Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

Şu iddialı ve birbiriyle çelişkili 4 hedefe varmak için ustalıkla kaçmayı başardı: İsrail’in galip olması, Arapların yenilgisinin önlenmesi, Washington’ın hâkimiyet kurması ve Moskova’yla çatışmadan kaçınılması

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
TT

Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte

Muhammed Riyad 

1973 Ekim Savaşı'nın 50'nci yıldönümü belki de eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın şu an hem daha fazla özgüven hem de daha fazla pişmanlıkla anması gereken bir olay. 

"Daha fazla özgüven" diyoruz, çünkü bu savaş onu uluslararası sahnede benzersiz bir diplomatik yıldız haline getirdi.

O dönemde Sovyetler Birliği'ni Arap dünyasından çıkarabilen bir 'Ortadoğu mucizesi' olmuş ve böylece ABD, bölgede belirsiz bir süreliğine hâkim küresel güç haline gelmişti.

Arap-İsrail çatışmasında tabuları yıkan, ölümüne düşman iki tarafı savaş meydanlarında ve otellerde aynı masaya oturtan oydu.

İsrail'i yok oluş imtihanından kurtarırken aynı zamanda Arapların dengesini sağlayıp yenilmelerini önledi ki onları sahil-i selamete çıkaran kişiye güvenerek, onunla birlikte ilerleyebilsinler.

"Daha fazla pişmanlık" diyoruz, çünkü Kissinger'ın Ortadoğu'da sonraki on yıllar için kurduğu sistem, kendisi 100 yaşına merdiven dayamışken kendi gözleri önünde çöktü.

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, durumları analiz etme, tavsiyeler verme, bu tavsiyeleri gözden geçirip geri çekme becerisine sahip.

Şimdi bir zamanlar oluşumuna katkı sağladığı ve şu an yok etmekle tehdit eden kapsamlı bir kaosa dönüşen dünyaya bakıyor.

Muhakkak ki günümüzde uluslararası düzlemde ve Ortadoğu'da olup biten her şeyin inandığı, uygulamaya çalıştığı ve kurşunlarla, uçaklarla, füzelerle ve pek çok kurbanla da olsa uygulamayı başardığı her şeyin tamamen zıttı olduğunu görüyor. 

Henry'nin yüzleri

Başından sonuna kadar kelimenin tam anlamıyla Washington hesabına yönettiği Ekim Savaşı onun için, Nazilerden kaçan Yahudi bir çocuğun, Nazizm'e karşı savaşa katılan bir ABD istihbarat askerinin; özgüven, zeka ve hırs dolu genç bir Harvard profesörünün ve Beyaz Saray'da üst düzey bir hükümet yetkilisinin hayalini kurduğu dünya düzenine ilişkin fikirlerini hayata geçirme girişiminden başka bir şey değildi. 

Bu yüzden Henry gibi olanlardan hiçbiri, akılsız bir dünyada bir arada yaşama imkânına dair fikirlerinde onun kadar idealist olmadı. 

Çocuk Heinrich (Almanca ismi), Nazilerin iktidara yükselmesi esnasında ülkesinde çeşitli zulümlere maruz kalır ve yoksulluğun ve bilinmezliğin yanı sıra yabancılık korkusunu da yanına alarak ailesiyle uzak Amerika'ya göç eder. 

ABD istihbarat askeri olarak Nazi Almanya'sını teslim olmaya zorlamak üzere ilk vatanına döner ve Holokost'ta öldürülen 13 aile üyesi ve çocukluk arkadaşlarının çoğu gibi kendisinin de ölmüş olabileceğini fark eder. 

Hırslı üniversite hocası, Harvard'ın duvarları ile koridorları arasında sıkışıp kalmış fikir dünyasını terk ederek, fikirleri sahada gerçekliğe dönüştürme umuduyla New York'taki iktidara doğru yola çıkar.

Ama Beyaz Saray'ın Yahudilerin varlık göstermesi ve etki oluşturması açısından zor bir yer olduğunu görür. 

Üst düzey hükümet yetkilisi, sınırsız bir labirentte mücadele eder: Vietnam'da sıcak bir savaş, Sovyetler Birliği'yle soğuk bir savaş, Watergate'te bir iç skandal.

Mağlupların başarısı da olsa sıcak savaşa son vermeyi başardı. Uzlaşma gelmese de uzlaşma politikasıyla soğuk olan diğer savaşı da ısıttı. Ta ki Ortadoğu çatışması 6 Ekim 1973'te yeniden patlak verdi. 

Eski ABD Başkanı Jimmy Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı William Quandt'ın deyimiyle, "Darağacına asılma ihtimali gibi bir yakın tehlike ya da başarısızlık zihni berraklaştırır."

Hal böyleyken Kissinger da zihninde tasarladığı ve gözleriyle görmekte ısrarcı olduğu bu düzeni kurabileceğini ispatlamak için Ortadoğu'nun, operasyonlarının gerçek sahnesi olmasına karar verir ve o andan itibaren 'Kissinger'ın dünyasına' dönüşecek yeni bir dünya formüle eder. 

Bu, uçurumun kenarında yürümeyi çok andıran bir dünya. Nitekim burada bir tarafın dengesini kaybedip düşmesi ya da diğerlerini uçuruma itip böylece dünyanın dengesinin tümüyle çökmesi korkusu yaşanır.

Bu yüzden tarafların tümü aynı zamanda hem tedbirli olmaya hem de güvende kalmaya özen gösterir. İstikrarı ve bir arada yaşamayı sağlayan şey de tam olarak budur.

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)
Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)

Bir göçmen, işçi, asker ve Harvard salonlarında bir araştırmacı olarak gençliğinde korku, kaygılı düşünceler ve karanlık takıntılar onun zihnini sık sık meşgul etti.

Bunun için etrafındaki dünyayı saran kargaşanın sorularına kesin yanıtlar bulmak üzere tarihi dikkatle inceledi.

Barışı sağlamanın en iyi yolunu bulmak için girdiği yoğun arayışın ardında Nazi kıyımından kaçarken yaşadığı zorlu tecrübe vardı.

Bu derin düşünce onu Avusturya İmparatoru I. Francis'in Dışişleri Bakanı Klemens von Metternich ile Napolyon Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'da 100 yıllık barış tesis etmek için onunla iş birliği yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh'ın girişimine yönlendirdi. 

Aynı zamanda eski Başkan Barack Obama döneminde Filistin-İsrail Müzakereleri Özel Temsilcisi olan ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi Martin Indyk'e göre Kissinger, uluslararası sistemi sürdürmenin istikrarlı bir güç dengesi temin etmeyi gerektirdiğini düşünüyordu.

Daha sonra 1957 yılında Yeniden Kurulan Dünya (A World Restored) adıyla yayımlanan doktora tezinde, 19'uncu yüzyıldaki Napolyon döneminden sonra güçleri ustaca dengelemek ve rakip güçlerin düşmanlıklarını onları kışkırtmaya çalışanları engellemek için manipüle etmek suretiyle Avrupa'daki düzenin nasıl korunduğunu ele aldı.

1918 yılında Viyana Kongresi'yle kurulan bu düzen, kıta düzeyinde bir savaş ya da başarılı bir devrim olmaksızın, 100 yıllık görece bir istikrarı sonuç verdi. Kissinger'ın kendisine bir fırsat verilirse Ortadoğu'da tekrarlamak istediği şey de buydu. 

"Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy Oyunun Ustası: Kissinger ve Ortadoğu Diplomasisi Sanatı" (Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy) adlı kitabında Indyk, değerlendirmesini şu ifadelerle sürdürüyor:

Fırsat verildiğinde Kissinger, şu dört iddialı ve birbiriyle çelişkili hedefe aynı anda ulaşmak için üstün becerisiyle manevra yapmayı başardı: ABD'nin müttefiki olarak İsrail'in Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Mısır ve Suriye güçlerine üstün gelmesini sağlamak, lideri Enver Sedat'ın İsrail'le toprakların bir kısmını kendisine iade edecek barış müzakerelerine girebilmesi için Mısır ordusunun ağır bir yenilgiye uğramasını önlemek, ABD'nin müzakere masasında Araplar için sonuç elde edebilecek tek taraf olduğunu ispatlamak ve son olarak da bir yandan Ortadoğu bölgesindeki Sovyet nüfuzunu baltalamaya çalışmakla birlikte Moskova'yla ilişkilerde açılımı sürdürmek.

Ama Kissinger, fırsatları bekleyerek vakit kaybedecek bir adam değildi. Bu yüzden bundan iki yıl önce Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Hafız İsmail üzerinden Mısır'la gizli bir kanal açmaya başladı.

Bu esnada Sovyetlerle de Araplar ile İsrail arasında gelecek anlaşmaların temelini oluşturabilecek ortak bir çalışma belgesi üzerinde tartışıyordu. 

Kissinger, İsrail'in Araplar tarafından mağlup edilemeyeceğinden, dolayısıyla da İsrail'e saldıramayacaklarından emin olduğundan onlara bir şeyler vermeyi samimi olarak düşünüyordu.

Onların iyiliği için değil de 'barışın tesisine' dair eski teorisindeki ikinci ilkenin uygulanması adına. Biz bunu 'şeklî adalet' ya da 'adalet imajı' olarak adlandırabiliriz.

Ama kendisi buna 'meşruiyet' diyor, nitekim "Barışı tesis eden istikrar ancak, uluslararası politikada izin verilen araçlar ve hedefler üzerine bir anlaşma ve pratik düzenlemelerle korunan kabul edilebilir bir uluslararası meşruiyetten razı olmanın sonucunda gelir. Diplomasinin görevi de budur." 

Güç ve diplomasi

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna varmıştı.

Ayrıca, "barışın en çok arandığı zamanların kaygıya en çok maruz kalınan dönemler olduğunu, barış sürecinin her zaman soyut ve tersine çevrilebilir bir kavram olduğunu, yapılması gereken en önemli şeyin daha fazla meşruiyet ve dengeyle savaşın önlenmesi olduğunu" açıkladı.

Metternich kalıcı barışın her saygıdeğer insanın en çok arzuladığı hedef olduğunu düşünüyordu; Kissinger'ın aradığı şey de teorik ideallerin gerçekleştirilmesi değil, istikrardı.

Tabiatı itibarıyla Kissinger, kutsal görevlere ve gerçeklik sahasında hayata geçirilemeyecek ütopya üretimine bağlı bir adam değildi. Onun diplomasi anlayışı, silahlı güce dayanıyordu:

Çünkü diplomasi, müzakere masasında nazik beyler arasında oynanan bir oyun değil, her biri kendisini koruyan ve yolunu açan gerçek bir caydırıcılığa dayanmış karşıt çıkarlar arasında bir diyalogdur.

Kissinger, soğuk krizlere yaklaşmaktan hoşlanmazdı. O, ilham verici bir çözüm üretebileceği hummalı durumlarla baş etmeye meraklıydı.

O yüzden işleri başlangıçta kaçınmaya çalıştığı savaşın eşiğine getirmek zorundaydı. 

Sedat'ın çözüm talebinde çok ısrarcı olan danışmanı Hafız İsmail'e şöyle dedi:

Bizden İsrail'e müdahale etmemizi istiyorsan bunun için bir kriz üretmen gerekecek. Zira biz sadece kriz yönetimiyle uğraşırız.

Adam bunu doğru şekilde anlayarak, sahayı tutuşturmak için bir yeşil ışık olarak kabul etti. 

Yine de Kissinger, Sedat'ın risk almaya başlamasını beklemiyordu. Savaş, Mısır Cumhurbaşkanı'nın Mısır-Suriye saldırısı konusunda herkesi kandırma maharetini göstermesinin ardından iyi hesaplayamadığı bir sürpriz olmuştu.

Ama Kissinger, bu kritik anlardaki tutumları ince hesaplayabilen biriydi. Savaşın ayak sesleri belirdiğinde önleyici bir saldırıda bulunmamaları konusunda uyarmak üzere İsrail tarafıyla temasa geçti.

Çünkü ona göre bu, asla meşru olmayacak bir eylem ve onun gözünde kutsal dengeyi bozacak bir şeydi. Zira güç, tek başına istikrar üretemez. 

Kissinger'ın o anda asıl istediği şey, küstahlık sergileyen İsrail'i yola getirip, kendi projesine dahil etmekti.

Nitekim İsrail, kibrinde ileri gidip Haziran 1967'deki kazanımlarında ısrar etmiş ve onun oldukça dar bir alan dışında Araplarla oynamasına müsaade etmeyerek sonunda durumun patlamasına sebep olmuştu. 
Indyk'e göre Kissinger, savaşın uyarılarına kayıtsız değildi.

Çünkü bu sonucu riske atmaya ve tutup bırakmadığı dengeyi korumak için elinden geleni yapmaya hazırdı. Onun diplomasisi, savaştan uzak durmaya dayalıydı.

Ama her halükârda yaşanırsa da savaşın, diplomasisine fayda sağlayacağını ve her iki durumda da kazanacağını düşünüyordu.

Kissinger, daha sonra Ortadoğu'ya dair ilk özetini sunarken Başkan Gerald Ford'a şöyle dedi:

Ekim Savaşı'nın patlak vermesini beklemiyorduk. Ama yine de her halükârda faydalı oldu. Birçok senaryo kurgulasaydık bile bundan daha iyisini yapamazdık.

ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi, değerlendirmesine şu sözlerle devam ediyor:

Bu dönemin en büyük ironisi, Ortadoğu'da barışı sağlamak için önce bir savaş başlatmanızın gerekli olmasıydı. Sedat'ın niyeti buydu. Kissinger da bunu anlamış ve savaşın patlak verdiğini öğrendiği anda işe koyulmuştu. Zira bunun yeni bir gerçekliği şekillendirmek için kullanabileceği uygun bir fırsat oluşturduğunu hemen fark etmişti.

Kissinger ile önde gelen Mısırlı gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel arasında Kasım 1973'te gerçekleşen ve Heykel'in 'Çözüm ve Savaş' adlı kitabında kayda geçirdiği ilk görüşmede Kissinger şu ifadeleri kullandı:

Fırsatlar insanların ayağına gelmez; insanlar fırsatlara giderler. Şu an yaptığım şey, her zaman aklımdaydı; benim hayalimdi. Müsaade edin arzumu dile getireyim: Siyasi hayallerimi gerçeklere dönüştürmek istiyorum. Unutmayın ki siyasi hayallerimiz, bize havadan değil, tarih okumalarından gelir. Bence tarih, kendini tekrar etmez. Yalnızca tarih okumayanların onun tekrarına mahkûm oldukları konusunda Santayana'ya katılıyorum. Bütün ömrüm boyunca şu an yaptığım şeyi yapacağımı hayal ettiğimi söylesem şaşırır mısınız? Zihnimi meşgul eden bizatihi fikirler değildi; ben bu fikirlerin deneye nasıl tâbi tutulacağını da düşünüyordum. Elbette bunun için güce ihtiyaç var. Düşünüyorum da gücü istemek ve peşine düşmek her zaman kanımda vardı. Bu bende nasıl ve ne zaman başladı, bilmiyorum. Hepimiz, entelektüel ve psikolojik olarak üç aşamadan geçeriz. Her birimiz kendini bir role hazırlar, sonra fırsatını bulduğunda söyleyecek sözü olur ve son olarak gerçeklik çerçevesinde ve koşullarında rolünü nasıl ve ne şekilde oynayacağı zorluğuyla yüzleşir.

ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)
ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)

Savaşın ilk günlerinde Kissinger'ın aklını ve iradesini harekete geçiren ve onu hayatının macerasına atılmaya iten fikirler bunlardı.

Dikkatle okuduğu tarih ona, istikrarı sağlayanın 'mümkün barış' değil, 'imkânsız barış' olduğunu söylüyordu. Zira tarihin defalarca teyit ettiği üzere 'mümkün barış', bir hayalden ibaret kalacak.

Sahadaki karmaşık gerçekler ise başka bir şey. İşte böyle hem tarihe başvuruyor hem de şimdiki zaman, gerçeklik ve gereklilik hesabına onu inkâr ediyordu.  

Kazanmak uğruna bu 'diplomatik emek-sermaye ortaklığı' riskini aldığı meydan okuma işte buydu. Bu mücadeleyi İsrail veya Mısır, Suriye ve Ürdün için değil, kendisi için kazanmak istiyordu.

Bu riski ABD, Sovyetler Birliği veya Çin için değil, tümüyle uluslararası sistem için aldı. Dengeyi kurup onu dayatabilecek tek şey güç olduğu için Ortadoğu'daki savaş krizinde ABD'nin gücünü had safhasına çıkarıyordu. 

Kissinger, bu meydan okumayla ustaca yüzleşti. Indyk'e göre bazen geçici de olsa onun bu ustalığı, Ortadoğu sahnesinde Kissinger diplomasisi yıldızının yükselişinin sebebiydi.

Onun başka Arap başkentlerinin yanı sıra Kahire, Kudüs ve Şam arasında çok sayıda uçuş gerçekleştirmesinden ötürü buna 'mekik diplomasisi' adı verildi.

Sonraki dört yıl boyunca bu çabaların sonucunda başka üç anlaşma daha imzalandı: Sina'da Mısır ile İsrail arasında iki anlaşma ve Golan'da Suriye ile İsrail arasında çatışmayı bitirme anlaşması.

Bu üç anlaşmada İsrail, geçici ve istikrarlı sınırların temin edilmesi karşılığında işgal ettiği toprakların bir kısmından vazgeçti.

Böylece Kissinger; ABD'nin sorumluluğunu üstlendiği Arap-İsrail çatışmasının çözüm temellerinin atılması ve iki yıl sonra Başkan Carter'ın gözetiminde Mısır ile İsrail arasında barış sözleşmesinin imzalanması, Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında Oslo Anlaşması'nın imzalanması ve Başkan Bill Clinton döneminde de Ürdün-İsrail barış anlaşmasının imzalanması ile itibar kazandı. 

Bununla birlikte Kissinger'ın 'ima ustası' olarak nitelediği dönemin Mısır Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi, Ortadoğu'da Barış Müzakereleri adlı anılarında söz konusu tablonun abartıldığını ifade ediyor.

Ona göre "Kissinger'ın hedeflerine ulaşma konusunda sahip olduğu nitelikler, hırslar, katılık ve güç, onun bu rolü oynamasını yerinde kılacak kadar yeterli değildi. Ayrıca Ortadoğu'da adil bir çözüme ulaşma konusunda kapsamlı ve tutarlı bir strateji yoluyla bir başarı da ortaya koyamadı, çünkü böyle bir stratejisi yoktu. Ortadoğu'da böyle önemli bir rolü yerine getirmesinde Kissinger'a yardımcı olan şey, her şeyden önce Sedat'ın Mısır'ın cumhurbaşkanı olmasıydı." 

Peki Kissinger, savaşın alevleri arasında on yıllarca süren Ortadoğu düzeninin temellerini nasıl atabildi?

Bu, 6 Ekim 1973'te başlayan savaşın ilk gününden itibaren uygulamaya koymak zorunda olduğu paradokstu.

Önce Birleşmiş Milletler'e başvurmaya karar verdi. Amacı derhal bir ateşkes talep etmek değil, çatışma öncesindeki yerlerde ateşkes talep etmekti ki Araplar bunu tereddütsüz bir şekilde reddetti. 

Kissinger, İsrail'in birkaç gün içinde savaşı bitireceğini düşünüyordu. Öngördüğü gerçekleşmeyince de İsrail'i zafer elde edilene ve sahadaki denklem tersine dönene kadar silahla takviye etmek için devasa bir hava köprüsü oluşturmak zorunda kaldı. Öyle ya, ABD'nin müttefiki hezimete uğramamalıydı. 

İsrail, silah köprüsü sayesinde savaşın gidişatını kendi lehine değiştirmeyi başardığında ve topçuları Şam'a 50, Kahire'ye 101 km mesafede konuşlandığında üzerindeki kuşatmayı kısmen kırmak ve onu hayatta bırakmak için İsrail'e baskı yapmaya çalıştı. 

Sovyetler Birliği, Sina'da Üçüncü Mısır Ordusu üzerindeki İsrail kuşatmasını kırmak üzere müdahale etmekle tehdit edince Kissinger, nükleer uyarıda bulunmaya karar verdi ve birkaç saat içinde, İsrail'e kuşatılmış Üçüncü Ordu üzerindeki baskıyı hafifletmek için sembolik olarak geri çekilmesi yönünde baskı yapmaktan vazgeçip İsrail'i onun yıkımını planlamaya teşvik etmeye geçti. 

Uyarısı, Sovyet müdahalesi tehlikesini uzaklaştırma konusunda başarılı olunca da Kissinger, zaferini elinden çekip almak ve savaş meydanında Arapları küçük düşürmesine engel olmak için İsrail'e yöneldi.

Böylece bir sonraki duyuruya kadar bölgeden tamamen çıkacak olan Sovyet konuğunu davet etmeden, sonunda herkesi kendi masasına oturtacaktı. 

8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)
8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)

Indyk, durumu şöyle yorumluyor:

Kissinger, her iki tarafın da mağlup hissetmeyeceği yeni bir denge oluşturmak için savaşın sonucunu kullanmaya çalıştı. Böylece mazlum İsrail ile minnettar Mısır, ABD'nin arabuluculuğuyla barış müzakerelerine girebilirdi ki bu, Üçüncü Mısır Ordusu'nun hayatta kalmasını gerektiriyordu. Yani ABD ve İsrail'in hedefleri ve bu hedeflere dayalı çıkarlar, kökten farklıydı.

Barış Süreci (Peace Process) adlı kitabın yazarı William Quandt'a göre Kissinger, güç ve diplomasinin yan yana yürümesi gerektiği ve ABD'nin Ortadoğu'da hiçbir zaman yalnızca güce veya yalnızca müzakerelere dayanamayacağı yönündeki kanaatini pratiğe döktü.

Bu ikisi arasındaki kritik dengeyi bulmak, devlet adamı için bir ustalık sınavıydı. İsraillilere ya da Araplara silah tedarikine de salt askerî bir mesele olarak değil, diplomatik sürecin bir parçası olarak bakmak lazımdı. Kissinger'ın bu ilkeyi işletirken karşılaştığı sorunlar ne olursa olsun, bu tür kararlarda siyasi hesapların askerî hesaplara ağır bastığını açıkça görüyordu. 

Kissinger, şöyle yazmıştı:

Büyük bir diplomatik başarı elde etmek için uygun koşulları oluşturmak, dostlarımızın güvenliğini korumak, Sovyetlerin zaferini engellemek, büyük Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ve savaş sonrası diplomasisinde egemen Amerikan rolünün temellerini atmak şeklindeki hedeflerimizi gerçekleştirdik. Tüm bunları da ABD'nin bir asırdan beri yüzleştiği en ciddi anayasal krizin ortasında yaptık.

Beklentiler ve olasılıklar tartışması

Böylece istenen sonucu elde etmek, yani istikrarlı bir bölgesel düzen kurmak için güç ve diplomasi yan yana yürüdü.

Gelgelelim Kissinger, küçümsenemeyecek bir başka gücü, yani çok korktuğu manevi gücü gözden kaçırdı.

"Çözüm ve Savaş" kitabının yazarı Heykel'e göre;

Arap milliyetçiliği düşüncesi onu korkutuyor; bu düşünce onun önüne bileşenlerini anlayamadığı bir gücün hesaplarını koyuyordu. Onun her Arap ülkesiyle ayrı ayrı ilgilenmeyi tercih etmesi belki de bir nevi temas kurduğu güçlerden bilinmezi kaldırma ve bu güçlerin her bir unsurunu anlayıp başa çıkabileceği belirli bir miktara dönüştürme arzusuydu.

William Quandt, Kissinger'ın kapsamlı bir çözüm deneme konusundaki isteksizliğini şöyle açıklıyor:

Onun müzakerelere kapsamlı yaklaşıma ilişkin görüşü, bir tür çerçevenin varlığının önemini kabul etmek ile her bir adımın diğerlerinden ayrı olarak ele alınabileceğine, hatta alınması gerektiğine inanmak arasında gidip geliyormuş gibi görünüyordu. Görünüşe bakılırsa bu belirsizliğin arkasında, o hayattayken Araplar ile İsrail arasında barışın gerçekten sağlanıp sağlanamayacağına dair bir şüphe vardı. Bazen bunun mümkün olduğuna inanıyormuş gibi davranıyordu, bazen de istikrarlı mevcut durumu kabule hazır gibi görünüyordu.

Lakin gerçek bu değil. Nitekim Kissinger, barış anlaşmaları peşinde koşmaktan kaçınıyor, bunun yerine mevcut düzenin korunmasının tüm tarafların çıkarına olacağı anlaşmalar imzalamaya çalışıyordu.

Zaten onlarca yıl sonra da Obama'nın özel elçisi Martin Indyk'e, "Küresel bir uzlaşma anına varacağımızı hiç düşünmedim" dedi. 

10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken / Fotoğraf: AFP
10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken (AFP)

Indyk şöyle diyor: 

Kissinger'a göre barış sürecinin asıl hedefi, rakip güçler arasındaki çatışmaları bitirmek değil, hafifletmekti. Nitekim Arap-İsrail çatışmasını çözmeye daha istekli çabalara karşı güçlü bir direnç gösterdiğini kanıtladı. Çünkü ideal ve nihai bir barış arayışının, kendi düzeninin tasarladığı istikrarı tehlikeye atmasından korkuyordu. Dolayısıyla Kissinger için barış bir çözüm değil, bir sorundu. İstenen şey, dünyanın oldukça değişken bir bölgesinde istikrarlı bir düzen kurmak ve daha güvenilir bir şeye varmak için biraz değişiklik ihtiyacıydı. Kissinger'ın Ortadoğu'da kurduğu bu düzen, yaklaşık otuz yıl sürecekti.

William Quandt'a göre ise "Kissinger'ın kaçınmak istediği şeylere ilişkin bilgisi, ulaşmak istediği olumlu hedeflere dair bilgisinden daha iyiydi. Ekim Savaşı, onun her zaman başvurduğu doğrudan referans mesabesindeydi. Nitekim bu krizden çıkarılan tek ders, Ortadoğu'daki mevcut durumun değişken ve tehlikeli olduğu ve daha da kötüleşerek ABD'nin küresel ve bölgesel çıkarları için tehlikeli sonuçlara yol açabileceğiydi. Bunun için diplomasi ile silah sevkiyatını bir araya getirmek suretiyle mevcut durumu istikrara kavuşturmak gerekiyordu. Ayrıca Araplar için savaşa bir alternatif sunacak siyasi bir sürece başlamak, ama bunu İsraillilerin kabul edeceği bir hızla hayata geçirmek lazımdı. Bu, Başkan Richard Nixon ile Kissinger'ın ilk kavramsallaştırma sürecinin kapsamıydı. Kapsamlı bir Amerikan barış planı yoktu. Bu daha önce 1969 yılında (Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'la denenmiş, ancak başarısız olmuştu."

Quandt'a göre Kissinger'ın Filistin meselesine dair kör bir noktası vardı. O, bu sorunla bir noktada yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.

Görünüşe bakılırsa FKÖ liderliğiyle doğrudan iş tutma düşüncesi, onun zihnini meşgul etti, ama diplomasisinin büyük bir bölümünü bu ciddi meseleyi görmezden gelmeye çalışarak gerçek anını ertelemeye yönlendirdi. 

Indyk'in ifadesiyle;

Başkan Donald Trump, Nisan 2019'daki İsrail seçimlerinde Binyamin Netanyahu'nun yeniden seçilmesine destek olmak için İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini resmen tanıdığında Kissinger, Trump'ın kararından rahatsız olmuş ve Golan'daki çatışmayı bitirmek için daha önce Suriyelilerle yaptığı anlaşmayı, İsrail'in Suriye platosunu işgal etmeyi sürdürmesine imkân tanıyan ve aynı şekilde Suriye'nin de bu plato üzerinde egemenlik talebine devam etmesini sağlayan 'ideal bir durum' olarak nitelemişti.

Her an baltalanabilecek bu 'acı barış' Henry Kissinger sayesinde onlarca yıl sürdü. Bununla birlikte onun diplomatik cesareti, karşılıksız kalmadı ve binlerce kurban aldı.

Nükleer tehlikeler çağında "güç ve diplomasi", "barışa karşılık toprak" ve "uluslararası dengenin sağlanması" denklemleri, tüm taraflarca nasıl da reddedildi.

Mısır, İsrail'e onun askerlerini öldürmesi için silah yardımı yapan ve Sina tamamen ama yetersiz bir egemenlikle geri alınıncaya kadar onu uzun bir süre boyun eğmek zorunda bırakan kişinin Kissinger olduğunu unutmayacak.

Aynı şekilde İsrailliler de Kissinger'ın, birkaç gün önce en azılı ve tehlikeli düşman olan bir Arap dostu onlara verse de Üçüncü Mısır Ordusu'na karşı elde edilen zaferi onlardan çekip aldığını unutmayacak. 

Kissinger, pratik çözümlerinin uzun sürse de geçici olduğunu, ama bunlardan başka çözüm olmadığını biliyordu. Anılarında şöyle yazmıştı:

Tarihin çoğu bölümünde çoğu insan için barış, tüm gerilimleri hiçbir şekilde sona erdirmeyen risklerle dolu bir durum olmuştur.

Martin Indyk'e göre Kissinger'ın Ekim Savaşı'yla başlayan bu dört uzun yıldaki hareketleri ve çabaları, etkileyiciydi ve ABD'li baş diplomatın vizyonunu, stratejisini ve üstün becerisini ortaya koyuyordu.

Tarih bilgisine, sezgisel maharetlerine, Ortadoğu bölgesindeki karmaşık güç dengesine dair ince anlayışına, risk alma ve doğaçlama yeteneğine başvuran Kissinger ayrıca, barışı gerçekleştirmek için bu sıkıntılı bölgenin liderleriyle ustaca ve dahice başa çıkmak için büyük Amerikan gücünden türetilen nüfuz araçlarını yayma konusunda da Makyavelist bir beceriye sahipti. 

Martin Indyk, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürüyor:

Kissinger'a göre barışı güçlendirmek ve düzeni kurmak, bir madalyonun iki yüzüydü. Onun barışı ihdas etme arzusu, çoğu zaman düzene olan sevgisini gizlemek için bir kılıftı. Bununla birlikte fikirleri açık ve netti. Yüzeyde diplomatik cesaret olarak görülen şey, aslında onun fıtratında bulunan muhafazakâr düşünceydi. Holokost'tan kaçma tecrübesi onda hem hayatında hem de uluslararası planda köklü bir düzen arayışı doğurdu. Bu da onun Ortadoğu'da ABD liderliğinde bir düzen kurma tasarısına yol açtı. Gençliğinin baharındayken Nazi kargaşası ve keyfi şiddet sırasında yaşadığı acı deneyim Kissinger'ı doğal olarak hayatında bir düzen arayışına itti. Böylece uluslararası sistemde düzeni korumak, onun yazılarının itici gücü haline geldi ve göreve geldikten sonra da bir politika yapıcı olarak stratejisinin temel taşı oldu.

Ama düzen çöküyor

Kissinger'ın Ekim Savaşı sırasında uluslararası sahnenin en önde gelen diplomatıyken oluşumuna layıkıyla katkı sağladığı, nükleer güçler çağındaki uluslararası sistemin bu hassas dengeleri büyük güçler arasındaki zor denklemi üretebildi mi?

Peki, diplomasisi sayesinde Avrupa'da bir asır boyunca savaş yaşanmayan tarihî önderi Metternich'in yaptığı gibi, bir barış (ya da onun denklemine göre savaşsızlık) sarayı inşa etti mi?

Eski Sovyetler Birliği ile 'uzlaşma politikasının' mucidi Kissinger, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik mevcut savaşı ve ABD'nin bu savaştaki rolü hakkında ne diyor?

Peki 1960'ların sonunda Çin'i uluslararası sisteme dahil etmek için ABD ile Çin arasında ilişki köprüsü kurmaya başlayan kişi olarak bu ilişkinin bugününü bize nasıl anlatıyor? 

Yeryüzündeki yaşamı 100 yılı aşan Kissinger, imkânsız denklemleri konusundaki ısrarını sürdürüyor.

23 Mayıs 2022'de İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na sanal olarak katılan Kissinger, Ukrayna'nın, Rusya ile barışın gerçekleşmesi için topraklarının bir kısmından vazgeçmesi gerektiğini, Rusya-Ukrayna müzakerelerinin yeniden başlatılamamasının ve Moskova'nın daha fazla yalnızlaştırılmasının Avrupa'nın güvenliği açısından uzun vadeli ciddi sonuçlar doğuracağını ve bazılarının Rusya'yı dağıtma yönündeki isteklerinin kapsamlı bir nükleer kaosa yol açabileceğini belirtti. 

Ancak daha sonra ABD içinde ve dışında yaygın bir tartışmaya ve eleştirilere sebep olan bu açıklamalarını geri çekti.

'Adım adım' inşa ettiği Ortadoğu sistemini savunmaktan hiç çekinmese de işte şimdi onun çöküşüne şahit oluyor. 
 

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip (AFP)
Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip / Fotoğraf: AFP

Indyk diyor ki:

Bu, Clinton'ın 2000 yılında Camp David'de nihai bir barış anlaşmasına varma çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından onun başkanlığının sonunda İkinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle başladı.

11 Eylül 2001 olayları yaşandıktan sonra Başkan George W. Bush, Saddam Hüseyin'i devirdi ve Ortadoğu'yu Amerikan tasavvuruna göre yeniden şekillendirmek amacıyla ABD'yi hem Irak hem de Afganistan'da Amerikan tarihinin en uzun savaşlarına soktu. Bu da bölgenin kontrolü için Babil kapılarının İranlı rakibe açılmasına sebep oldu. Bu esnada Arap-İsrail sahnesinde ABD'nin nüfuzu büyük ölçüde azaldı ve Amerikan halkının herhangi bir dış savaşa dahil olma isteği tükendi. 

Obama'nın tarihin doğru tarafında yer alma arzusu onu Mısır devrimini ve Libya ile Suriye'deki rejim değişikliğini desteklemeye itti ve bu da bölgedeki huzursuzluğu artırdı. Nitekim Suriye'nin şiddetli bir iç savaşa girmesi, Rus ordusunun bölgeye dönüşünü kolaylaştırarak, nüfuzunu artırdı.

Öte yandan Türkiye de boşluğu doldurmaya çalıştı. Bu sırada ABD güçlerinin (Irak'ta onlarca yıl süren feci savaşın ardından) hem Irak'tan hem de Afganistan'dan çekilmesi de ABD'nin bir zamanlar hâkim olan konumunun baltalanmasına ve Filistin meselesi de dahil olmak üzere genel olarak Ortadoğu meselelerindeki etkisinin azalmasına yol açtı.

Sonra ABD'nin Ortadoğu'dan askerî olarak çekilmesini hızlandırmakta ısrar eden Donald Trump geldi. Ancak onun gururla karakterize edilen projesi, Henry Kissinger'ın istikrarlı bir Ortadoğu düzeni kurma hedefinden pek de farklı değildi.

Belki de bu, Obama'nın elçisinin Kissinger düzeninin ruhunu canlandırma ve onu Ortadoğu'ya yeni bir kılıfla takdim etme girişimidir.

Burada tarihin doğru tarafının mutlaka en güvenli taraf olmadığını, aksine gördüğümüz üzere en kaygılı ve huzursuz taraf olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla Kissinger'ın bölgede 30 yıl boyunca kurduğu düzen, tarihe aykırı olsa da bölgede istikrarın korunması için ideal bir tablo.

Kissinger'ın hesaba katmadığı bilinmez manevi güçler ise halen gömülü; ortadan kaldırılması, ertelenmesi ya da görmezden gelinmesi, unutulmaları için yeterli olmadı.

Kissinger'ın Ortadoğu'daki denklemi, uzun sürse de başarılı olamazdı. Çünkü Arap tarafı açısından çatışmanın temel bileşenlerini ele almadığı gibi, diğer taraf açısından da ahlaki meseleyi çözemedi.

Aslında Kissinger'ın gözden kaçırdığı şey, daha sonra durumu parçalanma noktasına kadar patlatacak şeydi.

Ama kendisi için şanlı o günlerde o, parçalayamadığı her şeyi ortadan kaldırmak için kaçamak davranıyordu.

'Adil barış' gibi oldukça basit bileşkelere dayanmak imkânsız ve zordu. Çünkü bunlar ona göre uluslararası siyaset dünyasından ziyade felsefe dünyasına aitti.  

Kitabının önsözünde şöyle yazıyor:

Hayat, bir çiledir. Doğum hadisesi de özünde ölüm gerçekliğini barındırır. Nasıl ki geçiş ve değişim varoluşun kaderi; öyleyse daimî bir medeniyet olamaz ve hiçbir özlem tam anlamıyla gerçekleşmez.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.


Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
TT

Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)

Yunanistan makamları, İsrail'e gitmekte olan bir yolcu gemisine yönelik bomba ihbarının, dün Yunanistan'ın Siros Adası'ndaki limanda güvenlik operasyonu başlatılmasına neden olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre kimliği belirsiz bir kişi geminin gövdesine patlayıcı düzenek yerleştirildiğini öne sürdü.

Panama bayraklı “Crown Iris” adlı geminin, bomba ihbarının alındığı sırada 940 yolcu ve 597 mürettebatıyla Hayfa Limanı'na hareket etmesi planlanıyordu.

Sahil Güvenlik ekipleri, patlayıcı madde tespitinde uzman bir köpek ve özel bir dalgıcın desteğiyle gemide arama yaptı. Olay yerine ayrıca Sahil Güvenlik'in özel bir birimi sevk edildi.

İlk incelemelerde herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmadı. Geminin seferine devam edebilmesi öncesinde daha kapsamlı aramalar yapılması için Sahil Güvenlik uzmanlarının bölgeye ulaşması beklendi.

Öte yandan dün Avrupa'da en az yedi uçuş bomba ihbarı aldı. Herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmamasına rağmen, ihbarlar havalimanlarındaki uçuş trafiğinde aksamalara yol açtı.