Şarku’l Avsat Kebbaşi ile Daklu arasındaki Manama Anlaşması’nın belgesine ulaştı

Anlaşma birleşik bir ordunun kurulmasını, aranan kişilerin "Uluslararası Ceza Komisyonu"na teslimini ve "kurtarma" rejiminin dağıtılmasını kapsıyor.

Orgeneral Şemseddin Kebbaşi (SUNA
Orgeneral Şemseddin Kebbaşi (SUNA
TT

Şarku’l Avsat Kebbaşi ile Daklu arasındaki Manama Anlaşması’nın belgesine ulaştı

Orgeneral Şemseddin Kebbaşi (SUNA
Orgeneral Şemseddin Kebbaşi (SUNA

Şarku'l-Avsat, Bahreyn'in başkenti Manama'da geçen yıl 20 Ocak'ta Sudan Ordusu Başkomutan Vekili Orgeneral Şemseddin Kebbaşi ile Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Yardımcısı Abdurrahim Daklu arasında imzalanan anlaşmanın metnine ulaştı.  Bu konuyla ilgili sızıntılar ilk kez yerel Es-Sudani gazetesi aracılığıyla ortaya çıktığında, haberi doğrulayanlar ve yalanlayanlar arasında yoğun tartışmalar yaşandı.

22 maddeden oluşan anlaşma, "Hızlı Destek" ile birlikte ulusal bir ordunun kurulmasını, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından arananların tutuklanmasını ve ülkeyi son 30 yıldır yöneten İslamcı rejimin yıkılmasını öngörüyor.

"Sudan Krizinin Kapsamlı Çözümüne İlişkin İlkeler ve Esaslar Belgesi" olarak adlandırılan anlaşma, Sudan-Sudan diyalogu yoluyla halkın acılarının hafifletilmesi ve savaşı sonlandıracak krize çözüm bulunmasının gerekliliğini öngörüyor.

İslamcıların rahatsızlığı

Kebbaşi-Daklu müzakerelerine ilişkin haberin yayılmasının ardından, "Savaşın devamını isteyenler" olarak İslamcılar ve onların iktidara dönüşünü destekleyenler, Kebbaşi'ye karşı şiddetli ve eleştirel bir kampanya başlattı. Diğer taraftan, anlaşma haberini yalanlamak için başka bir kampanya başlatıldı. Müzakerelere ilişkin haberi ne Kebbaşi ne de resmi ordu sözcüsü yalanladı; antlaşmanın imzalanmasının üzerinden bir ay geçmesine rağmen ve yerel ve uluslararası medyada ve sosyal medyada bu haber yoğun bir şekilde dolaşıma girmesine rağmen sessiz kaldılar.

Sivil güçler, Kebbaşi'nin Manama'da Orgeneral Daklu ile anlaşma imzalamasının ardından yaptığı açıklamalar karşısında şaşkınlıklarını dile getirdi. Kebbaşi geçtiğimiz hafta Beyaz Nil Eyaleti'ndeki "18. Piyade Tümeni" askerlerine hitaben yaptığı konuşmada, özellikle "sivil güçler" ile "Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri" koalisyonunu eleştirdi ve onları "paralı askerler, elçilik ajanları" ve "Hızlı Destek Kuvvetleri’nin siyasi kuluçka merkezi" olmakla suçladı.

FOTO: Hızlı Destek Kuvvetleri İkinci Komutanı Abdurrahim Daklu (X Platformu)
Hızlı Destek Kuvvetleri İkinci Komutanı Abdurrahim Daklu (X Platformu)

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) koalisyonunun bir sözcüsü Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Kebbaşi'den Abdurrahim Daklu ile imzaladığı anlaşma hakkında Sudanlıları "bilgilendirmesini" beklediklerini söyledi.

Anlaşma metnini sızdırmakla suçlanmamak için isminin açıklanmamasını isteyen sözcü, Kebbaşi'nin açıklamalarını "utanç verici" olarak nitelendirdi. Sözcü: "Biz kendisinden farklı açıklamalar bekliyorduk ama o, gerçekleri halka açıklamak yerine sivil güçlere saldırdı. Manama ziyareti ve Daklu ile bir anlaşmaya imza atmasının ardından halkı aydınlatması kendisi için daha iyi ve onurlu olurdu. Kebbaşi, sivil güçlerin savaşı durdurmak için uluslararası ve bölgesel topluluklardan yardım istemek amacıyla kamuya açık herhangi bir şey yapmasını yasakladı. Ancak “düşman” olarak nitelendirdiği “milisleri” destekleyen ülkelerin huzurunda, kendisine Hızlı Destek Kuvvetleri ile “gizlice” müzakere yapma ve imzaladığı anlaşmadan geri çekilme izni verdi."

Anlaşmanın detayları

Şarku'l Avsat'ın elde ettiği metne göre, Sudan Ordusu Başkomutan Vekili Orgeneral Şemseddin Kebbaşi ve Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Yardımcısı Abdurrahim Daklu, Bahreyn başkentinde (Manama) geçtiğimiz 6 ve 18 Ocak'ta görüşmelerde bulundu. Bu görüşmeler 22 maddelik bir anlaşmanın imzalanmasıyla sona erdi.

İki yetkili, anlaşmanın 7. maddesi uyarınca, siyasi bağlılık veya ideolojik yönelim olmaksızın, tüm askeri güçlerden, yani Hızlı Destek, silahlı kuvvetler ve silahlı mücadele hareketlerinden oluşan profesyonel ve ulusal bir ordu inşa etme konusunda anlaştılar. Bu ordu, düzenli güvenlik güçlerini (polis ve istihbarat servisleri) inşa edip yeniden kurmanın ve Sudanlılar arasında fırsatların adil dağılımı ilkesini benimsemenin yanı sıra, idari ve partizan her düzeyde Sudanlı çeşitliliğini ifade ediyor.

Kebbaşi ve Daku'nun "paraf" atarak imzaladığı anlaşmanın 11. maddesinde "30 Haziran rejiminin yıkılması" öngörülüyor. 17. ve 18. maddelerde, savaştan sonra hapishanelerden kaçan, yani “kurtarma” rejiminin destekçileri olan sanıkların yeniden tutuklanması ve aralarında eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir, yardımcısı Ahmed Harun ve başkaları da dahil olmak üzere arananların Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim edilmesi ve mahkemeye getirilmesi vurgulandı. Anlaşma, tüm siyasi aktörlerin katılacağı geniş kapsamlı bir ulusal diyalog düzenlenmesini onaylıyor. Ancak, "Ulusal Kongre Partisi ve ona bağlı İslami Hareket" kapsam dışı tutularak, bu grupların geçiş döneminden izole edilmesi öngörüldü.

FOTO: Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında Hartum'da yaşanan çatışmaların etkileri (Reuters)
Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında Hartum'da yaşanan çatışmaların etkileri (Reuters)

"Sudan Krizinin Kapsamlı Çözümüne İlişkin İlkeler ve Esaslar Belgesi" olarak adlandırılan anlaşmada, Sudan-Sudan diyalogu yoluyla halkın acılarının hafifletilmesi, savaşı sonlandıracak krize çözüm bulunması gerekliliği, nefret söylemiyle mücadele, geçiş dönemine ilişkin olarak adalet, hesap verebilirlik, zararın onarılması ve tazminat prensiplerini benimseme, savaşın neden olduğu yıkımın yeniden inşası ve ülkenin birliğini ve federal yönetimi koruma ihtiyacı vurgulanmıştır.

Anlaşma, Sudan krizini bir güvenlik, politik, sosyal ve kültürel kriz olarak tanıyan temel prensipleri benimsemiştir. Savaşın neden olduğu büyük insan kayıplarını ve eşi benzeri görülmemiş insanlık dramını, altyapının tahribatını ve ülkenin ekonomik kaynaklarının israf edilmesini tanıyan temel prensipleri içermektedir. Hem Kebbaşi hem de Daklu, çatışmayı diyalog yoluyla adil ve sürdürülebilir bir şekilde çözme, savaşları ve çatışmaları köklerine değinerek sona erdirme ve güç ve zenginliğin adil paylaşımını sağlayan bir yönetim çerçevesi üzerinde anlaşmaya varma isteklerini dile getirdiler. Anlaşma, temelde "halkın temel güç kaynağı olduğu" prensibini benimsemekte, eşit vatandaşlığı güvence altına almakta ve "Cidde Bildirgesi"ni sivilleri koruma konusunda referans almaktadır.

Anlaşma, "nefret söylemi ve ayrımcılığa karşı mücadele" prensibini kabul etmekte, "hukuki reform paketi" üzerinde mutabakata varmakta, "barışçıl bir arada yaşamı teşvik etmek, başkalarını kabul ve saygıyı güçlendirmek" gibi politikaları benimsemekte, geçiş döneminde "hesap verebilirlik, gerçeklik ve uzlaşma" içeren geçiş adaleti ilkesini onaylamakta, zararın onarılması, kurumsal reformlar, barışçıl siyasi faaliyet prensibi, tüm şiddet, aşırıcılık, anayasa dışı yöntemlere başvurma ve demokratik düzeni zayıflatma türündeki faaliyetleri suç saymaktadır. Anlaşma, dengeli bir dış politika izleme, ülkenin üst düzey çıkarlarını garanti eden bir politika benimseme ve bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği destekleme, komşuluk ilişkilerini iyileştirme ve terörizmle mücadeleyi teşvik etme konularında çağrı yapıyor.

Kaynağa göre "Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri", Kebbaşi'nin "önemli bir anlaşma"yı halka sunması bekleniyordu. Sözcü şunları söyledi: "Bu anlaşmanın çok önemli olduğunu ve Sudan'ın ulusal davasına hizmet ettiğini görüyoruz. Kebbaşi'nin buna devam edeceğini umuyorduk, ancak o birtakım bahanelerle özür dileyerek üçüncü turdan çekildi." Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri, kapsamlı ve adil bir barış anlaşmasına ulaşmak, ateşkese son vermek ve savaşların ardından sivil yolu yeniden kazanmak için krizin çözümü ve savaşın durdurulması konusunda tek seçeneklerinin diyalog olduğunu düşünüyor.



Lübnan, patlayıcı sevkiyatı dosyasında Hizbullah yetkililerinin peşinde

Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
TT

Lübnan, patlayıcı sevkiyatı dosyasında Hizbullah yetkililerinin peşinde

Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)

Lübnan’da yaklaşık iki hafta önce Bekaa Vadisi ile Cebel Lübnan arasındaki Dahr el-Baydar yolunda ele geçirilen ve Hizbullah’ın kendisine ait olduğunu kabul ettiği patlayıcı yüklü kamyonla ilgili soruşturmada yeni bir aşamaya geçildi. Kamyonla birlikte gözaltına alınan iki kişinin sorgulanmasından, örgütte sorumlu oldukları belirtilen iki kişinin yakalanmasına yönelik işlemlere geçildi.

Askerî Mahkeme savcısı Klod Ganem, “Sacid” ve “Zülfikar” kod adlarıyla bilinen iki kişi hakkında celp kararı çıkardı. Güvenlik birimlerinden bu kişilerin yerlerinin tespit edilerek en kısa sürede ifadeye götürülmeleri istendi. Karar, soruşturmanın kapsamının genişletilmesinin önünü açtı.

“Sacid” ve “Zülfikar”

Bu adım, gözaltındaki iki kişinin ifadelerine dayanıyor. Şüpheliler, “Sacid” adlı bir kişinin patlayıcıları Bekaa bölgesindeki Baalbek’te kendilerine teslim ettiğini ve bunları Beyrut’un güney banliyölerine götürerek “Zülfikar” adıyla tanınan bir kişiye teslim etmelerini istediğini anlattı. Her iki kişinin de Hizbullah yetkilisi olduğu belirtiliyor.

Adli bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada ön soruşturmanın sürdüğünü belirterek olayın aydınlatılmasına ve sorumlulukların belirlenmesine yardımcı olabilecek bilgilerin toplanmaya devam edildiğini söyledi.

Kaynak, yargı makamlarının attığı adımların sorgulamalardan elde edilen bulgular ve dosyayı takip eden güvenlik birimlerinin elindeki veriler doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

Soruşturmanın mevcut aşamasında, gözaltındaki iki kişinin cep telefonlarının yanı sıra şüphelilerden birinin eşine ait telefonun da incelenmesine öncelik veriliyor. Adli kaynak, telefonların soruşturmanın diğer bağlantılarını ortaya çıkarabilecek ek bilgiler içerip içermediğinin belirlenmeye çalışıldığını söyledi.

Kaynak, elde edilmesi beklenen sonuçların teknik incelemelerin tamamlanmasına, çıkarılan verilerin değerlendirilmesine ve bunların soruşturma konusu olaylarla bağlantısının belirlenmesine bağlı olduğunu ifade etti.

“Tamamen güvenlik meselesi”

İki celp kararının çıkarılması, patlayıcı sevkiyatını gerçekleştiren kişilerin gözaltına alınmasıyla soruşturmayı sınırlı tutmaya ve takibatı durdurmaya yönelik tüm girişimlerin sonuçsuz kaldığına işaret ediyor.

Adli kaynak, yargı ve güvenlik birimlerinin dosyayı siyasi değerlendirmelerden bağımsız olarak tamamen bir güvenlik meselesi şeklinde ele aldığını vurguladı.

cdfv
Hizbullah destekçileri, Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen konvoyda (El-Merkeziyye)

Güvenlik güçleri, bu ayın 8’inde ülkenin doğusundan Beyrut’a doğru ilerleyen ve 500 kilogram yüksek patlayıcı madde taşıyan bir kamyonu durdurmuştu. Kamyonun sürücüsü ile yanındaki kişi gözaltına alınmıştı. Hizbullah ise daha sonra patlayıcıların kendisine ait olduğunu kabul etmişti.

Soruşturmanın sürdürülmesi, Lübnan devletinin adli süreci sonuna kadar götürme kararlılığını yansıtıyor. Bununla birlikte kişilerin sorumluluğunun belirlenmesi, soruşturma sonucunda elde edilecek bulgulara bağlı bulunuyor.

Adli kaynak, iki celp kararının çıkarılmasının suçlamaların kesinleştiği veya doğrulandığı anlamına gelmediğini belirterek bunun devam eden bir soruşturma kapsamında atılan olağan bir adım olduğunu söyledi.

Kaynak ayrıca güvenlik birimlerine, gerçek kimlikleri belirlenen “Sacid” ve “Zülfikar”ın adreslerini tespit etme ve haklarındaki adli kararları uygulama görevi verildiğini kaydetti.

Bu gelişmenin Hizbullah’ın tepkisine yol açması bekleniyor. Örgütün, kamyon ve içindeki patlayıcılarla birlikte gözaltına alınan iki kişinin serbest bırakılmasıyla dosyanın bir uzlaşmayla kapatılmasını sağlamaya yönelik girişimleri sonuç vermedi. Gözler şimdi Hizbullah’ın tutumuna ve yeni adli işlemlere nasıl karşılık vereceğine çevrildi.


İsrail güçleri Han Yunus’tan Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
TT

İsrail güçleri Han Yunus’tan Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)

İsrail’e ait özel bir birlik, silahlı çetelerin desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı. Operasyonun, dikkati başka yöne çekmek amacıyla yerinden edilmiş Filistinlilerin çadırlarını hedef alan bir güvenlik operasyonundan kısa süre sonra gerçekleştirildiği bildirildi.

Şarku’l Avsat’a konuşan iki saha kaynağı, operasyonun pazartesi sabaha karşı Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus kentinde, el-Mahatta bölgesi ile elektrik şirketinin merkezi çevresinde düzenlendiğini aktardı. İsrail’e ait özel birlik, silahlı çete mensuplarının eşliğinde bölgeye sızarak (N. Ş.) baş harfleriyle tanımlanan aktivisti uyuduğu çadırdan kaçırdı ve kentin doğusuna götürdü.

Kaynaklardan biri, operasyonun sabaha karşı saat 03.00’te gerçekleştirildiğini belirterek baskının “sessizce, ateş açılmadan ve dikkat çeken büyük bir hareketlilik yaşanmadan” yapıldığını söyledi. Operasyon sırasında bölgede quadcopter tipi insansız hava araçlarının uçtuğunu aktaran kaynak, kaçırılan kişinin Kassam Tugayları mensubu olduğunu kaydetti.

Kaynağa göre aktivistin ailesi, kaçırılma sırasında İsrail güçlerinden kaçmaya çalışırken yaralandığını bildirdi.

Diğer saha kaynağı ise operasyondan önce aynı bölgedeki yerinden edilmiş Filistinlilere ait çadırların quadcopter tipi İHA’larla ateşe verildiğini söyledi. Çadırların yanması üzerine bazı aileler bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Kaynak, yangının ardından gerçekleştirilen kaçırma operasyonuyla bölge sakinlerinin dikkatinin dağıtılmasının amaçlandığını değerlendirdi.

Kaçırılan aktivistin, Han Yunus’un doğusunda İsrail güçleri ile silahlı çetelerin konuşlandığı bölgelere götürüldüğü belirtildi.

Hamas ve İslami Cihad mensuplarına yönelik kaçırma girişimleri

Gazze Şeridi’nde son iki ayda ve ekim ayının başına kadar uzanan süreçte silahlı çetelerin Hamas ve İslami Cihad mensuplarını kaçırmaya yönelik çok sayıda girişimde bulunduğu bildirildi. Bu girişimlerin bazılarında kişiler kaçırılırken bazılarının öldürüldüğü, diğer girişimlerin ise başarısızlıkla sonuçlandığı kaydedildi.

İsrail özel birliklerinin bilinen operasyonları arasında, Hamas’ın üst düzey güvenlik yetkililerinden Muin el-Arabid’in geçen eylül ayının başında kaçırılması da bulunuyor.

Han Yunus’ta yakın zamanda silahlı çetelerin Nasır Tıp Kompleksi’nin bazı bölümlerini hedef alan bir saldırı planı hazırladığı da ortaya çıkarıldı. Hamas güvenlik birimleri, çetelerle ve İsrail iç istihbarat servisi Şin Bet ile bağlantılı oldukları belirtilen bazı kişileri gözaltına alarak planı açığa çıkardı.

Gözaltına alınan kişilerin sorgulanması sırasında elde edilen bilgilere göre Şin Bet, tıp kompleksine yönelik saldırının gerçekleştirilmesinde silahlı çetelerden yararlanmayı planlıyordu. Saha kaynaklarının Şarku’l Avsat’a aktardığı bilgilere göre İsrail istihbarat servisi, saldırıya doğrudan destek vermek amacıyla çetelere İHA’lar, silahlar, iletişim cihazları ve saldırının izlenmesinde kullanılacak kameralar sağlamıştı.

Kaynak, gözaltına alınanlardan birinin tıp kompleksi hakkında bilgi toplama planının arkasında bulunduğunu itiraf ettiğini belirtti. Söz konusu bilgilerin, sağlık tesislerini koruyan sivil polislerin konuşlandığı noktalar da dahil olmak üzere kompleksin içindeki ayrıntıları kapsadığı ifade edildi.

Yeni suikastlar

Bu gelişmeler, İsrail’in Hamas yöneticileri ve mensuplarına yönelik suikastlarını sürdürdüğü bir dönemde yaşandı.

Son olarak Hamas’ın güvenlik teşkilatında görevli Ekrem Yasin ile eşi, salı sabaha karşı Gazze kentinin batısında, Şifa Tıp Kompleksi çevresindeki bir dairenin hedef alınması sonucu hayatını kaybetti. İsrail’e ait intihar tipi bir İHA’nın dairenin içine girerek patladığı ve çiftin olay yerinde öldüğü bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Yasin, Hamas’ın genel güvenlik teşkilatında operasyonlardan sorumluydu.

Salı günü ayrıca Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Netzarim Kavşağı çevresinde, Vadi Gazze yönünde ve Gazze kentinin güneyindeki Zeytun Mahallesi’nde İsrail güçlerinin açtığı ateş ve topçu bombardımanı sonucu iki Filistinli hayatını kaybetti. Han Yunus’un güneyindeki Kizan Ebu Reşvan bölgesinde ise İsrail askeri araçlarından açılan ateş sonucu bir çocuk öldü.

cvfgh
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir evi inceleyen Filistinliler. Saldırıda Hamas mensubu Ekrem Yasin ve eşi hayatını kaybetti. (EPA)

Bir gün önce de Kizan Ebu Reşvan bölgesinde benzer bir olayda iki çocuk öldürülmüştü. İsrail’e ait bir İHA, Gazze kentinin kuzeyindeki Celâ Caddesi’nin sonunda yürüyen Tamer es-Sabbağ’ı da hedef alarak öldürdü. Şarku’l Avsat’a konuşan bir kaynağa göre Cebaliye Mülteci Kampı’ndan olan es-Sabbağ, Kassam Tugayları mensubuydu.

Bundan önce Şeyh Rıdvan Mahallesi’ndeki bir çadırın başka bir İHA tarafından hedef alınması sonucu Hamas’ın davet ve tebliğ teşkilatında görevli Muhammed Şaşaa hayatını kaybetti. Saldırıda, 2011 yılında Gilad Şalit takası kapsamında Batı Şeria’dan Gazze Şeridi’ne sürgün edilen eski bir Filistinli tutuklu da ağır yaralandı.

Gazze’nin doğusunda yoğun bombardıman

İsrail güçlerinin gece boyunca Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdiği geniş çaplı yıkım operasyonları nedeniyle şiddetli patlamalar meydana geldi. Özellikle Gazze kentinin doğusunda yoğunlaşan operasyonlarda, tonlarca patlayıcı taşıyan bomba yüklü araçların bölgeye yerleştirilip infilak ettirildiği bildirildi.

Patlamaların ardından Gazze kentinin doğusundaki sarı sınır işaretlerinin bulunduğu alanların yeniden genişletildiği kaydedildi.

Şucaiyye ve Tuffah mahallelerinin batı kesimlerine komşu bölgelerde beşinci gece üst üste yıkım operasyonları, ateş açılması ve topçu bombardımanı yaşandı. Yakın bölgelerdeki çadırlarda yaşayan Filistinliler ise tekrarlanan saldırılar nedeniyle yeniden yerlerinden ayrılmak zorunda kaldı.


İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
TT

İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)

Mustafa el-Ensari

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la birlikte öncülük ettiği Mekke İttifakı’na katılmaya hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklama, Suudi Arabistan ve diğer bazı Körfez ülkelerinin İran’ın ya da Tahran’la bağlantılı silahlı grupların saldırılarına maruz kaldığı bir dönemde geldi.

Bu istek, diplomatik söylemin ötesine geçen bir soruyu gündeme getiriyor: İran, bölgesel politikalarının yol açtığı tehditler nedeniyle kurulan bir savunma sisteminin nasıl parçası olabilir? Cumhurbaşkanı’nın bu tutumu, Tahran’ın hesaplarında bir değişikliğe mi işaret ediyor, yoksa İran’ın bölgenin istikrarını bozmaya devam etmesi halinde kendisine karşı daha sağlam bir bölgesel cepheye dönüşebilecek ve giderek genişleyen bir ittifakı kontrol altına alma girişimi mi?

İlke olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kurucu ülkeleri, ittifakın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını vurguladı. Buna göre, ittifakın hedeflerini paylaşan bölge ülkeleri de bu yapıya katılabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da ittifakın kuruluş niteliğini açıklayan açıklamasında, “Anlaşma doğası gereği savunma amaçlıdır, saldırı amaçlı değildir. Ayrıca yeni ülkelerin katılımına da açıktır” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, ittifakın esnekliğini ve herhangi bir bölgesel tarafı hedef almadığını ortaya koyuyor.

Pezeşkiyan, ittifakı ‘İslam birliğine doğru atılmış ileri bir adım’ olarak nitelendirerek ülkesinin bu sürece katılmaya hazır olduğunu belirtti. Ancak Tahran’ın ittifakın kararlarına ilişkin ayrıntılardan henüz haberdar olmadığını da kabul etti. Bu açıklama, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasından yaklaşık iki ay sonra geldi. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngörüyor. Bu düzenleme, NATO’da uygulanan kolektif savunma ilkesini hatırlatıyor.

Kurucu ülkeler ittifakın savunma amaçlı olduğunu ve İran da dahil olmak üzere herhangi bir ülkeyi hedef almadığını vurgulasa da ittifakın ortaya çıktığı koşullar, oluşumunu İran kaynaklı tehditlerden bağımsız değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Özellikle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğine yönelik tehditlerinin artması, ayrıca milislerin sahada her gün kayıplar vermesi bu durumu daha belirgin hâle getiriyor.

Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Macid Abdullah en-Nezili, meşru hükümete bağlı güçlerin cephelerdeki askerî ivmesini korumayı sürdürdüğünü belirtti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Husilere karşı yürütülen çatışmaların seyrine ilişkin günlük açıklamasında Nezili, silahlı birliklerin Yemen Şafağı Operasyonu kapsamında son 24 saatte bin 417 hedef alma operasyonu gerçekleştirdi. Savaş uçakları, İHA’lar, toplar ve çok namlulu roketatarların kullanıldığı operasyonlarda milislerin toplanma noktaları, takviye birlikleri, tahkimatları ve ateş kaynakları hedef alındı. Nezili, operasyonlarda yaklaşık 800 Husi mensubunun öldürüldüğünü veya yaralandığını, 190’dan fazla zırhlı araç, muharebe aracı ve ikmal aracının imha edildiğini ya da kullanılamaz hâle getirildiğini açıkladı. Operasyonların, grubun hareketlerini aksattığını, cephelere takviye ulaştırmasını engellediğini ve sahada herhangi bir ilerleme kaydetmesinin önüne geçtiğini vurguladı.

Pakistan’ın hassasiyeti

Yemen’deki çatışmaların kapsamının genişlemesiyle birlikte zamanlama İran açısından daha da hassas bir hâl alıyor. Suudi Arabistan tarafından desteklenen hükümet güçleri Husilere karşı askerî operasyonlara başlarken Pakistan ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın savunma çabalarına destek veriyor.

Pakistan, bu denklemde yalnızca nükleer ve askerî kapasitesi nedeniyle değil, İran’la sınır komşusu olması ve 2024’te Belucistan bölgesinde iki ülke arasında yaşanan karşılıklı sınır ötesi saldırılara ilişkin geçmiş deneyimi nedeniyle de özel bir önem taşıyor. İranlı aktivistlere göre yeni gelişmelerle eş zamanlı olarak Belucistan cephelerinde de çatışmalar yeniden alevlenmeye başladı.

Çatışmaların Yemen sınırlarının ötesine yayıldığının bir göstergesi olarak, Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu, Husilere teknik ve askerî destek sağladığını belirttiği ancak isimlerini açıklamadığı bölgesel aktörleri suçladı. Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Turki el-Maliki, dağlık bölgelerde 127 silah deposunun yanı sıra füze ve İHA fırlatma platformlarının imha edildiğini açıkladı. El-Maliki, ‘örgütün, bölgesel aktörlerin desteğiyle edindiği gelişmiş teknolojileri kullandığını’ belirtti. Bu suçlama, son dönemdeki tırmanışta Tahran’ın rolüne ilişkin şüpheleri daha da güçlendiriyor.

İran’ın tutumundaki çelişki, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Yemen’deki savaşı sona erdirmek için arabuluculuk yapmayı önermesiyle daha da belirginleşiyor. Tahran, Suudi Arabistan’la imzaladığı ve ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesini, iç işlerine müdahale edilmemesini açıkça öngören Pekin Anlaşması’na bağlılığını sürdürdüğünü vurguluyor. Anlaşmada, İran’la bağlantılı gruplara yönelik herhangi bir istisnaya da yer verilmiyor.

Arabulucu mu, yoksa taraf mı?

Yemen Dışişleri Bakanı Afrah ez-Zube, İran’ın arabuluculuk teklifini reddederek İran yönetiminin ‘Yemenlilere karşı yürütülen savaşta arabulucu değil, taraf’ olduğunu vurguladı. Tahran’ı Husileri silahlandırmak, finanse etmek ve eğitmek, ayrıca onlara füze, İHA ve uzman desteği sağlamak yoluyla çatışmayı uzatmakla suçladı. Yemen’in bu tutumu, Tahran’ın üstlenmek istediği arabulucu rolü ile Husilere sağladığı destek arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. İran ise Husilerin savaş ve barış kararlarında bağımsız hareket ettiğini savunuyor.

Siyasi analistler, Husilerin son dönemdeki tırmanışının, Hürmüz Boğazı üzerinden enerji sevkiyatını kontrol altına alma girişimlerinin sonuçsuz kalmasının ardından Riyad ve müttefikleri üzerindeki askerî ve ekonomik maliyeti artırmak amacıyla İran’ın yönlendirmesiyle gerçekleşmiş olabileceğini değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye göre İran, Hürmüz Boğazı’nda iradesini dayatma kapasitesinin sınırlı kalmasını telafi etmek için Babu’l Mendeb Boğazı’nı devreye sokmaya çalışıyor. Tahran, desteklemekle suçlandığı örgütün saldırılarını durdurmak yerine, bu saldırıları sona erdirmek için Suudi Arabistan’a arabuluculuk teklif ediyor.

ABD basınında yer alan ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Husilere istihbarat bilgileri ile askerî yönlendirme sağladığını öne süren haberler de bu suçlamaları güçlendiriyor. Bununla birlikte, her iki taraf da son saldırılar konusunda doğrudan koordinasyon bulunduğu iddialarını reddediyor.

Husi testi

Emekli Tümgeneral Ahmed el-Meymuni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, Tahran’ın direniş ekseninden vazgeçme konusunda henüz ikna olmadığını belirtti. El-Meymuni, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının etkisini artırmak amacıyla Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki nüfuzundan yararlanmayı hedeflediğini söyledi. El-Meymuni, İran’ın ‘Körfez ülkelerinin arabuluculuğunun sürmesine ihtiyaç duyduğunu ve Körfez ülkelerinin tutumlarının kendisine karşı uluslararası baskı unsuruna dönüşmesinden endişe ettiğini’ belirtti. Bu nedenle Tahran’ın zaman zaman ilişkileri iyileştirmeye yönelik mesajlar verdiğini kaydeden el-Meymuni, ancak Husilere verilen desteğin İran’ın niyetlerini değerlendirmede asıl ölçüt olmaya devam ettiğini vurguladı. El-Meymuni ayrıca Çin’in, İran’ın enerji güzergâhlarına yönelik müdahalelerini sınırlandırması için baskı yapıyor olabileceğini de göz ardı etmedi.

Pakistanlı akademisyen ve siyasi analist İştiyak Ahmed ise İran’ın ittifaka kabul edilmesi ihtimalinin, yalnızca katılma isteğini açıklamasına değil, bölgesel politikalarında köklü bir değişikliğe gitmesine bağlı olduğunu belirtti. Ahmed, Pezeşkiyan’a yönelik değerlendirmesinde İran Cumhurbaşkanı’nı, DMO’nun Körfez’e yönelik politikalarına karşı çıkmaya, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırıları durdurmaya, devrim ihracatına son vermeye ve silahlı gruplara verilen desteği kesmeye çağırdı. Ahmed, “İran’ın ittifaka katılabilmesi için ülkelerin egemenliğine, sınırlarına ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerine saygı göstermesi, ayrıca silahlı grupları dış ilişkilerinde bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Mısır’ın savaşa girmesi

Yemen’deki askerî hareketliliğin yanı sıra Mısır’ın dün yaptığı açıklama da Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara karşı çıkan ve İran ile bağlantılı gruplar üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan cepheye yeni bir Arap ülkesinin desteğini ekledi. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, talep edilmesi halinde Suudi Arabistan’ı savunmak için gerekli adımları atmaya hazır olduklarını açıkladı ve bu konuda kendisine yetki verilmesini görüşmek üzere parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırdı.

Mısır Ulusal Savunma Konseyi de daha sonra Kahire’nin ‘Suudi Arabistan’a güvenliğini ve istikrarını savunması için her türlü desteği sağlama’ kararını duyurdu.

Suudi Arabistanlı siyasi düşünür Abdurrahman Raşid, Şarku’l Avsat’ta yayımlanan ‘Mısır’ın savaşa katılımı’ başlıklı makalesinde, Mısır’ın sürece katılımının bölgesel güç dengelerinin korunması açısından gerekli görüldüğünü ve beklenen bir adım olduğunu belirtti. Raşid, “Kahire, katılmaya hazır olduğunu açıklamadan önce de savaşın olumsuz etkilerine maruz kalmıştı” ifadesini kullandı.

Raşid, Husilerin deniz trafiğine yönelik saldırıları nedeniyle Süveyş Kanalı’nın yılda yaklaşık 6 milyar dolar kayba uğramasına dikkat çekti. Ayrıca Körfez ülkelerinde çalışan 5 milyondan fazla Mısırlının işlerinin ve gelirlerinin karşı karşıya olduğu risklere işaret etti. İran’ın Körfez üzerinde hâkimiyet kuran bir güç olarak yükselmesinin Mısır’ın nüfuzunu azaltacağını ve ulusal güvenliğini tehdit edeceğini belirten Raşid, Kahire’nin harekete geçmesinin mali kaygıları aşarak stratejik çıkarlarını savunma amacı taşıdığı sonucuna vardı.

Yemen Başbakanı Şayi Muhsin ez-Zindani, Mısır’ın adımını memnuniyetle karşıladı. Zindani, bu adımın ‘Arap ülkelerinin ortak tutumunu yansıttığını ve Suudi Arabistan’ın, Yemen’in ve tüm bölgenin güvenliğinin korunmasını güçlendireceğini’ belirtti. Mısır’ın desteğinin Husilerin darbesinin sona erdirilmesine, devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesine ve devlet otoritesinin ülkenin tamamında yeniden sağlanmasına yardımcı olacağını ifade eden Zindani, bunun ‘deniz ulaşım güzergâhlarının güvenliğini sağlamaya, ulusal egemenliği korumaya ve Yemen halkının çektiği acılara son vermeye’ katkıda bulunacağını kaydetti.

Paralel bir batı cephesi

Artan baskılar yalnızca bölgesel cepheyle sınırlı değil. İran, sınırları dışındaki faaliyetlerine yönelik uluslararası tutumun sertleştiğine işaret eden gelişmelerle de karşı karşıya. Birleşik Krallık’ta, İran bağlantılı olası bir saldırıya ilişkin istihbarat bilgilerinin ardından ABD, ekim ayının başında Fairford Hava Üssü’nden 12 adet B-1 bombardıman uçağını çekmek zorunda kaldı.

Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, söz konusu tehdidin arkasında büyük olasılıkla DMO’nun bulunduğunu öne sürerken Tahran sorumluluğu reddetti. Londra ise DMO’yla bağlantılı iki kişiye yeni yaptırımlar uyguladı. Bu gelişmeler, Batı’nın İran’ın faaliyetlerine ilişkin kaygılarının arttığını gösterse de şu ana kadar İran’a karşı yeni bir uluslararası askerî ittifakın oluşumuna dönüşmüş değil. Bununla birlikte, kıtanın iki önemli ülkesi Birleşik Krallık ve Fransa, İran’ın uzantılarına karşı Suudi Arabistan’a yakıt ikmal uçakları gibi savunma ve stratejik destek sağlayacaklarını açıkladı.

Öte yandan İran’ın ittifaka yönelik yakınlaşma girişimi, gerçekçi hesaplamalara da dayanıyor. Bu yakınlaşma, Tahran’ın yalnızlığını hafifletmesine ve Riyad, Ankara ve İslamabad’la iletişim kanallarını açık tutmasına imkân sağlayabilir. Böylece İran, hareket alanını daraltabilecek savunma düzenlemeleri karşısında bu ülkelerle ilişkilerini kaybetme riskini azaltabilir.

Ancak İran’ın bu olasılığa yönelik yaklaşımı ile mevcut politikaları arasındaki çelişki varlığını koruyor. Tahran, üyelerini saldırılara karşı korumayı taahhüt eden bir savunma sisteminde yer almak isterken Yemen’de savaş sürüyor ve Husilerin Suudi Arabistan’daki sivillere ve uluslararası deniz trafiğine yönelik saldırılarının maliyeti giderek artıyor. Üstelik İran, Yemen hükümetinin çatışmayı körüklemekle suçladığı bir krizin sona erdirilmesi için arabuluculuk teklif ediyor. Bu nedenle asıl soru, Mekke İttifakı’nın İran’ı bünyesine kabul etmeye hazır olup olmadığı değil, Tahran’ın bölge ülkelerini kendilerini İran kaynaklı tehditlere karşı koruyacak bir ittifak arayışına iten politikalarını değiştirmeye hazır olup olmadığıdır.