Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

Şu iddialı ve birbiriyle çelişkili 4 hedefe varmak için ustalıkla kaçmayı başardı: İsrail’in galip olması, Arapların yenilgisinin önlenmesi, Washington’ın hâkimiyet kurması ve Moskova’yla çatışmadan kaçınılması

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
TT

Kissinger, Yom Kippur Savaşı'nda Ortadoğu'nun çıkmazını nasıl formüle etti?

1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte
1975 yılında Kissinger, İskenderiye'de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile birlikte

Muhammed Riyad 

1973 Ekim Savaşı'nın 50'nci yıldönümü belki de eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın şu an hem daha fazla özgüven hem de daha fazla pişmanlıkla anması gereken bir olay. 

"Daha fazla özgüven" diyoruz, çünkü bu savaş onu uluslararası sahnede benzersiz bir diplomatik yıldız haline getirdi.

O dönemde Sovyetler Birliği'ni Arap dünyasından çıkarabilen bir 'Ortadoğu mucizesi' olmuş ve böylece ABD, bölgede belirsiz bir süreliğine hâkim küresel güç haline gelmişti.

Arap-İsrail çatışmasında tabuları yıkan, ölümüne düşman iki tarafı savaş meydanlarında ve otellerde aynı masaya oturtan oydu.

İsrail'i yok oluş imtihanından kurtarırken aynı zamanda Arapların dengesini sağlayıp yenilmelerini önledi ki onları sahil-i selamete çıkaran kişiye güvenerek, onunla birlikte ilerleyebilsinler.

"Daha fazla pişmanlık" diyoruz, çünkü Kissinger'ın Ortadoğu'da sonraki on yıllar için kurduğu sistem, kendisi 100 yaşına merdiven dayamışken kendi gözleri önünde çöktü.

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, durumları analiz etme, tavsiyeler verme, bu tavsiyeleri gözden geçirip geri çekme becerisine sahip.

Şimdi bir zamanlar oluşumuna katkı sağladığı ve şu an yok etmekle tehdit eden kapsamlı bir kaosa dönüşen dünyaya bakıyor.

Muhakkak ki günümüzde uluslararası düzlemde ve Ortadoğu'da olup biten her şeyin inandığı, uygulamaya çalıştığı ve kurşunlarla, uçaklarla, füzelerle ve pek çok kurbanla da olsa uygulamayı başardığı her şeyin tamamen zıttı olduğunu görüyor. 

Henry'nin yüzleri

Başından sonuna kadar kelimenin tam anlamıyla Washington hesabına yönettiği Ekim Savaşı onun için, Nazilerden kaçan Yahudi bir çocuğun, Nazizm'e karşı savaşa katılan bir ABD istihbarat askerinin; özgüven, zeka ve hırs dolu genç bir Harvard profesörünün ve Beyaz Saray'da üst düzey bir hükümet yetkilisinin hayalini kurduğu dünya düzenine ilişkin fikirlerini hayata geçirme girişiminden başka bir şey değildi. 

Bu yüzden Henry gibi olanlardan hiçbiri, akılsız bir dünyada bir arada yaşama imkânına dair fikirlerinde onun kadar idealist olmadı. 

Çocuk Heinrich (Almanca ismi), Nazilerin iktidara yükselmesi esnasında ülkesinde çeşitli zulümlere maruz kalır ve yoksulluğun ve bilinmezliğin yanı sıra yabancılık korkusunu da yanına alarak ailesiyle uzak Amerika'ya göç eder. 

ABD istihbarat askeri olarak Nazi Almanya'sını teslim olmaya zorlamak üzere ilk vatanına döner ve Holokost'ta öldürülen 13 aile üyesi ve çocukluk arkadaşlarının çoğu gibi kendisinin de ölmüş olabileceğini fark eder. 

Hırslı üniversite hocası, Harvard'ın duvarları ile koridorları arasında sıkışıp kalmış fikir dünyasını terk ederek, fikirleri sahada gerçekliğe dönüştürme umuduyla New York'taki iktidara doğru yola çıkar.

Ama Beyaz Saray'ın Yahudilerin varlık göstermesi ve etki oluşturması açısından zor bir yer olduğunu görür. 

Üst düzey hükümet yetkilisi, sınırsız bir labirentte mücadele eder: Vietnam'da sıcak bir savaş, Sovyetler Birliği'yle soğuk bir savaş, Watergate'te bir iç skandal.

Mağlupların başarısı da olsa sıcak savaşa son vermeyi başardı. Uzlaşma gelmese de uzlaşma politikasıyla soğuk olan diğer savaşı da ısıttı. Ta ki Ortadoğu çatışması 6 Ekim 1973'te yeniden patlak verdi. 

Eski ABD Başkanı Jimmy Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı William Quandt'ın deyimiyle, "Darağacına asılma ihtimali gibi bir yakın tehlike ya da başarısızlık zihni berraklaştırır."

Hal böyleyken Kissinger da zihninde tasarladığı ve gözleriyle görmekte ısrarcı olduğu bu düzeni kurabileceğini ispatlamak için Ortadoğu'nun, operasyonlarının gerçek sahnesi olmasına karar verir ve o andan itibaren 'Kissinger'ın dünyasına' dönüşecek yeni bir dünya formüle eder. 

Bu, uçurumun kenarında yürümeyi çok andıran bir dünya. Nitekim burada bir tarafın dengesini kaybedip düşmesi ya da diğerlerini uçuruma itip böylece dünyanın dengesinin tümüyle çökmesi korkusu yaşanır.

Bu yüzden tarafların tümü aynı zamanda hem tedbirli olmaya hem de güvende kalmaya özen gösterir. İstikrarı ve bir arada yaşamayı sağlayan şey de tam olarak budur.

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)
Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" (A World Restored) adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna vardı (AFP)

Bir göçmen, işçi, asker ve Harvard salonlarında bir araştırmacı olarak gençliğinde korku, kaygılı düşünceler ve karanlık takıntılar onun zihnini sık sık meşgul etti.

Bunun için etrafındaki dünyayı saran kargaşanın sorularına kesin yanıtlar bulmak üzere tarihi dikkatle inceledi.

Barışı sağlamanın en iyi yolunu bulmak için girdiği yoğun arayışın ardında Nazi kıyımından kaçarken yaşadığı zorlu tecrübe vardı.

Bu derin düşünce onu Avusturya İmparatoru I. Francis'in Dışişleri Bakanı Klemens von Metternich ile Napolyon Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'da 100 yıllık barış tesis etmek için onunla iş birliği yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Castlereagh'ın girişimine yönlendirdi. 

Aynı zamanda eski Başkan Barack Obama döneminde Filistin-İsrail Müzakereleri Özel Temsilcisi olan ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi Martin Indyk'e göre Kissinger, uluslararası sistemi sürdürmenin istikrarlı bir güç dengesi temin etmeyi gerektirdiğini düşünüyordu.

Daha sonra 1957 yılında Yeniden Kurulan Dünya (A World Restored) adıyla yayımlanan doktora tezinde, 19'uncu yüzyıldaki Napolyon döneminden sonra güçleri ustaca dengelemek ve rakip güçlerin düşmanlıklarını onları kışkırtmaya çalışanları engellemek için manipüle etmek suretiyle Avrupa'daki düzenin nasıl korunduğunu ele aldı.

1918 yılında Viyana Kongresi'yle kurulan bu düzen, kıta düzeyinde bir savaş ya da başarılı bir devrim olmaksızın, 100 yıllık görece bir istikrarı sonuç verdi. Kissinger'ın kendisine bir fırsat verilirse Ortadoğu'da tekrarlamak istediği şey de buydu. 

"Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy Oyunun Ustası: Kissinger ve Ortadoğu Diplomasisi Sanatı" (Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy) adlı kitabında Indyk, değerlendirmesini şu ifadelerle sürdürüyor:

Fırsat verildiğinde Kissinger, şu dört iddialı ve birbiriyle çelişkili hedefe aynı anda ulaşmak için üstün becerisiyle manevra yapmayı başardı: ABD'nin müttefiki olarak İsrail'in Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Mısır ve Suriye güçlerine üstün gelmesini sağlamak, lideri Enver Sedat'ın İsrail'le toprakların bir kısmını kendisine iade edecek barış müzakerelerine girebilmesi için Mısır ordusunun ağır bir yenilgiye uğramasını önlemek, ABD'nin müzakere masasında Araplar için sonuç elde edebilecek tek taraf olduğunu ispatlamak ve son olarak da bir yandan Ortadoğu bölgesindeki Sovyet nüfuzunu baltalamaya çalışmakla birlikte Moskova'yla ilişkilerde açılımı sürdürmek.

Ama Kissinger, fırsatları bekleyerek vakit kaybedecek bir adam değildi. Bu yüzden bundan iki yıl önce Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Hafız İsmail üzerinden Mısır'la gizli bir kanal açmaya başladı.

Bu esnada Sovyetlerle de Araplar ile İsrail arasında gelecek anlaşmaların temelini oluşturabilecek ortak bir çalışma belgesi üzerinde tartışıyordu. 

Kissinger, İsrail'in Araplar tarafından mağlup edilemeyeceğinden, dolayısıyla da İsrail'e saldıramayacaklarından emin olduğundan onlara bir şeyler vermeyi samimi olarak düşünüyordu.

Onların iyiliği için değil de 'barışın tesisine' dair eski teorisindeki ikinci ilkenin uygulanması adına. Biz bunu 'şeklî adalet' ya da 'adalet imajı' olarak adlandırabiliriz.

Ama kendisi buna 'meşruiyet' diyor, nitekim "Barışı tesis eden istikrar ancak, uluslararası politikada izin verilen araçlar ve hedefler üzerine bir anlaşma ve pratik düzenlemelerle korunan kabul edilebilir bir uluslararası meşruiyetten razı olmanın sonucunda gelir. Diplomasinin görevi de budur." 

Güç ve diplomasi

Kissinger, "Yeniden Kurulan Dünya" adlı kitabında "barışı gerçekleştirmenin onu istemek kadar kolay olmadığı" sonucuna varmıştı.

Ayrıca, "barışın en çok arandığı zamanların kaygıya en çok maruz kalınan dönemler olduğunu, barış sürecinin her zaman soyut ve tersine çevrilebilir bir kavram olduğunu, yapılması gereken en önemli şeyin daha fazla meşruiyet ve dengeyle savaşın önlenmesi olduğunu" açıkladı.

Metternich kalıcı barışın her saygıdeğer insanın en çok arzuladığı hedef olduğunu düşünüyordu; Kissinger'ın aradığı şey de teorik ideallerin gerçekleştirilmesi değil, istikrardı.

Tabiatı itibarıyla Kissinger, kutsal görevlere ve gerçeklik sahasında hayata geçirilemeyecek ütopya üretimine bağlı bir adam değildi. Onun diplomasi anlayışı, silahlı güce dayanıyordu:

Çünkü diplomasi, müzakere masasında nazik beyler arasında oynanan bir oyun değil, her biri kendisini koruyan ve yolunu açan gerçek bir caydırıcılığa dayanmış karşıt çıkarlar arasında bir diyalogdur.

Kissinger, soğuk krizlere yaklaşmaktan hoşlanmazdı. O, ilham verici bir çözüm üretebileceği hummalı durumlarla baş etmeye meraklıydı.

O yüzden işleri başlangıçta kaçınmaya çalıştığı savaşın eşiğine getirmek zorundaydı. 

Sedat'ın çözüm talebinde çok ısrarcı olan danışmanı Hafız İsmail'e şöyle dedi:

Bizden İsrail'e müdahale etmemizi istiyorsan bunun için bir kriz üretmen gerekecek. Zira biz sadece kriz yönetimiyle uğraşırız.

Adam bunu doğru şekilde anlayarak, sahayı tutuşturmak için bir yeşil ışık olarak kabul etti. 

Yine de Kissinger, Sedat'ın risk almaya başlamasını beklemiyordu. Savaş, Mısır Cumhurbaşkanı'nın Mısır-Suriye saldırısı konusunda herkesi kandırma maharetini göstermesinin ardından iyi hesaplayamadığı bir sürpriz olmuştu.

Ama Kissinger, bu kritik anlardaki tutumları ince hesaplayabilen biriydi. Savaşın ayak sesleri belirdiğinde önleyici bir saldırıda bulunmamaları konusunda uyarmak üzere İsrail tarafıyla temasa geçti.

Çünkü ona göre bu, asla meşru olmayacak bir eylem ve onun gözünde kutsal dengeyi bozacak bir şeydi. Zira güç, tek başına istikrar üretemez. 

Kissinger'ın o anda asıl istediği şey, küstahlık sergileyen İsrail'i yola getirip, kendi projesine dahil etmekti.

Nitekim İsrail, kibrinde ileri gidip Haziran 1967'deki kazanımlarında ısrar etmiş ve onun oldukça dar bir alan dışında Araplarla oynamasına müsaade etmeyerek sonunda durumun patlamasına sebep olmuştu. 
Indyk'e göre Kissinger, savaşın uyarılarına kayıtsız değildi.

Çünkü bu sonucu riske atmaya ve tutup bırakmadığı dengeyi korumak için elinden geleni yapmaya hazırdı. Onun diplomasisi, savaştan uzak durmaya dayalıydı.

Ama her halükârda yaşanırsa da savaşın, diplomasisine fayda sağlayacağını ve her iki durumda da kazanacağını düşünüyordu.

Kissinger, daha sonra Ortadoğu'ya dair ilk özetini sunarken Başkan Gerald Ford'a şöyle dedi:

Ekim Savaşı'nın patlak vermesini beklemiyorduk. Ama yine de her halükârda faydalı oldu. Birçok senaryo kurgulasaydık bile bundan daha iyisini yapamazdık.

ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi, değerlendirmesine şu sözlerle devam ediyor:

Bu dönemin en büyük ironisi, Ortadoğu'da barışı sağlamak için önce bir savaş başlatmanızın gerekli olmasıydı. Sedat'ın niyeti buydu. Kissinger da bunu anlamış ve savaşın patlak verdiğini öğrendiği anda işe koyulmuştu. Zira bunun yeni bir gerçekliği şekillendirmek için kullanabileceği uygun bir fırsat oluşturduğunu hemen fark etmişti.

Kissinger ile önde gelen Mısırlı gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel arasında Kasım 1973'te gerçekleşen ve Heykel'in 'Çözüm ve Savaş' adlı kitabında kayda geçirdiği ilk görüşmede Kissinger şu ifadeleri kullandı:

Fırsatlar insanların ayağına gelmez; insanlar fırsatlara giderler. Şu an yaptığım şey, her zaman aklımdaydı; benim hayalimdi. Müsaade edin arzumu dile getireyim: Siyasi hayallerimi gerçeklere dönüştürmek istiyorum. Unutmayın ki siyasi hayallerimiz, bize havadan değil, tarih okumalarından gelir. Bence tarih, kendini tekrar etmez. Yalnızca tarih okumayanların onun tekrarına mahkûm oldukları konusunda Santayana'ya katılıyorum. Bütün ömrüm boyunca şu an yaptığım şeyi yapacağımı hayal ettiğimi söylesem şaşırır mısınız? Zihnimi meşgul eden bizatihi fikirler değildi; ben bu fikirlerin deneye nasıl tâbi tutulacağını da düşünüyordum. Elbette bunun için güce ihtiyaç var. Düşünüyorum da gücü istemek ve peşine düşmek her zaman kanımda vardı. Bu bende nasıl ve ne zaman başladı, bilmiyorum. Hepimiz, entelektüel ve psikolojik olarak üç aşamadan geçeriz. Her birimiz kendini bir role hazırlar, sonra fırsatını bulduğunda söyleyecek sözü olur ve son olarak gerçeklik çerçevesinde ve koşullarında rolünü nasıl ve ne şekilde oynayacağı zorluğuyla yüzleşir.

ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)
ABD'nin Vietnam'daki savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın ilan edildiği basın açıklamasındayken (AFP)

Savaşın ilk günlerinde Kissinger'ın aklını ve iradesini harekete geçiren ve onu hayatının macerasına atılmaya iten fikirler bunlardı.

Dikkatle okuduğu tarih ona, istikrarı sağlayanın 'mümkün barış' değil, 'imkânsız barış' olduğunu söylüyordu. Zira tarihin defalarca teyit ettiği üzere 'mümkün barış', bir hayalden ibaret kalacak.

Sahadaki karmaşık gerçekler ise başka bir şey. İşte böyle hem tarihe başvuruyor hem de şimdiki zaman, gerçeklik ve gereklilik hesabına onu inkâr ediyordu.  

Kazanmak uğruna bu 'diplomatik emek-sermaye ortaklığı' riskini aldığı meydan okuma işte buydu. Bu mücadeleyi İsrail veya Mısır, Suriye ve Ürdün için değil, kendisi için kazanmak istiyordu.

Bu riski ABD, Sovyetler Birliği veya Çin için değil, tümüyle uluslararası sistem için aldı. Dengeyi kurup onu dayatabilecek tek şey güç olduğu için Ortadoğu'daki savaş krizinde ABD'nin gücünü had safhasına çıkarıyordu. 

Kissinger, bu meydan okumayla ustaca yüzleşti. Indyk'e göre bazen geçici de olsa onun bu ustalığı, Ortadoğu sahnesinde Kissinger diplomasisi yıldızının yükselişinin sebebiydi.

Onun başka Arap başkentlerinin yanı sıra Kahire, Kudüs ve Şam arasında çok sayıda uçuş gerçekleştirmesinden ötürü buna 'mekik diplomasisi' adı verildi.

Sonraki dört yıl boyunca bu çabaların sonucunda başka üç anlaşma daha imzalandı: Sina'da Mısır ile İsrail arasında iki anlaşma ve Golan'da Suriye ile İsrail arasında çatışmayı bitirme anlaşması.

Bu üç anlaşmada İsrail, geçici ve istikrarlı sınırların temin edilmesi karşılığında işgal ettiği toprakların bir kısmından vazgeçti.

Böylece Kissinger; ABD'nin sorumluluğunu üstlendiği Arap-İsrail çatışmasının çözüm temellerinin atılması ve iki yıl sonra Başkan Carter'ın gözetiminde Mısır ile İsrail arasında barış sözleşmesinin imzalanması, Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında Oslo Anlaşması'nın imzalanması ve Başkan Bill Clinton döneminde de Ürdün-İsrail barış anlaşmasının imzalanması ile itibar kazandı. 

Bununla birlikte Kissinger'ın 'ima ustası' olarak nitelediği dönemin Mısır Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi, Ortadoğu'da Barış Müzakereleri adlı anılarında söz konusu tablonun abartıldığını ifade ediyor.

Ona göre "Kissinger'ın hedeflerine ulaşma konusunda sahip olduğu nitelikler, hırslar, katılık ve güç, onun bu rolü oynamasını yerinde kılacak kadar yeterli değildi. Ayrıca Ortadoğu'da adil bir çözüme ulaşma konusunda kapsamlı ve tutarlı bir strateji yoluyla bir başarı da ortaya koyamadı, çünkü böyle bir stratejisi yoktu. Ortadoğu'da böyle önemli bir rolü yerine getirmesinde Kissinger'a yardımcı olan şey, her şeyden önce Sedat'ın Mısır'ın cumhurbaşkanı olmasıydı." 

Peki Kissinger, savaşın alevleri arasında on yıllarca süren Ortadoğu düzeninin temellerini nasıl atabildi?

Bu, 6 Ekim 1973'te başlayan savaşın ilk gününden itibaren uygulamaya koymak zorunda olduğu paradokstu.

Önce Birleşmiş Milletler'e başvurmaya karar verdi. Amacı derhal bir ateşkes talep etmek değil, çatışma öncesindeki yerlerde ateşkes talep etmekti ki Araplar bunu tereddütsüz bir şekilde reddetti. 

Kissinger, İsrail'in birkaç gün içinde savaşı bitireceğini düşünüyordu. Öngördüğü gerçekleşmeyince de İsrail'i zafer elde edilene ve sahadaki denklem tersine dönene kadar silahla takviye etmek için devasa bir hava köprüsü oluşturmak zorunda kaldı. Öyle ya, ABD'nin müttefiki hezimete uğramamalıydı. 

İsrail, silah köprüsü sayesinde savaşın gidişatını kendi lehine değiştirmeyi başardığında ve topçuları Şam'a 50, Kahire'ye 101 km mesafede konuşlandığında üzerindeki kuşatmayı kısmen kırmak ve onu hayatta bırakmak için İsrail'e baskı yapmaya çalıştı. 

Sovyetler Birliği, Sina'da Üçüncü Mısır Ordusu üzerindeki İsrail kuşatmasını kırmak üzere müdahale etmekle tehdit edince Kissinger, nükleer uyarıda bulunmaya karar verdi ve birkaç saat içinde, İsrail'e kuşatılmış Üçüncü Ordu üzerindeki baskıyı hafifletmek için sembolik olarak geri çekilmesi yönünde baskı yapmaktan vazgeçip İsrail'i onun yıkımını planlamaya teşvik etmeye geçti. 

Uyarısı, Sovyet müdahalesi tehlikesini uzaklaştırma konusunda başarılı olunca da Kissinger, zaferini elinden çekip almak ve savaş meydanında Arapları küçük düşürmesine engel olmak için İsrail'e yöneldi.

Böylece bir sonraki duyuruya kadar bölgeden tamamen çıkacak olan Sovyet konuğunu davet etmeden, sonunda herkesi kendi masasına oturtacaktı. 

8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)
8 Ocak 1974'te Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile (AFP)

Indyk, durumu şöyle yorumluyor:

Kissinger, her iki tarafın da mağlup hissetmeyeceği yeni bir denge oluşturmak için savaşın sonucunu kullanmaya çalıştı. Böylece mazlum İsrail ile minnettar Mısır, ABD'nin arabuluculuğuyla barış müzakerelerine girebilirdi ki bu, Üçüncü Mısır Ordusu'nun hayatta kalmasını gerektiriyordu. Yani ABD ve İsrail'in hedefleri ve bu hedeflere dayalı çıkarlar, kökten farklıydı.

Barış Süreci (Peace Process) adlı kitabın yazarı William Quandt'a göre Kissinger, güç ve diplomasinin yan yana yürümesi gerektiği ve ABD'nin Ortadoğu'da hiçbir zaman yalnızca güce veya yalnızca müzakerelere dayanamayacağı yönündeki kanaatini pratiğe döktü.

Bu ikisi arasındaki kritik dengeyi bulmak, devlet adamı için bir ustalık sınavıydı. İsraillilere ya da Araplara silah tedarikine de salt askerî bir mesele olarak değil, diplomatik sürecin bir parçası olarak bakmak lazımdı. Kissinger'ın bu ilkeyi işletirken karşılaştığı sorunlar ne olursa olsun, bu tür kararlarda siyasi hesapların askerî hesaplara ağır bastığını açıkça görüyordu. 

Kissinger, şöyle yazmıştı:

Büyük bir diplomatik başarı elde etmek için uygun koşulları oluşturmak, dostlarımızın güvenliğini korumak, Sovyetlerin zaferini engellemek, büyük Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ve savaş sonrası diplomasisinde egemen Amerikan rolünün temellerini atmak şeklindeki hedeflerimizi gerçekleştirdik. Tüm bunları da ABD'nin bir asırdan beri yüzleştiği en ciddi anayasal krizin ortasında yaptık.

Beklentiler ve olasılıklar tartışması

Böylece istenen sonucu elde etmek, yani istikrarlı bir bölgesel düzen kurmak için güç ve diplomasi yan yana yürüdü.

Gelgelelim Kissinger, küçümsenemeyecek bir başka gücü, yani çok korktuğu manevi gücü gözden kaçırdı.

"Çözüm ve Savaş" kitabının yazarı Heykel'e göre;

Arap milliyetçiliği düşüncesi onu korkutuyor; bu düşünce onun önüne bileşenlerini anlayamadığı bir gücün hesaplarını koyuyordu. Onun her Arap ülkesiyle ayrı ayrı ilgilenmeyi tercih etmesi belki de bir nevi temas kurduğu güçlerden bilinmezi kaldırma ve bu güçlerin her bir unsurunu anlayıp başa çıkabileceği belirli bir miktara dönüştürme arzusuydu.

William Quandt, Kissinger'ın kapsamlı bir çözüm deneme konusundaki isteksizliğini şöyle açıklıyor:

Onun müzakerelere kapsamlı yaklaşıma ilişkin görüşü, bir tür çerçevenin varlığının önemini kabul etmek ile her bir adımın diğerlerinden ayrı olarak ele alınabileceğine, hatta alınması gerektiğine inanmak arasında gidip geliyormuş gibi görünüyordu. Görünüşe bakılırsa bu belirsizliğin arkasında, o hayattayken Araplar ile İsrail arasında barışın gerçekten sağlanıp sağlanamayacağına dair bir şüphe vardı. Bazen bunun mümkün olduğuna inanıyormuş gibi davranıyordu, bazen de istikrarlı mevcut durumu kabule hazır gibi görünüyordu.

Lakin gerçek bu değil. Nitekim Kissinger, barış anlaşmaları peşinde koşmaktan kaçınıyor, bunun yerine mevcut düzenin korunmasının tüm tarafların çıkarına olacağı anlaşmalar imzalamaya çalışıyordu.

Zaten onlarca yıl sonra da Obama'nın özel elçisi Martin Indyk'e, "Küresel bir uzlaşma anına varacağımızı hiç düşünmedim" dedi. 

10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken / Fotoğraf: AFP
10 Ekim 1981'de Sedat'ın cenaze törenine katılmak üzere Nixon ve Ford'la birlikte uçaktan inerken (AFP)

Indyk şöyle diyor: 

Kissinger'a göre barış sürecinin asıl hedefi, rakip güçler arasındaki çatışmaları bitirmek değil, hafifletmekti. Nitekim Arap-İsrail çatışmasını çözmeye daha istekli çabalara karşı güçlü bir direnç gösterdiğini kanıtladı. Çünkü ideal ve nihai bir barış arayışının, kendi düzeninin tasarladığı istikrarı tehlikeye atmasından korkuyordu. Dolayısıyla Kissinger için barış bir çözüm değil, bir sorundu. İstenen şey, dünyanın oldukça değişken bir bölgesinde istikrarlı bir düzen kurmak ve daha güvenilir bir şeye varmak için biraz değişiklik ihtiyacıydı. Kissinger'ın Ortadoğu'da kurduğu bu düzen, yaklaşık otuz yıl sürecekti.

William Quandt'a göre ise "Kissinger'ın kaçınmak istediği şeylere ilişkin bilgisi, ulaşmak istediği olumlu hedeflere dair bilgisinden daha iyiydi. Ekim Savaşı, onun her zaman başvurduğu doğrudan referans mesabesindeydi. Nitekim bu krizden çıkarılan tek ders, Ortadoğu'daki mevcut durumun değişken ve tehlikeli olduğu ve daha da kötüleşerek ABD'nin küresel ve bölgesel çıkarları için tehlikeli sonuçlara yol açabileceğiydi. Bunun için diplomasi ile silah sevkiyatını bir araya getirmek suretiyle mevcut durumu istikrara kavuşturmak gerekiyordu. Ayrıca Araplar için savaşa bir alternatif sunacak siyasi bir sürece başlamak, ama bunu İsraillilerin kabul edeceği bir hızla hayata geçirmek lazımdı. Bu, Başkan Richard Nixon ile Kissinger'ın ilk kavramsallaştırma sürecinin kapsamıydı. Kapsamlı bir Amerikan barış planı yoktu. Bu daha önce 1969 yılında (Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'la denenmiş, ancak başarısız olmuştu."

Quandt'a göre Kissinger'ın Filistin meselesine dair kör bir noktası vardı. O, bu sorunla bir noktada yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.

Görünüşe bakılırsa FKÖ liderliğiyle doğrudan iş tutma düşüncesi, onun zihnini meşgul etti, ama diplomasisinin büyük bir bölümünü bu ciddi meseleyi görmezden gelmeye çalışarak gerçek anını ertelemeye yönlendirdi. 

Indyk'in ifadesiyle;

Başkan Donald Trump, Nisan 2019'daki İsrail seçimlerinde Binyamin Netanyahu'nun yeniden seçilmesine destek olmak için İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini resmen tanıdığında Kissinger, Trump'ın kararından rahatsız olmuş ve Golan'daki çatışmayı bitirmek için daha önce Suriyelilerle yaptığı anlaşmayı, İsrail'in Suriye platosunu işgal etmeyi sürdürmesine imkân tanıyan ve aynı şekilde Suriye'nin de bu plato üzerinde egemenlik talebine devam etmesini sağlayan 'ideal bir durum' olarak nitelemişti.

Her an baltalanabilecek bu 'acı barış' Henry Kissinger sayesinde onlarca yıl sürdü. Bununla birlikte onun diplomatik cesareti, karşılıksız kalmadı ve binlerce kurban aldı.

Nükleer tehlikeler çağında "güç ve diplomasi", "barışa karşılık toprak" ve "uluslararası dengenin sağlanması" denklemleri, tüm taraflarca nasıl da reddedildi.

Mısır, İsrail'e onun askerlerini öldürmesi için silah yardımı yapan ve Sina tamamen ama yetersiz bir egemenlikle geri alınıncaya kadar onu uzun bir süre boyun eğmek zorunda bırakan kişinin Kissinger olduğunu unutmayacak.

Aynı şekilde İsrailliler de Kissinger'ın, birkaç gün önce en azılı ve tehlikeli düşman olan bir Arap dostu onlara verse de Üçüncü Mısır Ordusu'na karşı elde edilen zaferi onlardan çekip aldığını unutmayacak. 

Kissinger, pratik çözümlerinin uzun sürse de geçici olduğunu, ama bunlardan başka çözüm olmadığını biliyordu. Anılarında şöyle yazmıştı:

Tarihin çoğu bölümünde çoğu insan için barış, tüm gerilimleri hiçbir şekilde sona erdirmeyen risklerle dolu bir durum olmuştur.

Martin Indyk'e göre Kissinger'ın Ekim Savaşı'yla başlayan bu dört uzun yıldaki hareketleri ve çabaları, etkileyiciydi ve ABD'li baş diplomatın vizyonunu, stratejisini ve üstün becerisini ortaya koyuyordu.

Tarih bilgisine, sezgisel maharetlerine, Ortadoğu bölgesindeki karmaşık güç dengesine dair ince anlayışına, risk alma ve doğaçlama yeteneğine başvuran Kissinger ayrıca, barışı gerçekleştirmek için bu sıkıntılı bölgenin liderleriyle ustaca ve dahice başa çıkmak için büyük Amerikan gücünden türetilen nüfuz araçlarını yayma konusunda da Makyavelist bir beceriye sahipti. 

Martin Indyk, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürüyor:

Kissinger'a göre barışı güçlendirmek ve düzeni kurmak, bir madalyonun iki yüzüydü. Onun barışı ihdas etme arzusu, çoğu zaman düzene olan sevgisini gizlemek için bir kılıftı. Bununla birlikte fikirleri açık ve netti. Yüzeyde diplomatik cesaret olarak görülen şey, aslında onun fıtratında bulunan muhafazakâr düşünceydi. Holokost'tan kaçma tecrübesi onda hem hayatında hem de uluslararası planda köklü bir düzen arayışı doğurdu. Bu da onun Ortadoğu'da ABD liderliğinde bir düzen kurma tasarısına yol açtı. Gençliğinin baharındayken Nazi kargaşası ve keyfi şiddet sırasında yaşadığı acı deneyim Kissinger'ı doğal olarak hayatında bir düzen arayışına itti. Böylece uluslararası sistemde düzeni korumak, onun yazılarının itici gücü haline geldi ve göreve geldikten sonra da bir politika yapıcı olarak stratejisinin temel taşı oldu.

Ama düzen çöküyor

Kissinger'ın Ekim Savaşı sırasında uluslararası sahnenin en önde gelen diplomatıyken oluşumuna layıkıyla katkı sağladığı, nükleer güçler çağındaki uluslararası sistemin bu hassas dengeleri büyük güçler arasındaki zor denklemi üretebildi mi?

Peki, diplomasisi sayesinde Avrupa'da bir asır boyunca savaş yaşanmayan tarihî önderi Metternich'in yaptığı gibi, bir barış (ya da onun denklemine göre savaşsızlık) sarayı inşa etti mi?

Eski Sovyetler Birliği ile 'uzlaşma politikasının' mucidi Kissinger, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik mevcut savaşı ve ABD'nin bu savaştaki rolü hakkında ne diyor?

Peki 1960'ların sonunda Çin'i uluslararası sisteme dahil etmek için ABD ile Çin arasında ilişki köprüsü kurmaya başlayan kişi olarak bu ilişkinin bugününü bize nasıl anlatıyor? 

Yeryüzündeki yaşamı 100 yılı aşan Kissinger, imkânsız denklemleri konusundaki ısrarını sürdürüyor.

23 Mayıs 2022'de İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na sanal olarak katılan Kissinger, Ukrayna'nın, Rusya ile barışın gerçekleşmesi için topraklarının bir kısmından vazgeçmesi gerektiğini, Rusya-Ukrayna müzakerelerinin yeniden başlatılamamasının ve Moskova'nın daha fazla yalnızlaştırılmasının Avrupa'nın güvenliği açısından uzun vadeli ciddi sonuçlar doğuracağını ve bazılarının Rusya'yı dağıtma yönündeki isteklerinin kapsamlı bir nükleer kaosa yol açabileceğini belirtti. 

Ancak daha sonra ABD içinde ve dışında yaygın bir tartışmaya ve eleştirilere sebep olan bu açıklamalarını geri çekti.

'Adım adım' inşa ettiği Ortadoğu sistemini savunmaktan hiç çekinmese de işte şimdi onun çöküşüne şahit oluyor. 
 

Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip (AFP)
Aktif zihni halen danışmanlık sunma, olayları analiz etme ve tavsiye verme yeteneğine sahip / Fotoğraf: AFP

Indyk diyor ki:

Bu, Clinton'ın 2000 yılında Camp David'de nihai bir barış anlaşmasına varma çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından onun başkanlığının sonunda İkinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle başladı.

11 Eylül 2001 olayları yaşandıktan sonra Başkan George W. Bush, Saddam Hüseyin'i devirdi ve Ortadoğu'yu Amerikan tasavvuruna göre yeniden şekillendirmek amacıyla ABD'yi hem Irak hem de Afganistan'da Amerikan tarihinin en uzun savaşlarına soktu. Bu da bölgenin kontrolü için Babil kapılarının İranlı rakibe açılmasına sebep oldu. Bu esnada Arap-İsrail sahnesinde ABD'nin nüfuzu büyük ölçüde azaldı ve Amerikan halkının herhangi bir dış savaşa dahil olma isteği tükendi. 

Obama'nın tarihin doğru tarafında yer alma arzusu onu Mısır devrimini ve Libya ile Suriye'deki rejim değişikliğini desteklemeye itti ve bu da bölgedeki huzursuzluğu artırdı. Nitekim Suriye'nin şiddetli bir iç savaşa girmesi, Rus ordusunun bölgeye dönüşünü kolaylaştırarak, nüfuzunu artırdı.

Öte yandan Türkiye de boşluğu doldurmaya çalıştı. Bu sırada ABD güçlerinin (Irak'ta onlarca yıl süren feci savaşın ardından) hem Irak'tan hem de Afganistan'dan çekilmesi de ABD'nin bir zamanlar hâkim olan konumunun baltalanmasına ve Filistin meselesi de dahil olmak üzere genel olarak Ortadoğu meselelerindeki etkisinin azalmasına yol açtı.

Sonra ABD'nin Ortadoğu'dan askerî olarak çekilmesini hızlandırmakta ısrar eden Donald Trump geldi. Ancak onun gururla karakterize edilen projesi, Henry Kissinger'ın istikrarlı bir Ortadoğu düzeni kurma hedefinden pek de farklı değildi.

Belki de bu, Obama'nın elçisinin Kissinger düzeninin ruhunu canlandırma ve onu Ortadoğu'ya yeni bir kılıfla takdim etme girişimidir.

Burada tarihin doğru tarafının mutlaka en güvenli taraf olmadığını, aksine gördüğümüz üzere en kaygılı ve huzursuz taraf olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla Kissinger'ın bölgede 30 yıl boyunca kurduğu düzen, tarihe aykırı olsa da bölgede istikrarın korunması için ideal bir tablo.

Kissinger'ın hesaba katmadığı bilinmez manevi güçler ise halen gömülü; ortadan kaldırılması, ertelenmesi ya da görmezden gelinmesi, unutulmaları için yeterli olmadı.

Kissinger'ın Ortadoğu'daki denklemi, uzun sürse de başarılı olamazdı. Çünkü Arap tarafı açısından çatışmanın temel bileşenlerini ele almadığı gibi, diğer taraf açısından da ahlaki meseleyi çözemedi.

Aslında Kissinger'ın gözden kaçırdığı şey, daha sonra durumu parçalanma noktasına kadar patlatacak şeydi.

Ama kendisi için şanlı o günlerde o, parçalayamadığı her şeyi ortadan kaldırmak için kaçamak davranıyordu.

'Adil barış' gibi oldukça basit bileşkelere dayanmak imkânsız ve zordu. Çünkü bunlar ona göre uluslararası siyaset dünyasından ziyade felsefe dünyasına aitti.  

Kitabının önsözünde şöyle yazıyor:

Hayat, bir çiledir. Doğum hadisesi de özünde ölüm gerçekliğini barındırır. Nasıl ki geçiş ve değişim varoluşun kaderi; öyleyse daimî bir medeniyet olamaz ve hiçbir özlem tam anlamıyla gerçekleşmez.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Hizbullah: Amerika İran'a karşı "sınırlı" bir saldırı başlatırsa müdahale etmeyeceğiz... Hamaney kırmızı çizgimizdir

Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
TT

Hizbullah: Amerika İran'a karşı "sınırlı" bir saldırı başlatırsa müdahale etmeyeceğiz... Hamaney kırmızı çizgimizdir

Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)

Bir Hizbullah'tan yetkilisi bugün AFP'ye verdiği demeçte, ABD'nin İran'a karşı "sınırlı" saldırılar düzenlemesi halinde partinin askeri müdahalede bulunmayacağını belirtirken, "kırmızı çizginin" Yüksek Lider Ali Hamaney'in hedef alınması olacağı konusunda uyardı.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen yetkili, "Eğer Amerika'nın İran'a yönelik saldırıları sınırlı kalırsa, Hizbullah'ın tutumu askeri müdahalede bulunmamaktır. Ancak amaçları İran rejimini devirmek veya Yüksek Lideri hedef almaksa, o zaman parti müdahale edecektir" ifadelerini kullandı.


Irak Adalet Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ tutukluları güvenli bir yerde tutuluyor... Kaçmaları imkânsız

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
TT

Irak Adalet Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ tutukluları güvenli bir yerde tutuluyor... Kaçmaları imkânsız

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
Irak Adalet Bakanı Halid Şivani

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani, ülkesinin yabancı uyruklu ve DEAŞ bağlantılı mahkûmları, Irak vatandaşlarına karşı suç işlediklerinin kanıtlanması halinde kendi ülkelerine iade etmeyeceğini söyledi. Şivani, ‘son derece yüksek güvenlikli’ bir Irak cezaevinde halihazırda Suriye’den nakledilen binlerce örgüt mensubunun tutulduğunu belirterek, söz konusu cezaevinde firar ya da isyan girişimlerinin gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade etti. Buna karşın adli kurumlar üzerindeki ‘muazzam baskıya’ ve tutuklular arasında ‘dünyanın en tehlikeli teröristlerinden bazılarının’ bulunduğuna dikkat çekti.

Irak, 21 Ocak’tan itibaren DEAŞ bağlantısı şüphesi taşıyan binlerce tutukluyu kabul etmeyi onaylamıştı. DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), Suriye’nin kuzeydoğusunda Suriye ordusunun askeri operasyonları sonrasında daha önce Suriye Demokratik Güçleri (SDG) denetimindeki cezaevlerinde bulunan mahkûmları gruplar halinde Irak’a sevk etmişti. Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ise “Tutukluların kabulü kararı tamamen Irak’a aittir” açıklamasında bulunmuştu.

Şivani, o tarihten bu yana yargı, hükümet ve güvenlik yetkilileriyle birlikte son derece hassas ve riskli bir süreci yönettiklerini belirterek, çok sayıda mahkûmun kontrol altına alınmasının, cezaevlerinin ‘saatli bombaya’ dönüşmesini engellemek ve büyük bölümünün kendi ülkelerine iadesini sağlayarak tutukluluk sürecinin yeni bir radikalleşme zemini haline gelmesini önlemek amacı taşıdığını kaydetti.

1975 yılında Kerkük’te doğan Şivani, 2022’den bu yana Adalet Bakanlığı görevini yürütüyor. Hukukçu ve anayasa uzmanı olan Şivani, Bafel Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) siyasi büro üyesi olarak da görev yapıyor.

 Irak Adalet Bakanı Halid ŞivaniIrak Adalet Bakanı Halid Şivani

Şivani, Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, bu denli yüksek sayıdaki DEAŞ mensubunun teslim alınmasının, cezaevlerindeki aşırı doluluğu azaltmaya yönelik yoğun çabaların ardından gerçekleştiğini söyledi. Şivani, buna rağmen Iraklı makamların bölgesel güvenliğin korunması amacıyla ortaya çıkan yükü üstlendiğini belirtti.

Şivani’ye göre Adalet Bakanlığı, terör suçlularının yönetimi ve aşırılıkla mücadele konusunda uzun yıllara dayanan deneyime sahip. Bakanlık, ‘Ilımlılık Programı’ olarak adlandırılan ve mahkûmların radikal düşüncelerini çok yönlü yöntemlerle dönüştürmeyi hedefleyen bir uygulama yürütüyor. Program kapsamında hükümlülere mesleki eğitim ve zanaat öğretimi de veriliyor. Şivani, bu nedenle uluslararası toplumun en tehlikeli teröristlerin Irak cezaevlerinde tutulması konusunda ülkesine güvendiğini ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Şivani’yle yaptığı röportajın tam metni şöyle:

* Suriye’den Irak’a mahkûmların nakledilmesi kararı açıklandığında, Adalet Bakanlığı bu kadar yüksek sayıda mahkûmu kabul etmeye hazır mıydı?

- Irak hükümetiyle bu kişilerin kabul edilmesi konusunda temas kurduktan sonra onları teslim almaya yönelik hazırlıklarımıza başladık. Elbette bu kadar büyük bir sayıyı kabul etmek kolay ya da basit bir mesele değil; zira büyük cezaevi binaları, donanım ve güvenlik koruması gerektiriyor. Ayrıca ceza infaz kurumlarında bir mahkûmun ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerin karşılanması gerekir; bu hem mahkûmların kendileriyle ilgili ihtiyaçları hem de bu cezaevlerinin korunmasına yönelik güvenlik gereçlerini kapsar.

Zaten cezaevlerinde doluluk sorunumuz var. Ancak bu konunun önemine inandığımız ve bölge güvenliğinin korunmasıyla ilgili olduğu için, onları teslim almak ve yerleştirmek üzere cezaevi bölümlerini hazırlamak amacıyla acil tedbirler almak zorunluydu. Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve hükümet ile yargıdaki ilgili kurumların sağladığı destek sayesinde görevi başarıyla tamamladık; teslim aldığımız kişilerin tamamı cezaevine yerleştirildi. Şu anda cezaevine ilişkin tüm ihtiyaçları ve korunmasına yönelik güvenlik gereçlerini temin etmiş bulunuyoruz.

Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde bir DEAŞ mensubu (AP)Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde bir DEAŞ mensubu (AP)

* ‘Tüm gereksinimler’ derken neyi kastediyorsunuz?

- Tutuklular şu anda klimalı, banyolu ve temizlik malzemeleri bulunan resmî cezaevlerinde tutuluyorlar. Günde üç öğün yemek yiyorlar ve profesyonel bir gardiyan ile soruşturmacı ekibi tarafından korunuyorlar. Adli kurumun kendilerine profesyonel bir şekilde davrandığını söyleyebilirim; bu yaklaşım büyük olasılıkla Suriye’deki durumdan farklı. Ayrıca mevcut koşulları, Irak’a nakledilmeden önceki durumlarına kıyasla daha iyi.

* Bu sayının eklenmesinden sonra cezaevlerinde baskı ve aşırı kalabalık oluşacak mı? Mahkûmlar nasıl dağıtılacak?

- Irak’ın geçtiği olağanüstü koşullar nedeniyle (önce bazı bölgelerin DEAŞ tarafından işgali, ondan önce El-Kaide ve diğer terörist çetelerin bombalı saldırıları ile organize suçlar) bakanlığı devraldığımız zaman, yani üç yıl önce, cezaevlerindeki doluluk oranı yüzde 300 civarındaydı. Sistematik bir plan hazırladık ve doluluk oranını, normal kapasitenin yüzde 25 üzerine çıkacak kadar düşürmeyi başardık.

Ancak 5 bin 704 mahkûmun tek seferde teslim alınması, doluluk oranını tekrar artırdı; çünkü yaklaşık altı bin mahkûm için cezaevi tesislerinin sağlanması, diğer cezaevlerine yük bindirmeyi gerektiriyor. Kuşkusuz bu durum doluluk oranını düşürme çabalarını etkiledi.

* Nereye yerleştirildiler?

- Onlar tek bir cezaevine yerleştirildi. Bu süreç karmaşık, çünkü sınıflandırılmaları, güvenlik açısından sağlam, hem güvenlik hem askeri hem de istihbari açıdan korunaklı bir cezaevine konmalarını gerektiriyor.

* Adalet Bakanlığı yalnızca hüküm giymiş kişilerle ilgilenirken, bu kişiler gözaltına alındıkları sırada nasıl oldu da tutuklandılar?

- Irak yasalarına göre, tutuklu tehlikeli olduğunda, hâkim onu kaçması mümkün olmayan veya kaçmasından endişe duyulan, korunması garanti edilebilecek güvenli bir yere yerleştirme yetkisine sahiptir. Bu istisnai bir durum değil, tamamen yasal bir uygulamadır. Bu kişiler mahkeme kararlarıyla tutuklanmış olup, tehlikeleri nedeniyle bu cezaevine yerleştirilmişlerdir ve burada başka mahkûmlar bulunmamakta.

* Bu yükle nasıl başa çıkıyorsunuz? Bu kadar çok sayıda mahkûm nasıl yönetiliyor?

- Bütün düzeylerde omuzlarımızda büyük bir yük var. Bu cezaevini yönetmek için insan kaynağı, altyapı, ek personel, korunma için askerî ve güvenlik güçleri, ayrıca 5 bin 704 mahkûmun barınma, beslenme ve hizmet ihtiyaçlarını karşılamak için giderler ve mali kaynaklar gerekmekte. Bu kolay veya basit bir iş değil; bu nedenle özellikle mali açıdan ciddi zorluklarla karşı karşıyayız. Ancak DMUK ile maliyetlerin paylaşılması konusunda iletişim halindeyiz ve kendileri bu konuda hazır olduklarını ifade ettiler.

* Bu dosya nasıl finanse ediliyor?

- DMUK ile bir anlayış ve iletişim söz konusu olup, kendileri mahkûmların barındırılmasıyla ilgili mali yükleri üstlenmeye, cezaevi altyapısı ve gereçlerini ve bazı güvenlik malzemelerini sağlamaya hazır olduklarını ifade ettiler. Biz de kapsamlı bir proje hazırlayıp DMUK’a ilettik ve şu anda yanıtlarını ve gerekli prosedürleri beklemekteyiz.

* Kaç soruşturma memuru mahkumların dosyalarını inceliyor?

- Yaklaşık 150 soruşturma memuru, binlerce mahkûmun dosyalarını hazırlıyor ve bu ağır bir sorumluluk gerektiriyor; bu süreçte, onları uzman personel ve danışmanlardan oluşan bir ekip destekliyor.

* Tutuklular nasıl sınıflandırılıyor?

- Elimizde tehlikeli teröristler bulunuyor; onları, mahkûmlarla ilgilenmede kabul edilmiş uluslararası standartlar ve güvenlik çerçeveleri doğrultusunda sınıflandırıyoruz. Yüksek riskli ve radikal düşünceli mahkûmlar, sıradan mahkûmlarla karıştırılamaz. Cezaevlerimiz, suç türüne, suçun tehlike düzeyine ve yaş gruplarına göre sınıflandırılmıştır.

* İçeride bir ayrılık veya isyan çıkma olasılığı ne kadar yüksek?

- Bu cezaevi sağlam bir şekilde korunmakta. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğim, ancak tesisin güvenliği sağlanmış olup hiçbir şekilde ihlal edilemez. Ayrıca içeride bir isyanın söz konusu olamayacağını belirtmek gerekir; çünkü Adalet Bakanlığı’nı destekleyen güvenlik birimleri tüm önlemleri profesyonel ve titiz bir şekilde almıştır, bu nedenle böyle bir durum gerçekleşemez.

* Hapishane içinde mahkûmların işleri nasıl yönetiliyor ve buranın terörist faaliyetler için potansiyel bir yuva haline gelmesini önlemek için ne gibi önlemler alıyorsunuz?

- Öncelikle kendi ülkeleriyle iletişim halindeyiz; geri gönderilmeleri, Irak’a karşı savaşmamış, Iraklıları öldürmemiş veya Irak içinde terör faaliyetlerine katılmamış olmaları şartına bağlı. Bu şartları taşımayanlar kendi ülkelerine iade edilmeyecek olsa da diğerlerinin geri gönderilmesi için çalışmalar sürmekte olup, DMUK bu sürecin hızlandırılması için bizimle iş birliği yapmakta.

Yönetim açısından, Adalet Bakanlığı bu alanda uzun bir deneyime sahip. Aynı sınıflamaya sahip diğer cezaevlerinde, Irak’ın DEAŞ’dan kurtarılan topraklarda yakalanan tehlikeli liderleri de kapsayan teröristler bulunmakta. Bu kişiler rehabilitasyon ve ıslah programlarına dahil edilmiş vaziyette.

‘Ilımlılık Programı’ adı verilen bir programımız, aşırıcı düşünceyi zihinsel, kültürel, sosyal, sportif ve sanatsal yollarla ortadan kaldırmayı, ayrıca meslek ve beceri eğitimi vermeyi amaçlamakta. Bu program büyük başarılar elde etmiş. Amacımız, onların burada geçici olarak bulunmaları; kalış süreleri boyunca, deneyimimiz ve programlarımız sayesinde, en tehlikeli terörist mahkûmlarla profesyonel bir şekilde ilgilenebiliyoruz.

Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde gözaltında tutulan DEAŞ üyeleri (AP)Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde gözaltında tutulan DEAŞ üyeleri (AP)

* Peki ya onları geri gönderme çabaları başarısız olursa? Bu kişiler uzun süre Irak hapishanelerinde kalırlarsa durum ne olacak?

- Ülkeler ve DMUK ile üzerinde anlaşılan, mahkûmların mümkün olan en kısa sürede geri gönderilmesi. Bu konuda açık bir koordinasyon mevcut olup, daha önce de belirttiğim gibi, Irak güvenlik güçlerine karşı savaşan veya Iraklılara karşı suç işleyenler bu kapsamın dışında tutulacak; bu kişiler yargılanacak ve Irak’ta kalacak.

* Vatandaşlarını geri almayı reddeden ülkeler var mı?

- Konu hâlâ başlangıç aşamasında ve girişimler de yeni başladı. DMUK ve ABD, mahkûmları kabul etmeleri için ülkeleri teşvik etmemiz konusunda bizimle iş birliği yapıyor. Çabalarımızı sürdürmekteyiz.

* DMUK neden DEAŞ tutuklularını Irak’a nakletti?

Bu işin siyasi bir boyutu olabilir; Adalet Bakanlığı’nın doğrudan müdahalesi yoktur. Ancak açıkça vurgulamak gerekir ki Irak’ın savunma ve güvenlik sistemi konusunda güven vardır, Irak DMUK içinde güvenilir ve etkili bir müttefiktir ve bu mahkûmları barındırmak için güvenilir bir sisteme sahiptir.


Şarku’l Avsat’a konuşan resmi kaynak: Suveyda’da gelecek hafta tutuklu ve esirlerin takası yapılacak

Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan resmi kaynak: Suveyda’da gelecek hafta tutuklu ve esirlerin takası yapılacak

Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)

Suriye resmi kaynakları, çoğunluğu Dürzi olan Suveyda vilayetinde konuşlu Ulusal Muhafızlar ile Suriye hükümeti arasında yürütülen görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ve taraflar arasında tutuklu ve esir değişimi yapılmasını öngören bir anlaşmanın önümüzdeki hafta tamamlanmasının beklendiğini bildirdi.

Suveyda Valiliği Medya İlişkileri Birimi Müdürü Kuteybe Azzam yaptığı kısa açıklamada, “Tutuklu ve esir değişimi konusundaki görüşmelerde ilerleme kaydedildi” ifadesini kullandı.

Azzam, anlaşmanın tamamlanacağı kesin tarihi belirtmedi, ancak değişim işleminin önümüzdeki hafta gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu söyledi. Takas esnasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) temsilcilerinin de hazır bulunacağını ifade eden Azzam, teslim alma ve teslim etme işlemlerine ilişkin düzenlemelerin şu anda yürütüldüğünü belirtti.

Görsel kaldırıldı.Geçtiğimiz ekim ayında Suveyda’da Dürzi gruplar ve Arap kabileleri arasında gerçekleştirilen takastan (Anadolu Ajansı – AA)

Azzam 19 Şubat’ta Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suriye hükümeti ile Ulusal Muhafızlar arasında esir değişimi anlaşmasına varmak amacıyla ABD aracılığıyla yürütülen dolaylı görüşmelerin sürdüğünü belirtmişti. O dönemde Azzam, görüşmelerin üçüncü taraf olarak ABD üzerinden dolaylı şekilde yürütüldüğünü kaydetmişti.

Raporlara göre, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, anlaşmanın tamamlanması için her iki taraftan da onay aldı. Anlaşma kapsamında, 2025 yazındaki olaylardan bu yana Adra Hapishanesi’nde tutulan 61 sivil serbest bırakılacak; karşılığında, Ulusal Muhafızlar tarafından Suveyda’da gözaltında tutulan 30 Savunma ve İçişleri bakanlıkları personeli teslim edilecek.

Görsel kaldırıldı.Şeyh Hikmet el-Hicri (AFP)

Gözlemcilere göre bu açıklama, Suriye hükümeti ile Şeyh Hikmet el-Hicri ve ona bağlı Ulusal Muhafızlar arasında aylardır süren siyasi çıkmazda bir gevşemeyi yansıtıyor. Söz konusu çıkmaz, Temmuz 2025’te yaşanan ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği kanlı çatışmalarla patlak veren Suveyda kriziyle bağlantılı. O dönemde Dürzi silahlı gruplar ile Bedevi aşiretleri ve Suriye güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanmış, İsrail ise Dürzileri koruma gerekçesiyle askeri müdahalede bulunmuştu.

Temmuz 2025 olaylarında gözaltına alınan tüm kişilerin serbest bırakılması, eylül ayında Şam’dan ABD ve Ürdün desteğiyle açıklanan ‘yol haritasının’ maddelerinden biri olarak öne çıkıyor. Ancak yol haritası ve krizle ilgili tartışmalar son dönemde gündemden düşmüş durumda.