Filistinlilerin "transferi" veya sınır dışı edilmesi fikri, siyasi Siyonizm'in babalarıyla başladı

İsrail, 52 yıl önce binlerce Gazzeliyi Sina'nın kuzeyine sürmek için gizli bir plan geliştirdi

Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
TT

Filistinlilerin "transferi" veya sınır dışı edilmesi fikri, siyasi Siyonizm'in babalarıyla başladı

Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken

Sevsan Mehanna 

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi geçen 18 Ekim'de Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilerin Sina'ya tehcir edilmesine karşı uyarıda bulundu.

Filistinlilerin Gazze'den Mısır'a göçe zorlanmasının ve ardından Batı Şeria'dan Ürdün'e sürülmesini takip edeceğini belirterek, ülkesinin 'Filistin meselesinin tasfiyesini' reddettiğini ve bunun 'son derece tehlikeli' bir durum olduğunu vurguladı.

Sisi, "Gazze'de şu anda yaşananlar Hamas'a karşı bir eylem değil, sivilleri Mısır'a sığınmaya ve göç etmeye zorlamak için bir girişimdir. Eğer göçe zorlama fikri varsa, Filistinliler neden Necef'e (Negev) taşınmasın?" dedi.

Diğer yandan Şarku'l Avsat gazetesi, yaklaşan bir savaştan yararlanarak yüz binlerce Filistinliyi tahliye etme planını ortaya çıkardı.

İsrail'de iktidardaki Likud Partisi'nin liderlerinden Amir Weitmann, partinin Liberaller kanadının başkanı olarak, mevcut savaşı, Gazze sakinlerini Sina'daki bir çadır kentine değil, Mısır'ın kalbine, Kahire ve diğer şehirlere sürmek için kullanmayı içeren bir proje sundu.

Binyamin Netanyahu hükümetini, tıpkı 1967 savaşından sonra aptal İsrail liderlerinin yaptığı gibi bu fırsatı kaçırmamaları konusunda uyaran Weitmann, projeyi İtalyan ekonomist Marcello De Monte ile birlikte hazırladı.

Proje, Netanyahu hükümetinin Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı Meir Ben-Shabbat başkanlığındaki Misgav Ulusal Güvenlik ve Siyonist Strateji Enstitüsü tarafından yayımlandı.

İngiliz BBC ağının 30 Ekim'de yayınladığı bir raporda, raporun yazarının gördüğü gizli İngiliz belgelerinden alıntı yapılıyor: İsrail'in 52 yıl önce binlerce Filistinliyi Gazze'den Kuzey Sina'ya sürmek için gizli bir plan geliştirdiğini ve bunun İsrail ordusunun Haziran 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Suriye'nin Golan Tepeleri ile birlikte Gazze'yi işgal etmesinden sonra gerçekleştiğini söylüyor. O dönemde Gazze, İsrail için güvenlik tehdidi haline gelmişti ve aşırı kalabalık mülteci kampları, işgal karşıtı direnişin merkezleri haline geldi ve işgalci güçlere ve işbirlikçilerine karşı operasyonlar başlatıldı.

Filistinlileri sınır dışı etme veya 'transfer' fikri Siyonizm'in ilk babalarından beri ortalıkta dolaşıyor

1991 yazında Filistin Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan 'Sürgün'ün Siyonist Tasavvuru: Genel Tarihsel Bir Bakış' başlıklı çalışmada, akademisyen ve Filistinli-İngiliz tarihçi Nur Masalha, "Likud ve aşırı sağ çevrelerde, bu çevrelerin yerleşim kurmayı ve İsrail'e katmayı planladığı işgal altındaki topraklardan Arapların 'sürgününü' talep etme eğilimi yaygındır. Likud siyasetçileri, milletvekilleri ve bakanları Meir Kohen, Michael Dekel ve Ariel Şaron gibi bazıları, İşçi Partisi'nin ikiyüzlülüğü ve riyakârlığı nedeniyle büyük üzüntü duyuyor. 1976 savaşında işgal altındaki topraklardan Filistinlilerin tahliye edilememesinden dolayı hata işlendiğini söylüyorlar. Bu politikacılara göre, İşçi Partisi 1948'de Ben-Gurion, Yitzhak Rabin ve Yigal Allon'un uyguladığı politikayla tutarlı hareket etseydi, 'nüfus sorunu' olarak nitelendirdikleri Arap varlığının önlenmesi mümkün olurdu" değerlendirmesi yer alıyor. 

BBC'nin yukarıda bahsedilen raporunda İngilizlerin tahminlerine göre İsrail Gazze'yi işgal ettiğinde, bölgede 200 bin diğer Filistin bölgelerinden gelen mülteci vardı ve 150 bini de Filistinli yerli sakinlerdi.

Bunlar Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve İş Ajansı (UNRWA) tarafından destekleniyordu.

Tarihçi Masalha'nın belirttiği gibi, 'sürgün çözümü' konusunda öne sürülen öneriler, İsrail kamuoyunda, Filistinli mücadelenin işgalin sona ermesi ve iki devletli çözüme dayalı ulusal bağımsızlığın sağlanması için büyümesi ile birlikte geniş bir tartışma başlattı.

Çalışma, Filistinli nüfusun 'nakli' (transfer) fikrinin, (çalışma yayınladığında Knesset'te iki sandalye sahibi olan bir partinin başı olan) Rehavam Ze'evi'ye göre yalnızca Filistinlilerin toplu olarak işgal altındaki topraklardan tahliye edilmesini içeren bir planı içerdiğine işaret ediyor.

Bu kavram, Siyonizm'de o kadar köklüdür ki, ortadan kalkma umudu çok azdır. Fikir, Siyonist bakış açısının 'İsrail topraklarının Yahudilerin kalıtsal hakkı olduğu' ve Filistinli Araplar değil yalnızca Yahudilere ait olduğu şeklindeki temeline dayanıyor.

Bu, çoğu İsrail Yahudi'si tarafından benimsenen bir fikir. Doğal olarak Arapların 'yabancılar' olduğu veya İsrail/Filistin topraklarının Yahudiliği ve Yahudi egemenliğinin tekliğini kabul etmeleri ya da gitmeleri gerektiği sonucuna varıyor.

Araştırma, bu 'sürgün' talebinin, Filistin'de Siyonist yerleşimciliğin başlangıcına ve Siyonist siyasetin ortaya çıkışına kadar uzandığını belirtiyor.

Theodor Herzl'in (Yahudi devletinin manevi babası) günlerinden beri, Yahudi göçü ve Filistin'in Yahudiler tarafından yerleşim altına alınması devam ediyor.

Bu, Filistin topraklarının Araplardan Yahudilere tamamen devredilmesi ve ülkenin yeniden şekillendirilmesi ve Arap özelliklerinden arındırılması anlamına geliyor.

Bu da nihayetinde Siyonist/Yahudi bir devletin kurulmasına yol açtı. Bütün bu fikir ve eylemler, Siyonist liderliğin düşünce ve pratiğindeki 'sürgün' fikriyle iç içedir. 

İsrail'de (Filistin ve komşu topraklarda) Yahudi çoğunluğu oluşturma fikri, homojen bir Yahudi devleti kurma fikriyle bağlantılı bir düşüncedir.

Siyonist liderlik, 'Filistin'deki ulusal haklar, yalnızca Yahudi halkına aittir' doktrinini yaymaya çalıştı ve 'Arap nüfus sorunu' olarak gördüğü probleme çözümler aramaya başladı.

Yerel Filistinli Arap nüfusunu taşıma ve yerinden etme ilkesinin entelektüel çerçevesi, Filistin'in nüfus, etnik ve dinsel gerçekliğini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir kültürel şovenizm ideolojisiyle yakından bağlantılıydı.

Bu, 1948 yılına kadar çoğunlukla başka bir halkların yaşadığı bir ülkeyi, tek bir din olan Yahudi bir devlete dönüştürmeyi amaçlıyordu.

1948'de Celile'deki köylerinden kaçan Filistinli aileler yürüyerek Lübnan'a doğru (Keystone)
1948'de Celile'deki köylerinden kaçan Filistinli aileler yürüyerek Lübnan'a doğru (Keystone)

Yahudi asıllı İngiliz yazar ve sürgün fikrinin tutkulu destekçisi Israel Zangwill, 'Filistin, toprağı olmayan halk için halkı olmayan bir toprak' sloganını yaygınlaştırdı.

Gezgin Lord Lindsay 1838'de yayımlanan "Mısır, Edom ve Kutsal Topraklar Hakkında Mektuplar" adlı kitabında, "Filistin topraklarının kısırlığı ve çöküşü, toprağı vuran bir lanet yüzünden değil, basitçe 'eski sakinlerinin yokluğundan' kaynaklanıyordu" ifadelerine yer verdi.

Lindsay, Tanrı'nın iradesinin, 'yasal mirasçıların' dönüşünü engellememek için mevcut nüfusun çok fazla olmamasını istediğine inanıyordu.

Filistinli yazar ve araştırmacı Ahmed el-Debş, Lindsay'in inancına göre "eskiden verimli olan toprak, sadece sürgündeki çocuklarının geri dönmesini ve tarımsal kapasitelerine uygun sanayinin uygulanmasını bekliyordu. Böylece tekrar kalkınacak, tam bir refah ve lüks içinde olacak ve Süleyman Peygamber'in günlerinde olduğu gibi geri dönecek."

 'Boş ülke' fikri, daha sonra Dünya Siyonist Kongresi'nin başkanı olacak olan Chaim Weizmann tarafından da 1914'te yaptığı bir konuşmada dile getirilmişti.

Filistin asıllı İngiliz tarihçi Nur Masalha'ya göre, "En önemlisi, Weizmann'ın Yahudi Ajansı Yerleşim Departmanı başkanı Arthur Robin'e, kendisinin (Weizmann) 1917'de Balfour Deklarasyonunu nasıl elde ettiğine dair anlattığı anekdottur.

Robin, Filistinli Araplar hakkındaki fikirlerini sorduğunda Weizman şöyle cevap verdi:

İngilizler bize birkaç yüz bin siyah insan olduğunu söylediler, bunların hiçbir değeri yok.

Masalha, 'Tarihte Dört Bin Yıl' başlıklı kitabında İngilizcedeki 'zenci' (Nigger) kelimesinin 'doğrudan siyahlara ve Afrikalılara yönelik beyaz ırkçı bir hakaret' olduğunu söylüyor.

Aşağılayıcı içeriğin, İngiliz beyazların Tevrat'tan aldığı ve günlük konuşmalarda yaygınlaştırdığı başka bir aşağılayıcı İngilizce kelime olan 'Filistin'i çağrıştırdığına' işaret ediyor.

Arap topraklarını ele geçirme hamlesiyle ilgili olarak sürgün 'fikrinin tohumlarının' Siyonizm'in ilk günlerinden itibaren filizlendiğinin bir kanıtı olarak, Siyonist siyasi düşüncenin kurucusu Herzl, Siyonist hareketin gelecekteki temsilcisi olarak gördüğü siyasi örgüte verdiği isim olan 'Yahudi Birliği' durumundan 'devlet' durumuna geçiş düşüncesiyle ilgili 12 Haziran 1895 tarihli günlüğünde şunları yazdı:

Belirlenen topraklardaki özel mülkleri satın alırken nazik davranmalıyız. Yoksul nüfusu sınırın dışına çıkarmak için geçiş yaptıkları ülkelerde onlara iş bularak teşvik etmeye çalışacağız. Onları kendi ülkemizde çalıştırmaktan kesinlikle kaçınacağız. Mülk edinme ve yoksulları uzaklaştırma işlemleri, en büyük dikkat ve özenle yapılmalıdır.

Bazı kaynaklara göre Herzl, Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid'e mali bir anlaşma teklif etti ve "Filistin bizim unutamayacağımız tarihi vatanımızdır... Eğer Sultan bize Filistin'i verirse, bunun karşılığında Türkiye'nin tüm mali yönetimini biz üstleniriz." 

Herzl önerisinde yalnız değildi, gelecekteki Siyonist tekliflerin bir modelini oluşturdu. Diğer 'kurucu babalar' da benzer teklifler sundu.

O dönemde bu fikirler genellikle 'Arapların Arap ülkelerine toplu göçü' veya 'İsrailli toprak edinimi tarafından teşvik edilecek barışçıl göç' gibi yumuşak ifadelerle dile getirildi.

Ancak, Filistinli Arapları yerinden etme çağrıları da yapıldı. Bunlar, Herzl'in ilk yardımcılarından ve İngiltere'deki Siyonist hareketin örgütlenmesinde en hevesli isimlerden biri olan Zangwill gibi önde gelen Siyonistlerden geldi.

Zangwill, 1897'de Filistin'i ziyaret etti ve Filistinli Arapların gerçekliğini gördü. 7 yıl sonra, Manchester'da yaptığı bir konuşmada, zorunlu göç seçeneğinden yana tutumunu açıkladı.

Kudüs vilayetinin nüfus yoğunluğunun ABD'nin iki katı olduğunu, her metrekareye 52 kişinin düştüğünü, Yahudilerin ise bu sayının dörtte birini bile oluşturmadığını söyledi.

Bu nedenle, "Ya atalarımız gibi kılıç zoruyla, egemen olan Arap kabileleri çıkaracağız ya da çoğu yüzyıllardır bizi küçümseyen Müslümanlardan oluşan çok sayıda yabancı nüfusun varlığıyla mücadele edeceğiz" dedi.

Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Hahambaşısı, Theodor Herzl'in 'Yahudi Devleti' adlı kitabında dile getirdiği fikirleri araştırmak için 1897'de İsviçre'nin Basel şehrinde düzenlenen Birinci Siyonist Kongresi'nden sonra Filistin'e iki temsilci gönderdi.

Bu temsilciler, Filistin'de yaptıkları araştırmanın ardından, "Gelin, yani Filistin güzel ama başka biriyle evlidir" şeklinde bir telgraf gönderdiler.

İsrailli tarihçi Avi Shlaim, 'Demir Duvar - İsrail ve Arap Dünyası' isimi kitabında bu telgrafın, Siyonist hareketin temel sorununu ortaya koyduğunu belirtiyor.

Bu sorun, 'Yahudilerin bir devlet kurmayı planladığı topraklarda yaşayan Araplar' olarak tanımlanıyor.

Görüldüğü üzere, Yahudilerin 'İsrail topraklarında' bir ulus olarak yaşama hakkı fikri, Herzl'in siyasi Siyonist akımının ortaya çıkmasından önce, Siyonizm'in kurucu babalarından birçoğu tarafından ileri sürülmüş.

Bunlardan biri de işçi Siyonizm'inin kurucularından Alman Yahudi Moses Hess'tir. Hess, Yahudi ulusunun yeniden doğuşunu savunan ilk kişilerden biriydi ve şöyle demişti:

Yahudi ulusunu yeniden hayata döndürmek için, önce ulusumuzun siyasi diriliş fikrini canlı tutmalıyız ve bu umudu, ikinci kez derin bir uykuya dalmışken uyandırmalıyız. Doğu'daki siyasi koşullar, Yahudi devletlerinin yeniden dirilişinin organize edilmesine izin verecek kadar olgunlaştığında, bu dönüş, atalarımızın topraklarında koloniler kurarak gerçekleşecektir.

"İsrail'in kutsal terörü"

İsrail'in eski başbakanı Moşe Şaret'in anıları, 1955 yılında İsrail liderlerinin "Gazze'nin işgali hiçbir güvenlik sorununu çözmeyeceğini ve İsrail'in herhangi bir Arap tarafıyla savaş çıkararak bir derece gerginlik sağlamaya dayanan güç ilkesine" dayandığını ortaya koyuyor.

İsrailli yazar Livia Rokach, Şaret'in anıları üzerine yaptığı çalışmada, "Arap tehdidi, İsrail'in iç nedenlerle uydurduğu bir efsanedir ve Arap rejimleri her zaman İsrail'in yeni bir savaş için hazırlıklı olmasından korkmalarına rağmen, bunu tamamen inkar edemediler" ifadelerini kullandı.

Reuters'e göre Rokach, Şaret'in ifadesiyle Gazze ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nın işgali, 'tehlikeler yaratarak ve savaşlar icat ederek' varlığını sürdürme gücünü alan İsrail liderlerinin 'gündeminde' olduğunu da sözlerine ekledi.

Rokach, 'Moşe Şaret'in Anılarından İsrail'in Kutsal Terörizmi' adlı kitabında, İsrail'in güvenliğinin, 'Filistin halkının kendi topraklarında kaderini tayin etme hakkını' reddetmenin resmi bir gerekçesi olarak kaldığını ve bu gerekçenin, İsrail'in uluslararası kararları ihlal etmesinin meşru bir açıklaması olarak kabul edildiğini belirtiyor.

Rokach, 'İsrailli katiller' olarak adlandırdığı kişilerin 'kovma ve soykırım' politikası uyguladığını ve Yahudi canlarını feda etmekten çekinmediğini, böylece gelecek misilleme operasyonlarını haklı çıkaracak bir derece provokasyon sağladığını söylüyor.

İsrailli yazara göre, Şaret'in ailesi, günlüklerinin yayınlanmasını önlemek için 'muazzam baskılara' maruz kaldı.

'Siyonist liderler' Şaret ve Ben-Gurion arasında, İsrail'in komşularını askeri bir çatışmaya sürüklemek için 'sürekli taciz eylemlerine' karşı çıkan Şaret'in 1956'da hükümetten 'kovulmasına' yol açan bir çatışma vardı.

Şaret, bu liderlerin 'suçlu ve megaloman siyasi ve askeri liderlik planını' gerçekleştirmek için kendi muhalif varlığını tasfiye etmelerinin gerekli olduğuna inanıyordu.

Şaret, 1953 yılının ekim ayında İsrail liderlerinin Sina Yarımadası'nı işgal etmeye hazır olduklarını, ancak Mısırlıların işgali 'kışkırtıcı bir meydan okumayla' kolaylaştırmadıkları için hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyor.

Şaret, İsrail liderlerinin 'korkunç bir katliam' gerçekleştirdiklerine, dünyayı ilk olaydan uzaklaştırmak için sonraki heyecan verici bir operasyon icat ettiklerini söylüyor.

Manda süresi

Akademisyen Nur Masalha'ya göre, Filistinlilerin nüfus ve ulusal sorunlarının çözümü Filistin dışında ve daha geniş Arap dünyası içinde aranmalıydı.

Siyonist liderlik, Balfour Deklarasyonu ve İngiliz işgalinden sonra, Filistinli Yahudi nüfusu olan Yişuv'un çıkarları ile de güçlü ulusal özlemlere sahip olan yerli halk arasındaki çelişkiyi aşmaya çalıştı.

Siyonist liderler, İngilizlerle bağlantıya dayalı bir politika benimsediler ve Filistin'deki 'Arap nüfus sorununu' çözmek için Arap ülkelerine transfer yoluyla bir çözüm bulmak için İngiliz yetkililerle görüşmeler yaptılar.

Ayrıca, kurulacak Yahudi devletinden Filistinlilerin çıkarılıp Arap dünyasında yeniden yerleştirilmesi gerektiği fikri, 1930'lar ve 1940'lardaki Siyonist göçe zorlama planlarının temelini oluşturuyordu.

1920'lerin sonları ve özellikle 30'ların ortalarından itibaren baskın işçi partileri, Filistinli direnişin Yahudi göçü ve Siyonist yerleşim karşıtı tırmanışı üzerine yeniden değerlendirmeye başladı.

Bu direniş, 1936-1939'da zirveye ulaşan köylü tabanlı bir isyanla ifade edildi. Yişuv'a bağlı askeri güç olan Haganah'ın güçlendirilmesi, liderliğin giderek artan bir şekilde Arap nüfus sorununun köklü Siyonist çözümünün, yalnızca askeri güç konumundan ve Arap Filistin'de ekonomik, askeri ve yerleşimci bir gerçeklik kurulmasıyla sağlanabileceğine olan inancını besledi.

Bu nedenle, çözüm, yerli halkla anlaşma yoluyla değil, tehcirin gerçek hale geleceği bir askeri zaferle aranmalıydı.

Weizmann sürgün planı 1930

1930 yılında Chaim Weizmann, 'toprak' ve 'Arap nüfusu' sorunlarına 'köklü çözüm' bulma çabasında bir adım daha ileri gitti ve bazı İngiliz bakanlar ve yetkililerle özel görüşmelerde Arapları göçe zorlama planını sundu.

Sömürge Bakanlığı'na sunulan Weizmann planı, Filistinli Yahudi sermaye sahiplerinden toplanacak bir milyon Filistin lirası kredi verilmesini ve bu kredinin, Doğu Ürdün'deki Abdullah Emirliği'nde Filistinli köylü topluluklarının yerleştirilmesi için kullanılmasını öneriyordu.

Ancak, İngiliz Koloni Bakanı Lord Passfield, Filistinlilerin Siyonizm'e karşı ulusal muhalefetinin ne kadar güçlü olduğunu giderek daha fazla anladığı için projeyi hızla reddetti.

Ardından, Ramsay MacDonald başkanlığındaki İngiliz hükümeti de projeyi reddetti.

Yişuv'un 1936'dan itibaren sunduğu sürgün planları

Nur Masalha, İngiliz Kraliyet Komisyonu tarafından sunulan Arapları göçe zorlama önerilerinin, Yahudi Ajansı'nın önde gelen liderlerinden, David Ben-Gurion, Moşe Şaret ve Chaim Weizmann gibi isimler tarafından gizlice verildiğine dair güçlü kanıtlar olduğuna inanıyor.

Çünkü Arapları yerinden etme fikri, Yahudi Ajansı liderlerinin komisyonun müzakereleri sırasındaki en önemli önceliklerinden biriydi.

Hatta bazı liderler bu fikri, Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak için Arap nüfusunu azaltmanın bir yolu olarak görüyorlardı.

Ben-Gurion, zorla yerinden etme fikrine büyük önem veriyordu. 12 Temmuz 1937 tarihli günlüğünde, "Önerilen Yahudi devletinin vadilerinden Arapların zorla yerinden edilmesi, bize hiç sahip olmadığımız bir şey verebilir: Arap nüfusundan arındırılmış bir Celile. Taşınmayı uygulamak için kendimizi hazırlamalıyız" diye yazdı.

Ben-Gurion ayrıca, Filistinli Arapların çok azının Doğu Ürdün'e 'kendi isteğiyle' taşınmaya istekli olduğuna inanıyordu.

Ancak, 'zorlayıcı' maddelerin gelecekte uygulanması gerekiyordu. 5 Ekim 1937'de 16 yaşındaki oğlu Amos'a yazdığı önemli mektupta, "Arapları kovmalı ve yerlerini ele geçirmeliyiz... Necef ve Doğu Ürdün'deki Negev ve Ürdün'deki Arapların mülklerini ellerinden almak değil, gücümüz olduğunda bu yerlere yerleşme hakkımızı garanti altına almak için gerekirse zor kullanarak" diye yazdı. 

1948 Savaşı

1948 Savaşı sırasında, Haganah ve İsrail Ordusu'nun tehcir/kovma politikası, yazılı bir programdan ziyade bir inanç ve kararlılıktan kaynaklanıyordu.

Bu politika, 1930'lar ve 1940'lardaki tehcir planlarından ve ayrıca, Yahudi devleti oluşturmayı amaçlayan bazı içselleştirilmiş Siyonist ilkelerden ve varsayımlardan türedi.

İsrail ordusu devriyeleri, 1971'de Şeridi'ndeki işgale karşı gerilla operasyonları karşısında Gazze sokaklarında dolaşıyor (İsrail Ordusu)
İsrail ordusu devriyeleri, 1971'de Şeridi'ndeki işgale karşı gerilla operasyonları karşısında Gazze sokaklarında dolaşıyor (İsrail Ordusu)

Bu politika, siyasi ve askeri faktörlerin yanı sıra, küresel diplomatik durum gibi pragmatik hususlardan da etkilendi.

Ancak, tehcir doktrini 1948'de kapsamlı bir şekilde uygulanmadı ve tehcir politikası, kalan küçük Arap azınlığını (özellikle Celile ve daha sonra Küçük Üçgen'de) temizlemede başarısız oldu.

Pragmatik İsrail liderliği, yeni kurulan Yahudi devletinden üçte iki milyon Filistinliyi çıkarmayı başardı (bu Arapların, orada kalmalarına izin verilseydi, devletin çoğunluğunu oluşturacakları açıktır).

İsrail hükümetine 26 Ekim 1948'de sunulan Üçüncü Tehcir Komitesi'nin tavsiyesine göre, Hayfa gibi karmaşık şehirlerde Arapların nüfusu yüzde 15'i geçmemelidir.

Ayrıca, 1949'da 130 bin kişi olan küçük Arap azınlığının, genişletilmiş Yahudi devleti sınırları içinde kalması, pragmatik İşçi Partisi liderliğine göre Siyonist projeye herhangi bir tehdit oluşturmaz.

İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra

1950'lerin başında, İsrail'in iktidardaki ve baskın siyasi gücü olan Mapai Partisi, Yahudi devletinde yaşayan Arapların gerçekliğini kavramak zorunda kaldı.

Parti, azınlık Araplarla başa çıkmak için sunulan seçenekleri tartıştı. İki temel eğilim vardı. İlk eğilim, bir şekilde Araplardan kurtulmayı amaçlıyordu.

Bu eğilimi, İsrail Devleti'nin ikinci başkanı Yitzhak Ben-Zvi ve Yahudi Milli Fonu'ndan Yosef Weitz temsil ediyordu.

Bu iki lider, 1930'ların ikinci yarısından beri en büyük tehcir savunucularındandı ve bu olasılığı destekliyorlardı.

Ancak, her ikisi de barış zamanında toplu sürgünün gerçekçi olmadığını ve hükümetin Arapların devlete 'bağlılığını' elde etmeye çalışması gerektiğini düşünüyordu.

Ancak, 'bazı sadakatsiz Araplar tespit edilirse, bu bize onlarla farklı bir şekilde, onları sürerek başa çıkma fırsatı verecektir' diye düşünüyorlardı.

Histadrut (İsrail İşçi Sendikaları Federasyonu) Arap Dairesi Başkanı R. Barakat da benzer görüşleri ifade ediyordu.

Ancak ikinci eğilim, İsrail'de kalan Arapların kalmaya kararlı olduklarını fark etti. Bu nedenle, bu görüşe sahip olanlar, kısa vadede, bu azınlıkla başa çıkmada 'güvenlik' yönünü diğer tüm hususlardan üstün tutmak gerektiğine inanıyorlardı.

1950'lerin başlarında, Başbakan David Ben-Gurion, Dışişleri Bakanı Moşe Şaret ve Yahudi Milli Fonu'ndan Yosef Weitz, 'Gali'deki Hıristiyan Arapları Güney Amerika'ya sürme' projesini görüşmek ve onaylamak için birlikte çalıştılar.

Weitz, bu proje için Kasım 1951'de Arjantin'e gönderildi. Görünüşe göre bu proje Weitz, Filistinli Hıristiyanları Arjantin'e göç etmeye ikna edememesi ve İsrailli yetkililerin İsrail vatandaşlarına karşı bariz zorlayıcı tedbirler kullanmaktan kaçınması nedeniyle başarısız oldu.

1950'lerin ortalarında, İsrail makamları, Filistinli mültecileri Libya'ya yerleştirmeyi amaçlayan bir tehcir planı hazırladı.

Plan, üst düzey bir komitenin gayri resmi toplantılarında tartışıldı. Görünüşe göre bu dördüncü 'tehcir' komitesi, İsrail'den Libya'ya birkaç yüz Filistinlinin sınır dışı edilmesine yol açtı.

Bu, özellikle yetkililerin şeflerine rüşvet verdiği bazı yoksul kabilelerden gelen Filistinlilerden oluşuyor. Bu komite, Süveyş Kanalı Krizi'nden sonra feshedildi.

1967 Savaşı sonrası

İsrail'in 1967 Savaşı'nda kazandığı zafer ve Filistin'in geri kalanını işgali, tehcir fikrinin yeniden canlanmasına katkıda bulundu.

1967 zaferinden sonra, 'Erez Yisrael' (İsrail Toprakları) kavramı, sadece muhafazakar Herut (daha sonra Likud oldu) kampına özgü olmaktan çıktı, tüm ana Siyonist partilere, hatta pragmatikliği ile bilinen İşçi Partisi'ne kadar yayıldı.

Yayılmacı eğilim, savaştan hemen sonra kurulan ve tüm "kurtarılmış" topraklara yerleşmeyi amaçlayan Tüm İsrail Toprakları hareketinde ifadesini buldu ve ilhak yönündeki bu eğilim, tüm İsrail parti sınırlarını aştı.

Masalha, 'Tam İsrail'in savunucularının çoğunun Filistinlileri, en azından Batı Şeria ve Gazze halkını sürmek istediğini belirtiyor.

'Gush Emunim' yerleşim hareketinin medya departmanı tarafından yayınlanan 'Hükümetimizin Gerçekçi Politikası' başlıklı bir makalede, 'Tam İsrail Hareketi'nin önde gelen liderlerinden biri olan Israel Shep-Eldad, Filistinlilerin geçmişte Kenanlılarla yaşadıkları aynı çıkmazla karşı karşıya olduklarını belirtti.

Filistinlilerin seçmek zorunda kalacakları seçeneğin, ana vatanlarından göç etmek olduğunu ve bunun siyasi Siyonizm için yeni olmadığını ifade etti.

Eldad'a göre, Yahudi ahlakı, savaş zamanı hariç, tek seferde toplu sürgünü yasaklasa da en iyi yol, 'özgür topraklarda' ekonomik zorluklar yaratarak, Arapları geniş çaplı göçe teşvik ediyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran savaşı Mısır ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğini hızlandırıyor... İsrail endişeli

Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye, Erdoğan'ın geçen şubat ayında Kahire'ye yaptığı ziyaret sırasında askeri işbirliği anlaşması imzaladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Hişam el-Meyani

Mısır ile Türkiye arasındaki yakınlaşmanın, özellikle İran savaşı ve bölgede yaşanan istikrarsızlıkların gölgesinde askeri iş birliği alanında giderek güçlendiği değerlendiriliyor. Bu durum, İsrail'de de dikkatle izlenirken, bazı İsrailli çevreler Kahire ile Ankara arasındaki artan askeri koordinasyonun "bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek silah anlaşmalarını da kapsayabileceği" yönünde uyarılarda bulunuyor.

Mısırlı uzmanlar ve emekli askerî yetkililer ise iki ülke arasındaki iş birliğinin saldırı amaçlı değil, savunma odaklı olduğunu ve İran savaşı sonrasında ortaya çıkan bölgesel değişimlere karşı güç dengelerini korumayı hedeflediğini belirtiyor.

İsrail'in Maariv gazetesi, ABD istihbaratının, Mısır ve Türkiye'nin geniş kapsamlı bir askerî iş birliğini sessiz şekilde geliştirdiğine dair olağan dışı faaliyetler tespit ettiğini öne sürdü. Gazetenin pazar günü yayımladığı haberde, bu iş birliğinin bölgedeki güç dengelerini etkileyebilecek silah anlaşmalarını içerebileceği ifade edildi.

Haberde, İsrail'in en büyük endişelerinden birinin Mısır Sahil Güvenliği veya Türk hava savunma sistemleriyle ilgili bir güvenlik anlaşmasının hayata geçirilmesi olduğu belirtilirken, bu konuda ileri düzey görüşmeler yürütüldüğünü doğrulayan resmi bir açıklamanın bulunmadığı vurgulandı.

Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)Birkaç ay önce Mısır ve Türkiye arasında yapılan ortak askeri tatbikatlardan, (Mısır askeri sözcüsü)

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Emekli Tümgeneral Muhammed Abdülvahid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Mısır ile Türkiye arasında birçok alanda yakınlaşma yaşandığını belirterek şunları söyledi:

"İki ülke arasında bir tür ortaklık söz konusu. Askerî alanda özellikle Türk insansız hava araçları (İHA), ortak eğitim faaliyetleri ve savunma sanayii iş birliği öne çıkıyor. Ayrıca yerli ihtiyaçları karşılamak ve bölgesel pazarlara yönelik satış yapmak amacıyla ortak askerî ürün geliştirme yönünde de bir eğilim bulunuyor."

Abdülvahid, iki ülke arasındaki savunma amaçlı askerî anlaşmaların bölgesel güç dengelerini korumaya yönelik olduğunu belirterek, "Özellikle İran savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni koşullarda, ABD'nin Ortadoğu'daki güç dengesini İsrail lehine şekillendirme çabalarına karşı bir denge oluşturulmak isteniyor" dedi.

Mısır ile Türkiye arasındaki askerî iş birliği, 2023 yılında diplomatik ilişkilerin tam anlamıyla yeniden tesis edilmesi ve karşılıklı devlet başkanı ziyaretlerinin ardından belirgin şekilde ivme kazandı. Bu süreçte savunma sanayii alanındaki iş birliği de gelişti; iki ülke "Dostluk Denizi" ortak tatbikatlarını yeniden başlatırken, İHA’ların ortak üretimi konusunda anlaşmaya vardı. Ayrıca Mısır, Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı projesi KAAN'a katıldı.

Türk savunma sanayiinin önde gelen ürünlerinden Bayraktar İHA'larının modelleri, Kahire'de düzenlenen IDEX 2025 Savunma Sanayii Fuarı'nda sergilenirken, araç ve mühimmatların üzerinde Mısır bayrağı yer aldı.

Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)Mısır ve Türkiye arasında ilk üst düzey askeri görüşme geçen yıl Ankara'da gerçekleştirildi (Türkiye Savunma Bakanlığı)

Geçen yıl Ankara'da iki ülke arasında ilk üst düzey askerî toplantı gerçekleştirilirken, ağustos ayında Mısır ve Türkiye dikey iniş-kalkış yapabilen İHA’ların ortak üretimine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Ayrıca Türk savunma şirketi HAVELSAN ile Mısır'ın Kadir Fabrikası arasındaki iş birliği kapsamında insansız kara araçlarının (İKA) üretimine başlandı.

Mısırlı uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen Beşir Abdülfettah da iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçladığını belirterek, "Her iki ülke de gelişmiş silah sistemlerine erişimde çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor" dedi.

Abdülfettah, "Mısır ve Türkiye, uluslararası baskılara karşı savunma sanayiinde yerli üretime yönelmek istiyor. Ortak askerî tatbikatlar da aynı hedefe hizmet ediyor" değerlendirmesinde bulundu.

Şubat ayında Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kahire'de bir araya geldiği ziyarette iki ülke arasında askerî iş birliği anlaşması imzalanmıştı.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bazı haberlerde, Mısır-Türkiye iş birliğinin gelecekte başka ülkelerin de katılımıyla bir "Arap-İslam askerî ittifakına" dönüşebileceği yönündeki kaygılara dikkat çekildi.

Türkiye'nin mayıs ayı sonunda ortaya attığı bölgesel istikrar platformu önerisi de bu tartışmaların devamı olarak değerlendiriliyor. Ankara'nın önerdiği yapıda Türkiye'nin yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Körfez ülkelerinin yer alması, belirli şartlar altında İran ve İsrail'in de platforma katılabilmesi öngörülüyor.

Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)Mısır Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz şubat ayında Türk mevkidaşını kabul etti (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Dönemin açıklamalarında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, tüm bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü, egemenlik ve karşılıklı güvenlik ilkelerine bağlı kalacağı daha geniş kapsamlı bir "bölgesel istikrar vizyonuna" ihtiyaç olduğunu vurgulamıştı.

Ulusal güvenlik uzmanı Abdülvahid, Mısır'ın böyle bir girişime olumlu yaklaşacağını ve aktif rol üstlenebileceğini belirterek, "Fiilen bu yapı zaten mevcut. Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Pakistan arasında düzenli olarak toplanan dörtlü mekanizma bulunuyor. Bu mekanizma, bölgesel barışın güçlendirilmesi ve son dönemde ABD ile İran arasındaki müzakerelerin ilerletilmesi gibi konularda rol oynuyor" ifadelerini kullandı.

Beşir Abdülfettah ise bölgesel platform fikrinin son derece önemli olduğunu belirterek, "Avrupa ve Asya'da bölgesel güvenlik ve iş birliği mekanizmaları bulunurken, Ortadoğu'da benzer bir yapının eksikliği hissediliyor" dedi.

Abdülfettah, İran savaşı sonrasında bölgenin önemli jeopolitik ve stratejik dönüşümler yaşayacağını belirterek, "Bu nedenle böyle bir platformun gündeme gelmesi son derece gerekli. Ancak yapının siyasi koordinasyonla mı sınırlı kalacağı, askerî iş birliğini de kapsayıp kapsamayacağı ve ortak bir bölgesel güç oluşturup oluşturmayacağı gibi birçok sorunun netleştirilmesi gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu.

Uzman, söz konusu girişimin ABD ve İsrail'in Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme çabalarına karşı bir tepki niteliği taşıdığını belirtirken, şu ana kadar Mısır ve diğer bölge ülkelerinden öneriye ilişkin resmi bir tutum açıklanmadığını da ifade etti.


İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
TT

İHA’lar ve hava saldırıları... İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık dengesi nasıl değişti?

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde bir binadan alev topu yükseliyor, (AFP)

İsrail, hava saldırıları, tahliye uyarıları ve sınırlı kara ilerleyişleriyle sahadaki baskısını artırırken, Hizbullah ise insansız hava araçları (İHA) ve Litani Nehri’nin kuzeyindeki ileri cephelerde yaşanan doğrudan çatışmalarla karşılık veriyor. Ancak karşılıklı tırmanışın arka planında, 2006 savaşının ardından yıllarca sınır hattında geçerliliğini koruyan caydırıcılık dengesinin benzeri görülmemiş bir sınamadan geçtiği değerlendiriliyor. Operasyonların kapsamının genişlemesi ve yakın zamana kadar doğrudan tehdit alanının dışında kabul edilen bölgelere ulaşması, bu değerlendirmeyi güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.

Lübnanlı askerî çevrelerin değerlendirmelerine göre, artık ez-Zehrani bölgesine kadar uzanan hava saldırıları, Zevtar eş-Şarkiye çevresinde devam eden çatışmalar ve İsrail güçlerinin Nebatiye sınırlarına doğru kademeli ilerleyişi, çatışmaların yeni bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Bu değerlendirmelerde, İHA’ların tek başına caydırıcılık dengesini korumakta yetersiz kaldığına dikkat çekilirken, İsrail’in olası bir siyasi uzlaşı veya müzakere süreci öncesinde sahadaki dengeleri kendi lehine değiştirmeyi amaçlayan kademeli bir baskı stratejisi izlediği belirtiliyor.

İHA’lar caydırıcılık sağlamaz

Bu çerçevede, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı emekli Tuğgeneral Dr. Hişam Cabir, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in giderek genişleyen hava saldırıları ve askerî operasyonları karşısında gerçek anlamda bir caydırıcılık sağlayamadığını söyledi. Cabir Şarku'l Avsat'a, “İHA’lar bir caydırıcılık unsuru oluşturmuyor. İsrail’i zorlayabilir ve ona kayıplar verdirebilir; ancak askerî operasyonlarını sürdürmesini engelleyemez” ifadelerini kullandı.

İsrail’in hava saldırıları ve kara operasyonlarını sürdürmesinin, mevcut caydırıcılık denklemine ilişkin önemli göstergeler taşıdığını belirten Cabir, “Eğer caydırıcılık gerçekten var olsaydı, İsrail operasyonlarına bu şekilde devam edemezdi. Bugün gördüğümüz tablo, İsrail’in taktiklerini değiştirerek, güneyde verdiği kayıplara rağmen ilerleyişini sürdürdüğünü gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)İsrail hava saldırılarının ardından Lübnan’ın güneyindeki kasabalardan yükselen dumanlar (Reuters)

Cabir, sahadaki mevcut gelişmeleri 2006 savaşının ardından oluşan caydırıcılık dengesindeki gerilemeyle de ilişkilendirdi. 2006 ile 2023 yılları arasında geçerli olan caydırıcılık mekanizmasının fiilen işlediğini savunan Cabir, Gazze ile bağlantılı destek cephesinin açılmasının ardından Hizbullah’ın bir yıpratma savaşına girmesiyle bu dengenin çöktüğünü öne sürdü. Cabir, “2006’dan 2023’e kadar süren caydırıcılık dengesi gerçekten mevcuttu. Ancak Hizbullah’ın 2023’te destek cephesi kapsamında savaşa dahil olmasının ardından İsrail, örgütün askerî kapasitesinin gerçek durumunu görme fırsatı buldu. O andan itibaren caydırıcılık etkisi aşınmaya başladı” ifadelerini kullandı. İsrail’in hedeflerinin yalnızca Zevtar ve çevresiyle sınırlı kalmayabileceği uyarısında bulunan Cabir, operasyonların daha geniş bir alana yayılabileceğini belirtti. Cabir, “En büyük endişem, İsrail’in hedeflerinin Litani Nehri’nin güneyiyle sınırlı kalmaması ve operasyonların ez-Zehrani’nin güneyine kadar uzanabilecek yeni bir aşamaya evrilmesidir” dedi.

Uzun vadeli tüketme ve tükenme politikası

Cabir, İsrail’in uyguladığı tahliye uyarıları ve zorunlu göç politikalarının temel amacının bölgeleri sivillerden arındırmak olduğunu belirterek, “İsrail bir bölgeyi sakinlerinden boşalttığında, o alandaki her türlü hareketliliği hedef alma imkânı elde ediyor. Bu durumda otomobil ya da motosikletle hareket eden herhangi bir kişi potansiyel hedef hâline geliyor” dedi.

Güney Lübnan’ın uzun süreli bir yıpratma savaşına sürüklenmiş olabileceği uyarısında bulunan Cabir, “En büyük endişem, Güney Lübnan’ın fiilen uzun soluklu bir yıpratma savaşının içine girmiş olmasıdır. Çünkü sahadaki mevcut göstergeler, gerilimin kısa sürede sona ereceğine veya önceki angajman kurallarına dönüleceğine işaret etmiyor” şeklinde konuştu.

Sahadaki ve siyasi alandaki gelişmeleri değerlendiren Cabir, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uğrayacağı kayıplar ne olursa olsun mevcut aşamada Lübnan’daki savaşı durdurmaya niyetli görünmediğini söyledi. Cabir, İsrail’in şimdiye kadar ilan ettiği askerî ve siyasi hedeflerin hiçbirine ulaşamadığını savundu.

Cabir, “Tel Aviv yönetimi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlayamadığı gibi, Lübnan’a kendi şartlarını da kabul ettiremedi” değerlendirmesinde bulundu.

Mevcut verilerin, bölgedeki durumun eski haline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade eden Cabir, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini ve bunun Güney Lübnan’daki mevcut dengeler ile bölgenin genel yapısı üzerinde kalıcı etkiler yaratacağını belirtti.

Hizbullah’a ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Cabir, örgütün de mevcut koşullarda savaşı tek taraflı olarak sonlandırabilecek durumda olmadığını söyledi. Cabir, sahadaki karmaşık dinamikler ile bölgesel ve uluslararası hesapların iç içe geçmiş olmasının, çatışmanın sona erdirilmesini daha da zorlaştırdığını kaydetti.

Caydırıcılık dengesi yok

Emekli Tuğgeneral Halil el-Hilu, Hizbullah’ın kullandığı İHA’ların İsrail’in yoğun hava saldırıları karşısında etkili bir caydırıcılık dengesi oluşturamadığını belirterek, “İsrail’in verdiği zarar ve kayıplar, maruz kaldıklarından çok daha büyük” dedi.

 Lübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFPLübnan’ın güneyindeki Sur kentinde İsrail hava saldırısının yaşandığı bölgede meydana gelen hasarı inceleyen bir adam (AFP)

El-Hilu, özellikle fiber optik kabloyla yönlendirilen FPV tipi İHA’ların teknik sınırlamalarına dikkat çekerek, bu sistemlerin menzil ve taşıma kapasitesi bakımından önemli kısıtlamalara sahip olduğunu söyledi. “Bu tür İHA’ların etkin menzili pratikte 3 ila 15 kilometre arasında değişiyor ve mantıksal olarak en fazla yaklaşık 20 kilometreye ulaşabiliyor” diyen el-Hilu, “Çünkü hava aracına bağlı olan kablo ek ağırlık oluşturuyor ve operasyonel performansını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 60 kilometreye kadar kullanılabildikleri yönündeki iddialar askerî açıdan gerçekçi değil” yorumunda bulundu..

El-Hilu, Hizbullah’ın söz konusu İHA’ları İsrail’in oluşturduğu ve yaklaşık 10 kilometre derinliğe sahip tampon bölgedeki İsrail güçlerini hedef almak amacıyla kullandığını, ancak bunun sahadaki dengeleri değiştirmediğini savundu.

El-Hilu, “Haritaya baktığımızda İsrail güçlerinin Nebatiye’ye oldukça yaklaştığını görüyoruz. Aynı zamanda hava saldırıları, tahliye uyarıları ve zorunlu göç uygulamaları ez-Zehrani’nin kuzeyine kadar genişliyor. Bu durum tek başına bile caydırıcılık dengesinin ortadan kalktığını gösteriyor” şeklinde değerlendirdi.

Hizbullah’ın İHA’lar aracılığıyla İsrail’e kayıplar verdirerek sahada etki oluşturmaya çalıştığını belirten el-Hilu, buna karşın mevcut gelişmelerin İsrail’in hem Hizbullah’a hem de Lübnan’a çok daha büyük zarar verdiğini ortaya koyduğunu ifade etti.


Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Somaliland, Etiyopya’ya deniz yolunu yeniden açıyor... Mogadişu ile gerginlik artıyor

Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)
Somali Cumhurbaşkanı ile Etiyopya Başbakanı arasında daha önce yapılan görüşmeden (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopya’nın denize açılma talebi konusunda ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle vardığı ön mutabakat nedeniyle Somali ile yaşadığı krizin üzerinden yaklaşık iki yıl geçerken, ayrılıkçı yönetim İsrail’den tanınma elde etmesinin ardından aynı öneriyi yeniden gündeme taşıdı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Somali ve Afrika uzmanı bir isim, bu girişimin özellikle Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki gerilimi yeniden artıracağını belirtti. Uzman, Addis Ababa’nın teklife olumlu yaklaşması halinde Arap ülkeleri ve bölgesel aktörlerden güçlü bir ret tavrının ortaya çıkacağı öngörüsünde bulundu.

Ayrılıkçı bölge, Aden Körfezi boyunca uzanan 740 kilometrelik kıyı şeridine sahip bulunuyor. Afrika Boynuzu’nda Hint Okyanusu ile Kızıldeniz’in kesişim noktasında stratejik bir konumda yer alan bölge, 1991 yılında Somali Federal Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ilan etmesine rağmen uluslararası toplum tarafından tanınmıyor. Ancak İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyan ilk ülke oldu. Bölgenin stratejik öneme sahip Berbera Limanı ise uzun süredir bölgesel ve uluslararası nüfuz mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Somaliland Dışişleri Bakanı Abdurrahman Tahir Adam dün Etiyopya merkezli The Reporter gazetesine verdiği röportajda, “Etiyopya’nın denize erişim hakkı vardır” dedi.

Adam, “Etiyopya’nın denize erişiminin öneminin farkındayız. Etiyopya hükümetinin liman veya deniz koridoruna ilişkin ihtiyaçlarını görüşmeye hazırız. Onların ihtiyaçlarını anlıyoruz; onlar bizim kardeşlerimiz. Yardımcı olabileceğimiz bir yol varsa buna tamamen hazırız” ifadelerini kullandı.

Gazetenin aktardığına göre Etiyopya ile ayrılıkçı Somaliland yönetimi, 1 Ocak 2024’te bir mutabakat zaptı imzaladı. Söz konusu anlaşma, denize kıyısı bulunmayan Etiyopya’ya bir deniz çıkışı sağlanmasını öngörürken, karşılığında Somaliland’ın egemenliğinin tanınması ihtimalini içeriyordu. Anlaşma kapsamında Etiyopya’nın 20 kilometrelik kıyı şeridini kiralaması ve burada bir deniz üssü kurması planlanıyordu.

Somali ve Arap ülkelerinin karşı çıktığı anlaşmanın ardından Türkiye’nin yürüttüğü diplomatik girişimler sonucunda Aralık 2024’te Ankara Bildirisi imzalandı. Bildiri, Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde denize erişim konusundaki teknik görüşmelerin sürdürülmesini öngörüyordu. Ancak gazetenin değerlendirmesine göre, bu görüşmeler bugüne kadar kayda değer bir ilerleme sağlayamadı.

Türkiye’nin arabuluculuğunda varılan anlaşma, Şubat 2025 sonuna kadar teknik müzakerelerin başlatılmasını ve dört ay içinde nihai bir anlaşmaya ulaşılmasını öngörüyordu. Ancak aradan geçen süreye rağmen bu konuda herhangi bir ilerleme kaydedilmedi.

Adam, verdiği röportajda Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülen süreçte bir durgunluk yaşandığını doğrulayarak, “Herhangi bir değişiklik olmadı” dedi. Adam, Berbera Limanı’nın Etiyopya tarafından kullanılmaya hazır olduğunu belirterek, “Etiyopya limanı istediği zaman kullanabilir. Limandan tam anlamıyla yararlanmak isterse buna da hiçbir itirazımız yok” ifadesini kullandı. Etiyopya ile imzalanan mutabakat zaptının halen yürürlükte olup olmadığı ya da iptal edilip edilmediği yönündeki soruya ise doğrudan yanıt vermekten kaçınan Adam, “Mutabakat zaptı her şey demek değildir” değerlendirmesinde bulundu.

Somalili siyaset analist ve Afrika uzmanı Abdülveli Cami Berri’ye göre, Somaliland’ın Etiyopya’ya deniz çıkışı sağlama fikrini yeniden gündeme getirmesinin temel nedeni, Addis Ababa ile ilişkileri stratejik bir koz olarak görmesi. Berri, ayrılıkçı yönetimin bu ilişki üzerinden etkili bölgesel güçlerle ortaklıklar kurarak uluslararası tanınma elde etmeyi, aynı zamanda Berbera Limanı ve buna bağlı yatırımlardan ekonomik kazanç sağlamayı hedeflediğini ifade etti.

Berri, Türkiye’nin arabuluculuğunun krizi tırmanma aşamasından diyalog sürecine taşımayı başardığını belirterek, Etiyopya’nın geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya girmek istemediğini, Somali’nin de savaşa sürüklenmekten kaçındığını söyledi. Ancak taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel nedenlerinin ortadan kalkmadığını vurgulayan Berri, son dönemde yeniden gündeme gelen açıklamaların gerilimi tekrar artırabileceği uyarısında bulundu.

Mogadişu yönetimi ise Somaliland’ın attığı bütün adımlara karşı çıkmayı sürdürüyor. Somali hükümeti, Somaliland’ı ülke topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam ederken, ayrılıkçı bölgenin izlediği siyasi çizgiye yönelik birçok kez ret ve tepki açıklamasında bulundu.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Somali Haber Ajansı)

Etiyopya’nın Somaliland ile anlaşma imzalamasının ardından Mogadişu yönetimi bir dizi karşı adım attı. Bu kapsamda dönemin Somali Savunma Bakanı Abdulkadir Muhammed Nur, Kasım 2024’te yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın Somali’nin egemenliği ve bağımsızlığını ‘açık biçimde ihlal ettiği’ gerekçesiyle yaklaşık 4 bin Etiyopyalı askerin yeni barış gücü misyonunda yer almayacağını duyurdu. Nur, bir ay sonra ise Etiyopya birliklerinin ülkeden ayrılmasını talep ederek, aksi halde varlıklarının ‘işgal’ olarak değerlendirileceğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud Şubat 2025’te verdiği röportajda, ABD Başkanı Donald Trump’a yakın bazı isimlerin Somaliland’ın resmen tanınması yönünde baskı yaptığını öne sürdü. Mahmud, böyle bir adımın Afrika kıtasındaki mevcut sınırların değişmesine yol açabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulunmuştu.

İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından Somali’den bu sürece karşı çıkan açıklamalar peş peşe geldi.

Afrika uzmanlarına göre Mogadişu yönetimi, bundan sonra da benzer girişimlere karşı çıkmayı sürdürecek. Somali hükümeti, limanlar, askeri üsler veya deniz çıkışlarıyla ilgili yabancı devletlerle yürütülecek her türlü müzakerenin yalnızca federal hükümetin yetkisinde olduğunu savunuyor. Bu nedenle Somaliland’ın attığı adımları ulusal egemenliğe yönelik bir ihlal olarak değerlendiriyor. Buna karşılık ayrılıkçı yönetim ise dış ilişkilerine dair kararları alma yetkisinin kendisinde olduğunu öne sürüyor. Uzmanlar, bu görüş ayrılığının İsrail’in tanıma kararının ardından ortaya çıkan krize ilave olarak yeni bir siyasi gerilim başlığı oluşturacağını belirtiyor.

Uzmanlara göre Etiyopya’nın Berbera Limanı konusunda atacağı herhangi bir resmî adım, krizi daha güçlü biçimde yeniden alevlendirebilir. Özellikle Addis Ababa yönetiminin denize çıkış elde etme hedefinden vazgeçmemesi nedeniyle gerilimin yeniden yükselme ihtimali bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca Arap ülkelerinden de sert tepkiler gelmesi bekleniyor. Uzmanlar, özellikle Mısır’ın bu dosyadaki gelişmeleri yakından takip ettiği ve Etiyopya gibi Kızıldeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelerin denizde varlık göstermesini sağlayacak düzenlemelere karşı çıktığını vurguladı.