Saddam Hüseyin rejiminin düşmesi sonrası Necef’teki Şii dini mercinin siyasi rolü

Necef’teki Şii dini merci, herhangi bir resmi kurumdan bağımsızdır

Necef’teki İmam Ali’nin türbesinden bir görünüm (Shutterstock)
Necef’teki İmam Ali’nin türbesinden bir görünüm (Shutterstock)
TT

Saddam Hüseyin rejiminin düşmesi sonrası Necef’teki Şii dini mercinin siyasi rolü

Necef’teki İmam Ali’nin türbesinden bir görünüm (Shutterstock)
Necef’teki İmam Ali’nin türbesinden bir görünüm (Shutterstock)

Şahed Deşti

Necef’teki Şii dini merci, temsil ettiği dini derinlik nedeniyle, Büyük Gaybet (Şiilikteki On İki İmam inancı temelinde On İkinci İmam’ın gözlerden ırak ve gizli bir şekilde yaşadığı anlamında kullanılan bir ifade/Gaybet-i Kübra/Büyük Gizlilik) döneminde Irak'ta Şiilerin en büyük dini mercisi kabul edilir. Dolayısıyla takipçilerinin Şii dini mercinin her açıklamasına ve fetvasına uyması ve ona göre hareket etmesi gerektiğini görüyoruz. Bu da Şii dini mercinin takipçileri üzerinde ne kadar güçlü bir nüfuza sahip olduğunu gösteriyor.

Irak'taki Şiilerin en büyük dini mercisi, kurulmasından bugüne kadar çeşitli roller üstlenmiştir. Rolü yalnızca fıkıh boyutuyla sınırlı kalmayan merci, Şii çevrelerdeki derinliği ve ağırlığı sayesinde sosyal, kültürel ve siyasi düzeylerde de rollere sahiptir.

Saddam Hüseyin rejiminin 2003 yılında düşürülmesi, ülkenin siyasi olarak istikrara kavuşması ve Şii dini mercilere yönelik ev hapsi ve suikastlar gibi zulümlerin ortadan kalkmasıyla Şii dini mercinin Irak siyasetinde rolünün ve etkisinin artmasına katkıda bulundu.

Aynı dönemde devlet kurumlarının çöküşünün ve Irak'ın yaşadığı siyasi, sosyal ve güvenlik sorunlarının yanı sıra Irak siyaset sahnesinde bir lider ve etkili bir ismin olmaması Şii dini mercinin siyasi rolünün ortaya çıkmasına yol açtı. Söz konusu faktörler, yabancı işgal yönetiminden kurtulmak için yeni bir anayasa çıkararak ve Irak'ta türünün ilk örneği olan erken seçimleri düzenleyerek Irak demokrasisinin temellerinin sağlamlaştırılmasında büyük bir rol oynayan Şii dini mercinin etkinliğini artırdı.

İç ve dış faktörler

Irak’ta 2003 sonrası getirilen siyasi sistemin şekli, Şii dini merciye siyaset sahnesinde daha fazla yer ve rol veren en önemli faktörlerden biri oldu. Çünkü güç ve otoritenin öne çıktığı eski hükümetlerin aksine yeni Irak siyasi sisteminin siyasi otoritenin rolünün azalmasına yol açan zayıflığı, Şii dini mercinin birçok siyasi meseleye müdahale etmesine ve bu meseleleri etkilemesine olanak tanıdı. Şii dini mercilerin tarihi boyunca, ne zaman siyasi sistem güçlü olsa Şii dini mercinin rolü o kadar zayıf, siyasi sistem ne kadar zayıf olsa Şii dini mercinin rolü o kadar güçlü olmuştur.

Irak’ı etkileyen yerel, bölgesel ve uluslararası faktörler her zaman siyasi otoritenin güçlü ya da zayıf olmasında etkili olmuştur. Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden önceki Şii dini merci ile şu an Necef’teki Şii dini merci birbiriyle karşılaştırıldığında bu durum açıkça görülmektedir.

Şii dini mercilerin tarihi boyunca, mercinin etrafındaki ortamın, onun siyasi meseleleri ele almasındaki etkinliğini ve rolünü etkilediğini görüyoruz. Eski dönemlerde bazı Şii dini merciler ev hapsi, baskı, zulüm ve suikastlar nedeniyle siyasi meseleleri ele alamıyordu.

Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinin ardından şu anki Şii dini merci Ayetullah Ali es-Sistani, dış siyasi rol oynadı ve bu rol kendinden önceki Şii dini merciden geri kalmadı.

Dolayısıyla şu an Irak'ta Şiilerin en büyük dini mercisi Ayetullah Ali es-Sistani, temsilcisi olduğu Necef'teki mevcut Şii dini mercinin siyasi konulara müdahalesini, halkın menfaatinin ön planda tutulması ve Şii dini merciye düşen meşru menfaatini koruması, yani velayet-i hassa meselesi olarak değerlendirebiliriz. Çünkü Necef’teki Şii dini merci, siyasi meseleler (yani milletin tüm fertlerine ve işlerine yönelik ve kapsayıcı olan meseleler/velayet-i amme) ilkesini benimsememiştir.

Irak'ta dış politika kararlarını alma yetkisi resmi devlet kurumlarına aittir. Ancak dış politika kararlarını yönlendiren ve etkileyen resmi olmayan kurumlar da bulunur. Dış politika kararlarını yönlendirmede içeride güç sahibi olan baskı grupları (lobiler) ve kamuoyunun yanı sıra, çeşitli çevrelerden ve etnik kökenlerden ülkenin siyaset sahnesinde yer alan taraflar da dış politikanın gidişatını etkilemede önemli ve etkili bir role sahiptir.

Eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in Necef'teki İmam Ali Türbesi'ni ziyaretinden bir kare, 26 Mart 1998 (AFP)
Eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in Necef'teki İmam Ali Türbesi'ni ziyaretinden bir kare, 26 Mart 1998 (AFP)

Bu bağlamda Necef’teki Şii dini merciyi 2003 sonrası Irak dış politikasına yön vermede ve bu politikayı etkilemede rol oynayan en önemli gayri resmi kurumlardan biri olarak değerlendirebiliriz. Şii dini merci, Irak devletinde gayri resmi bir yapı olmasından ötürü karar alma düzeyinde değil, dış siyasi kararları yönlendirme düzeyinde oynadığı bu rolle, Irak'ın istikrarını ve egemenliğini tehdit eden genel meseleleri etkileyerek, Irak'ın bölgesel ve uluslararası hesaplaşma alanı haline gelmesini engelledi.

Necef’teki Şii dini merci tarihi boyunca dış platformlarda çeşitli roller üstlenmiştir. Sadece Irak'ın iç işleriyle ilgilenmekle kalmayan Şii dini merci, başta tüm dini mercilerin dikkatini çeken Filistin meselesinin yanı sıra Tömbeki (Tütün) Ayaklanması, İran Meşrutiyet Devrimi ve İran Anayasa Devrimi başta olmak üzere birçok olayda rol oynadı. Şii dini merci, ülkenin yöneticisine baskı yapma amaçlı dini fetvalar, kınama açıklamaları yayınlayarak ya da siyasi teoriler oluşturarak diğer dış meselelerde de roller üstleniyor.

Şii dini mercinin Baas Partisi hükümetleri döneminde dış siyasetteki rolü sona erdi. Ancak Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinin ardından şu anki Şii dini merci Ayetullah Ali es-Sistani, dış siyasi rol oynadı ve bu rol kendinden önceki Şii dini merciden geri kalmadı.

Şii dini merci, Necef'teki merkezinden yapılan açıklamalarla, Ayetullah Ali es-Sistani’nin temsilcileri tarafından verilen Cuma hutbeleriyle ya da Sistani’nin devlet liderleriyle bir araya geldiği özel görüşmelerle Irak'ın dış politika kararlarını etkilemeye çalıştı.

Yukarıda bahsettiğimiz bu araçlar ve yöntemler, Irak'ın dış politikasına ilişkin konularda Şii dini mercinin görüşüyle devletin görüşü arasında meselelerin boyutuna ve mahiyetine göre değişen derecelerde etkili oldu ve görüşleri yakınlaştırdı. Bu ise Şii dini mercinin Irak'ın iç politikasına ilişkin meseleler üzerindeki etkisini yansıtıyor. Dış siyasi kararların alınmasında yetki sahibi olmadığından bu normal olabilir.

Şii dini merci, dünyanın çeşitli ülkelerinden takipçileri olması nedeniyle güçlü bir dini etkiye sahip oldu.

Burada Şii dini mercinin dış meseleler üzerinde etkisinin ve ilgisinin, iç meselelere olan etkisinden ve ilgisinden ayrı tutulamayacağı belirtilmeli. Irak meselesinin uluslararasılaşması için anayasa ve seçimler gibi birçok iç mesele dış meselelerle kesişiyor. Dolayısıyla iç politikanın istikrarı, Irak dış politikasının başarısında ve istikrarında etkili oluyor.

Öte yandan dış kararları alma yetkisinin sahibi, Şii dini mercinin dini fetvalarla kitleleri harekete geçirerek dış politika kararlarındaki dengeyi değiştirebileceğinin ve karar vericiyi halkın beğenmediği herhangi bir dış siyasi karar almaktan caydırmak için baskı yapmak üzere kitleleri harekete geçirebileceğinin farkındadır. Bunun bir örneği olarak, 2014 yılında DEAŞ'ın Irak'ın kuzey ve batı bölgelerindeki coğrafi ilerleyişinin ardından Şii dini merci tarafından verilen fetva, tüm mezheplerden Irak halkını harekete geçirmişti.

Sınırların ötesine geçti

Bazıları siyasi, insani, ekonomik, dini vb. yönlerde ilgi alanlarına ve hedeflerine göre değişen çeşitli çevrelerden devlet dışı aktörlerin sayısının artmasıyla birlikte, bu aktörlerin toplumsal gelişmelere ayak uydurarak ve medya etki araçlarını artırarak coğrafi sınırların ötesinde etki sahibi olmuşlardır. Şii dini merci de bu konuda bir istisna olmamakla birlikte, takipçileri üzerindeki coğrafi sınırlarının ötesindeki güçlü dini ve siyasi etkisi nedeniyle ulusötesi bir kurum haline gelmiş durumdadır.

Şii dini merci, dünyanın çeşitli ülkelerinden takipçileri olması nedeniyle güçlü bir dini etkiye sahip oldu. Dolayısıyla Şii dini mercinin belirli bir ülkede merkezileşmesi, yalnızca bu ülkede yaşayan takipçilerinin meseleleriyle ve onların coğrafi alanlarıyla ilgilenmesi mümkün değil. Dünyanın farklı ülkelerinden takipçilerine öncülük edenler ona atıfta bulunduklarından, bu durum ona ulusötesi bir etki kazandırdı. Hangi fıkhi temellere dayanırlarsa dayansınlar dini mercilerin hepsinin takipçileri üzerinde dini etkileri vardır. Bu durum, On İki İmamcı mezhepler arasında da bilinir.

Şii dini merci tarihi boyunca yerel ve uluslararası siyasi meselelerde etkili roller üstlenmiştir.

Şii dini mercinin siyasi etkisi ise dini merciler arasındaki fıkhi farklılıklara bağlıdır. Velayet-i amme ilkesini benimseyen bir dini mercinin takipçileri üzerinde askeri ve mali açıdan açık bir siyasi etkisi vardır. Özellikle Körfez ülkelerinde çok sayıda takipçisi olan Necef’teki Şii dini merci, velayet-i amme ilkesini benimseyen dini mercilerin aksine, tavsiyelerde bulunma ve rehberlik etme dışında diğer ülkelerdeki kamu meselelerine karışmaktan kaçınıyor. Yaşadıkları ülkelerin yasalarının ihlal etmenin caiz olmadığı yönünde bir fetva yayınlayarak, takipçilerini bulundukları ülkelerin kanunlarına uymaya çağıran Necef’teki Şii dini mercinin etkisi bu yüzden Irak'ın iç işleriyle ilgili meselelerle sınırlıdır.

Bahsettiğimiz üzere Şii dini merci, diğer kurumlardan farklı bazı özelliklere sahip olan, ancak resmi olmayan kurumlardan biridir. Bağımsızdır ve hiçbir hükümet kurumuna bağlı değildir. Necef’teki İlmiyye Havzası çalışmalarını organize edecek heyetlerinin de olduğu idari bağımsızlığa sahiptir. Şiiliğin Caferiyye koluna göre şeri hakları ve el-Ahmas (beşte birler) ilkesi yoluyla mali olarak da bağımsızdır. Şii dini merci, aynı zamanda bilgiye ihtiyaç duyulduğunda ve bir dini mercinin nasıl seçileceği açısından da benzersizdir. Bu da Şii dini merciye diğer oluşumlarda olmayan bağımsız bir karakter ve etkili bir dini liderlik kazandırdı.

Farklı roller üstlendi

Şii dini merci hiçbir zaman modern tarzda bir kurumsal sisteme dönüşmeden, miras aldığı geleneksel dini eğitim sistemiyle, Irak’ta ve uluslararası siyasi meselelerde etkili roller üstlendi. Şii dini mercinin, dini ve kültürel kurumlarının dünyanın çeşitli ülkelerine yayıldığı ve örneğin, en önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve 1998 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından genel danışman olarak tanınan tek Şii kuruluş olan Hoyi Vakfı gibi Ayetullah Ebu'l-Kasım Hoyi’den miras aldığı kurumlar aracılığıyla kademeli bir kurumsal gelişmeye tanık olduğu da inkar edilemez.

Şii dini merci ayrıca yurtdışında kendisine bağlı kurumlar, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan din adamları ve buralardaki çalışmalarının yanı sıra Irak siyasetiyle ilgili olan politikacılar aracılığıyla medya ve uluslararası ilişkiler alanında da çeşitli kollar kurmuştur. Bu da Şii dini mercinin genel olarak uluslararası ilişkilerde, özelde ise Irak siyasetindeki rolünü teyit ediyor. Bu ise Şii dini merci ne kadar şeri sabiteleri koruyan kurumsal bir sistem olursa, rolünün ve çeşitli düzeylerdeki uluslararası varlığının da o kadar büyük olacağı anlamına geliyor.

Necef’teki dini merci, şu an birçok farklı zorlukla karşı karşıya. Bu zorlukların başında da Irak'ın siyasi istikrarı geliyor. Bu yüzden siyasi sahne müdahalesinden bu yana, özellikle son zamanlarda Temsilciler Meclisi ile Irak hükümeti arasında bazı siyasi tutumlarda ve meselelerde tartışmalara tanık olduğumuz Irak'ın iç durumunun istikrarını korumaya çalışıyor. Söz konusu tartışmalar, Irak halkının hayat şartlarının iyileştirilmesi ve değişimin yanı sıra siyaset, kamu hizmetleri ve ekonomi alanlarında reform talebiyle kitlesel gösteriler için sokağa dökülmelerine neden oldu.

Şii dini mercii sessizliğini korurken, birliğin sağlanması ve kan dökülmesinin önlenmesi adına müdahale etmemeyi ve taraf tutmamayı tercih etti. Bunun yanında bazı siyasi partilerin, Şii dini mercinin siyasi durumun iyileştirilmesi ve yolsuzlukla mücadele ile ilgili talimatlarına uymaması, farklı mezheplerden tüm siyasilere kapılarını kapatmasına ve dini mercilerin görüşlerinin ve önerilerinin aktarıldığı yayın araçlarından biri olarak kabul edilen cuma hutbelerinde siyasi mesaj vermeyi bırakmasına yol açtı.

Şii dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2021 yılında çekilmiş bir fotoğrafı (AFP)
Şii dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2021 yılında çekilmiş bir fotoğrafı (AFP)

Şii dini mercinin karşı karşıya olduğu bir diğer zorluk ise son dönemde Irak'ın istikrarını ve egemenliğini tehdit eden sorunlardan biri olan Irak topraklarındaki bölgesel ve uluslararası gerginlikler ile çatışmalar. Iraklı yetkililerin Uluslararası Koalisyon güçlerinin Irak topraklarından ayrılmasının yollarını aradığı bir dönemde bölgedeki çatışmalar da arttı.

Öte yandan özelde Irak'ın ve genel olarak ise tüm dünyanın karşı karşıya olduğu yerel, bölgesel ve uluslararası zorluklar da Şii dini mercinin karşılaştığı zorluklar arasında yer alıyor. Bu da Şii dini merciyi doğrudan katılım, özel görüşmeler ve yönlendirici açıklamalarla medya kuruluşlarını yoğun bir şekilde harekete geçirmeye ve sahada geniş bir yer tutmaya itti.

Diğer taraftan Şii dini mercinin Irak halkının genel çıkarları gereği siyasi konulara müdahalesi, bazılarının din ile siyaseti birbirinden ayırma ilkesini benimsemesi ve rolünü fıkhi konularla sınırlandırması yönünde çağrıda bulunmasına neden oldu. Fakat Şii dini mercii farklı düşünüyordu. Necef’teki Şii dini mercinin çalışma yöntemine ve sistemine katılsak da katılmasak da nispeten de olsa Irak'ta güvenlik ve istikrarı sağlamayı başardığı bir gerçek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.