Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Geçtiğimiz 15 Nisan’da Hartum’a yönelik saldırının ve de savaşın patlak vermesinden bu yana Afrika’da yaşanan bu gelişmelerin bölgesel ve uluslararası manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar sürüyor

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault
TT

Rusya ve Sudan: Porselen dükkânındaki ‘hırslı boğa’

Fotoğraf: Sebastien Thibault
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Emced Ferid Tayyib

Sudan’da geçtiğimiz 15 Nisan’da Korgeneral Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki ordu ile Hamideti lakaplı Korgeneral Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaş çıkmasından bu yana bu savaşın bölgesel ve uluslararası siyasi manzarayla bağlantısına dair hararetli konuşmalar yapılmaya devam ediyor. Bu bağlamda en çok gündeme getirilen ve en belirsiz dosya, Rusya’nın Sudan’daki varlığı ve oradaki savaşın tarafları ile ilişkisinin boyutu.

Bu meseleye dair söylentiler ve tartışmalar, Rus askerî Wagner grubunun kurucusu Yevgeniy Prigojin’in Sudan’daki savaşın patlak vermesinden birkaç gün sonra yaptığı açıklamanın ardından artış göstermişti. Prigojin bu açıklamada kendisini çatışmanın iki tarafı arasında bir arabulucu olarak ortaya attı ve Hartum’da barışın sağlanması için her ikisiyle de olan iyi ilişkilerinden faydalanılmasını teklif etti. Bu açıklama CNN kanalının, Wagner’in, HDK’nin silahlandırılması ve komşu Libya’dan karadan havaya füzelerle takviye edilmesi işinde parmağı olduğuna dair duyurusuyla aynı zamana denk geldi. Kanal bu duyurusunu uydu görüntüleriyle de teyit etti. Wagner’in kurucusu da Moskova yakınlarında öldürülmeden birkaç gün önce Afrika’da Hamideti’nin elçileriyle bir araya gelmişti.

Rusya’nın tarihî nüfuzu

Bu savaşı ele alırken Rusya’nın Sudan’da resmi ve gayri resmi olarak artan nüfuzunun gidişatını izlemek gerekiyor. 2015 yılından itibaren dikkat çekici bir şekilde artmaya başlayan bu nüfuz 2017 yılında, devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Rusya’yı ziyaret edip Soçi şehrinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le buluşmasıyla zirveye ulaştı.

Bu buluşmada Beşir, onun nitelemesiyle ABD’nin kendi rejimine yönelik düşmanlığıyla başa çıkmak için Rusya’dan doğrudan himaye talep etti. Ayrıca Putin’e, Rusya’nın Afrika’ya ve Kızıldeniz’e açılan bir kapısı olarak Sudan’ın kullanılmasını teklif etti. Nihayetinde Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rus güçlerine ait lojistik bir deniz üssünün inşa edilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı.

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti

Rusya’nın Beşir rejimine verdiği destek giderek arttı. Ocak 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç hafta önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Wagner’in Sudan’daki varlığını ve rejime olan desteğini itiraf etmişti. Konuya ilişkin açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“Rusya Devleti kurumlarıyla hiçbir bağlantısı olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, halihazırda Sudan’da faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin görevi, Sudan Cumhuriyeti’ndeki askerî kadroları ve kolluk güçlerini eğitmekten ibarettir.”

Daha sonra Rusya, Nisan 2019’da Beşir rejimini deviren Sudan devriminin eğilimlerinden duyduğu memnuniyetsizliği gizlemedi ve Sudan’da ordu ve güvenlik kurumlarındaki etkinliğini geri kazanmak için sabırla çalışmaya devam etti. Şu an savaşan Burhan ile Hamideti’ye bağlı güçlerin 25 Ekim 2021’de geçiş hükümetine karşı yaptığı askerî darbeyle de bu hedefine ulaştı.

Prigojin’in hayal kırıklığı

Örneğin Rusya Federasyonu Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrei Klishas, Beşir’in Nisan 2019’de devrilmesini ‘şiddet yoluyla ve anayasaya aykırı bir iktidar değişimi’ şeklinde niteledi. Bilindiği üzere Wagner grubu, devrim sırasında Beşir rejimine destek sunmuştu. Daha sonra sızdırılan gizli raporlara göre Prigojin, Beşir’in göstericilere karşı son derece temkinli tutumundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi ve bu durumu Beşir’in, Rusya’nın kitlesel protestoları kontrol altına almak için ‘küçük ama kabul edilebilir can kayıplarına’ razı olmanın gerekliliğine dair tavsiyesine kulak vermemesine bağladı.   

Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya desteği durmadı.

Wagner’in Beşir rejimi için hazırladığı sızdırılmış bir belgede Aralık Devrimi’ne karşı mücadele kapsamında; rejimi devirme çağrısına ilişkin hukuki kavramın genişletilmesi, izinsiz toplantılar düzenlemeye ve bunlara katılmaya yönelik cezanın ağırlaştırılması, muhalifler hakkında yurtdışına casusluk yapma suçlamalarının yayılması, bağımsız medya organlarına baskı uygulanması, rejim yanlısı söylemi yaymak üzere medyanın sahte bilgi kaynaklarıyla doldurulması, resmî hükümet kutlamalarını aynı yerde gerçekleştirmek suretiyle protesto ve gösteri noktalarının işgal edilmesi, duyurulan gösterilerden bir gün önce ana koordinatörlerin ve protesto liderlerinin tutuklanması gibi öneriler yer alıyor.

Bu öneriler, Beşir’i kurtarmak için işe yaramasa da 25 Ekim Darbesi iktidarı, bu önerileri benimseyerek harfiyen uyguladı. Wagner’le olan güvenlik iş birliğinin Ekim 2021’den sonra sıkı bir şekilde devam etmesi ya da yeniden tesis edilmesi de bunun göstergesi.

Önce ordu

Beşir’in düşmesinden sonra ve geçiş döneminin başlamasından önce siviller ile ordu arasında yaklaşık dört ay devam eden müzakere sürecinde Rusya, Sudan’da askerî otoriter bir yönetimin kurulması yönündeki eğilimleri desteklemeyi sürdürdü. Örneğin Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin onlarca göstericinin rejim güçleri tarafından öldürüldüğü 3 Haziran 2019 kıyımını kınamasına engel oldu. Söz konusu kıyım, iktidarın sivillere devredilmesi çağrısında bulunmak için ordu karargâhı önünde devam eden barışçıl oturma eyleminin dağıtılması esnasında yaşanmıştı. Rusya’nın BM Elçisi Yardımcısı Dmitry Polyanskiy, BM’nin önerilen karar taslağını ‘dengesiz’ şeklinde niteledi.

fvrbe
23 Kasım 2017’de Soçi’deki buluşmada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin (solda) eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ile tokalaşırken (AFP)

Bundan iki gün sonra Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, kendi deyimiyle Sudan’a yönelik dış müdahaleleri kınadı. Daha sonra Rusya, Ağustos 2019’da siviller ile askerlerin geçiş aşaması üzerine vardıkları ortaklık anlaşmasını memnuniyetle karşıladı. Ama yine de Rusya’nın orduya verdiği destek durmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde, sivil Başbakan Abdullah Hamdok’un talebi üzerine BM Sudan’da Entegre Geçiş Yardım Misyonu (UNITAMS) kurulması için yapılan istişareler sırasında Rusya, bu misyonun kurulması kararında, Hamduk’un ilgili talebi için 27 Ocak 2020’de BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektuba herhangi bir atfın yapılmasını istemedi. Zira Moskova, talep edilen misyonun daha güçlü bir şekilde yetkilendirilmesi üzerine düşünmek için Güvenlik Konseyi’ne daha geniş bir siyasi alan tanıyan mektuba itiraz eden askerî bileşenin tutumunu benimsiyordu. Ordunun uzlaşmazlığı ve hem Rusya’nın hem de Çin’in Güvenlik Konseyi’nde ordunun tutumunu desteklemesi sonucunda, 27 Mayıs 2020 tarihinde Güvenlik Konseyi kayıtlarına Document S/2020/77 etiketiyle geçen ilk mektup geri çekildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi’nin 3 Haziran 2020’de UNITAMS misyonunun kurulmasına ilişkin 2524 (2020) sayılı kararının çıkarılmasının yolu açıldı.

Basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Mereo Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’ye ait muhtemel bağlantılarla değiştiriyordu

Misyonun yetkisi makul düzeyde yeterliydi. Yine de ilk mektubun beklentilerini karşılayamadı. Bunun ardından Rusya, bu makama aday kişinin Sudan ordusunun desteğine sahip olması gerektiğini öne sürerek yeni misyon için başkan seçimini onaylamayı birkaç ay boyunca geciktirdi. Bu da UNITAMS’ın kurulmasından sonra yedi aylık ve misyonun henüz başkanı tayin edilmeden önce Sudan’da etkin bir şekilde konuşlandırılmaya başlamasından sonra da üç aylık bir zaman boşluğuna yol açtı.   

Altın ve Sovyet bayrağı

O zamandan 25 Ekim 2021 darbesine kadar olan dönemde Rusya, Sudan’daki nüfuzunu ve ittifaklarını yeniden tesis etmek için sıkı bir şekilde çabaladı. Bu çabanın çeşitli biçimleri vardı, ama en belirgin olanı, altın arama alanından HDK ile yapılan ekonomik iş birliğiydi. Son yıllarda HDK ile Wagner arasında altın arama faaliyeti için kurulan ortaklıklar, Rusya Merkez Bankası’nda büyük altın rezervlerinin oluşmasına katkı sağladı. Bu, Ukrayna’daki savaşın sonuçlarıyla yüzleşmesi bağlamında Moskova için oldukça önemli bir şey. Nitekim 2021 yılında Suriye’deki Lazkiye Havalimanı yoluyla Sudan’dan Rusya’ya, oradan da Rusya Federasyonu’ndaki Chkalovsky Hava Üssü’ne altın kaçırmak için yaklaşık 16 Rus seferi gerçekleşti. Bu uçuşlar, Rus Silahlı Kuvvetleri’ne ait kimlik numaralarıyla kayıtlı uçaklarla yapıldı. Sudan’da yoğun bir korumayla çevrelenen ortak maden sahalarının üzerinde eski Sovyetler Birliği’ne ait eski bir bayrak dalgalanıyor. Ayrıca basında çıkan haberlere göre Al Sulaj ve Meroe Gold adlı iki şirket, Wagner’e yönelik yaptırımlardan kaçınmak için mal varlıklarının mülkiyetini HDK’nin muhtemel bağlantılarıyla değiştiriyordu.

Bunun yanı sıra Wagner grubunun M-Invest adıyla bilinen yatırım kolu da Meroe Gold üzerinde kontrol sahibi. Şirketin 2017 yılında Sudan Şirketler Genel Sicil Memuru tarafından verilen tescil belgesine göre M-Invest, şirket hisselerinin yüzde 99’una sahip ve üç üyeden oluşan yönetim kuruluna da Rusya vatandaşı Mikhail Potepkin (M-Invest’in Bölge Müdürü) başkanlık ediyor. Geri kalan yüzde 1’lik hisse ise şirketin yönetim kurulunun diğer iki üyesi olan bir Sudan vatandaşı ile Michael Litvinov adlı bir Rusya vatandaşı üzerine kayıtlı.

Meroe Gold’un yabancı yatırım şirketlerinin kaydı ve işletimi alanında karmaşık Sudan bürokrasisini devrik Beşir rejimindeki en üst makamların bu şirkete sağladığı sürekli kolaylıklar sayesinde olağanüstü bir hızla aşması dikkat çekici. Nitekim 12 Ağustos 2018’de Sudan Cumhurbaşkanlığı İşleri Bakanı Fazl Abdullah Fazl, Maden Bakanı Muhammed Ahmed Ali’ye Beşir’in, altın atıklarını işlemesi için Meroe Gold şirketine ruhsat verilmesi yönündeki talimatını bildirdi. Halbuki yabancı şirketlerin bu sektörde faaliyet göstermesi yasaktı. Söz konusu talimat, Sudan hükümetinin Sudan’ın doğusundaki Cubeyt (Gebeit) bölgesinde yer alan imtiyaz bloğundaki (A3) yüzde 30’luk hissesinden feragat edilmesini de içeriyordu. Meroe Gold’a ayrıca, Güney Kordofan, Nil Nehri ve Kızıldeniz eyaletlerindeki altın atıklarını işleme izninin yanı sıra, Kızıldeniz’deki R570 bloğu ile Nil Nehri eyaletinde yer alan Abu Hamad’daki 28 bloğunda da altın arama hakkı verildi.

Beşir’in, cumhurbaşkanlığının son zamanlarında Sudan hükümetinin Kızıldeniz eyaletindeki altın madenciliği sektöründe sahip olduğu hisselerin şirkete devredilmesini emrettiğini de bilhassa belirtelim. Bilindiği üzere Meroe Gold, başka alanlarda çalışmak için kendisine bağlı birkaç şirketi kaydettirerek faaliyet alanını genişletti. Meroe Tarımsal ve Hayvani Üretim (12 Ağustos 2018), Meroe Bitkisel Yağ Üretimi (2 Aralık 2018) ve Meroe Maden Atıklarını İşleme (19 Şubat 2019) söz konusu şirketler arasında yer alıyor.

Hamideti’nin rolü

Bu noktada Meroe Gold’un kurulmasından önce Rus şirketlerinin altın arama alanında Sudan hükümetiyle ortak projelere girdiğini belirtmekte fayda var. Rusya uzun bir zamandır gözlerini Sudan’ın altın kaynaklarına dikmişti. Temmuz 2015’in sonlarında Beşir’in de katıldığı bir törende altın madenciliği için Siberian şirketine Kızıldeniz ve Nil Nehri eyaletlerinde imtiyaz sözü verdi. Sudan Maden Bakanı Ahmed Sadık el-Keruri, şirketin bu iki yerde 1,70 trilyon dolar piyasa değerinde 46 bin ton altın rezervi keşfettiğini duyurdu. Söz konusu şirketle yapılan sözleşmeye göre bu değerin yüzde 25’i şirkette kalacak, geri kalanı da Sudan hükümetine bırakılacaktı. Siyasi tüketim için kullanılan bu rakamlar, uzmanlar ve halk tarafından geniş çapta bir sorgulama konusu oldu, bu da Beşir hükümetini daha sonra bu rakamlardan vazgeçmek zorunda bıraktı.

Bundan önce 2013 yılında Rus şirketi Kosh, Sudan’da maden arama faaliyetleri için kaydedilmiş ve kendisine Kızıldeniz’deki 30 bloğunda altın arama hakkı verilmişti. 2014 yılında hükümetle ortak bir proje çerçevesinde Kosh, 2016 yılına kadar yıllık yaklaşık 200 bin metrik ton altın atığını işlemek için Al İttihad Altın İşleme Tesisi’ni kurdu.   

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığına göre Kosh, HDK Komutanı Hamideti’nin ailesinin sahip olduğu ve başkanlığını yardımcısı ve kardeşi Abdurrahim’in yaptığı Al Junaid şirketinin ana ortağı olarak faaliyet yürütüyor. Temmuz 2017’de bu Rus şirketi, Kızıldeniz’deki 30 bloğunda kendisine verilen ruhsatın yanı sıra 14 yeni blokta altın aramak için Al Junaid şirketiyle ortak olduklarını duyurmuştu.

Daha sonra devrik Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in 2017’deki Rusya ziyareti sırasında, Rus şirketi Kosh’a Sudan’da altın arama faaliyetleri için belirtilmemiş sayıda ek blok verilmesine ilişkin bir anlaşma imzalandı. Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev ile yapılan ortak açıklamada bu duruma, bu şirketin Rusya için Sudan’da sahip olduğu stratejik önemini yansıtacak şekilde işaret edildi. Aynı açıklamada Wagner’e bağlı M-Invest grubuna da benzer arama hakları verildiği duyuruldu. Kosh sözcüsü tarafından yapılan açıklamada şirketin Al Junaid şirketiyle olan ortaklığının, Al Junaid’in ‘yerel yetkililer ve polisle anlaşmasını ve aynı şekilde arama bölgelerinden mayınların temizlenmesi için uzman askerî birimlerle çalışmasını’ içerdiğine işaret edildi. Bu, HDK birimlerinin yerel sakinlerin kendi bölgelerindeki arama faaliyetlerinin çevresel ve ekonomik etkilerine karşı yaptığı protestoları kontrol altına almak için birkaç defa gönderilmesine bir kılıf oluşturdu.

Sudan’ın ötesinde

Beşir’in devrilmesinden sonra Hamideti, Sahil bölgesindeki Rus varlığını ve kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen Wagner grubuyla ekonomik ve siyasi ittifakını güçlendirmek için Darfur bölgesindeki artan nüfuzunu kullandı. Kosh ile Al Junaid gruplarının ortak faaliyetleri, Sudan’ın yanı sıra Nijer, Mali, Çad, Orta Afrika ve Libya’yı da kapsıyordu. Nisan 2019’da yani Beşir’in devrilmesinden birkaç gün sonra HDK’nin ikinci adamı Abdurrahim Hamdan Dagolo, beraberinde Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Cemal Ömer ile Moskova’ya gitti ve burada Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Alexander Fomin ile bir araya geldi. Hedef, askerî bileşenin her iki tarafının da Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara bağlılığı konusunda güvence vermekti. O zamandan sonra Moskova, Sudan’daki nüfuzunu geri kazanmak, askerî bileşeni takviye etmek ve bu bileşenin iktidarı ele geçirip sivilleri devirmeye dönük darbeci eğilimlerini beslemek için sabırla çalıştı ve Ekim 2021 darbesiyle de hedefe ulaşıldı.

Buna ek olarak Rusya, askerî bileşeni desteklemek amacıyla Sudan kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. 25 Ekim darbesinden önce Facebook, Sudan’ı hedef alan ve Sudan kamuoyunu yanıltmak, askerleri desteklemek, sivillerin imajını çarpıtmak ve ordunun iktidara el koyması için çağrıda bulunmak üzere faaliyet yürüten iki sahte sayfa ağını (2,8 milyondan fazla takipçiye sahip yaklaşık bin 100 sayfa) kapattığını açıkladı. Bu ağların Rusya ve özellikle de Rusya İnternet Araştırmaları Ajansı (IRA) ile bağlantılı olduğu öğrenildi.

Aynı şekilde Wagner de Sudanlıların gözünde Rusya’nın imajını düzeltmek için büyük çaba sarf etti. Mesela Nisan 2021’in ortalarında grup, başkentin banliyölerindeki yardıma muhtaç ailelere gıda malzemeleri dağıtmak için kampanyalar düzenledi. Bununla beraber üzerinde ‘Rusya’dan Sevgilerle’ ve ‘Yevgeniy Prigojin’den Bir Hediye’ yazılı Rus bayrakları da dağıtıldı. Bu kampanyanın görselleri de sosyal medya platformlarında sistematik olarak ve geniş çapta yayıldı.

Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı

Ekim 2021’deki darbenin başarılı olmasından sonra darbe lideri Abdülfettah el-Burhan’ın medya karşısına ilk kez Rus Sputnik kanalında çıkması şaşırtıcı değildi. Burhan bu röportajda, Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü inşa etmesi için yapılan ve sivil Başbakan Abdullah Hamdok hükümeti tarafından dondurulmuş olan anlaşmanın yürütülmesi konusundaki kararlılığını teyit etti.

Daha sonra 23 Şubat 2022’de yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından bir gün önce darbe liderinin yardımcısı Hamideti, Moskova’yı ziyaret etti ve Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini desteklediğini duyurarak, “Tüm dünyanın, Rusya’nın halkını savunma hakkına sahip olduğunu anlaması gerektiğini” ifade etti. Sekiz gün süren bu ziyaretten döndükten hemen sonra da Hamideti, Kızıldeniz’in Sudan kıyısında Rusya’ya ait deniz üssü inşası planlarını desteklediğini açıkladı.

Bu, bilhassa Burhan’ın Batı ile yakınlaşma ve hükümetine uluslararası desteği yeniden sağlama çabası bağlamında Rusya’ya olan desteği açıklamaktan kaçınmasından sonra, Burhan ile Hamideti arasında Moskova’yı etkilemeye yönelik bir rekabet gibi göründü. Bu, Hamideti’nin, Rus deniz üssünün kurulmasını desteklemek suretiyle Rusya ile olan ilişkisini pekiştirmesine imkân tanıdı.

Stratejik bir üs

Bu noktada söz konusu üs ile Moskova’nın Suriye’nin Tartus limanında inşa ettiği üssün, Rusya’nın bölgesel sınırları dışında sahip olduğu tek iki deniz üssü olması kayda değer. Bilindiği üzere bu üssün hem Babülmendep Boğazı’na hem de Süveyş Kanalı’na yakın olması, Rusya’ya küresel petrol ihracatını izleme konusunda belirgin bir ayrıcalık ve geniş çaplı bir uluslararası çatışma çıkması halinde bu ihracata müdahale etme imkânı tanıyor. Dahası bu üs, Rusya’nın Kızıldeniz’deki varlığını tesis ediyor ve Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendiriyor.

Rusya Devlet Başkanı, lojistik görevler için bir kara ekibinin yanı sıra nükleer enerjiyle çalışan dört savaş gemisini içerecek şekilde bu üssün inşaatının Kasım 2020’de başlatılması talimatını vermişti. Ancak Abdullah Hamdok başkanlığındaki geçiş hükümeti, Batı’yla ilişkilerini iyileştirme çabalarının bir parçası olarak Nisan 2021’de üssün inşasına ilişkin anlaşmayı dondurdu. Ardından 25 Ekim darbesinden sonra üsse dair görüşmeler yeniden başladı ki bu, Rusya’nın bu darbeye destek verdiğinin kanıtlarından biriydi. Ayrıca Mart 2022’de birkaç Afrika ülkesiyle birlikte Sudan, BM Genel Kurulu’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Rus güçlerinin buradan geri çekilmesini isteyen kararının lehine oy kullanmaktan kaçındı.

Rusya yanlısı İslamcılar

Askerî bileşen, darbeden sonra Rusya ile ilişkilerini pekiştirmeye devam etti. Bu doğrultuda 3 Ağustos 2022’de Dışişleri Bakanlığı Vekili Defullah el-Hac Ali, Beşir döneminde oluşturulmuş olan Sudan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Arasında Siyasi İstişare Komitesi’nin onuncu oturumuna katılmak üzere Rusya’ya gitti. Daha sonra, yine Beşir döneminde oluşturulan Rusya-Sudan Hükümet Komisyonu’nu canlandırmak için 15 Ağustos’ta Sudanlı resmî bir heyet Moskova’yı ziyaret etti. Bu ortak toplantılar, iki ülke arasında madencilik, petrol arama ve enerji gibi çeşitli alanlardaki ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesiyle sonuçlandı. Darbeci hükümetin, Burhan ile Hamideti’nin sivil hükümete darbesinden sonra dış yardımların durdurulmasının sonucunda 4,4 milyar dolara varan ekonomik kayıpları telafi etmek için Moskova’ya yönelme kararı aldığı açıkça görülüyordu. Bu Moskova’yla yakınlaşma yönelimi, İslamcı kadroların kitleler halinde bilhassa Dışişleri Bakanlığı’ndaki kamu hizmetine dönmesiyle aynı zamana denk geldi. Nitekim Ocak 2022’den bu yana 102 İslamcı kadro, diplomaside yeniden görevlendirildi. Bu diplomatlar, Batı’ya karşı Rusya’yı ve Çin’i destekleme konusunda idmanlıydı.

Aynı şekilde geçen yılın başlarında BM Sudan misyonunun görev süresinin uzatılmasına dair müzakereler esnasında Rusya ve Çin, darbe hükümetinin, misyonun görev süresinin, yetki kapsamında özlü bir değişiklik olmadan teknik olarak uzatılması yönündeki tutumunu destekledi. 25 Ekim darbesinden sonra misyonun yetki süresinin yenilenmesine dair ilk öneri, askerî darbeyi ve güvenlik güçleri tarafından barışçıl göstericilere karşı uygulanan şiddeti kınıyordu. Aynı şekilde Darfur’daki şiddet eylemlerinin yinelendiğine dikkat çekerek, darbenin sebep olduğu krizi bitirecek siyasi bir süreç çağrısında da bulundu.

Rusya’nın askerî yönetime verdiği destek, bir kez daha kararın ilk versiyonunun bozulmasına yol açtı ve bu da Haziran 2022’de Güvenlik Konseyi’nin 2022 tarihli 2636 sayılı kararının çıkarılmasına sebep oldu. Bu kararda misyonun yetki tanımında, Sudan sahasındaki değişikliklere daha etkili karşılık vermesini sağlayacak köklü bir değişiklik yer almıyordu.

wdfed
Fotoğraf: Sebastien Thibault

Buna ek olarak Güvenlik Konseyi, 15 Şubat 2022’de görüş birliğiyle 2620 sayılı kararı benimsedi. Bu karar, 2005 yılındaki 1591 sayılı kararla oluşturulan Sudan Yaptırımları Komisyonu’na bağlı uzman ekibinin görev süresini 12 Mart 2023’e uzatıyordu. 2005 tarihli 1591 sayılı karar, BM’ye kararlarını uygulamak için silahsız (Madde 41) ve silahlı (Madde 42) tüm tedbirleri kullanma imkânı tanıyan, BM Sözleşmesi’nin 7’inci Bölümü kapsamında alınmıştı. Darfur çatışmasıyla ilgili olarak etkin taraflara silah ve yolculuk yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar uygulandı. Ayrıca Güvenlik Konseyi’ne düzenli olarak rapor veren ve yaptırım uygulanacak kişi ve tarafları belirleyen bir uzman ekibi de oluşturuldu. Bu listede şu an, Sudan Silahlı Kuvvetleri Batı Askerî Bölgesi Eski Komutanı Tümgeneral Cafer Muhammed el-Hasan (Bu makama daha sonra şu anki Genelkurmay Başkanı Abdulfettah el-Burhan geldi) gibi subaylar ve Cancavid lideri Şeyh Musa Hilal yer alıyor.

Bu Güvenlik Konseyi komitesi, Darfur bölgesinde barışı ve istikrarı engelleyen kişi ve oluşumlara yönelik tedbirleri uygulamaya devam etmek için bir uzman ekibi tarafından da destekleniyor.

Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi

Bununla birlikte Rusya, Şubat 2022’de bu uzman ekibin görev süresinin uzatılmasına dair görüşmeler esnasında Güvenlik Konseyi’nin bu yaptırımların kaldırılması için bir zaman kriteri benimsemesi konusunda ısrar etti. Ayrıca Moskova, yenileme kararına ilişkin metinde Ekim 2021 darbesine ya da Sudan’daki BM siyasi misyonuna dair herhangi bir atıf yapılmasına da karşı çıktı. Böylece Rusya, 2022 tarihli 2620 sayılı karar için belirlediği hedeflerine bir kez daha ulaşmayı başardı: Darbe veya misyonun adı anılmaksızın komisyonun görev süresi bir yıl uzatıldı ve yaptırım kriterlerinin belirlenmesi için nihai tarih olarak 31 Ağustos 2022 belirlendi.  

Her ne pahasına olursa olsun himaye

O zamandan beri Rusya, 2620 sayılı kararda öngörülen yaptırımların hafifletilip silah yasağıyla sınırlanması için Güvenlik Konseyi koridorlarında yoğun bir kampanya yürütüyor. Aynı şekilde bu kararın, sivil hükümetin geri getirilmesi gerekliliğine dair herhangi bir işareti içermesine dair tüm girişimleri de engelledi.

Bu, Ekim 2021’den beri Darfur’da artan şiddet dalgasına bakıldığında son derece ilginç görülüyor. Ancak Rusya’nın, şu anki savaşta Darfur’un farklı bölgelerinde ve özellikle de Batı Darfur vilayetinde tecavüzler, suçlar ve ihlaller gerçekleştiren HDK başta olmak üzere askerî müttefiklerini ve onların iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma niyetlerini de ortaya koyuyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni bu konu hakkında yeni bir uluslararası soruşturma başlatmaya sevk etti.

Ana savaş noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik

Rusya ile Sudan arasındaki bu karşılıklı yakınlaşma, şu anki savaşın öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Şubat 2023’te gerçekleştirdiği Hartum ziyaretiyle taçlanmıştı. Hartum, Lavrov’un bu yılın başında Mali ve Moritanya’yı da içine alan Afrika turunun bir durağıydı. Lavrov bu ziyarette, Hamideti ile Burhan arasında var olan ve bu yılın başlarında HDK ile ordu arasındaki çatışma patlak vermeden önce sarsılmaya başlayan darbe ittifakını korumaya çalıştı. Pratikte iki taraf arasındaki gerginlik, Wagner ile HDK arasındaki ittifaka bel bağlayan Rusya’nın bölgedeki varlığını ve çıkarlarını da etkilemeye başladı. Hartum’da Lavrov açıkça, Wagner’in faaliyetlerini ve Afrika’daki varlığını savunarak, ‘terör tehdidi’ karşısında ‘bölgedeki durumun istikrarına katkı sağlayan’ rolünü övdü.

Rus Bakan ayrıca, Wagner güçlerinin egemenlik sahibi hükümetlerin talebi üzerine konuşlandırıldığına işaret etti. Bu, sadece Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki varlığını gerekçelendirmek için değil, aynı zamanda Hamideti’nin, güçlerinin resmî olması yönündeki talebini de desteklemek içindi. Lavrov, Moskova’nın Sudan’da faaliyet gösteren Rus madencilik şirketlerine sağlanan rahatlatıcı koşullara dair takdirini ifade etmeyi de ihmal etmedi. Ayrıca Sudan’ın Kızıldeniz kıyısında Rus askerî deniz üssü kurulmasına ilişkin anlaşmanın geçerli olduğunun da altını çizdi.

Gelgelelim Lavrov’un ziyaretinden birkaç hafta sonra Sudan’daki darbeci iki müttefik arasında patlak veren savaş, Rusya’nın Sudan’daki stratejisinin başarısızlığını ilan eder gibiydi. Bununla birlikte Rusya’nın iki taraf üzerinde de etkinliği sürüyor. Ana çatışma noktalarından biri sayılan Hartum Uluslararası Havalimanı’na yakın el-Amarat mahallesinin merkezinde yer alan Rusya Büyükelçiliği, Sudan başkentinde faaliyetlerine devam eden tek büyükelçilik olma özelliğini koruyor. Öte yandan son dönemde yaşanan Wagner isyanı, Rusya’nın büyük ölçüde istikrarsızlık kuşağı oluşturmaya ve demokratik sivil dönüşümün taleplerine karşı askerî ve paramiliter aktörleri desteklemeye dayanan Afrika stratejisine ilişkin hesaplarını karmaşık hale getirdi. Rusya şu an Sudan’daki savaşın tüm taraflarıyla hatlarını açık tutuyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Muhammed ed-Dayf'ın son aylarına dair bilinmeyenler: Refah sokaklarında uyudu, korumasız hareket etti

Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
TT

Muhammed ed-Dayf'ın son aylarına dair bilinmeyenler: Refah sokaklarında uyudu, korumasız hareket etti

Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)
Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Muhammed Sinvar ve Muhammed ed-Dayf'ı gösteren görüntü (Kassam Tugayları'nın yayımladığı videodan ekran görüntüsü)

13 Temmuz 2024'te, yaklaşık üç dakika boyunca İsrail savaş uçakları Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'un el-Mevasi bölgesinde bulunan açık bir arazi üzerindeki küçük bir binaya tonlarca patlayıcı bıraktı. Saldırının yoğunluğu, hedefin son derece önemli bir isim olduğu izlenimini daha ilk andan itibaren oluşturdu.

Saatler sonra İsrail, hedefin Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın Genel Komutanı Muhammed ed-Dayf olduğunu açıkladı. Hamas ise hedef alınan yerin Gazze'nin çeşitli bölgelerinden gelen sivillerin sığındığı bir alan olduğunu belirterek bu iddiayı kesin bir dille reddetti.

Ancak yaklaşık altı ay sonra, 30 Ocak 2025'te Kassam Tugayları, Dayf'ın Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Selame ile birlikte öldürüldüğünü doğruladı. Açıklamada Dayf'ın yardımcısı Mervan İsa'nın da hayatını kaybeden komutanlar arasında olduğu belirtildi.

"Onun Gazze kentinde olduğunu düşünüyorlardı"

Hamas'a yakın kaynaklar, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Dayf'ın öldürüldüğüne ilişkin ilk inkârın, hareketin birçok üst düzey yöneticisinin onun Gazze kentinde bulunduğuna inanmasından kaynaklandığını söyledi. Kaynaklara göre bazı yöneticiler ise Dayf'ın Gazze Şeridi'nin güneyinde olduğunu biliyor ancak tam yerini bilmiyordu.

frgfr
İsrail'in, 13 Temmuz 2024'te Han Yunus yakınlarındaki el-Mevasi bölgesinde Kassam Tugayları komutanları Muhammed ed-Dayf ve Rafi Selame'ye yönelik suikast operasyonu kapsamında hedef aldığı noktadaki yıkım (AFP)

Medyaya çıkarak Dayf'ın öldürüldüğünü reddeden bazı Hamas yöneticilerinin, onun tünellerden birinde bulunduğunu düşündüğü ifade edilirken, kaynaklardan biri "Dayf savaşın başlamasından bu yana tünellere sığınmadı. Muhtemelen sadece bir kez buna mecbur kaldı" dedi.

Dayf'ın öldürüldüğü yerin aslında Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Selame'ye ait olduğu belirtilirken, saldırıda Selame'nin çok sayıda yakını ve Kassam Tugayları'na bağlı güvenlik görevlileri de yaşamını yitirdi.

Ancak Dayf'ın suikasttan önceki son ayları ile Gazze içinde nasıl hareket ettiği uzun süre gizemini korudu. Şarku'l Avsat, ölümünün ikinci yıl dönümünde Hamas kaynaklarına İsrail'in onun kimliğini nasıl tespit edip yerini belirlediğini sordu.

İki Hamas kaynağına göre Dayf, 7 Ekim 2023 saldırısının başladığı sırada gerçekten de Gazze kentindeydi ve İsrail'in özellikle sahil yolu er-Reşid Caddesi'nin bulunduğu Netzarim Koridoru üzerinde tam kontrol sağlamasından birkaç gün öncesine kadar kuzeyde kaldı. İsrail önce koridorun doğusundaki Selahaddin Caddesi'ni ele geçirirken, sahil yolu iki haftadan uzun süre daha açık kalmıştı.

"Korumasız hareket etti, iletişim tamamen kesildi"

Gazze'de bulunan ve Dayf'ın yakın çevresinden bilgi alan iki kaynak, Kassam Tugayları Komutanı'nın Kasım 2023'ün başında özel korumaları olmadan tek başına Gazze kentinden ayrılarak güneye, Refah'a geçtiğini söyledi.

Hamas'tan konuya vakıf bir başka kaynak ise daha sonra Kassam Tugayları'nın komutasını devralan ve Mayıs ayında İsrail tarafından öldürülen İzzeddin el-Haddad'ın da aralarında bulunduğu bazı komutanların Dayf'a Gazze'de kalmasını tavsiye ettiğini aktardı.

rfgtbgrfb
Kassam Tugayları'nın, Muhammed ed-Dayf'ın ölümünü duyururken paylaştığı fotoğraf (Telegram)

Kaynağa göre komutanlar, yoğun güvenlik baskısına rağmen onu koruyabileceklerini söyleseler de Dayf sahadaki operasyonları yönetmeyi ve o dönemde henüz başlamamış olan müzakerelere ilişkin olası siyasi gelişmeleri yakından takip etmeyi tercih etti.

Aynı kaynak, kullanılan iletişim yönteminin kesintiye uğraması nedeniyle Dayf'la dört günden uzun süre bağlantı kurulamadığını belirtti.

"Onu güvenli bölgeye götürmesi gereken aracı kişiyle buluşamayınca güneye, Refah'ın iç kesimlerine ilerlemek zorunda kaldı" diyen kaynak, bu süre boyunca Dayf'ın Kassam Tugayları'nın güvenli noktalarından hiçbirine ulaşamadığını söyledi.

Kaynağın aktardığına göre İsrail istihbaratının elinde Dayf'ın güncel bir fotoğrafının bulunmaması ve Filistinlilerin de yüzünü tanımaması sayesinde, Dayf bu dört gün boyunca Refah sokaklarında uyudu, bir geceyi de kentteki camilerden birinde geçirdi ve kimse onu fark etmedi.

xccxd
Sağdan sola, İsrail'in ayrı saldırılarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (İsrail ordusunun yayımladığı fotoğraf)

2023'ün son aylarında Refah, savaş sırasında 1 milyon 300 binden fazla Filistinlinin sığındığı ve tarihin en yoğun nüfus hareketlerinden birine sahne olan kent konumundaydı.

Bir başka Hamas kaynağı ise iletişimin yeniden nasıl kurulduğunu şöyle anlattı:

"Kassam'ın sahadaki mensuplarından biri Dayf'ı tesadüfen tanıdı ve onu güvenli bir yere götürdü. Daha sonra Han Yunus'a nakledildi. Oradan da başka bir aracı vasıtasıyla Rafi Selame'nin bulunduğu yere ulaştırıldı. İkili daha sonra birkaç farklı noktaya geçti ve sonunda öldürüldükleri yerde kaldılar."

Kassam komutanına dair bilinmeyen görüntü

Kaynaklardan biri, son yıllarda Dayf'ın Kassam Tugayları'nın diğer komutanlarına kıyasla daha fazla görünür olmasına ve askeri noktalara çeşitli ziyaretler gerçekleştirmesine rağmen İsrail istihbaratının onun hakkında net bir profil oluşturamadığını söyledi.

Kaynağa göre İsrail'in elindeki bilgiler, Dayf'ın yaralı olduğu, en az bir ayağını kaybettiği ya da ayağı veya elinde ağır bir yaralanma bulunduğu yönündeydi.

Aynı kaynak, Dayf'ın iki ayrı olayda ağır yaralanmasının ardından sahte kimlikle Gazze dışına tedavi için çıkarılması yönünde girişimler yapıldığını ancak bunların başarısız olduğunu ve Dayf'ın Gazze'de kalmakta ısrar ettiğini anlattı.

Buna karşılık başka bir kaynak, "Görünüşe göre belirli bir dönemde kısa süreliğine tedavi amacıyla Gazze dışına çıktı, ardından geri döndü" ifadelerini kullandı. Ancak bu bilgi diğer kaynaklar tarafından doğrulanmadı.

xsdvfgrth
Filistinliler, 1 Kasım 2023'te Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı'ndan geçmek için bekliyor (EPA)

Hamas'tan üç kaynağa göre İsrail, Dayf'ın sağlık durumunu ve fiziksel görünümünü uzun süre kesin olarak belirleyemedi. Bunun ancak İsrail güçlerinin Gazze'nin iç kesimlerindeki bazı noktalarda ele geçirdiği video kayıtları ve fotoğraflar sayesinde mümkün olduğu belirtildi.

Kaynaklara göre söz konusu görüntülerde Dayf, Kassam Tugayları komutanlarının katıldığı çeşitli etkinliklerde yer alıyordu. Bu materyaller İsrail istihbaratı tarafından analiz edildi; yüzlerce muhbir görevlendirilerek Dayf'ın fotoğrafları dağıtıldı. Ayrıca görüntüler yapay zekâ sistemleriyle incelendi ve savaş öncesinde 7 Ekim saldırısının hazırlıkları sırasında kaydedilen son görüntülerindeki sesi de dâhil olmak üzere elde edilen veriler istihbarat araçlarına ve insansız hava araçlarına yüklendi.

Hamas kaynaklarına göre tüm bu çalışmaların sonucunda İsrail, Dayf'ın yerini tespit ederek suikastı gerçekleştirmeyi başardı.


ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlik

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
TT

ABD’nin Libya’daki derin adımları ve Rusya’nın ne yapmak istediğine dair bilinmezlik

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 
ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, ABD heyetiyle birlikte Mareşal Halife Hafter’in yanında (Libya Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı Basın Ofisi) 

Kerime Naci

Washington'ın Libya kurumlarını birleştirmeye ve tek bir yürütme organına yönelmeye dönük girişimlerini destekleme amacıyla yürüttüğü seferberlik ile Afrika Sahil bölgesindeki -özellikle Mali'deki gerginliklerin tırmanması- gelişmeler arasında sıkışan Moskova, Batı ve Kuzey Afrika'daki bölgesel ve uluslararası nüfuzunu korumaya yönelik jeopolitik bir sınavla karşı karşıya. Bu durum, Libya'nın Rusya için Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan bir kapı niteliği taşıması nedeniyle daha da önem kazanıyor. Peki Moskova, bölgedeki nüfuz araçlarını yeniden düzenleyerek genişlemesini koruma konusunda başarılı olabilecek mi?

Hareket kabiliyeti önündeki zorluk

Washington merkezli Stratejik Politika ve Barış Merkezi Müdür Halid el-Muşeyti, Rusya'nın Libya'daki rolünün önceki yıllara kıyasla belirgin bir gerileme yaşadığını belirtiyor. Muşeyti, diplomatik düzeyde bile geçtiğimiz yıldan bu yana Libya'nın üst düzey Rus yetkililerin ziyaretine tanık olmadığını, buna karşılık ABD'nin Libya'daki diplomatik ve istihbarat hareketliliğinin art arda sürdüğünü, bunun da Rus varlığında görece bir gerilemeyi yansıttığını vurguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Muşeyti, bu gerilemeyi Moskova'nın askeri ve ekonomik kapasitesinin büyük bölümünü tüketen Ukrayna savaşıyla meşgul olmasına bağlıyor. Bu durumun Rusya'yı ister genel olarak Afrika'da ister özellikle Libya'da olsun, nüfuzunu genişletmesine imkan tanımayan bir konuma soktuğunu düşünen Muşeyti ayrıca, bölgedeki ABD varlığının artmasının, Rusya'nın nüfuzunu güçlendirmeye yönelik herhangi bir hareketini daha da zorlaştırdığına dikkati çekti.

dewfergr
Libya'nın güneydoğusunda Libya Ulusal Ordusu tarafından düzenlenen Onur Kalkanı 2 Askeri Tatbikatından bir kare 16 Mayıs 2026 (AFP)

Independent Arabia'ya konuşan Muşeyti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, ABD Başkanı Donald Trump ile gerginliği artırabilecek her türlü adımdan, özellikle bu adımların Afrika'da veya Libya'da Rus genişlemesi olarak yorumlanabilecek nitelikte olması durumunda, kaçınmaya özen gösterdiğini belirtti. Bu tür adımların, Moskova ile Washington arasında olası bir yakınlaşma veya mutabakatı engelleyebileceğini kaydetti.

Rusya'nın mevcut aşamadaki önceliğinin, dış nüfuzunu genişletmeye çalışmaktan ziyade, başta Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunun sarsılma ihtimali, Libya'daki konumunu koruma ve Ukrayna savaşından etkilenen kaynaklarını yönetme gibi doğrudan zorluklarını idare etmek olduğunu belirten Muşeyti, bu durumu, Rusya'nın Libya'daki faaliyet düzeyinin önceki dönemlere kıyasla gerilemesi olarak açıkladı.

Muşeyti, Rusya'nın Libya dosyasındaki tek nüfuz aracının, Akdeniz ve Afrika Sahil bölgesine açılan başlıca bir sıçrama noktası olarak değerlendirdiği Libya'daki genişlemesini korumak amacıyla, ABD girişimiyle ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde alınacak herhangi bir kararı engellemek olduğunu belirtti.

Çıkar çatışması

Öte yandan uluslararası hukuk ve diplomatik ilişkiler profesörü Yusuf bin Osman, Libya'da yaşanan jeopolitik dönüşümlerin, krizin artık iktidar mücadelesi veya devlet inşası süreçlerindeki tıkanıklıkla sınırlı olan iç boyutla açıklanamayacağını, aksine büyük güçlerin stratejik çıkar hesapları ve nüfuz alanlarını yeniden şekillendirme düşüncesiyle hareket ettiği daha geniş bir uluslararası tablonun parçası haline geldiğini vurguladı.

ABD ile Rusya arasında Libya sahnesinde artan rekabetin, Libya dosyasının yerel bir krizden, hayati konumlar ve güç dengeleri üzerindeki uluslararası rekabet alanlarından birine dönüştüğünü yansıttığına işaret eden Bin Osman, bu rekabetin bazı boyutlarıyla, Washington ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş döneminin, tarafların doğrudan çatışma yerine genellikle bölgesel vekil sahalar üzerinden mücadeleyi yürüttüğü mantığının izlerini taşıdığını kaydetti.

Mevcut çatışmanın artık kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik boyuta dayanmadığını ifade eden Bin Osman, aksine enerji, stratejik konumlar ve bölgesel ile uluslararası dengeleri etkileme kapasitesiyle ilişkili çok daha pragmatik değerlendirmelerin bu süreci yönlendirdiğini söyledi.

Bin Osman, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tarihsel bir bakış açısıyla, Rusya'nın Libya ve Akdeniz bölgesine olan ilgisi mevcut dönemin ürünü değildir. Akdeniz'in güneyine erişim sağlamak ve Avrupa'ya yakın bölgeler ile Afrika'nın derinliklerindeki varlığı güçlendirmek, Sovyet döneminden bu yana Moskova için stratejik bir hedef teşkil etmiştir. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından Rus nüfuzunun gerilemesinin ardından Moskova, son yıllarda bölgesel krizlerin geride bıraktığı siyasi ve güvenlik boşluklarından yararlanarak stratejik bölgelere geri dönmek suretiyle uluslararası bir güç olarak konumunu yeniden kazanmaya çalıştı."

Öte yandan ABD, Libya'yı Akdeniz, Kuzey Afrika ve Sahil bölgesindeki güvenlik denkleminin önemli bir parçası olarak görüyor. Bin Osman'a göre ABD’nin bu sebeple artan hareketliliği, Washington'ın Libya sahnesindeki varlığını yeniden güçlendirme isteğinden bağımsız değerlendirilemez. Bu istek, ister kurumların birleştirilmesi ve bölünmenin sona erdirilmesi süreçlerini destekleme yoluyla, isterse başında Rusya'nın geldiği rakip güçlerin genişlemesini sınırlama yoluyla olsun her durumda da geçerli. Bin Osman, ABD'nin genişlemesinin Moskova'yı Libya'daki konumunu koruma amacıyla araçlarını gözden geçirmeye itebileceğini, ancak bunun mutlaka bir tırmanışla değil, stratejisini yeni dönüşümlere uyarlayarak gerçekleşebileceğini değerlendirdi.

İttifakların Yeniden Düzenlenmesi

Diplomatik düzeyde Rusya'nın, Libya denklemi içinde belirli bir tarafla sınırlı kalmamak amacıyla siyasi varlığını yoğunlaştırmaya ve farklı Libyalı taraflarla iletişim kanallarını genişletmeye yönelebileceğini açıklayan Bin Osman'a göre siyasi düzeyde ise Rusya, ittifaklar ağını yeniden düzenleyerek ve gelecekteki herhangi bir çözüm sürecinde kendisine rol garanti edecek daha esnek ilişkiler kurmaya çalışabilir.

Bin Osman, Moskova'nın Libya'daki ittifaklar ağını yeniden düzenlemesinin, Çin ile ilişkisi veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) içinde bazı ülkelerle tutumların yakınlaşması gibi uluslararası düzeyde bilinen geleneksel ittifakları kastetmediğini belirtti. Bin Osman'a göre burada Rusya'nın sahadaki varlığını sürdürmek için dayandığı bölgesel ve yerel nüfuz ağı kastediliyor.

drgthrh
Rusya, belirli bir tarafla sınırlı kalmamak için Libya’daki çeşitli taraflarla iletişim kanallarını genişletme yönünde adım atabilir (AFP)

Bin Osman, özellikle Libya özelinde Moskova'nın, siyasi aktörler, resmi kurumlar ve etkili yerel liderleri kapsayacak şekilde doğu ve batıdaki farklı Libyalı güç merkezlerine daha fazla açılarak iletişim çemberini genişletebileceğini ve nüfuzunu tek bir eksene hapsetmeyebileceğini belirtti. Bu yönelim, Rusya'nın gelecekteki herhangi bir siyasi çözüm sürecinde taraf olarak varlığını garanti altına almasını amaçlıyor. Zira Bin Osman'a göre önümüzdeki dönem, yalnızca önceki nüfuz araçlarına dayanmaya izin vermeyebilir ve ilişkiler kurmada daha fazla esneklik gerektirebilir.

Güvenlik boyutunda ise Moskova, etki araçlarından biri olarak nüfuz kartlarını elinde tutmaya devam edebilir. Ancak Bin Osman'a göre Rusya, Libya'daki nüfuzun geleceğinin yalnızca güçle değil, devlet inşası süreçlerini ve kurumların yeniden yapılandırılmasını etkileme kapasitesiyle belirleneceğinin farkında olarak, bu kartları güvenlik gücü ile diplomatik hareketi bir araya getiren daha geniş bir yaklaşım içinde bütünleştirmeye çalışabilir.

Bölgesel düzeyde ise Bin Osman, Rusya'nın Mısır ve Kuzey Afrika ile Ortadoğu'da Libya dosyasında doğrudan etkiye sahip diğer bazı bölgesel aktörlerle koordinasyonunu güçlendireceğini, bunun yanı sıra Afrika Sahel bölgesindeki uzantılarını da koruyacağını değerlendirdi. Zira Libya, Moskova açısından Akdeniz ile Afrika'nın derinlikleri arasında stratejik bir bağlantı noktası haline gelmiş durumda.

Bin Osman, Rusya'nın karşı karşıya bulunduğu en büyük zorluğun çift yönlü baskılarla mücadele etmesi olduğunu açıklıyor. Bir yandan, özellikle Mali ve diğer bazı Sahil ülkelerindeki artan Rus varlığının hassasiyeti göz önüne alındığında, Batı ve ABD'nin Rusya'nın Afrika Sahil bölgesindeki nüfuzunu sınırlama girişimi bulunuyor. Diğer yandan ise Libya'daki yeni ABD hareketliliği, Akdeniz ve Avrupa'ya yakın stratejik bir noktaya baskı uyguluyor.

Bin Osman, Moskova'nın kendisini çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulacağını belirtiyor. Bu denklemin başında, güneyde Afrika Sahil bölgesindeki kazanımlarını korurken, aynı zamanda kuzeyde Libya'daki konumunu kaybetmemek geliyor. Bu durum Rusya'yı, mutlaka yeni müttefikler arayışına girmekle sınırlı kalmadan, ilişkilerini çeşitlendirerek siyasi, diplomatik ve güvenlik alanlarındaki manevra alanını genişletmeye itebilir. Bin Osman, Rusya'nın sahneden çekilme durumunda olmadığını, aksine Afrika Sahil bölgesinden Akdeniz'e uzanan nüfuz koridorunu korumaya çalıştığı bir yeniden konumlanma sürecinde bulunduğunu vurguladı. Bu süreçte ABD ise bu alanı daraltmaya ve güç dengelerini kendi konumlanması ile müttefikleri lehine yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bin Osman, Libya'nın, her iki tarafın da stratejik hedeflerine ulaşmak için siyasi, diplomatik ve güvenlik araçlarını kullanma kapasitesini sınayan bir test alanına dönüşebileceğinin de altını çizdi.


Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
TT

Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)

2011 yılının Mart ayında Dera’da çocukların gözaltına alınması olayı, Suriye devriminin ilk kıvılcımı ve ülkenin yakın tarihindeki en etkili dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Söz konusu olayın ardından başlayan halk protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve daha sonra yıkıcı bir savaşa dönüştü. Bu süreç yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla ya da ağır can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda tarihsel anlatı ve bu anlatı üzerindeki hak mücadelesinin de merkezine yerleşti.

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, Dera’daki çocukların gözaltına alınması dosyası yeniden gündeme geldi. Bu gelişmede, o dönemde Dera’da yaşanan ağır hak ihlalleri, geniş çaplı gözaltı kampanyaları, sistematik işkence ve baskıcı uygulamalara ilişkin hukuki soruşturma dosyalarının açılması etkili oldu. Söz konusu ihlaller, Esed rejiminin önde gelen isimleriyle, başta Atıf Necib olmak üzere birçok yetkiliyle doğrudan ilişkilendiriliyor.

2011’den bu yana işlenen hak ihlallerine karışanların yargılanmasına yönelik girişimlerin sürdüğü bir dönemde, Dera çocukları dosyası, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümetinin geçiş dönemi adalet kurumlarının ağır bir ihlal mirasıyla ve Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlılığını koruyan dönemin ‘sembol isimleriyle’ ne ölçüde hesaplaşabileceğini gösterecek önemli bir sınav olarak öne çıkıyor.

xsdvfrg
Atıf Necib, geçtiğimiz nisan ayında Şam Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında (EPA)

Şarku’l Avsat, o dönemde gözaltına alınan ve bugün yetişkin birer genç olan iki kişiyle görüştü. İki tanık, Dera’daki bir okulun duvarına yazılan ve çocuklara atfedilen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesiyle başlayan sürecin ardından, güvenlik birimlerinin kapalı kapıları ardında yaşananları anlattı. Bu ifade nedeniyle ağır bedeller ödeyen çocuklar, gözaltında maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin dikkat çekici tanıklıklarda bulundu.

Aradan 15 yıl geçmesine ve olaylara ilişkin farklı anlatılar arasındaki tartışmalar hâlâ sonuçlanmamış olmasına rağmen, bugün asıl soru ifadeyi kimin yazdığı değil; bu ifadenin, Esed karşıtı bir toplumsal çevreden intikam almak amacıyla çocuklara yönelik gözaltı ve işkence dalgasının gerekçesine nasıl dönüştüğü olarak öne çıkıyor. Bu haber kapsamında yer verilen yeni tanıklıklar, olayların başlangıcına ve gelişim sürecine ilişkin ayrıntıları yeniden ortaya koyarken, temel gerçeği değiştirmiyor: Güvenlik birimlerinde yaşananlar, yerel bir olayı ülkenin kaderini değiştiren ulusal bir krize dönüştürdü.

Nayif Eba Zeyd... Sorgu hücrelerinde geçen bir çocukluk

Gözaltına alındığında henüz 13 yaşında olan Nayif Eba Zeyd’in adı, duvarlara yazılan ve daha sonra simge haline gelen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini yazdığı iddiasıyla anıldı. Ancak Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiayı reddederek, 2009 yılında Dera el-Beled’deki okulun duvarına yalnızca kendi adını ve bir arkadaşının adını hatıra olarak yazdığını söyledi.

Eba Zeyd, “Atıf Necib’le hiçbir zaman karşılaşmadım” derken, kendisini doğrudan sorgulayan kişinin o dönemde albay rütbesi taşıyan Luey el-Ali olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Eba Zeyd, “Yazının Erbain mahallesindeki Erbain Okulu’nun duvarına yazıldığını söyleyen herkes gerçeği yansıtmayan bir anlatıyı dile getiriyor. Dera el-Beled’deki ilk yazı, erkek ortaokulu olan Dera el-Beled Okulu’nun duvarına yazıldı; ilkokula değil. Resmiyette ortaokul öğrencisiydik ama fiilen çocuktuk. Ben yedinci sınıftaydım ve yalnızca 13 yaşındaydım. Hikâyemi benden çalanlar, sadece yazının yazıldığı yeri ve bazı tarihleri değiştirerek olayı kendilerine mal etti. Oysa hiçbir suçum olmadığı halde sonuçlarına ben katlandım” ifadelerini kullandı.

Belki de en dikkat çekici nokta, bu tanıklıkların bazı kesimlerin bekleyebileceği gibi mağdur ya da failin kimliğini değiştiren bir sonuca ulaşmaması. Tanıklıklar, Atıf Necib’i aklamıyor; ancak olayların başlangıcına ilişkin en yaygın anlatılardaki kronolojiyi yeniden şekillendiriyor. Bu ifadelerden biri, ilk sorgu sürecindeki ağırlık merkezini Atıf Necib’ten dönemin subayı Luey el-Ali’ye kaydırırken, bir başka tanıklık ise çocukların tutulduğu güvenlik şubesinin en üst düzey yetkilisi olarak Necib’in sorumluluğunu teyit ediyor ve bazı çocukları bizzat sorguladığını ortaya koyuyor.

İki anlatı arasında suçlama ortadan kalkmıyor; aksine daha net bir çerçeveye oturuyor. Tartışma artık ilk olarak copu kimin kullandığı değil, çocukların gözaltına alınmasına, işkence görmesine ve zorla ifade vermeye zorlanmasına imkân tanıyan güvenlik mekanizmasını kimin yönettiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Eba Zeyd’e göre Atıf Necib, kendisini gözaltına alan veya sorgulayan kişi olmasa da güvenlik sisteminin temel aktörlerinden ve bu yapının başlıca yönlendiricilerinden biriydi. Necib’in, daha üst düzey yöneticilerle birlikte olayların tırmanmasında etkili rol oynadığını savundu.

Uluslararası hukuka göre ise sorumluluk, işkenceyi bizzat uygulayan kişiyle sınırlı kalmıyor. ‘Komuta zinciri’ ilkesi uyarınca, ihlalleri bilen ya da bilmesi gereken ve bunları önleme veya failleri cezalandırma yetkisine sahip olan üst düzey yetkililer de hukuki sorumluluk taşıyor.

Sıradan bir okul gününde yapılan gözaltı

Eba Zeyd, gözaltına alındığı günü, güvenlik güçlerinin okuluna baskın düzenlediği anları hatırlıyor. Aynı sabah Abbasiye Polis Karakolu ekiplerinin, kuzenini aramak amacıyla evine baskın yaptığını belirten Eba Zeyd, ilk anları şöyle anlattı: “Sınıfa girdikten sonra idareye çağrıldım. Orada okul müdürü ile daha sonra kim olduğunu öğrendiğim, o dönemde albay rütbesindeki Luey el-Ali vardı. Kendisi daha sonra tuğgeneralliğe terfi etti.”

O anları anlatmayı sürdüren Eba Zeyd, “Luey el-Ali bana, ‘Ben Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geldim. Okulun duvarına kendi adını ve sevgilinin adını yazdığını öğrendim’ dedi. Ardından eliyle meşhur ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısının bulunduğu yeri işaret etti. Ancak yazı silinmişti; ben o sabah okula geldiğimde böyle bir yazı görmemiştim” ifadelerini kullandı.

asdcfvr
Dera’da bir duvara yazılan yazı, çocukların tutuklanmasına ve rejim hapishanelerinde işkence görmesine neden oldu. (Sosyal medya)

Henüz çocuk yaşta olan Eba Zeyd, ne söyleyeceğini bilemediğini belirterek, güvenlik görevlisiyle birlikte okuldan çıkarıldığını anlattı. El-Ali’nin okul yönetimine, işlemlerin 10 dakikadan uzun sürmeyeceğini söylediğini ve ailesine saat 10.00’dan önce haber verilmemesini istediğini aktaran Eba Zeyd, yaşananların ise çok farklı geliştiğini dile getirdi. Eba Zeyd, “Beni güvenlik şubesine götürdüler. Ardından sorgu odasına alındım. Burası son derece korkutucu bir odaydı. İçeride kablolar, sopalar, lastikler gibi işkence aletleri vardı; duvarda ise kelepçeler asılıydı. Sorgu da orada başladı” dedi.

“Sıra sana da gelecek doktor” yazısını kim yazdı?

Eba Zeyd, duvara ne yazdığı sorulduğunda doğruyu söylediğini, duvara yalnızca kendi adını yazdığını ve bir sevgilisi olmadığını anlattı. Ancak güvenlik görevlilerinin buna sert karşılık verdiğini belirten Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a şu ifadeleri kullandı: “Onlara 2009 yılında duvara sadece ismimi yazdığımı söyledim. Bunun üzerine subay, ‘Hayır, başka bir şey de yazdın’ dedi ve beni kabloyla dövmeye başladı. Ardından omuzlarıma sopayla vurdu, sonra da beni lastiğin içine sokarak işkence etti. İşkence sırasında, ‘Bana ne yazıldığını söyleyin ki itiraf edeyim’ dedim.”

Ağır işkence altında işlemediği bir suçu kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Eba Zeyd, “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini gerçekte yazan ve o dönemde dokuzuncu sınıfta okuyan kişinin kim olduğunu ise ancak cezaevinden çıktıktan uzun süre sonra öğrendiğini belirtti.

dfbfgr
2024’te rejiminin çöküşünün ardından Rusya’ya kaçan Beşşar Esed’in bir fotoğrafı (EPA)

İşkencenin ardından sorgu görevlisinin kendisine bir kâğıt ve kalem vererek okulun duvarında yazanları 10 dakika içinde yeniden yazmasını istediğini anlatan Eba Zeyd, yaşadıklarını şöyle aktardı: “Okulun duvarında ve sıraların üzerinde yazılı olan her şeyi yeniden yazdım. Ancak subay geri döndüğünde, aradığı ifade kâğıtta olmadığı için bana yeniden hakaret etmeye, dövmeye ve işkence etmeye başladı. Ardından beni duvara astı.”

Eba Zeyd’e göre, bunun üzerine sorgu görevlisi söz konusu ifadeyi zorla ezberleterek itiraf almaya çalıştı. “Sen ‘Sıra sana da gelecek’ diye yazdın dedi, ardından ‘Sonrası ne?’ diye sordu. Ben de onun söylediği kısmı tekrar ettim. Tekrar dövdü ve cümleyi tamamlamamı istedi. Bu kez kendisi ‘sıra’ dedi, ben tekrar ettim. Sonra ‘doktor’ dedi, ben de ‘Sıra sana da gelecek doktor’ cümlesini onun ardından tekrarladım.”

Eba Zeyd, sorgu sırasında yaşadıklarının sorgu görevlilerinin yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek şu ayrıntıyı paylaştı: “Subay bir ara sadece ‘Beşşar’ dedi. Ben de ‘Hangi Beşşar?’ diye sordum. Aklıma Beşşar Esed gelmemişti. Bunun üzerine işkenceyi daha da artırdı. Sonra kastettiğinin Beşşar Esed olduğunu anlayıp bunu söyleyince, ‘İşte şimdi anlamaya başladın’ dedi.”

Eba Zeyd, sürecin yalnızca zorla itiraf almayla sınırlı kalmadığını, kendisinden başka kişileri de suçlamasının istendiğini belirterek, “Subay kapıyı açıp, ‘Kimler seninleydi söyle, çık git’ dedi. O anda aklıma, 2009 yılında isimlerimizi hatıra olarak duvara yazarken yanımda bulunan arkadaşım Beşir geldi” ifadelerini kullandı.

İşkence altında itiraflar

Bunun üzerine Eba Zeyd, komşularının ve mahallesindeki çocukların isimlerini verdi. Bunlar arasında İyad Halife, Abdurrahman ve diğer bazı isimler de bulunuyordu. Ancak kapısı açılan odadan çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine yeni bir işkence süreci başladı. Daha sonra Luey el-Ali’nin odasına götürüldüğünü anlatan Eba Zeyd, burada kendisine Tunus’taki gösterilere ait görüntülerin izletildiğini ve el yazısının karşılaştırılması için bir grafoloji uzmanı getirildiğinin söylendiğini ifade etti.

Dera’da yaşanan sürecin son aşamasını ise şu sözlerle anlattı: “Beni şubenin avlusuna çıkardılar ve güvenlik şubesinin duvarına ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısını yazdılar. Daha sonra içeri girince Luey el-Ali bana, ‘Yazı senin el yazın’ dedi. O anda durmaksızın ağlamaya başladım. Ardından beni yeniden sorguya aldılar ve işkence ile tehdit altında bir kez daha itirafta bulunmak zorunda kaldım.”

Eba Zeyd daha sonra, Süheyl Ramazan’ın yönetimindeki Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildiğini, burada da aynı işkence yöntemlerinin sürdüğünü söyledi.

Bu sırada Dera’da aileler, Nayif ile farklı gerekçelerle gözaltına alınan diğer çocukların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmaya başladı. Eba Zeyd’in anlatımına göre Luey el-Ali, ailelere Nayif’i serbest bırakma karşılığında Beşir’in teslim olmasını teklif etti ve dosyanın yalnızca bir taahhütname imzalanmasıyla kapanacağını söyledi. Ancak gelişmeler, krizin büyüyeceğine işaret ediyordu. Bir yandan güvenlik birimleri, duvara yazılan ifadeyi herhangi bir kişiye mal etmeye çalışırken, diğer yandan işkence gören çocukların hikâyeleri dışarı sızmaya başlamış, bu durum toplumdaki öfkeyi artırarak henüz başlangıç aşamasındaki gösterilere ivme kazandırmıştı.

Filistin Şubesi’ndeki sınıf arkadaşları

Nitekim Beşir, arkadaşını kurtarmak amacıyla güvenlik güçlerine teslim oldu. Ancak teslim olur olmaz gözaltına alınarak Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildi ve burada yeniden Nayif ile bir araya geldi. İki çocuk da ağır işkenceye maruz kaldı. Beşir de baskı altında zorla ifade vererek bazı arkadaşlarının isimlerini verdi.

fgbfgrgb
Abdullah el-Hatib, 2011 yılında işkence sonucu hayatını kaybeden kardeşi Hamza’nın fotoğrafını tutuyor.

Bunun üzerine dört arkadaşı gözaltına alındı. İtiraf etmeyen İyad Halife dışında diğerleri Şam’daki Filistin Şubesi’ne sevk edildi. Burada ağır şekilde darbedildikleri ve isimleri yerine numaralarla anılmaya başlandıkları belirtildi. Buna göre Nayif’e 16, Beşir’e ise 14 numarası verildi. Koğuştaki diğer tutukluların, suçlamaları reddetmeleri halinde davanın idam cezasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek kendilerine suçlamaları inkâr etmelerini tavsiye ettiğini anlatan Eba Zeyd, güvenlik görevlilerinin ailelerini de gözaltına almakla tehdit etmesi üzerine daha önce işkence altında verdikleri ifadeleri tekrar etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

Eba Zeyd’in anlatımına göre, Atıf Necib’e çocukların serbest bırakılması yönünde çok sayıda talep iletildi. Necib ise uzun süre oyalama ve erteleme taktiği izledikten, ailelerin çocuklarına yeniden kavuşma umutlarını neredeyse yitirdiği bir aşamada tahliyeye onay verdi. Eba Zeyd, bunun Necib’in çocuklara yönelik uygulamalardan haberdar olduğunu ve gözaltında tutulmaları ile işkencenin sürmesinden dolaylı sorumluluk taşıdığını gösterdiğini savundu.

Samir es-Sayasine’nin aynasında Atıf Necib

Samir Ali es-Sayasine de 14 Şubat 2011’de Dera el-Beled’deki Erbain Okulu’nun köşesinde bulunan bir polis kulübesini ateşe verdiği iddiasıyla keyfi olarak gözaltına alınan çocuklardan biriydi. Es-Sayasine, mahkemede verdiği ifadede Atıf Necib aleyhine tanıklıkta bulundu.

Es-Sayasine, Dera’da yaşanan olayların fitilinin ateşlenmesinden, keyfi gözaltılardan başlayarak Ömeri Camii ve Akaryakıt İstasyonu katliamlarında ateş açılması emrinin verilmesine kadar uzanan süreçten Atıf Necib’i tamamen sorumlu tuttu. Güvenlik birimlerinin Necib’in onayı olmadan hiçbir adım atamayacağını savunan Es-Sayasine, hukuki boşluklara dayanılarak Necib’in aklanmasının mümkün olmadığını belirterek, hak ihlallerindeki rolünün tartışmaya açık olmadığını ifade etti.

Es-Sayasine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, evine ve dedesinin evine düzenlenen geniş çaplı güvenlik baskınını anlattı. “Önce altı gün boyunca Abbasiye Polis Karakolu’nda tutuldum. Daha sonra Ceza Güvenliği Şubesi’ne sevk edildim. Burada işkence gördükten sonra Siyasi Güvenlik Şubesi’ne nakledildim” dedi.

Es-Sayasine, şube başkanı Atıf Necib ile karşı karşıya geldiği anı ise şu sözlerle aktardı: “İşte asıl felaket orada yaşandı. Şube personelinin ağır işkence ve aşağılamalarına maruz kaldıktan, yaklaşık 24 saat bodrum katta tutulduktan sonra beni şube başkanı Atıf Necib’in odasına çıkardılar. Beni bizzat o sorguladı. Bunu mahkemede ve soruşturma hâkimi önünde de anlattım. Hatta kısa süre önce televizyonda görünmeden önce kıyafetini ve fiziksel özelliklerini ayrıntılı şekilde tarif etmiştim.”

Polis kulübesini ateşe verme veya duvarlara slogan yazma suçlamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını savunan es-Sayasine, güvenlik görevlilerinin henüz 14 yaşını bile doldurmamış çocuklara yönelttiği soruların da dikkat çekici olduğunu belirtti.

“Atıf Necib’in odasına girdiğimde elinde bir telsiz vardı ve resmî üniformasını giyiyordu. Bana ve yanımdaki çocuklara, ‘Cündü’ş Şam’a mı bağlısınız, yoksa Fethu’l İslam’a mı?’ diye sordu” ifadelerini kullandı.

Tanıklığını, gözaltında maruz kaldığı işkenceyi anlatarak tamamlayan es-Sayasine, “Uygulanan işkence yöntemleri bizim için adeta ölüm gibiydi. Henüz 14 yaşına bile gelmemişken beni acımasızca dövdüler. Ne kadar anlatsam da Atıf’ın ve yanındakilerin işlediği suçların boyutunu tarif etmeye yetmez” dedi.

Suriye yasaları muhasebenin temelini oluşturmakta

Dosyanın hukuki boyutuna ilişkin Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan avukat Nuha el-Mısri, bu davada yöneltilen suçlamaların hukuki dayanağının, 2022 tarihli 16 sayılı yasa başta olmak üzere Suriye Ceza Kanunu hükümleri ile 2013 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığını belirtti. El-Mısri’ye göre Mart 2011’de Dera’da işlenen fiiller, sivillere karşı yaygın ve sistematik şekilde gerçekleştirilmeleri nedeniyle uluslararası hukukta kabul edilen tanım çerçevesinde ‘insanlığa karşı suç’ olarak nitelendirilebilir.

El-Mısri ayrıca, uluslararası teamül hukukuna göre öldürme, işkence ve keyfi gözaltı uygulamalarının, örgütlü ve sistematik biçimde gerçekleştirilmeleri halinde insanlığa karşı suç kapsamına girdiğini ifade etti. Ancak ‘insanlığa karşı suç’ kavramının Suriye Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık biçimde yer almamasına karşın, halihazırda yürütülen yargılamalarda uygulanan temel hukuki çerçevenin Suriye iç hukuku olduğunu vurguladı.

xsdvdfsv
Eski bir Suriyeli general, Beşşar Esed rejiminin muhaliflerine işkence yapmakla suçlandığı davada, Avusturya’nın Viyana Bölge Mahkemesi’ne girerken… Davada bir üst düzey Suriyeli polis memuru da yargılanıyor. (AFP)

El-Mısri, cezai sorumluluğun yalnızca ihlalleri doğrudan gerçekleştiren kişilerle sınırlı olmadığını belirterek, ihlalleri planlayan, emreden, denetleyen veya bunları bildiği halde ve önleme imkânına sahip olmasına rağmen görmezden gelen herkesin de sorumluluk taşıdığını ifade etti. El-Mısri, ‘komuta sorumluluğu’ ilkesi ile karar alma hiyerarşisinin, uluslararası insancıl hukukta yerleşik temel prensipler arasında bulunduğunu vurguladı.

El-Mısri’ye göre, mağdur ifadeleri, video kayıtları, tıbbi raporlar ve resmî belgeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Suriye’nin yakın tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir yargılamaya temel oluşturabilecek kapsamlı bir dosya ortaya çıkıyor. Bu davanın, sonraki yargı süreçleri için de yol gösterici olabileceğini belirtti.

El-Mısri, Suriye hukukunun mağdurlara şahsi dava açma ve fiziksel, psikolojik, maddi ve manevi zararlar için tazminat talep etme imkânı tanıdığını ifade etti. Kanıt dosyasının güçlendirilmesi için ise tanık ifadelerinin video kayıtları, belgeler, tıbbi raporlar ve insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlarla karşılaştırılarak doğrulanması gerektiğine dikkat çekti.

Duruşma... Adaletin sınanması

Atıf Necib’in Ocak 2025’te tutuklanması, geçiş dönemi adaleti sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Necib, bu dosya kapsamında soruşturulan ilk üst düzey güvenlik yetkilisi oldu.

26 Nisan 2026’da Şam Adalet Sarayı’ndaki Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen usul duruşmasında tarafların hazır bulunduğu teyit edildi. 10 Mayıs 2026’da ise iddianamenin okunmasına ilişkin duruşma gerçekleştirildi. Hâkim Fahreddin el-Eryan tarafından okunan kapsamlı iddianamede; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, kasten öldürme, işkence, zorla kaybetme, göstericilere ateş açılması yönünde emir verme ve Dera çocuklarının işkence görmesinden sorumluluk gibi ağır suçlamalara yer verildi.

Sorgu sırasında Necib, tüm suçlamaları kesin biçimde reddetti. Ateş açılması veya çocukların gözaltına alınması yönünde herhangi bir emir vermediğini savunan Necib, sorumluluğu Hava İstihbaratı, Askeri Güvenlik ve Devlet Güvenliği birimlerine atmaya çalıştı. Kendi şubesinin 24 saatten uzun süreli gözaltı yetkisine sahip olmadığını öne süren Necib, 22 Mart 2011’de görevden alındığını da iddia etti. Ancak tüm inkârlarına rağmen, Nayif ve Samir gibi mağdurların tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının hazırladığı belgeler, Necib’in sorumluluktan kaçma girişimlerini çürüten güçlü bir dayanak olarak duruyor.

sdvfdv

Devrimin başlangıcına tanıklık eden çocukların yıllar sonra mahkemede de tanık sıfatıyla ifade vermesi ile sanığın sorumluluktan kaçma girişimleri arasında süren Atıf Necib davası, bugün yalnızca bir ceza davası olmanın ötesinde, Suriye’deki geçiş dönemi adaletinin ve yeni devletin uzun yıllar süren baskı ve ihlal mirasıyla nasıl yüzleşeceğinin önemli bir sınavı olarak görülüyor.