Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)
Ukrayna ve İran’daki savaşlar yüzeysel olarak birbirinden farklı görünse de 2026 yılına gelindiğinde aralarında daha derin ve kaygı verici bir ortak payda belirdi. Her iki durumda da başlıca taraflarca açıklanan hedefler, fiili askeri güçle elde edilen sonuçlardan keskin biçimde ayrışmaya başladı.
Moskova savaşa Avrupa'nın güvenlik ortamını yeniden şekillendirme ve Ukrayna'yı siyasi açıdan itaat altına alma hedefiyle girdi. ABD ve müttefikleri ise İran'la yüzleşmede nükleer caydırıcılık ve İran'ın askeri nüfuzunu kırpma gibi daha somut hedefler belirledi. Ne var ki her iki durumda da sonuç, daha az belirleyici ve daha karmaşık bir tablo olarak kısmi kazanımlar, devasa maliyetler ve giderek artan stratejik belirsizliği ortaya koydu.
Bu uçurum -hedefler ile sonuçlar arasındaki derin mesafe- ikincil bir ayrıntı değil, modern savaşların doğasını anlamanın anahtarıdır. Zira savaşlar genellikle bir tarafın tüm hedeflerine ulaştığında değil, sürdürme maliyeti uzlaşma maliyetinin üzerine çıktığında sona erer. Bu yüzden bugün uluslararası tablo ‘tam zaferlere’ değil, tüm tarafların iç kamuoyuna mümkün olanın en iyisi olarak sunmaya çalıştığı geçici düzenlemelere, istikrarsız ateşkeslere ve aşamalı uzlaşılara doğru ilerliyor.
Ukrayna'da Rusya'nın özgün hesapları aşırı varsayımlara dayanıyordu; Kremlin, Ukrayna devletinin hızla çökeceğine ya da en azından siyasi açıdan itaat altına alınarak Batı'ya entegrasyonunun engellenebileceğine güvendi. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Rusya'nın geniş topraklar üzerinde denetim kurduğu ve Ukrayna altyapısına ağır tahribat verdiği doğru olsa da ne Ukrayna devletini kırmayı ne de Kiev'in Batı'yla bağını koparmayı başarabildi. Yıldırım savaşı öngörüsünün yerine Moskova kendisini yüksek askeri, ekonomik ve demografik maliyetler barındıran uzun soluklu bir yıpratma savaşının içinde buldu.
Daha da önemlisi, sahada elde edilen kazanımlar siyasi bir karara dönüşemedi; toprak işgali savaş hedeflerine ulaşmak anlamına gelmiyor.
Rusya'nın hedefi Ukrayna üzerinde kalıcı siyasi bir bağımlılık tesis etmek ya da onun bağımsız jeopolitik yönelimini silmekse sonuç neredeyse tam tersine çıktı. Savaş, Ukrayna ulusal kimliğini pekiştirdi ve Rusya'ya karşı daha sert ve militarist bir tutumu yerleştirdi; bu da gelecekte Ukrayna'yı yeniden itaat altına alma girişimlerini daha zor, daha kolay değil, kılıyor.
Öte yandan Ukrayna da açıkladığı hedeflerin tamamına ulaşamadı. Bağımsız bir devlet olarak, işlevsel kurumlarıyla ve savaşmaya muktedir bir ordusuyla ayakta kalmayı başardı. Bu, büyük bir askeri güce karşı başlı başına stratejik bir kazanım olsa da topraklarının tamamını geri alamadı ve kendi koşullarıyla bir uzlaşı dayatamadı. Bunun yanında Moskova'nın ve başlangıçta pek çok gözlemcinin beklediği hızlı yenilgiyi savuşturmuş olmak, çatışmanın güç dengesinde köklü bir dönüşümü temsil ediyor.
Burada, ‘tüm taraflar hedeflerinin tamamına ulaşmaktan aciz kaldığında diplomatik çıkış nasıl şekillenebilir?’ sorusu ortaya çıkıyor.
En gerçekçi senaryo, kapsamlı bir barış antlaşması değil, ateşkes, doğrulama mekanizmaları, insani düzenlemeler, esir takası ve belki de denetim altındaki tampon bölgelerden oluşan aşamalı bir süreçle hayata geçirilecek geçici bir çatışma durdurması gibi görünüyor. İşgal altındaki toprakların statüsü ve nihai güvenlik düzenlemeleri başta olmak üzere en hassas meseleler ise muhtemelen hemen çözüme kavuşturulmak yerine ertelenecek.
Bu yaklaşım siyasi ve ahlaki açıdan tatmin edici görünmeyebilir, ancak pek çok modern savaşın gerçekliğini yansıtıyor. Zira en karmaşık meselelerin ertelenmesi, çoğu zaman savaşı durdurmak için zorunlu bir koşula dönüşür. Tarih, büyük çatışmaların çoğunlukla herhangi bir nihai uzlaşıya varmadan önce açık savaştan ‘çatışma yönetimine’ geçtiğini ortaya koyuyor.
Bu bağlamda ‘güvenlik karşılığı itidal’ denklemine dayanan bir çerçeve ortaya çıkabilir. Ukrayna, bazı toprakların geri alınmasını daha net güvenlik güvenceleri, sürdürülebilir askeri destek, yeniden yapılanma yardımları ve Batıyla daha sağlam bir ilişki karşılığında ertelemeyi kabul edebilir. Rusya ise özgün hedefleri başarısız olmuş olsa bile güvenlik çıkarlarının büsbütün göz ardı edilmediğini söyleyebileceği, asgari düzeyde yüz kurtarmaya imkân tanıyan bir formüle ihtiyaç duyacaktır.
Burada diplomasi mutlak ahlaki bir netlik aramıyor, daha ziyade her iki tarafın iç söylemlerini çöküşe uğratmadan savaşı durdurmalarına imkân tanıyacak bir formül arıyor. İç siyaset artık savaş denkleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, temel bir nokta. Rus liderler ulusal onuru koruyan bir anlatıya ihtiyaç duyarken Ukraynalı liderler yapılan fedakarlıkların boşa gitmediğini kanıtlamak zorunda. Batı ise geri adım atmış ya da güç yoluyla dayatılan fiili durumu kabulleniyor görüntüsünden kaçınmak istiyor.
Bu yüzden olası herhangi bir uzlaşı özünde kırılgan olacaktır. Ateşkes, insanların hayatlarını kurtarabilir ve hasarı azaltabilir, ama krizin nedenlerini çözmez. Hatta zaman zaman bölünme hatlarını pekiştirerek çatışmayı yeniden alevlenmeye hazır donmuş bir anlaşmazlığa dönüştürebilir. Buradaki en büyük tehlike ‘çatışma yönetimi’ ile ‘çatışma çözümünü’ birbirine karıştırmak, birincisi mümkün olabilir, ikincisi ise henüz uzak bir ihtimal.
Bununla birlikte, alternatif çok daha kötü olabilir. Yıpratma savaşının sürmesi Ukrayna, Rusya ve Avrupa için ekonomik tükenme, siyasi erozyon ve hesapsız bir askeri hata ya da tırmanma ihtimalinin genişlemesi gibi giderek artan riskler barındırıyor. Bunun yanı sıra net bir siyasi ufuk olmaksızın savaşın devam etmesi, özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD'deki ekonomik ve siyasi baskıların artmasıyla birlikte Batı'nın destek önceliklerinde kademeli bir değişime yol açabilir.
Ukrayna savaşının ortaya koyduğu daha kapsamlı ders ise ne kadar büyük olursa olsun askeri güç, tek başına istikrarlı siyasi sonuçlar doğurmaya kafi olmadığıdır. Moskova, askeri üstünlüğün Ukrayna'nın iradesini hızla kıracağını varsaydı, oysa savaş Ukrayna’da milli kimliği derinleştirerek Batı'yla bağını güçlendirdi. Kriz aynı zamanda Batı'nın askeri desteği belirleyici bir siyasi uzlaşıya dönüştürme kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.
Sonuç olarak dünya, tam zafer fikrinin gerilediği ve yerini uzun soluklu, karmaşık geçici düzenlemelere bıraktığı bir gerçekliğe doğru ilerliyor gibi görünüyor. Modern zaman savaşları çoğunlukla kimsenin beğenmediği kısmi uzlaşılarla sona eriyor. Çünkü alternatifler daha tehlikeli. Ne ateşkes barış ne de savaşın dondurulması adalet, ancak şiddeti azaltmak ve daha geniş çaplı bir çöküşü önlemek için tek pratik seçenek olabilir.
Tam da bu bağlamda İran meselesi, aynı uluslararası açmazın bir uzantısına dönüşüyor. Bu yazı dizisinin ikinci makalesinde ‘Askeri güç net bir siyasi son üretemediğinde ne olur?’ sorusunun cevabını ele alacağız.