darfur vilayetinde tecavüzler, suçlar ve ihlaller gerçekleştiren HDK başta olmak üzere askerî müttefiklerini ve onların iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma niyetlerini de ortaya koyuyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni bu konu hakkında yeni bir uluslararası soruşturma başlatmaya sevk etti.

Ana savaş noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik

Rusya ile Sudan arasındaki bu karşılıklı yakınlaşma, şu anki savaşın öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Şubat 2023’te gerçekleştirdiği Hartum ziyaretiyle taçlanmıştı. Hartum, Lavrov’un bu yılın başında Mali ve Moritanya’yı da içine alan Afrika turunun bir durağıydı. Lavrov bu ziyarette, Hamideti ile Burhan arasında var olan ve bu yılın başlarında HDK ile ordu arasındaki çatışma patlak vermeden önce sarsılmaya başlayan darbe ittifakını korumaya çalıştı. Pratikte iki taraf arasındaki gerginlik, Wagner ile HDK arasındaki ittifaka bel bağlayan Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını da etkilemeye başladı. Hartum’da Lavrov açıkça, Wagner’in faaliyetlerini ve Afrika’daki varlığını savunarak, ‘terör tehdidi’ karşısında ‘bölgedeki durumun istikrarına katkı sağlayan’ rolünü övdü.

Rus Bakan ayrıca, Wagner güçlerinin egemenlik sahibi hükümetlerin talebi üzerine konuşlandırıldığına işaret etti. Bu, sadece Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki varlığını gerekçelendirmek için değil, aynı zamanda Hamideti’nin, güçlerinin resmî olması yönündeki talebini de desteklemek içindi. Lavrov, Moskova’nın Sudan’da faaliyet gösteren Rus madencilik şirketlerine sağlanan rahatlatıcı koşullara dair takdirini ifade etmeyi de ihmal etmedi. Ayrıca Sudan’ın Kızıldeniz kıyısında Rus askerî deniz üssü kurulmasına ilişkin anlaşmanın geçerli olduğunun da altını çizdi.

Gelgelelim Lavrov’un ziyaretinden birkaç hafta sonra Sudan’daki darbeci iki müttefik arasında patlak veren savaş, Rusya’nın Sudan’daki stratejisinin başarısızlığını ilan eder gibiydi. Bununla birlikte Rusya’nın iki taraf üzerinde de etkinliği sürüyor. Ana çatışma noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik olma özelliğini koruyor. Öte yandan son dönemde yaşanan Wagner isyanı, Rusya’nın büyük ölçüde istikrarsızlık kuşağı oluşturmaya ve demokratik sivil dönüşümün taleplerine karşı askerî ve paramiliter aktörleri desteklemeye dayanan Afrika stratejisine ilişkin hesaplarını karmaşık hale getirdi. Rusya şu an Sudan’daki savaşın tüm taraflarıyla hatlarını açık tutuyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Mısır: Sudan sınırını koruma ve savaş ekonomisiyle mücadele

Nil Nehri Eyaleti'nin el-Ubeydiyye bölgesindeki bir altın madeninde bir işçi dedektör kullanıyor, 30 Temmuz 2013 (Reuters)
Nil Nehri Eyaleti'nin el-Ubeydiyye bölgesindeki bir altın madeninde bir işçi dedektör kullanıyor, 30 Temmuz 2013 (Reuters)
TT

Mısır: Sudan sınırını koruma ve savaş ekonomisiyle mücadele

Nil Nehri Eyaleti'nin el-Ubeydiyye bölgesindeki bir altın madeninde bir işçi dedektör kullanıyor, 30 Temmuz 2013 (Reuters)
Nil Nehri Eyaleti'nin el-Ubeydiyye bölgesindeki bir altın madeninde bir işçi dedektör kullanıyor, 30 Temmuz 2013 (Reuters)

Amr İmam

12 Ekim'de Mısır ordusu, Mısır'ın Sudan sınırına yakın Doğu Çöl bölgesindeki geleneksel altın madencilerini hedef alan hava saldırılarının koşullarını açıklayan bir bildiri yayınladı. Hava saldırılarının Mısır toprakları dışında gerçekleştirildiği söylentilerini ortadan kaldırmak amacıyla ordu, operasyonlarının Mısır devleti sınırları içinde gerçekleştiğini vurguladı.

Bu, Mısır Silahlı Kuvvetlerinin beş aydan kısa bir süre içinde Sudan sınırına yakın Doğu Çölü'ndeki altın madenciliği alanlarını hedef aldığı ikinci hadiseydi.

Mısır ve Sudan arasındaki sınır bölgesinde, Nisan 2023'te Sudan'da savaşın patlak vermesinden bu yana yasadışı altın madenciliği faaliyetlerinde önemli bir artış yaşandı. Kahire'deki güvenlik analistlerine göre bu gelişme, savaşın Mısır'a dayattığı güvenlik sorunlarına ışık tutuyor.

Emekli Mısırlı General Muhammed el-Gabari, silahlı kuvvetlerin son aylarda Sudan sınırında güvenlik önlemlerini sıkılaştırmak zorunda kaldığını belirtti. Mecelle'ye verdiği röportajda, takviyelerin şimdiye kadar sınır muhafızlarının sayısının artırılmasını ve sınır bölgesini izlemek ve herhangi bir ihlali önlemek için insansız hava araçlarının konuşlandırılmasını içerdiğini sözlerine ekledi.

Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milisleri arasındaki savaşın başlamasından önce, Mısır ve Sudan güçleri iki ülke arasındaki 1.273 kilometrelik sınır boyunca ortak devriyeler yürütüyordu.

Ancak bugün Mısır ordusu sınır gözetiminin yükünü taşırken, yasadışı altın madenciliği başta olmak üzere, bölgedeki yasadışı faaliyetlerin artması, sadece güvenlik açıklarıyla sınırlı olmayan faktörlerle bağlantılı.

23 yaşındaki bir gencin Hartum'un güneyindeki bir halk pazarında Mısırlı kamyon şoförlerine makineli tüfekle ateş açması, iki kişiyi öldürmesi ve bir kişiyi yaralaması üzerine, 12 Ekim'de Sudan'ın bazı bölgelerinde protestolar patlak verdi.

Sudan vatandaşları da Mısır ticari kamyonlarını hedef alan boykot kampanyaları düzenliyor; bu adım önümüzdeki günlerde Mısır'dan daha çok Sudan'a zarar verebilir. Zira iki ülke arasındaki ticaret bu yılın ilk çeyreğinde 326 milyon dolara ulaştı ve bunun büyük bir kısmını Mısır’dan yapılan ithalat oluşturdu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre coğrafi yakınlık, Mısır'ı Sudan'ın en kolay ticaret ortağı yapıyor. İki ülke, uluslararası para işlemlerine getirilen kısıtlamaları ve bazı Sudan şirketlerine uygulanan yaptırımları aşmalarını sağlayan takas tabanlı bir ticaret sistemi geliştirdi.

Sudanlı gözlemciler, bu gerilimlerin bir kısmının yanlış anlamalardan, bir kısmının da bireysel eylemlerden kaynaklandığına inanıyor. Ancak öfkenin yoğunluğu, anlaşmazlığı körüklemek ve iki ülke arasındaki uçurumu derinleştirmekle ilgilenen tarafların da olduğunu gösteriyor.

Mısır, savaş nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda kalan yüz binlerce Sudanlıyı kabul etti. Mısır hükümeti, Sudan'dan gelenlerin sayısını yaklaşık 1,5 milyon olarak tahmin ediyor; buna resmi bir belge olmadan sınırı geçen yüz binlerce kişi dahil değil.

Mısır aynı zamanda Sudan devlet kurumlarının da önemli bir destekçisi. Kahire, pozisyonunu bir iç savaşta taraf tutmak değil, devlete destek olarak sunuyor. Bu destek, Kahire'nin Sudan'ın güvenliği ile istikrarının kendi ulusal güvenliğiyle yakından bağlantılı olduğuna dair inancından kaynaklanıyor. Ayrıca, devlet kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı örgütler ve milis gruplar ile mücadelede devlet kurumlarını, özellikle de ulusal orduları destekleme yönündeki uzun süredir devam eden Mısır politikasına da dayanıyor.

Bu politika, Kahire'nin Lübnan, Libya ve Yemen'de olduğu gibi ulusal ordular ile milislerin kontrol için mücadele ettiği ülkelerdeki ortak seçiminde açıkça görülmektedir.

Hava saldırılarının ardından sosyal medyada dile getirilen Mısır karşıtı tutumların çoğu, Hızlı Destek Kuvvetleri destekçilerine aitti. Güney Darfur eyaletinin başkenti ve Hızlı Destek Kuvvetleri'nin önemli bir kalesi olan Nyala, şimdiye kadar en fazla Mısır karşıtı protestoya sahne oldu.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin finansman kaynağı

Mısır'ın sınır bölgesindeki yasadışı altın madenciliğine karşı aldığı önlemlerin sıkılaştırılmasının Hızlı Destek Kuvvetleri’ne verdiği zararın boyutu açıkça ortada.

Sudanlı analistlere göre, altın madenciliği bu paramiliter güç için en önemli ekonomik finansman kaynağını oluşturuyor ve kendisine yıllık milyonlarca dolar gelir sağlıyor.

 gth
12 Ekim 2026'da elde edilen ve kullanıcı tarafından oluşturulmuş görüntülerden (UGC) alıntılanan bu fotoğraf, Sudan'daki Cebel el-Ukaydat maden bölgesinde bir hava saldırısının hedef aldığı alanı inceleyen insanları gösteriyor (AFP)

Sudanlı siyasi analist Osman Mirgani, bu milis güçlerinin, iç savaşın başlamasından önce ülkenin çeşitli bölgelerinde Sudan hükümeti tarafından işletilen altın madenlerinin çoğunu kontrol etmeye başladığını belirtti.

Mecelle'ye verdiği röportajda, “Bu güçler, faaliyetlerini ve Sudan Silahlı Kuvvetlerine karşı askeri operasyonlarını finanse etmek için bu madenlerden çıkarılan altını ihraç ediyor” diye ekledi.

Sudan'da, Mısır sınırındaki bölge de dahil olmak üzere altın madenciliğinde çalışanların çoğunun, doğrudan veya dolaylı olarak Hızlı Destek Kuvvetleri tarafından istihdam edildiğini açıkladı.

Uluslararası raporlar, Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı ve “Hamideti” olarak bilinen Muhammed Hamdan Dakalu'nun, Sudan içinde altın çıkarma ve savaşın harap ettiği bu ülkeden kaçırma faaliyetleri için paravan görevi gören yabancı şirketler ve bankalarla bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Kahire'nin, sınırları içinde Sudanlılar tarafından yürütülen yasadışı altın madenciliği faaliyetlerine karşı yürüttüğü operasyonlar, Hızlı Destek Kuvvetleri için önemli bir finansman kaynağı üzerindeki baskıyı artırıyor

Görünüşe göre Hızlı Destek Kuvvetleri, Sudan Silahlı Kuvvetleri ve Mısır'a karşı yürüttüğü yoğun propaganda kampanyasıyla bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyor: Sudan kamuoyunu ülke içindeki baş düşmanı olan ordu ve devlete karşı kışkırtarak halk desteğini zayıflatırken, aynı zamanda Sudan devlet kurumlarının en güçlü müttefiki olan Mısır'a karşı düşmanlığı körüklemeye çalışıyor.

Öte yandan, Kahire'nin sınırları içinde Sudanlılar tarafından yürütülen yasadışı altın madenciliği faaliyetlerine karşı yürüttüğü operasyonlar, Hızlı Destek Kuvvetleri için önemli bir finansman kaynağı üzerindeki baskıyı artırıyor.

Mısırlı analistler, Hızlı Destek Kuvvetleri'ni destekleyen kuruluşlar ağının, Sudan'daki çatışma ile Mısır'ın dahil olduğu diğer bölgesel sıcak noktalar arasındaki açık bağlantıları ortaya çıkardığına inanıyor.

sefrgtyu
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Kahire'de Sudan Ordusu Komutanı General Abdulfettah el-Burhan ile görüşmesi sırasında, 18 Aralık 2025 (AFP)

Hızlı Destek Kuvvetleri yetkilileri ile İsrailli yetkililer arasında gizli görüşmeler yapıldığına dair haberlere ek olarak, bu güçler, analistlere göre, Mısır'ın bölgesel rakibi ve iki hayati su yolu olan Nil Nehri ve Kızıldeniz konusunda anlaşmazlık yaşadığı Etiyopya'dan doğrudan destek alıyor.

İsrail de Etiyopya'nın bölgesel bir destekçisi sayılıyor. Mısır ve İsrail arasında 1979'da imzalanan barış antlaşması iki ülke arasındaki doğrudan askeri çatışmaları sona erdirmiş olsa da, jeopolitik rekabetlerini sona erdirmedi.

Mısırlı analistler, Addis Ababa ve Tel Aviv arasındaki çıkar yakınlaşmasının, Mısır'a baskı yapmaya ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan Kızıldeniz'in güney girişine yakın bölgelerde nüfuzlarını genişletmeye yönelik koordineli bir çaba olduğuna inanıyor.

Bu bağlamda, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin Mısır'ı bir çatışmaya çekme, güney sınırında gerilimi tırmandırma ve Mısır'ın çabalarını, askeri ve mali kaynaklarını tüketme girişimleri, bu daha geniş kapsamlı çatışmanın bir parçası gibi görünüyor. Mısırlı analistler, bu girişimlerin önümüzdeki günlerde devam etmesini ihtimal dahilinde görüyor.


Mısır: Ulusal Savunma Konseyi, Suudi Arabistan’a güvenliğini savunması için her türlü desteğin verilmesini kararlaştırdı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır: Ulusal Savunma Konseyi, Suudi Arabistan’a güvenliğini savunması için her türlü desteğin verilmesini kararlaştırdı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Ulusal Savunma Konseyi, pazar günü, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarını savunması, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve İslami kutsal mekânları koruması amacıyla gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına karar verdi.

Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü tarafından Facebook üzerinden yapılan açıklamaya göre, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, bugün Kahire’deki İttihadiye Sarayı’nda Ulusal Savunma Konseyi toplantısına başkanlık etti. Toplantıya Temsilciler Meclisi Başkanı, Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı ve Savunma ile Askeri Üretim Bakanı, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı, İçişleri, Maliye, Dışişleri, Uluslararası İşbirliği ve Yurtdışındaki Mısırlılar Bakanları, Genel İstihbarat Teşkilatı Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin ana kuvvet komutanları, Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Dairesi Başkanı, Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı ve Ulusal Savunma Konseyi Genel Sekreteri katıldı.

Sözcü, Ulusal Savunma Konseyi’nin bölgedeki güncel gelişmelerin yanı sıra, özellikle Suudi Arabistan’ın maruz kaldığı kabul edilemez saldırıların tırmanmasıyla birlikte bölgede yaşanan tehlikeli gelişmeleri kapsamlı şekilde ele aldığını bildirdi.

Konsey bu kapsamda, “iki kardeş ülke halklarını Arap dünyasının kalbi olarak birbirine bağlayan tarihi ilişkiler ve güçlü bağlardan hareketle ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin Mısır ve Arap ulusal güvenliğiyle bağlantılı olduğuna inanarak, kardeş Suudi Arabistan ile tam dayanışma ve eksiksiz destek içinde olma” kararı aldı.

Açıklamada, konseyin ayrıca “Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarını savunması, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve İslami kutsal mekânları koruması için gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına” karar verdiği belirtildi.

Konsey, bunun yanı sıra bölgedeki gerilimin genel olarak düşürülmesine ve bölgede yaşanan krizlerin barışçıl yollarla çözülmesine katkı sağlamak amacıyla, ilgili bölgesel ve uluslararası taraflarla koordinasyon içinde yürütülen siyasi ve diplomatik çabaların sürdürülmesi ve yoğunlaştırılması çağrısında bulundu.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, bir gün önce parlamentoyu, Suudi Arabistan’ın talep etmesi halinde Mısır’ın müdahalesine yetki vermek üzere olağanüstü toplantıya çağırmıştı.

Kahire Haber Kanalı’nın aktardığına göre Sisi, Mısır Askeri Akademisi’nde yeni mezunların diploma töreninde yaptığı konuşmada, “Suudi Arabistan’ı korumak için herhangi bir talep gelmesi halinde gereken her türlü adımı atacağız. Böyle bir talep gelmesi durumunda bu adım için yetki vermek üzere parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırıyorum” dedi.

Sisi, “Körfez’deki kardeşlerimizin Mısır’a sağladığı desteği unutmamalıyız” ifadelerini kullanarak, “Körfez’deki kardeşlerimizin topraklarının korunması konusunda güçlü şekilde yanlarında duruyor ve tam destek veriyoruz” diye konuştu.

Mısır Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan’ın güvenliği ve egemenliğini savunmak amacıyla Riyad’ın talep edeceği her türlü adımın atılacağını vurguladı.


Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
TT

Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)

Eymen el-Gabivi

Üzerine geçirdiği ilkel bir kamuflaj ve ağzını dolduran yeşil gat bitkisi ile bir Husi milisi, ülkenin meşru yönetimini ve hükümetini tehdit ederek Sana’yı kontrol altına alma yolunda ilerlediklerini söyledi.

Resmî bir askerî üniforma giymeyen bu adam, herhangi bir tabur ya da tugay adına konuşmuyordu. Onun gibi çok sayıda milis, Saada’nın mağaralarında ve dağlarında saklanan liderleri Abdulmelik el-Husi adına konuşuyordu.

Meşru hükümet, resmî askerî üniformaları ve Vatan Kalkanı Güçleri, Amalika Tugayları ile diğer tugaylardan oluşan güçleriyle varlık gösterirken, İran destekli Husiler ortak bir askerî üniforma giymeden ve resmî adlar taşıyan taburlar halinde örgütlenmeden hareket ediyor. Japon yapımı dört çeker araçlarla gruplar halinde ya da bireysel olarak dolaşan bu güçler, söz konusu araçların bir kısmını silahlı araçlara dönüştürmüş durumda.

İşin çelişkili yanı, bu küçük ve ilkel milislerin 2014 yılında, ordu da dahil olmak üzere koca bir devleti yutmuş olması. Husiler, silah zoruyla yalnızca Kuzey Yemen’deki nüfuzlarına göre şekillendirdikleri bir hâkimiyet alanı oluşturdu. Kızıldeniz kıyısındaki Sana’dan Hudeyde’ye uzanan bu alanın ardından, koalisyonun uyanık davranarak meşru yönetime destek vermesi sayesinde engellenseler de nüfuzlarını güneydeki Umman Denizi’ne kadar genişletmeye yaklaştılar.

Silah ve güç konusundaki önceki bazı soruları anlayabilmek için, Arap Baharı sloganlarının yükseldiği 2011 yılına ve savaşın ilk kıvılcımına dönmek gerekiyor.

O dönem, isyancı grupla kurduğu ittifakların günahları olmasaydı belki de cumhurbaşkanlığı sarayında tarihe geçecek olan liderin iktidardan uzaklaştırılmasının zeminini hazırladı. Burada söz konusu kişi, Saada’dan Mukalla’ya kadar Yemen üzerindeki hâkimiyetini 33 yılı aşkın süre boyunca pekiştiren Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih.

Uzun iktidarına yakışır bir son yaşayamayan Salih, 1990 yılında parçalanmış Yemen’in kuzeyini ve güneyini birleştirmişti. Sanki iktidarının sona ermesinin ardından ülkeyi yeniden pek çok parçaya bölmeyi istemiş gibiydi. Nitekim yaşanan da bu oldu. Salih’i iktidardan uzaklaştıran kıvılcım, Husilerin Sana’da iktidara gelmesinin önünü açtı.

“Açtık... Şimdi hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz”

Geçtiğimiz ocak ayında Yemen’e gerçekleştirdiğim bir gezi sırasında 70 yaşına ulaşmış bir Yemenliye, Ocak 2011 devriminden bu yana ülkeyi kasıp kavuran süreci sordum. “Farkında olmadan yağmurdan kaçarken doluya tutulduk” yanıtını veren Yemenli sözlerini şöyle sürdürdü: “Salih döneminde açtık ama bugün hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz.”

csdfrgthy
Geleneksel kıyafetler giymiş Husi milisleri (Reuters)

Yukarıdaki tablo değerlendirildiğinde, Husilerin ülke içindeki ortaklarını ve coğrafi çevresini tehdit etmek için kullandığı silahların bir bölümünün Salih’ten kalan miras olduğu görülüyor. Buna daha sonra gelen İran kaynaklı silah sevkiyatları ve deniz yoluyla gerçekleştirilen kaçakçılık faaliyetleri de ekleniyor. Bu sevkiyatlar, isimleri genellikle üstü kapalı biçimde anılan müttefikler aracılığıyla ulaştırılıyor.

Husi güçleri, Yemen nüfusunun yüzde 0,9’unu oluşturuyor

Çelişkili olan şu ki, Yemen’in yaklaşık 40 milyonluk nüfusunun yalnızca yüzde 0,9’unu oluşturan Husiler, gayriresmi tahminlere göre savaşçı sayıları 350 bini aşmamasına rağmen askerî bir güç oluşturmayı ve geniş bölgelerde nüfuzlarını dayatmayı başardı.

Bu milislerin tehditleri Yemen’in ve Yemenlilerin sınırlarını da aşarak, meşru hükümetin Mart 2015’te, Salih’in ardından geçiş döneminde cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen Abdurabbu Mansur Hadi’ye karşı gerçekleştirilen darbenin ardından yardımına başvurduğu devleti de hedef aldı. Hadi, biri hastalığın, diğeri ise kendisinden sonra parçalanan ülkesine duyduğu derin üzüntünün yol açtığı iki ayrı gurbet yaşadı.

Salih, otuz yıl boyunca silah depolarını Sovyet, Amerikan ve İngiliz yapımı silahlarla doldurdu. İktidarda kaldığı 33 yıl boyunca T-55 ve T-62 gibi Sovyet yapımı tankların yanı sıra zırhlı personel taşıyıcılarına, sahra toplarına ve BM-21 Grad çok namlulu roketatar sistemlerine sahip oldu.

Ancak Şubat 2011 devriminden başlayarak kendisini iktidardan uzaklaştıran herkesten intikam alma arzusuna kapıldı. Sıradan Yemenlilerden, iktidarı dönemindeki yardımcısı Abdurabbu Hadi’ye, ordudan ayrılan Tümgeneral Ali Muhsin el-Ahmer’e ve kendisini deviren harekete katkıda bulunan herkese kadar uzanan bu intikam arzusuyla Husilerin yanında yer almayı ve onlarla yakın bir ittifak kurmayı seçti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre fikir ve mezhep bakımından kendisinden farklı olan bu grupla kurduğu ittifak, üç yıl sonra başına isabet eden bir kurşunla sona erdi. Eylül 2014’te Sana’nın kontrolünü ele geçirmelerinden 4 Aralık 2017’de Salih’in öldürülmesine kadar geçen süreç, onun bir arazi aracının kasasında cesede dönüşmesiyle noktalandı. Husiler, bedenini kurşun yağmuruna tutmuştu.

Buradan hareketle günümüzdeki silah meselesine bakıldığında, Husilerin Yemen ordusunun tanklar, hafif ve orta sınıf silahlar, ağır makineli tüfekler ve uçaksavarların yanı sıra balistik füze sistemleri ve hükümet güçlerinin envanterinde bulunan hava araçlarından oluşan cephaneliğini devraldığı görülüyor.

Yüzde 68... Salih ve Husilerin silahları

Birleşmiş Milletler (BM) Uzmanlar Paneli’nin raporuna göre, Husiler ile Salih’in ittifakı 2015 yılına gelindiğinde tanklar, zırhlı araçlar, topçu sistemleri, çok namlulu roketatarlar ve mühimmatın yanı sıra hava ve füze silahlarını da kapsayan büyük bir askerî güç oluşturdu. Bu cephaneliğin, Yemen’in toplam silah stokunun yaklaşık yüzde 68’ini oluşturduğu tahmin ediliyor.

BM raporları ayrıca, Husilerin Scud-B ve Hwasong-6 (Scud-C) tipi balistik füzelere sahip olduğunu, daha sonraki dönemde ise Burkan-2H füzelerinin ortaya çıktığını belirtiyor.

İran… Operasyon merkezi

Bunlar Salih’ten kalan mirastı. Peki ya onların ilk mürşidi ve inançlarının ilk kıblesi olan İran? BM uzmanlarının hazırladığı rapora göre, Salih döneminin ardından kullanılan İHA’lar İran menşeli.

İngiliz Daily Mail gazetesinin okurlarından birinin, küçük milis grupları hakkındaki bir haberin altına yazdığı alaycı yorum dikkatimi çekti: “Görünüşe göre okuma yazma bilmeyen bu kişiler, füze fırlatma talimatlarını okumayı gayet iyi biliyor.”

sdcfgthy
Sana’daki Husi militanları Humeyni sloganları atıyor. (AFP)

Bu, sürekli gündeme gelen bir soru. Ancak BM raporları ve uzmanları da bu meseleyi göz ardı etmedi. Husilerin dışarıdan yardım almadan gerekli uzmanlığa sahip olmadığını defalarca vurguladılar. Kısa ve orta menzilli balistik füzeler, seyir füzeleri, gemi savar balistik ve seyir füzeleri, İHA’lar, hava savunma sistemleri ve deniz radarları gibi karmaşık sistemleri geliştirme ve üretme kapasitesine ulaşmak, uzman desteği olmadan mümkün değil.

Husilere destek veren, onları eğiten ve savunan çok sayıda uzman ve destekçi bulunuyor. Ancak İran’ın sağladığı yardımları ele alan raporlara göre bunların başında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mensupları geliyor.

Bu durum kimse için bir sır değil. Mağaralarda ve dağların arasında varlık gösteren bu grup, DMO tarafından eğitildi ve himaye edildi.

Meşru hükümete ve müttefikine karşı gizli bir ittifak

Yemen’deki meşru yönetimin, müttefiki Suudi Arabistan ile birlikte bugün yalnızca Husilerle mücadele ettiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Suudi Arabistan ve meşru yönetim, 25 ülkeye yayılan uluslararası bir ittifak ve kıtalar arası bir tedarik ağıyla karşı karşıya. Bu ağda, en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak İran öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin başlıca kaynaklarından biri olarak dikkat çekiyor.

Bu konu, dün yayımlanan ‘Kaçakçılardan Tedarik Zincirlerine’ başlıklı yeni bir raporda ele alındı.

Raporda, 25 ülkeye yayılan kaynaklar ve güzergâhlar tespit edildi. 2021-2025 yılları arasında ele geçirilen malzeme ve parçaların yüzde 35’inin Çin, yüzde 21’inin ise İran menşeli olduğu belirtildi.

Çin’in Husilerle ilişkisi ne?

Tahran, DMO ve Kudüs Gücü aracılığıyla en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin en büyük kaynağı olmakla suçlanıyor.

Raporda, parçaların menşei tespit edilen ülkeler arasında Hindistan, Almanya, Hollanda, Güney Kore, İsviçre, ABD, Tayland ve Vietnam da yer alıyor. Ayrıca Cibuti, Somali ve diğer ülkeler üzerinden uzanan nakliye güzergâhlarına dikkat çekiliyor.

Raporda adı geçen ülkeler menşeli parçaların bulunması ya da sevkiyatların bu ülkelerin topraklarından geçmesi, söz konusu ülkelerin hükümetlerinin Husileri silahlandırmaya dahil olduğunu kanıtlamaz. Ancak bu durumun aksinin de kanıtlanması gerekiyor.

Raporda en açık biçimde ortaya konulan husus ise İran’ın rolü ve Husilerle bağlantılı tedarik ve kaçakçılık ağları.

Tanıklıklar ve kanıtlar...

Yaklaşık 150 tanıklık ve derinlemesine görüşmeye dayanan araştırma raporu, güvenlik ve istihbarat alanlarında görev yapan üst düzey yetkililerin de aralarında bulunduğu uzmanlar ve gizli kaynaklardan elde edilen bilgileri içeriyor. Rapora göre Husiler, son on yılda askerî kapasitelerini geliştirerek sınırlı silah donanımına sahip bir gruptan, 2 bin 600 kilometreye kadar uzaklıktaki hedefleri vurabilen füze ve İHA kullanan bir güce dönüştü. Bu süreçte, Yemen içinde daha fazla silah üretmelerini sağlayan uluslararası tedarik ağından yararlandılar.

İran ve arkasındaki destek sayesinde grup, Ekim 2023 ile Ekim 2025 arasında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki ticari ve askerî gemilere yönelik 115’ten fazla karmaşık saldırı düzenleyebildi. Ayrıca İsrail yönüne füzeler ve İHA’lar fırlattı.

Peter Salisbury, Henry Thompson ve Veena Ali Khan tarafından hazırlanan rapora göre araştırmacılar, Mart 2024 ile Kasım 2025 arasında deniz kuvvetleri, gümrük birimleri, sınır muhafızları ile Yemen’deki, bölgesel ve uluslararası güvenlik kurumlarının gerçekleştirdiği 140’tan fazla sevkiyat ele geçirme operasyonunu kapsayan bir veri tabanı oluşturdu.

xsdefrgt
Kaçak yollarla ülkeye sokulan silahlar, Husi milislerinin eline parça parça geçiyor ve daha sonra grubun kontrolündeki bölgelerde yeniden birleştiriliyor. (ABD Donanması)

Veriler, 2024 ve 2025 yıllarında Husilere gönderilirken ele geçirilen malzemelerin yüzde 80’inden fazlasının tamamlanmış silah sistemlerinden ziyade silah üretiminde kullanılan parçalar ve ham maddeler olduğunu ortaya koydu.

Rapora göre, 2021-2025 yılları arasında kayıtlara geçen malzemelerin yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler oluştururken İran menşeli ürünlerin oranı yüzde 21 oldu.

Raporda ayrıca, 2025 yılında Aden Limanı’nda bazı sevkiyatlara el konulduğu belirtildi. Bunlar arasında, ağustos ayında ele geçirilen ve İHA’lara ait parçalar ile gelişmiş üretim ekipmanları içeren 44 konteynerlik bir sevkiyat da bulunuyordu.

Rapora göre, yerli üretimin gelişmesi ve kaçakçılık güzergâhlarının çeşitlenmesi, yalnızca silah sevkiyatlarının engellenmesini yetersiz kılıyor. Bu nedenle tedarik ve finansman ağlarının işleyişini bozmak amacıyla daha kapsamlı bir uluslararası koordinasyon sağlanması çağrısında bulunuluyor.

Daha açık bir ifadeyle, Yemen’in meşru yönetimi ve ona bağlı güçler, yalnızca okuma yazma bilmeyen bir avuç Husi savaşçıyla karşı karşıya değil. Uluslararası tedarik ağlarından ve dışarıdan sağlanan teknik uzmanlıktan yararlanan, aynı zamanda taraftarlarını seferber etmek için ideolojik bağlılığa ve dinî vaatlere başvuran bir grupla mücadele ediyorlar.

Yemen’de iki DMO mensubu öldürüldü

Yemen hükümetini destekleyen koalisyon güçlerinin düzenlediği hava saldırıları, operasyonlarla ilgili rapor ve açıklamalarda belirtildiği üzere, silahlandırma ve eğitim alanlarında İran’ın sağladığı desteğe dair işaretler ortaya koydu.

Geçtiğimiz ağustos ayında Yemen’deki çatışmalarda, iki DMO mensubunun yanı sıra İranlı ve Iraklı üç uzmanın hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Silahların popülizmi

Örgütün geçmişi ve yürüttüğü savaşta dikkat çeken noktalardan biri, Filistin ve Tufan adlı füzelerinde olduğu gibi, silahlarına isim vererek taraftarlarının ve destekçilerinin duygularına hitap etmeyi iyi bilmesi. Jerusalem Post gazetesine göre Filistin adıyla bilinen füzenin tasarımı, İran’ın Şahab-3 füzesinin geliştirilmiş bir versiyonu olan Kadir füzesini temel alıyor.

Dolayısıyla Husilerin silahları yalnızca askerî işlevleriyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda grubun kapasitesini bölgesel meselelerle ilişkilendiren ve onu Yemen sınırlarını aşan daha geniş bir mücadelenin parçası olarak sunmaya çalışan bir propaganda aracına dönüşüyor.