Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Onun yolu kolay ya da açık değildi

Lina Jaradat
Lina Jaradat
TT

Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Macid Kiyali

Oslo Anlaşmaları (1993) kapsamında Batı Şeria ve Gazze'de Filistin varlığının ortaya çıkmasından önce, Filistinlilerin tarihlerinde herhangi bir siyasi-varlık deneyimi yoktu. ‘Filistin Kurtuluş Örgütü’ (FKÖ) Filistinliler için bir siyasi varlık olarak kabul edilebilir, ancak belirli bir bölgede hiçbir egemenlik yetkisi kullanmadan ve hem içerde hem de dışarıda Filistin topluluklarını yöneten kurumlar olmadan.

Dolayısıyla çağdaş Filistin ulusal hareketinin sorunu sadece bir varlık eksikliğinden gelmiyor. Aynı zamanda bağımsız bir coğrafi alanın eksikliği ve toplumsal birliğin ve bağımsız varlığın eksikliği de var; Filistinliler, bir halk olarak bölünmüş durumdalar ve çeşitli siyasi ve yasal rejimlerin egemenliği altındalar. Nehirden denize kadar uzanan tarihi Filistin'de, tek devlet olan İsrail'in egemenliği altında, 1948'in Filistinlileri ile Batı'nın Filistinlileri arasında, Filistinlilere ilişkin, onların gerçekliklerini ve önceliklerini kontrol eden çeşitli siyasi ve hukuki standartlar vardır. Aynı şey mülteci Filistinliler için de geçerlidir, çünkü mülteci konumundaki Filistinlilerin durumları ve öncelikleri sığınma ülkelerine göre farklılık gösterir. Örneğin, Ürdün'deki Filistinliler vatandaş olarak kabul edilirken, Lübnan, Suriye veya Mısır'daki Filistinliler farklı koşullara sahiptir ve her toplumun şartları birbirinden farklıdır.

Nitekim Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistin otoritesinin kurulması, devlete dönüşememesi ve işgal otoritesinin egemenliği altında olması nedeniyle bu sorunu hafifletmedi. Ayrıca, Filistin ulusal kimliğinin, çağrışımlarının ve sınırları konusundaki krizin derinleşmesi nedeniyle, Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinliler üzerinde, yurtiçi ve yurtdışındaki diğer Filistinlileri dışlayan bir otorite olarak ortaya çıktı.

Filistin Ulusal Hareketi'nin (1967 işgalinden önce) Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde daha önce kurulmuş olmasına rağmen, herhangi bir egemenlik kurmasının engellendiğini belirtmekte fayda var. Gazze Şeridi'nin egemenliği Mısır'ın, Batı Şeria'nın egemenliği ise Ürdün'ün elindeydi, buna daha sonra değineceğiz.

“Fetih Hareketi, Filistin halkının gerçeklerindeki bölünmüşlüğü onaracak, diasporasını bir araya getirecek, siyasi ve daha sonra coğrafi haritada varlığının kabul ettirilmesinin önünü açacak bir siyasi varlık kurmayı hedefliyordu.”

Kuruluş döneminin sorunları

Kuruluşundan itibaren (1965) Fetih kendisini; halkını harekete geçirmek, onu felaketin (Nekbe) gerçekliğinden ve Arap vesayetinden kurtarmak, siyasi bir varlık olarak örgütlemeyi amaçlayan ulusal bir hareket olarak tanımladı. Filistin'in (geri dönüş hakkını da içeren) özgürleştirme mücadelesine öncülük etmek, tüm bunlarla Filistinlilerin siyasi ve sosyal gerçekliğini temsil etmek. Ulusal kurtuluş dönemi, sınıfsal ya da ideolojik partilerden farklı olarak, çabalarında tüm Filistin halkının bir hareketi olacaktır. Bu anlamda Filistin milliyetçiliği, varlığı ve bağımsızlığı kavramları, uzun ve zorlu yolculuğuyla bu hareketin siyasi düşüncesinde ve pratiğinde silahlı mücadele kadar merkezi bir yer işgal etmiştir.

Fetih'in Filistin'in bağımsız ulusal kimliğini kurma yolunun kolay veya açık olmaması da dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Çünkü o dönemde Arap dünyası genellikle Cemal Abdunnasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği akımı, Suriye ve Irak'taki Baas Partisi ve Arap milliyetçiler hareketi gibi unsurların etkisi altındaydı. Ayrıca, Sovyet destekli sol ve komünist ideolojik akımlarla doluydu. İslami hareketlerin de geniş bir etkisi vardı. Ancak, Fetih gibi öne çıkan bu karşı akım hareketi, yaygın eğilimlere karşı yüzerek varlığını kabul ettirmeyi başardı.

Fetih Hareketi, seçimini yaparken, belki de bu eksikliği telafi etmek için ulusal kimliklerini kurmak ve bağımsız bir bölge eksikliğini politik bir varlıkla telafi etmek için tercih etti. Bu, Filistin halkının gerçekliğindeki bölünmeyi onarmaya ve parçalanmışlığını bir araya getirmeye yönelik bir adım olabilir, bu da onu siyasi haritaya ve daha sonra coğrafi olarak yerleştirmeye hazırlayabilir. Bu şekilde, Fetih, Filistinlilerin ulusal ve politik kimlik kavramlarını oluşturmakta öncü olduğu gibi, o dönemde hüküm süren Arap siyasi iklimine karşı cesaret gösterme tarihine de kaydedilir.

Ayrıca Fetih'in kurduğu Filistin ulusal projesinin, Arap ülkelerindeki devlet kurma süreçlerine nazaran gecikmiş bir projenin parçası olduğunu hatırlamak önemlidir. Bu durum, Filistin ulusal kimliğinin oluşturulmasını ve Filistin ulusunun kendi devletini kurma hedefini diğer Arap ülkelerinin egemenlik ve milliyetçilik projeleriyle çatışma veya rekabet içine soktu. Bu durum, Ürdün, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerde ortaya çıktı ve zaman zaman çatışmalara yol açtı. Öte yandan, "Fetih"ın büyük bir kısmının popülerliği, Arap resmi müdahalelerine karşı direnişi ve İsrail'e karşı mücadelede ulusal boyutu canlandırmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu, Filistinlilerin rolünü ‘ulusal’ mücadele bahanesiyle göz ardı eden Arap devletlerine tepki olarak ortaya çıkan bir tepki gibi görünüyordu.

Sonuç olarak, Filistin ulusal hareketi, yurtdışında ortaya çıkan ve yükselen, ancak farklı ülkelerdeki ve politikalarındaki resmi Arap koşullarına uyum sağlamak zorunda kalan bir hareket olarak buldu kendisini. Bu zorlu koşullarda, Filistinlilerin tamamen bağımsız bir siyasi hareket yaratmaları mümkün olmadı. Ayrıca, Filistin ulusal hareketi, bağımsız bir ekonomik alanın olmaması nedeniyle kendi halkına dayanma imkânı olmadı ve dış yardımlara bağımlı kaldı. Bu durum, Filistin ulusal ve siyasi varlığının doğduğu andan bugüne kadar yaşadığı sorunlara ve krize ışık tutuyor. Gerçekte deneyim, Arap siyasi sisteminin onayını almayan bir Filistin ulusal hareketi kurmanın zorluğunu kanıtlamıştır. Filistin ulusal hareketinin varlığı, birçok açıdan bu sisteme bağlıdır ve birçok durumda, bazılarının sandığı gibi çelişkilere rağmen değil, çelişkileri sayesinde varlığını sürdürmüştür.

Genel olarak, Fetih Hareketi’nin Filistin meselesinde seçenekleri belirlemedeki odak noktası, ulusal kimlik ve bağımsızlık konularına odaklanmış olmasına rağmen, Arap boyutunu Filistin meselesinden dışlamadı. Fetih Hareketi, Filistin meselesinde ulusal ve milli boyutlar arasındaki ilişkiye dair teorisini ortaya koyarak, ‘Filistin'in Arap dünyasının bir parçası olduğunu, Filistin halkının Arap milletinin bir parçası olduğunu ve mücadelesinin Arap milletinin mücadelesinin bir parçası olduğunu’ belirtti. Ayrıca, ‘Filistin Devrimi'nin, Filistin'in kurtuluş mücadelesinde Arap milletinin öncüsü olduğunu’ vurgularken, ‘Filistin halkının öncü ve temel olarak kabul edilmesi ve Arap milletinin mücadeledeki ortak olarak kabul edilmesi gerektiğini’ ifade etti. "Fetih", o dönemde popüler olan ünlü sloganı tersine çevirerek, "Arap birliğinin Filistin'in kurtuluşu için bir yol olduğu" düşüncesini reddederek, kendi sloganını ortaya koydu: "Filistin'in kurtuluşu Arap birliği için bir yoldur."

“Fetih Hareketi, kuruluş belgesinde "Filistin'i Arap vatanının bir parçası olarak" ve halkının "kendi kaderini tayin etme ve tüm topraklar üzerinde egemenlik hakkına sahip" olduğunu vurguladı.”

Ulusal ve varlık fikrinin tezleri

Bu girişe göre, yaklaşık altmış yıldır Filistin mücadelesine öncülük eden Fetih’in temel fikirlerini, başlangıcı ve sonuçları, başarıları ve başarısızlıkları, yükseliş ve düşüş aşamalarıyla incelemekte fayda var.

Bu hareketin siyasi düşüncesinin temel belgesi olan ‘İlkeler, Hedefler ve Yöntem’ belgesinde, Fetih Hareketi, "Filistin'in Arap vatanının bir parçası olduğu" kabulünden yola çıkar. (Madde 1)  Halkının "kaderini belirleme ve tüm toprakları üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu” belirtir. (Madde 2), ve "Birleşmiş Milletler veya grup kuruluş tarafından alınmış veya verilmekte olan kararlar” Filistin halkının vatanındaki hakkını ihlal eden hükümsüz ve reddedilmiş" kabul edilir (Madde 6), Çünkü "İsrail'in Filistin'deki varlığı, saldırgan Siyonist bir işgal ve genişlemeci, sömürgeci bir temele dayanır..." (Madde 8).

Fotoğraf Altı:  Lina Jaradat
Lina Jaradat

Fetih tarafından belirlenen hedefler ise "Filistin'in tamamen özgürleştirilmesi ve Siyonist varlığın ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel olarak ortadan kaldırılması" şeklinde ifade edilir (Madde 12). Bu normaldir, çünkü 1967 savaşından önce Filistin'in tanımı tamdı ve sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde işgal edilen topraklarla sınırlı değildi. Dönüş hakkı, doğal olarak, kurtuluş hedefinin bir parçasıydı.

Dikkat çekici olan, Fetih’ in erken dönemde "Filistin halkının haklarını koruyarak... adil ve eşitlik temelinde, ırk, din veya inanç ayrımı yapmaksızın tamamıyla Filistin topraklarında demokratik bir Filistin devleti kurulması" hedefini benimsemiş olmasıdır. (Madde 13). Bu, Siyonizm ile Yahudilik arasındaki ayrımı ve Yahudileri Siyonizm’den kurtarma fikrini içerir ve o dönem için cesur ve öncü bir fikirdir. O zamanlar, Filistin siyasi düşüncesi bu konuya ret ile yaklaşıyordu, çünkü bu yönde herhangi bir yaklaşım, şüpheleri artırabilir veya İsrail'e meşruiyet kazandırabilirdi. Dikkat çekici olan, bu prensiplerin aynı zamanda "Siyonist varlığın ortadan kaldırılması yerine sunulan siyasi çözümlere karşı direnme" maddesini de öngörmesi dikkat çekicidir (Madde 22).

“Eylül 1970 olaylarından sonra, özellikle Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini öne sürmesiyle Filistin liderliği kendisini vesayet ve ötekileştirme sorunuyla karşı karşıya buldu.”

Ayrıca bu aşamada "Fetih", Arap vesayetine karşı varlık fikrini daha cesur bir şekilde ortaya koymaya başladı, ancak bu yaklaşımın sorunu teklifin çok geç gelmesiydi. Yani İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'yi işgal etmesinden sonra (1967) öncesinde değil. Bu, "Filistin Ulusal Antlaşması" (1968) ile değiştirilen 24. madde'nin çıkarılmasıyla temsil edilmektedir. Önceki metin şunları içeriyordu: "Örgüt, Arap Krallığı'nın Haşimi İç Suriye bölgesine yönelik iddiasını onaylamayacaktır: Ne Kudüs bölgesi ne de Golan. Faaliyetleri, ulusal halk seviyesinde olacaktır ve finansal, organizasyonel ve askeri alanlarda gerçekleşecektir."

Bu madde, "Filistin Siyasi Düşüncesi"nde büyük bir açık olarak kabul edildi, çünkü Filistinlilerin kendi topraklarına ilişkin haklarını ve sorumluluklarını Arap rejimlerine devrettiğini ifade ediyordu. Bu nedenle, durumu düzeltmek için "Ulusal Antlaşma" iki madde eklendi. Yeni "Ulusal Antlaşma"nın 28. maddesi, "her türlü dış müdahaleyi, vesayeti ve bağımlılığı reddetme"yi vurguladı. Metnin 29. Maddesinde, "Filistin Arap halkının, vatanlarını özgürleştirmek ve geri kazanmak için ilk ve asli hak sahibi olduğu, tüm ülkeler ve güçler karşısındaki pozisyonunu, bu ülkelerin kendi davasına ilişkin konumlarına ve hedeflerine ulaşması için devriminde ona verdikleri desteğin boyutuna göre belirliyor” olduğu belirtildi. Ancak daha önce de dediğimiz gibi, bu düzenleme zamanında yapılmadı.

Ayrıca, daha sonraları Filistin liderliği, Eylül 1970'teki olaylardan sonra, özellikle de Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini ortaya attığı zaman, vesayet ve marjinalleştirme meydan okumasıyla karşı karşıya kaldığında, "Fetih" hareketi eyleme geçti ve "Filistin Ulusal Konseyi"ne (Kahire 1972) acil bir toplantı (onuncu toplantı) çağrısı yaptı. Bu konferansın kararları şunları içeriyordu: "Birleşik Arap Krallığı'nı kurma projesinin tamamen reddedilmesi, Filistinlilerin, Filistin davasını tasfiye etmeyi ve Filistin topraklarının herhangi bir bölümünü terk etmeyi amaçlayan her projeyi sürekli ve kategorik olarak reddetmesinin bir uzantısıdır. Kurtuluş Örgütü... Filistin halkının tek meşru temsilcisidir... ve hiç kimsenin Filistin toprakları ve halkı hakkında karar verme hakkı yoktur."

Diğer yandan, İsrail'in örgüt liderliğine alternatif yerel liderlikler çıkarma çabalarına yanıt olarak, "Filistin Halkı Konferansı", "İşgal Altındaki Batı Şeria'da yerel belediye ve idari meclis seçimlerinin düzenlenmesinin, Filistin halkının birliğini parçalamayı ve onu ulusal kimliğini ve silahlı halk ayaklanmasını yok etmek için birbiriyle mücadeleye itmek" amacını taşıdığını açıkladı. "Yerel belediye ve idari meclis başkanlarının ve üyelerinin herhangi bir politik temsil yetkisi olmamasına rağmen, Siyonist işgal onlara yetki alanlarını aşan bir temsil yetkisi vermeye çalışıyor, hatta bu yetki Batı Şeria sınırlarını bile aşıyor. Bu, işbirlikçilerin korunmasını sağlamak ve Filistin halkının sahte bir temsili oluşturarak Filistin meselesinin çözülmesi ve Filistin halkının tarihi haklarının geçersiz kılınmasına yönelik projelerin geçirilmesi için Filistinlilerin alternatif bir versiyonunu oluşturmayı amaçlıyor."

Fetih kimliğini şekillendiren ve popülerliğini artıran temel fikirler bunlardır genel olarak. Bu fikirler basitlik, özümsenme, açık bir vizyon ve ideolojik arka planlardan kaçınma ile karakterize edilmiştir. Diğer gruplarda, özellikle sol gruplarda, tanımlanan ideolojik arka planlara bakılmaksızın, Filistin meselesinin karmaşıklıklarına, sorunlarına ve müdahalelerine nasıl yaklaştıkları veya Filistin halkının gerçekleriyle ne kadar uyumlu oldukları önemli olmuştur. Bu ulusal hareketin koşulları, Filistin meselesinin zorlukları ve Filistin halkının gerçeklerine uyum sağlama gereksinimleri ile ilgili olarak, kimlik ve varlık sorunlarına sıkışmış "Fetih" hareketinin karmaşıklığıdır.

“Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşmesi, İsrail'in 1967 savaşında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesine tarihlenebilir.”

Yerleşik fikirlerden yola çıkmak

Kesinlikle "Fetih" tarihî bir hareket gibi, yolculuğu boyunca değişim ve dönüşümlere uğramıştır. Arap ve uluslararası bağlamdaki değişikliklerle birlikte, zamanın ilerlemesiyle görüşleri ve stratejileri evrim geçirdi. Bazı orijinal fikirler ve hedefler değiştirilmiş veya tamamen kaldırılmış olabilir, ancak bu, silahlı direniş döneminin sona ermesinden ve Filistin ulusal çabasının içeriye doğru dönüşmesinden sonra gerçekleşti. İlk halk ayaklanması döneminde (1987-1993) ve özellikle Oslo Anlaşması'nın imzalanmasından sonra 1993'te ve Filistin Ulusal Otoritesi'nin kurulmasından sonra, "Fetih" büyük değişimler yaşadı. Liderleri Yaser Arafat'ın ayrılması da bu dönüşüme katkıda bulundu. Hareketin sürekliliği, yeni dönüşümler ve meydan okumalarla uyum sağlama yeteneğine bağlıdır, bu da siyasi ve toplumsal değişen durumla başa çıkma konusundaki olgunluk ve gerçekçiliği yansıtır.

Filistin ulusal hareketinin, kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşümü, İsrail'in 1967 savaşı sırasında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesiyle gerçekleşti, özellikle Arap dünyasının İsrail'in varlığını tanıması ve 1967 saldırısının sonuçlarını ortadan kaldırmaya dönüşmesiyle. Bu dönüşüm, Ekim 1973 Savaşı'ndan sonra tamamen yerleşti, bu savaşın sonuçlarına dayalı olarak Arap-İsrail çatışmasının çözümünün mümkün olduğu düşünceleri yayıldı. Ancak bu dönüşümün içsel faktörü, Filistin İntifadası'nın (1987-1993 yılları arasında) güçlü itici gücüyle geldi. Bu intifada, kendi koşullarını sunarak, özgürlük ve bağımsızlık hedeflerinin, geri dönüş hedefi ve kurtuluş hedefinin üzerinde önceliklendirilmesinin öznel koşullarını sağladı. Özgürlük hedefiyle, ayaklanmanın siyasi, coğrafi ve insani haritası nedeniyle, çünkü bu konunun nesnel ve politik belirleyicileri vardı.

Bilindiği gibi, "Fetih" kurulduğundan bu yana yedi genel konferans düzenledi. İlk konferans 1964 yılında gerçekleşti (başlangıç tarihini belirledi). İkincisi 1968'de gerçekleşti (1967 savaşından sonra). Üçüncüsü 1971'de gerçekleşti (Ürdün'den ayrıldıktan sonra). Dördüncüsü 1980'de Şam'da gerçekleşti. Beşincisi 1988'de Tunus'ta gerçekleşti (Beyrut'tan ayrıldıktan sonra). Altıncısı 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşti (Batı Şeria ve Gazze'de yetmiş beş yıl sonra ve Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra). Yedincisi 2016'da Ramallah'ta gerçekleşti (Mahmud Abbas'ın, örgütün, otoritenin ve "Fetih" hareketinin önderliğinde).

“Filistin lideri Yaser Arafat, kendi mücadele rolü anlayışına göre Fetih Hareketini kendine göre şekillendiren ve söyleminin ikiliğini sürdüren kişiydi.”

Bu doğrultuda iki gözlem var. İlk olarak, "Fetih" ilk beş kongresinde belirtilen temel prensipleri korudu, bunlar arasında dördüncü (1980) ve beşinci (1988) kongreler bulunmaktadır. Ancak, bu fikirler, "Fetih" tarafından yönetilen ve Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü'nün resmî belgelerinde geri adım atılan fikirlerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü, 12. Ulusal Filistin Konseyi ve 1974'teki "Geçiş Dönemi Programı" ile, 1967'de işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de Filistin Devleti veya otorite kurulması hedefini benimseyerek, kurtuluş hedefinden kuruluş hedefine bir dönüş yapmıştır. Bu daha sonra kaderin belirlenmesi, geri dönüş hakkı ve bağımsız bir Filistin devletinin Batı Şeria ve Gazze'de, başkenti Doğu Kudüs'te kurulması hakkıyla özetlendi, ancak pratikte vurgu, devletin Batı Şeria ve Gazze'de kurulması üzerinde yoğunlaştırıldı.

Bu, Filistin liderliğinin zekasını ve esneklik yeteneğini gösteren bir işaret olabilir. Liderlik, inşa projelerine odaklanmak yerine pratik politikalara odaklanmayı tercih etmiş ve slogandan seçeneğe kadar ayrım yapmıştır. Bu, Filistin liderliğinin çalışmasının ana özelliklerinden biridir (ki bu liderlik, örgüt, otorite ve "Fetih" liderliğini içerir). Bunun anlamı, "Fetih" liderliğinin ikili yönlendirme ve çift dilli konuşma stratejisini bugüne kadar sürdürmesidir. Aslında, 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşen altıncı kongrenin kararları dahi, 1994'te otoritenin kurulmasından ve 2004'te Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra, "Fetih"in silahlı mücadele dahil olmak üzere tüm mücadele biçimlerine açık!” ifadesinin benimsenmesini içeriyordu. Bunun, özellikle "Oslo Anlaşmaları"na göre İsrail ile güvenlik koordinasyonu gerçeği göz önüne alındığında, hareketin tabanını ve taraftarlarını tatmin etmeyi amaçlayan yapıcı bir konuşma olduğu açıktır.

İkinci gözlem ise şudur: Eğer "Fetih"'in dördüncü genel kongresi (1980), "Fetih" tarafından hakimiyeti altındaki Filistin Kurtuluş Örgütü'nde (PLO) 1974'ten beri uygulanan "Geçiş Dönemi Programı"nı geçirmemişse ki, bu programın amacı Filistin'in özgürlüğünü sağlamak, Siyonist varlığı sona erdirmek ve tüm vatandaşların haklarını adalet ve eşitlik temelinde koruyan demokratik bir devlet kurmaktı, o zaman bu hareketin liderliği bu programı dikkate almamıştır. Bunun yerine, bu programın beşinci kongrede (1988) kabul edilmesi sağlanmıştır. Bu kongre Tunus'ta, Lübnan'dan ayrıldıktan ve dışarıdaki silahlı direniş hareketinin sona erdiği bir dönemde gerçekleşti ve birinci intifada dönemi ikliminde gerçekleşti. Ancak, bu kongre aslında hareketin temel ilkelerini ortadan kaldırmamıştır; konuşma dili çift anlamlı kalmış ve bu, yeni politik düşüncenin veya yabancı unsurun hareketin siyasi düşüncesini kesintiye uğratmadan ifade edilmesine olanak tanınmıştır.

Gerçekte, bu ilkelerin terk edilmesi veya geri adım atılması, ikinci intifada'nın başarısızlığı (2000-2005) ve Filistin lideri Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra altıncı ve yedinci konferanslarda gerçekleşti. Arafat, "Fetih"i kendi mücadele rolü, popüler statüsü ve tarihsel sembolizm anlayışına göre şekillendirmiş, çift anlamlı dilini sürdürmüştü. Ulusal ikilik, Mahmud Abbas'ın başkanlığı döneminde sona erdi. Bu geri adımı kolaylaştıran şey, Filistin liderliğinin otorite ve müzakereler seçeneğine bağlı kalması, diğer seçeneklere yönelmemesi ve "Fetih" liderliğine rakip olarak "Hamas"ın ortaya çıkmasıydı. Ayrıca, siyasi bir sınıfın ortaya çıkması, artık eskimiş ve tükenmiş durumda olan, mevcut durumun sürekli korunmasından yana olan, "Fetih" tarafından temsil edilen milli fikirden vazgeçme maliyeti bile olsa, sürekli bir şekilde mevcut durumu sürdürmeye odaklandı.

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Örneğin, Filistin Otoritesi'nin himayesinde gerçekleşen altıncı "Fetih" kongresi, işgal altındaki topraklarda (2009'da Beytüllahim'de) gerçekleşti. Bu kongre, belgelerde yer alan söz konusu ilkelerin, 13 yıl önce "Ulusal Konsey" tarafından değiştirilmesinden (1996'da Gazze'de alınan bir karar) ve "Oslo Anlaşması"nın imzalanmasından (1993) 16 yıl sonra gerçekleşti. Bu aynı zamanda "Özgürlük ve Bağımsızlık Programı"nın (1988'de Cezayir'de) benimsenmesinden ve "Aşamalı Program"ın kabul edilmesinden (1988) 35 yıl sonra gerçekleşti.

Şimdi, Fetih Hareketi liderliği ve örgütü, ilk kuruluş fikirlerini cesurca aşma eğilimindedir ve ulusal birleşik düşüncesini sarsma cesaretini göstermektedir. Bu düşünce; halkın, toprağın ve meselelerin örtüştüğü geniş bir ulusal ideayı daraltarak, bütün meseleyi halkın bir kısmının bir kısmı için bir toprak parçasında bir kısım haklarla birlikte devlet kurma hakkıyla sınırlamaktadır. Bütün meseleyi, halkın bir kısmı için, bir kısım toprakta, bir kısım haklarla birlikte devlet kurmaya indirgeyerek, dava birliği ve halkın birliği anlayışını bir nevi ortadan kaldırıyor. İsrail'in, Filistin topraklarının yüzde 22'sinde bir Filistin varlığının kurulmasını kabul edebileceği yanılsaması altında, hatta çatışmayı Filistin devletinin topraklarını işgal eden İsrail ile ilgili olarak değerlendirerek, konunun Filistin ile ilgili olduğunu öne sürüyor. Sorun, bu devletin bağımsızlığı ve Birleşmiş Milletler üyeliğinin gözlemci üyeden tam üyeliğe yükseltilmesiyle ilgilidir; bu paragraf, Filistin ulusal ve merkezi konseylerinin kararlarında nakarat olarak tekrarlanmıştır

Buna karşılık, İsrail, Filistin meselesi ve Filistin halkıyla ilgili olarak hiçbir zaman bütünlüklü bir birim olarak değil, her bir parçayla farklı politikalar izlemesine rağmen, Filistin ve Filistin halkı meselesiyle uğraşmayı hiçbir zaman bırakmamıştır.  Filistin halkının tamamını Gazze'ye yönelik yok etme savaşı gibi farklı yöntemlerle, Batı Şeria ve Kudüs'te başka türlü uygulanan politikalarla ve 1948 Filistinlilerine karşı, nehirden denize kadar tüm Filistin halkını boyun eğdirmek, yok etmek veya sürgün etmek amacıyla yürütülen politikalarla, bütünlüklü bir birim olarak görmektedir. İsrail, bu politikaların bir parçası olarak Filistin otoritesinin askeri, idari ve ekonomik olarak koordine ettiği yerin önemini azaltmaktadır.

“İsrail'in topraklarının her santimiyle onlarla savaştığı Filistinliler, bağımsız bir Filistin devleti kurma ihtimalinden her zamankinden daha uzak görünüyor.”

Fetih'in gerilemesi ve fikirleri hakkında bir sonuç

Şimdi, nesnellik gereği sonuç şudur: Fetih Hareketi, silahlı mücadeleyi başlatan ve sona erdiren harekettir, müzakere ve uzlaşma seçeneğini tercih etmiştir. Örgütü, Filistinlilerin tek yasal temsilcisi olarak Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün konumunu güçlendiren bu hareket, İsrail'in işgali altında yetkilendirilmiş otoriteyi desteklemek adına onu geri plana itmekte ve unutturmaktadır. Ayrıca, Filistinlilere bir millet olarak hayat veren, siyasi kimliklerini ve varlıklarını şekillendiren bu hareket, Filistin mültecilerini denklemlerinden çıkartarak Filistinlilerin millet olma algılarını zayıflatmıştır. Bu hareket, 1948 Filistinlilerini Filistin siyasi denklemlerinden başlangıcından beri dışlamış ve onları İsrail vatandaşlığı ile tanımlayarak, Filistin halkının bir parçası olmalarını inkâr etmiştir.

Sorun şu ki, tüm bunlar doğal gelişim bağlamlarına tepki olarak veya bunların içinde ya da çevresinde meydana gelen dönüşümlere zorla uyum sağlama bağlamında gerçekleşmedi. Bu aynı zamanda bu hareketin dayandığı veya hareket ettiği belirli bir kültür, yapı ve ilişkilerden kaynaklanan dürtüsel bir güç nedeniyle kendiliğinden meydana geldi.

Şimdi, Filistinliler bağımsız bir Filistin devleti kurma olasılığından herhangi bir zamandan daha uzak görünüyor. Çünkü İsrail onlarla her yerde, nehirden denize kadar, her santimetrekare için savaşıyor. Aynı zamanda, tarihsel hikayelerinde ve siyasi varlıklarında kimlik oluşturma mücadelesinde onlarla mücadele ediyor. Ancak, Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün kenara itilmesi ve İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki iki yönetimi parçalamasıyla birlikte Filistinliler şimdi çok taraflı bir boşlukta bulunuyorlar, liderlik ve kimlik konusunda bir boşluk var. Bu, Filistinlilerin bir halk olarak birlik anlayışının parçalanmasını, kapsamlı bir milli vizyondan ve olası ve sürdürülebilir bir mücadele stratejisinden yoksun olmalarını da içeriyor.

Gazze savaşının ardından söylenebilecek ya da yapılabilecek çok şey var; çünkü bu savaşın ardından gelenler Fetih Hareketiyle, Hamas'la, cephelerle ya da diğer siyasi oluşumlarla öncekiyle aynı değil.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Suriye Devlet Başkanı Şara Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara (SPA)
TT

Suriye Devlet Başkanı Şara Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara (SPA)

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş- Şara, Suudi Arabistan’a resmi bir ziyaret kapsamında Cidde’ye geldi. Şara’yı, Kral Abdülaziz Uluslararası Havalimanı’nda Mekke Bölgesi Emir Yardımcısı Prens Suud bin Mişal bin Abdülaziz karşıladı.

Suriye liderinin, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüşmesi bekleniyor.

Suriye resmi haber ajansı SANA, söz konusu görüşmede iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ile ortak ilgi alanına giren konuların ele alınacağını bildirdi. Ziyaretin, Suriye Devlet Başkanı’nın Körfez turu kapsamında gerçekleştiği ifade edildi.


İsrail destekli çeteler, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde ve güneyinde güç gösterisi yaptı

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail destekli çetelerle yaşanan çatışmaların ardından Filistinliler, Gazze’deki silahlı gruplara mensup savaşçılarla birlikte, 20 Nisan 2026 (Reuters tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail destekli çetelerle yaşanan çatışmaların ardından Filistinliler, Gazze’deki silahlı gruplara mensup savaşçılarla birlikte, 20 Nisan 2026 (Reuters tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
TT

İsrail destekli çeteler, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde ve güneyinde güç gösterisi yaptı

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail destekli çetelerle yaşanan çatışmaların ardından Filistinliler, Gazze’deki silahlı gruplara mensup savaşçılarla birlikte, 20 Nisan 2026 (Reuters tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail destekli çetelerle yaşanan çatışmaların ardından Filistinliler, Gazze’deki silahlı gruplara mensup savaşçılarla birlikte, 20 Nisan 2026 (Reuters tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)

Gazze Şeridi’nin doğusunda ‘sarı hat’ olarak adlandırılan bölgenin gerisinde konuşlu silahlı çetelerin, dün eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirdiği ve Gazze Şeridi’nin güneyi ile kuzeyinde askeri ve lojistik kapasite gösterisi yaptığı bildirildi.

İsrail güçlerinin, geçtiğimiz ekim ayında ilan edilen ateşkes anlaşması kapsamında belirlenen sarı hattın doğusunda kalan Gazze topraklarının yaklaşık yüzde 55’ini kontrol ettiği, Gazze Şeridi’nin batısındaki bölgelerin ise Hamas kontrolünde olduğu biliniyor.

rbgbg
ABD Başkanı Donald Trump'ın planına göre Gazze Şeridi'nden çekilme aşamalarının haritası (Beyaz Saray)

Güney Gazze’de, eski bir Filistinli güvenlik görevlisi olduğu belirtilen Hüsam el-Estal’ın liderlik ettiği gruba bağlı unsurların, Han Yunus’un merkezindeki Ebu Hamid Kavşağı’nın batısına doğru ilerlediği bildirildi. Bu hareketin, Gazze’deki bazı gruplara bağlı aktivistler tarafından ‘cüretkâr’ olarak nitelendirildiği aktarıldı. İddiaya göre silahlı kişiler, yerinden edilmiş Filistinlilerin kaldığı çadır alanlarına ve bu bölgede bulunan Hamas ile onun askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları mensuplarının bulunduğu noktalara yaklaştı; ayrıca çeşitli güvenlik ve idari birimlerin de bölgede konuşlu olduğu ifade edildi.

Han Yunus’taki bir saha kaynağı, “Estal grubuna bağlı silahlı kişiler Ebu Hamid Kavşağı’na kadar ulaştı. Bu bölge İsrail güçlerinin uzaktan kontrol ettiği, temas hattına yakın alanlardan biri” dedi. Kaynağa göre, söz konusu unsurlar Kassam Tugayları mensuplarının bulunduğu batı yönündeki bölgelere doğru ilerledi. Aynı kaynak, grubun sivil yerleşim alanlarının yakınlarında dolaştığını ve yoldan geçenlere sigara dağıttığını da öne sürdü.

Çatışmalara tanıklık eden saha kaynağı, İsrail yapımı quadcopter tipi insansız hava araçlarının (İHA), söz konusu unsurların bulunduğu bölgede yoğun şekilde uçuş yaptığını aktardı. Aynı esnada Kassam Tugayları mensuplarının, bu gruplara ait bir aracın hedef alınması için tanksavar roketi fırlattığı ve çok yakın mesafeden hafif silahlarla ateş açtığı belirtildi.

Kaynak, bölgede bir çatışma yaşandığını, ardından İHA’ların müdahale ederek ateş açtığını ve bu durumun silahlı gruba mensup kişilere koruma sağladığını öne sürdü. Söz konusu unsurların daha sonra Han Yunus’un güneyindeki, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelere doğru geri çekildiği ifade edildi. Aynı kaynak, Gazze Şeridi’nde yaşayanların paylaştığı görüntülerde, söz konusu unsurlar arasında ölü ve yaralıların bulunduğunun görüldüğünü de aktardı.

fvfvf
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta silahlı gruplara mensup savaşçılar ile İsrail destekli çeteler arasında çıkan çatışmaları izleyen Filistinliler, 20 Nisan 2026 (Reuters tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)

Söz konusu İHA’ların İsrail güçleri tarafından mı yoksa bu silahlı grupların kendileri tarafından mı kullanıldığı ise netlik kazanmadı. Kassam Tugayları içindeki unsurların bu tür İHA’ları kullanmaya yönelik eğitim aldığına ilişkin bilgilerin, haftalar önce bazı kaynaklar tarafından aktarıldığı da hatırlatıldı.

Eşzamanlı hareketler

Gazze Şeridi’nin güneyinde bulunan Han Yunus’taki çatışmalarla eş zamanlı olarak, Refah’ın kuzeybatısındaki el-Mevasi bölgesinde de benzer hareketlilik yaşandığı bildirildi. Ebu Şebab çetesi olarak bilinen silahlı grubun, yerinden edilmiş sivillere sigara, dondurulmuş tavuk ve kişi başına 200 şekeli geçmeyen küçük miktarlarda para dağıttığı aktarıldı (1 şekel yaklaşık 3 ABD dolarına eşdeğer).

Grubun, kurucusu Yasir Ebu Şebab’ın aralık ayında öldürülmesinin ardından Gassan ed-Dehini tarafından yönetildiği belirtildi.

Dağıtım sırasında, Hamas kontrolündeki bölgede bulunan sivillerin bulunduğu alanda ateş açıldığı, bunun üzerine çatışma çıktığı ifade edildi. Olayda yedi aylık hamile Raşa Ebu Cezer’in hayatını kaybettiği, olay yerinde bulunan bir gencin ise kaçırıldıktan sonra serbest bırakıldığı bildirildi.

Son bir ay içinde Han Yunus ve Refah’ta faaliyet gösteren çetelerin, İsrail ateşiyle desteklendiği iddia edilen saldırılar ve Hamas mensuplarına yönelik suikast girişimleri gerçekleştirdiği, ancak bölgede kalıcı bir varlık sağlayamadığı ya da hedef aldığı noktaları kontrol altına alamadığı kaydedildi.

Eski bir subay olduğu belirtilen Şevki Ebu Nasira’nın liderlik ettiği bir grubun, yaklaşık bir hafta önce Gazze Şeridi’nin doğusunda bulunan el-Meğazi Mülteci Kampı yakınlarında suikastlar düzenlediği ve Filistinlilere ait evleri ateşe verdiği bildirildi. Ayrıca bu olaylardan günler önce, Kassam Tugayları mensuplarını tuzağa düşürme ve kaçırma girişiminde bulunulduğu, ancak operasyonun çatışmaya dönüşmesi sonucu 10 Filistinlinin hayatını kaybettiği, bunlardan 8’inin Kassam Tugayları mensubu olduğu aktarıldı.

Gazze’nin kuzeyinde ise Eşref el-Mensi çetesi olarak adlandırılan grubun, Beyt Lahiya ve Cibaliye yakınlarındaki yerinden edilmiş sivillerin bulunduğu bölgelerde sigara ve çocuk bezi dağıttığı belirtildi. Silahlı grupların, özellikle bölgede eksikliği hissedilen temel ihtiyaç maddelerini dağıtmaya odaklandığı gözlemlendi.

Hamas’ın zaman zaman diğer Filistinli gruplarla birlikte bu tür çetelerin dağıtılması ve takip edilmesi için girişimlerde bulunduğu, kısa süre önce de bu gruplara mensup iki kişinin, Gazze Şeridi’nin orta kesiminde bir akraba ziyareti sırasında gözaltına alındığı bildirildi.

Hamas’ın ateşkes görüşmeleri kapsamında arabulucularla yaptığı toplantılarda, İsrail’in bu silahlı gruplara verdiği desteği durdurmasının talep edildiği, ancak Tel Aviv yönetiminin bu iddiaları reddederek konunun ‘Filistin’in iç meselesi’ olduğunu savunduğu ifade edildi.

Suikastlar

Diğer yandan İsrail’in dün şafak vakti Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda, Kassam Tugayları mensuplarından oluşan bir grubu İHA’yla hedef aldığı bildirildi. Saldırıda bir kişinin hayatını kaybettiği, üç kişinin yaralandığı aktarıldı. Söz konusu grubun, güvenlik noktalarında konuşlanarak hem silahlı çete unsurlarının hem de olası İsrail özel birliklerinin sızma girişimlerini engellemeye çalıştığı belirtildi.

Aynı zaman diliminde, Gazze kentinin batısında bir başka noktanın da hedef alındığı, burada Hamas polis gücüne mensup üç kişinin yaralandığı ifade edildi.

yhnhnm
Geçtiğimiz mart ayında bir polis aracını hedef alan İsrail saldırısının gerçekleştiği yeri inceleyen Filistinliler (Reuters)

Dün öğle saatlerine doğru, Gazze kentinin güneyindeki ez-Zeytun mahallesinde su kuyusunu onaran işçilerin hedef alındığı saldırıda bir Filistinlinin hayatını kaybettiği, üç kişinin ise yaralandığı bildirildi. Ayrıca Gazze Şeridi’nin farklı bölgelerinde, İsrail’e ait araçlar, İHA’lar ve vinçlerden açılan aralıklı ateş sonucu çok sayıda kişinin yaralandığı, benzer olayların günlük olarak tekrarlandığı ifade edildi.

Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’na göre, geçtiğimiz ekim ayında ilan edilen ateşkesin ardından hayatını kaybedenlerin sayısı 777’yi, yaralıların sayısı ise 2 bin 190’ı aştı.


Ulusal egemenlik ile “direniş hareketleri” arasındaki çatışma

New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki Genel Kurul Salonu, 18 Eylül 2015 (Reuters)
New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki Genel Kurul Salonu, 18 Eylül 2015 (Reuters)
TT

Ulusal egemenlik ile “direniş hareketleri” arasındaki çatışma

New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki Genel Kurul Salonu, 18 Eylül 2015 (Reuters)
New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ndeki Genel Kurul Salonu, 18 Eylül 2015 (Reuters)

Hüseyin eş-Şara

Ulusal egemenlik, modern devletin kuruluşuyla birlikte ortaya çıkmıştır. Anayasa ve devlet yapıları, Birleşmiş Milletlere (BM) ve diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlara üyeliği ile dünya genelinde ulusal devletin oluşum süreciyle iç içe geçmiş hukuki ve ahlaki değerler sistemi çerçevesinde tanınması, bu olgunun temel unsurlarını oluşturur.

Eğer ulusal devlet ile onu oluşturan toplumsal güçler arasında anlaşmazlıklar ve ayrışmalar mevcutsa bu durum, devletin mevcut siyasi, ekonomik ve sosyal düzeni inceleyip değerlendirdikten sonra ortaya koyduğu yasal temele dayanan parti kanunlarıyla düzenlenir. Bu partiler, nihai analizde tek bir vatan içindeki görüş ve ideolojilerin çeşitliliğine hizmet eden siyasi ve sosyal ilkeler ve vizyonlardan hareket eder. Ayrıca bu partiler, parti yasasının ruhuna ve siyasi sürecin işleyişine olan inançla, bilinçli bir uygulama gerçekleştirmek amacıyla kurulur ve devletle şiddetli bir çatışmaya girmez. Bu uzlaşılmış ve kabul görmüş yapı, egemenlik ilkesine ve devletin anayasanın koruyucusu olduğu, yasaları uygulayan kurum olduğu vb. ilkelerine uygun olarak, yönelimlerin işleyişine zarar vermeden çalışır.

Yasal ve anayasal çerçeveler içinde rekabet etmenin barışçıl ve açık yolu budur. Bu partiler, devletin yönelimleri ve izlediği yollara, özellikle de egemenlik konusunda itiraz edemezler. Egemenlik kavramı; devletin bu devletin tüm tarafları üzerinde, sınırları üzerinde, toplum üzerinde kontrole sahip olması ve tarafsızlık, tekelcilik ya da herhangi bir halkın ulusal birliğine zarar verecek eğilimler olmaksızın halkın çıkarlarını gözetmesi anlamına gelir. Egemenlik ilkesinin sınırları içinde bu böyledir. Çünkü partiler özünde, değersel etkileşimlerin bir bütününün ürünü ve sonucu olan devletin üst yapısını oluştururlar. Bu etkileşimlerin en öne çıkanları arasında seçim ve seçim sonuçlarının sayılması geliyor. En fazla oyu alan ister bir parti ister bir grup ister bir birey olsun ister yasama ister yürütme ister yargı olsun iktidar içinde yer alabilir.

Devletin genel düzeni, bu üç yetkinin birbirinden ayrılması gerekliliğine dayanıyor. Eğer durum böyleyse, buradaki egemenlik devlette somutlaşır ve sınırlanır. Egemenliğe ancak bunu düzenleyen kanun ve yönetmeliklere uygun olarak itiraz edilebilir. Egemenliğe isyan etmek veya onu bozmaya çalışmak yasaktır; çünkü egemenlik, devlet içindeki herkesin, bu meşru otoritenin bu kavramdan uzak hiçbir otoriteye benzemediğini kabul etmesiyle tamamlanır. Egemenliğe karşı çıkmak, üçüncü dünya ülkelerinde var olan bir durumdur. Devletin temel yapısının zayıf olmasının yanı sıra dış müdahalelerin ve ideolojik yorumların yarattığı etkiler buna sebep olur. Böylece devlete ve ulusal egemenliğe karşı isyan eden güçler olgusu ortaya çıktı. Bunu Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde, bunlara Arap bölgesi ülkeleri de dahil olmak üzere, gözlemledik. Bu konu geniş bir konudur ve müzakere edilmesi daha geniş bir alana, hatta kitaplara ihtiyaç duyar. Bu konuda başkaları tarafından kalem alınmış makaleler bulunuyor.

50'li yılların sonu ile 60'lı yılların başında, Arap ülkelerinde devletin egemenliğine karşı bir başkaldırı olgusu gözlemledik; bu durum, bölgenin maruz kaldığı çöküşler ve belki de yenilgiler sayesinde ortaya çıktı. Bunların en önemlileri, 1948'de Filistin'in kaybı ve 1967'deki acı verici Haziran yenilgisiydi. Bireyler tarafından kurulan ve devletler tarafından desteklenen örgütlerin ortaya çıkmasıyla ulusal egemenliğe karşı isyan eğilimleri ortaya çıktı ve sonuç, bildiğimiz gibi, egemenlik ile bu hareketler arasında bir çatışma oldu.

Lübnan, Irak ve Yemen’de ulusal egemenlik, dışarıdan destek alan hareketler ile egemenlik kavramı arasındaki çatışma nedeniyle ciddi bir dönüm noktasında.

1967'den sonra Haşimi Krallığı'ndaki Filistinli grupların yaptıklarını ve bunların Ürdün devletinin ulusal egemenliğiyle olan çatışmasına tanık olduk. Bu çatışma 1970 yılında egemenliğin zaferi, grupların yerinden edilip Lübnan'a sürülmesiyle sonuçlandı. Ürdün'de olduğu gibi, Filistin devrimi ile onu destekleyen milliyetçi ve ilerici partiler ile Lübnan'ın ulusal egemenliği arasında da bir çatışma yaşandı. Bu çatışma 1978'de açıkça başladı ve sonuçta Filistin direnişi ülkeden çıkarıldı ve ona bağlı milisler dağıtıldı. Ulusal egemenlik, başta ABD, İsrail ve Arap ülkeleri olmak üzere dış faktörlerin müdahalesi sayesinde galip geldi. Asıl acı verici olan ise tüm vatandaşların önem verdiği devrimci ve duygusal bir hareket ve egemenlik ilkesi nedeniyle direnişe yönelik halkın bu kadar büyük bir desteğinin, Arap dünyasında yarattığı izlerdi. Fakat bunun ifade ediliş biçimi farklı ve ideolojik bir nitelik taşıyordu.

Şimdi ise Lübnan, Irak ve Yemen’de ulusal egemenliğin, dışarıdan desteklenen hareketler ile egemenlik kavramı arasındaki çatışma nedeniyle tehlikeli bir dönemeçle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Daha açık bir şekilde ifade edersek, örneğin, Lübnan'daki Hizbullah'ın eski genel sekreteri, örgütün ‘Velayet-i Fakih’in ayrılmaz bir parçası’ olduğunu ve İran'dan belirli bir bütçe aldığını itiraf etmişti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah, 30 yılı aşkın süredir faaliyet gösteriyor, Lübnan devletinin işlerine müdahale etmesi için talimatlar alıyor ve Suriye halkına saldırıyor.

vfvfev
Ürdün'ün başkenti Amman’da, Yaser Arafat'ın başkanlık ettiği bir eğitim kursunun sonunda düzenlenen Fetih Hareketi’nin (EL Fetih) askeri geçit töreni, 17 Ağustos 1970 (AFP)

Hizbullah, bölgede genel bir durum oluştururken, bütün bunlar Lübnan’ın ulusal egemenlik sınırlarının dışında gerçekleşiyor. Filistin'i kurtarmayı amaçlayan bir direniş hareketi olduğunu iddia ederek diğerlerini zor durumda bırakıyor. Eğer gerçekten böyle bir hedefi varsa neden Lübnan devletinin işleyişini engelledi ve onu felç etti? bütün otoritelerine karşı zorbalık yaptı? Halbuki Hizbullah, Emel Hareketi ile birlikte Ulusal Meclis'te 20 üyeye sahipti ve hem 'Taif Konferansı'nın hem de 'Doha Görüşmesi’nin çıktılarını kabul etmişti.

Emil Lahud ve Mişel Avn dönemlerinin ardından, bir buçuk hatta iki yıla yakın bir süre boyunca cumhurbaşkanlığı makamıyla ilgili devam eden aksaklıkların yaşandığı çekişmelere tanık olduk. Ardından Hizbullah'ın savaş çağrısı ve Suriye halkına, Yemen'e ve seçilmiş Irak hükümetine karşı uygulamaları, ayrıca Irak'ta tüm isimleriyle ortaya çıkan Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi), Arap ulusal egemenliğine karşı bir isyan oluşturdu. Haşdi Şabi’yi kuran tarafların parlamentoda ve bakanlıkta temsilcileri olduğu biliniyor. Bu oluşumun Irak devletinin egemenlik alanlarına yönelik saldırılarının yanı sıra Ürdün ile Körfez'deki Arap ülkelerine yönelik roketli saldırıları da yaşandı.

En sonunda galip gelecek olan egemenlik olacak ama toplum hem çok sayıda evladını hem de servetini kaybedecek. Halkın kalkınması ve refahı gecikecek. Ne olursa olsun ulusal egemenlik üstün gelir ve galip çıkar, çünkü toplum ve devletin yararına en doğru seçenek budur!

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafındanLondra merkezli al Majalla dergidinden çevrilmiştir.