Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Arap başkentleri, tarihsel düzeyde iki tehdidi paralel olarak görüyor; çünkü her iki taraf da, birbiri ile savaşsa bile, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
TT

Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)

Velid Fares

Genel olarak Ortadoğu ve özel olarak Arap dünyası, Arap ülkelerini yutan iki akımla boğuşurken, gözlemciler henüz medyada yer almayan ancak geleceği bilmeye yönelik raporları, analizleri ve incelemeleri dolduran merkezi bir analiz sorusuna odaklanıyor. Bu soruyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: “Arap dünyası ve özellikle Arap koalisyonu etrafında toplanan ılımlılar için en tehlikeli olan nedir?  İslam Cumhuriyeti hâlâ en büyük tehlike mi, yoksa Heyet Tahrir el-Şam Hareketi ve Müslüman Kardeşler (İhvan) kökenli hareketlerden onu destekleyen güçlerin ilerleyişi mi daha tehlikeli?

Bu gerçekten büyük bir soru ve cevabı kolay değil, çünkü İslamcılar ve diğerleri ve hatta kendileri arasındaki denklemlerin içinde yer alan her taraf, bir yandan hangi gücün bölgesel istikrarı tehdit edeceği, diğer yandan İslami hareketin kendi içinde kimin istikrar sağlayıcı bir güce dönüşmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipler.

İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bölgesel düzeydeki fark ile ilgili ilk ve temel soru, bu İslami güçlerin genel olarak nereye doğru ilerlediğidir. İdeolojik düzeyde mezhepçi görünüyorlar, yani İhvan ve Tekfirciler “cihatçı” olarak tanımlanan İslami hareketlerden geliyorlar ve nihayetinde yeniden halifeliği deklare etmeye çalıştıklarını iddia ediyorlar. Humeyni rejimi ile Arap dünyasında ona bağlı milisler arasındaki eksen de -ki hakkında çok şey yazdık- Sünni İslami hareketlerle paralel veya dengeli bir çağrıda bulunuyor. Bu iki akımı tanımlayanlar sanki ilk görünür ölçüye, yani bu kişilerin Şii ve Sünni çevrelere mensup olmalarına dayanmışlar. Gerçekte ise bunlar arasındaki fark mezhepsel farklılıklardan daha derin. Humeyniciler sadece karşı taraf ile mücadelede dini bir doktrin benimseme çağrısında bulunmuyorlar, aynı zamanda sahada uygulama yöntemi açısından da onlardan ayrışıyorlar. Onlar İslami projeyi İmamcı vizyona bağlı Humeynici yönü ile tesis etme yolunu benimsiyorlar. Sünni hilafet projesiyse İhvancı veya Tekfirci derinliğe odaklanır.

İki akım her ne kadar birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar. İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bakış açısı ve geleceğe dair vizyondaki bu farklılık, pratikte bundan sonraki aşamaları anlamak için kullanılan ölçüdür. İki taraf da uzun süre mücadele edebilir, zira her iki akım da diğerinden ayrı olarak kendi imparatorluğunu kurmak istiyor - ki  meselenin can alıcı noktası da bu - ancak çabalarını birleştirmenin en iyi yol olduğuna karar verdiklerini ve değerlendirdiklerini anlamak gerekir.

Bu çatışma bölgedeki Arap İslam ülkelerini en zor ve karmaşık seçeneklerle, yani iki bloktan hangisinin ılımlılığa diğerinden önce tehdit oluşturacağını bilmeye çalışmakla karşı karşıya bırakıyor. Burada belli bir bakış açısına sahip olabiliriz, ancak bundan önce şunu belirtmeliyiz ki, ılımlılık kampı genel olarak iki akımı da kışkırtmama yöntemini benimsiyor. Bu nedenle, çatışmalara rağmen bölgede bu ülkelerin doğrudan ya da dolaylı olarak İran bloğuyla ya da Müslüman Kardeşler bloğuyla ilişkilerin iyi ve normal olduğunu deklare etmeleri siyasi bir gelenek oldu.

Denklemin derinliklerinde, Arap başkentleri, otorite merkezleri ve araştırma merkezleri, özellikle Batı dünyası İslamcıların hırslarıyla yüzleşmede yer almadığında, her zaman sorunları çözme, radikal güçlerle çatışmaya sürüklenmelerini engellemek için Filistin davası gibi davaların arkasında birleşme isteklerini beyan ettiler. Çünkü çatışma patlak verirse Arap dünyasına sadece felaketler ve krizler getirir, hayaller yıkılır. Bu nedenle doğrudan bir çatışma olmadığı sürece Arap başkentlerinde İslami hareketlere ilişkin algılar duymuyoruz. Buradaki soru; Arap ülkeleri için İran-Humeyni ekseni mi daha tehlikelidir yoksa Arap toplumları için bir kardeş tehlikesi olsa bile Maşrık’tan Kuzey Afrika'ya kadar en uzak ve en derin tehlike İhvancı milisler midir?

Arap başkentleri tarihsel düzeyde bu iki tehdidi paralel olarak görüyor. Birbiri ile savaşsa da her iki kampın da hedefi, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor; Arap rejimleri dedikleri ılımlı hükümetleri zayıflatmak ve mağlup etmek. Yani Humeyniciler ile İhvancılar arasında çok büyük bir fark yok çünkü her birinin uzun vadeli bir hedefi var; o da içinde modern Arap devletlerine yer olmayan bir devlet, bir rejim, bir emirlik, bir hilafet veya bir imamlık kurmak. Bu, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana bölgedeki çatışmaların omurgasını oluşturdu. Ancak ılımlı ülkelerin jeopolitik konumlarını ve önceliklerini incelediğimizde ortak tehdide ilişkin pozisyonlar arasında basit veya değişken de olsa farklılıklar olduğunu görüyoruz.

Örneğin İslam dünyasının önde gelen ülkesi Suudi Arabistan Krallığı için, 1979'da Tahran'da İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun başlı başına Şii İslamcı tehdidin yükselişinin başlangıcı olarak değerlendiren tarihsel yansımaları var. Bu tehdit açığa çıktığından beri sadece Krallığın politikalarını değil varlığını da hedef aldı. Bu cumhuriyet Hicaz'a ulaşana kadar rahat etmeyecek ve liderleri de bunu söylüyor, her iki ülkeden yorumcular da bunun etrafında tartışıyor ve karşı karşıya geliyorlar.

Suudi Arabistan devletinin, siyasi ilişkilerin küreselliği ve Riyad’ın istikrar isteyen geniş bir ülkeler bloğunun derinliklerinde yer alması temelinde, bu ilişkilerini nasıl yöneteceğini tam olarak bilen, rasyonel ve mantıklı bir fikir devleti olduğu doğru.  Krallık geleceğe bakarken, İslam Cumhuriyeti geriye gitmek istiyor. Humeyni liderliğinin Husiler, Hizbullah, Irak ve Suriye'deki sözde Şii milisler aracılığıyla Krallığa karşı yürüttüğü tüm savaşlar ile birlikte İran'ın Suudi Arabistan içini etkileme girişimi, bütün bunlar gösteriyor ki, sonunda İran'da reformlar gerçekleşmezse Krallığı hedef alan asıl tehlike Mollalar ve rejimleridir. Bu, Riyad'ın liderlik merkezlerinin gerektiğinde bununla yüzleşmesine, gerçeğe dönüştüğünde de Tahran ile barış yapmasına ve kendi çıkarları için en iyi olanı seçmesine engel olmadı.

Komşusu ve müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) gelince, özel koşulları, jeopolitik konumuna rağmen kendisi için en büyük tehlikenin genel olarak İslami hareketlerden, özel olarak da Müslüman Kardeşler'den geldiğini düşünüyor. BAE ve Suudi Arabistan, terörizm ile mücadelelerini koordine eden yakın kardeşler olmalarına rağmen, İslami tehlikelere ilişkin analitik görüşleri önceliklere göre farklılık gösteriyor. Riyad, İran'ı bir tehdit olarak görürken BAE, Müslüman Kardeşler ile milislerini tehdit olarak görüyor. Onların ardından gelen Mısır, tarihi ve tecrübesi nedeniyle kısa bir süreliğine iktidarı ele geçiren Müslüman Kardeşleri kendi ülkesi için en tehlikeli hareket olarak görüyor. Nitekim Mısır halkının bizzat kendisi Haziran 2013 devrimi ile iktidardaki Müslüman Kardeşler rejimini devirmek için harekete geçmişti.

Mısır'ın stratejik mantığı, İhvan’ın ulusal güvenliğe yönelik tehdidinin en yüksek seviyede olduğunu düşünüyor. İran açısından ise Kahire, terörle mücadele çabalarında Arap ülkeleriyle dayanışma içinde ve odak noktası, devlet gücünü ele geçirmeye çalışan İhvan tehdidiyle mücadele etmek olmayı sürdürüyor. Diğer Arap ülkelerine gelince, onların da tehlikeyle yüzleşmeye yönelik bakış açıları farklılık gösteriyor. Ürdün Haşimi Krallığı'nda Kral Hüseyin ve ardından Kral Abdullah döneminde Amman'ın etrafını saracak bir “Şii Hilali” korkusu vardı. Dolayısıyla Ürdün için tehlike özellikle 1979'dan sonra İran’dı. Ancak siyasal İslam gruplarının içerideki bazı faaliyetleri de Ürdün'ün iki tehlikeden hangisinin daha önemli olduğu konusundaki görüşünü biraz değiştirdi. Şimdi Suriye'nin büyük bir kısmının Heyet Tahrir el-Şam'ın eline geçmesinin ardından politikalarında ılımlı olan Ürdün Krallığı’nın ulusal güvenliğinin İhvan ve İran’ı kendisi için zorlayıcı bir durum varsaydığı düşünülebilir. İki tehlikeden birinin etkisi arttığında, Ürdün'de alarm zili çalıyor.

Libya'ya gidersek Trablus'ta konuşlanmış, Katar ve Türkiye'ye bağlı İslamcı milisler ile ılımlı Arap ülkelerinin destek verdiği Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasındaki çatışma, her iki taraf için de adeta bir tehdit değerlendirme haritası çizmiş oldu. Ordu, sadece İhvancı milisler ile değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçilmiş parlamentonun etkisine karşı koymak için gönderdiği askeri güçlere karşı da savaştı. Libya'da durum ortada; Libya ordusunun destekçileri ve milletvekilleri, Müslüman Kardeşler'i en büyük tehlike olarak görüyorlar. Bu da, sivil toplumun, özellikle de Libyalı vatanseverlerin, ağırlıklı olarak doğuda yerleşik olan İranlı milislerden ziyade İhvancı milisler ile ilgili endişe duyduğunu gösteriyor.

Arap toplumlarının durumu böyle dönüşümlü olarak değişiyor. Bazen onları Tahran'ı kendi ulusal güvenliklerine yönelik tehdidin temeli olarak görmeye bazen de Müslüman Kardeşler tehdidini en önemli ve öncelikli tehdit olarak görmeye itiyor. Bütün bu ülke ve gruplar arasında iki tehlikenin paralel olduğunu ve bir tehlikenin diğerinden daha küçük ya da büyük sayılamayacağını düşünenler de var. Meseleyi daha da zorlaştıran da bu, zira her Arap ülkesi aşırıcılığın yalnızca ulusal güvenliğini değil aynı zamanda kalkınma projelerini de tehdit ettiğini düşünüyor, ancak her ülkenin, kendi iç bölgelerine ve toplumlarının imkanlarına yönelik tehdidin gelişimini değerlendirme konusunda kendi kıstası bulunuyor.

Özetlersek, Arap koalisyonu ve sivil toplumlar, bir tarafta el-Kaide, DEAŞ ve Müslüman Kardeşler, diğer tarafta Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi Güçleri gibi İslami hareketleri büyük tehlike olarak değerlendiriyorlar. Bunlar kendi aralarında bazı politikalar konusunda fikir ayrılıkları yaşasalar da, ideolojik farklılığa rağmen bölgesel düzeyde onları birleştiren şey daha güçlü. Bu nedenle bu bölümü ortaokul ve liselerde okutacak olsak, konuyu çok bilinen ve popüler bir atasözü üzerinden özetleyebiliriz: “Kardeşim ve ben amcaoğluma karşı, amcaoğlum ve ben de yabancıya karşı birlikteyiz.” Her Arap ülkesinin tarihsel düzeyde bir görüşü var, ancak sonuçta, Arap başkanlarının bize söylediği gibi, bu, kültürde ve okul sınıflarında verilen birleşik bir savaştır. Çözüm, tüm Arap ülkelerinin derin bir eğitim reformundan geçmesidir; çünkü geleceğin güvenliğini tehdit eden husus, aşırılığın okullarda ve üniversitelerde derinleşmesi ve kök salmasıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İsrail, Lübnan'da “önleyici” saldırılarını yoğunlaştırdı

İsrail’in dün Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'ndeki Bednayel Köyü’ne düzenlediği saldırının ardından geride kalan yıkımı inceleyen köy sakinleri (EPA)
İsrail’in dün Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'ndeki Bednayel Köyü’ne düzenlediği saldırının ardından geride kalan yıkımı inceleyen köy sakinleri (EPA)
TT

İsrail, Lübnan'da “önleyici” saldırılarını yoğunlaştırdı

İsrail’in dün Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'ndeki Bednayel Köyü’ne düzenlediği saldırının ardından geride kalan yıkımı inceleyen köy sakinleri (EPA)
İsrail’in dün Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'ndeki Bednayel Köyü’ne düzenlediği saldırının ardından geride kalan yıkımı inceleyen köy sakinleri (EPA)

ABD’nin İran'a yakında saldırı düzenleyeceği yönündeki söylentilerin yeniden gündeme gelmesiyle birlikte İsrail, Lübnan'daki saldırılarını yoğunlaştırdı. Uzmanlar ve gözlemcilere göre bu saldırılar, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın İran ile yeni bir savaşın patlak vermesi halinde Hizbullah’ın tarafsız kalmayacağını açıklamasının ardından, Hizbullah'ı askeri ‘destek’ eylemlerinden caydırmak için önleyici bir hamle.

Şarku’l Avsat’a konuşan bakanlık kaynakları, son iki gün içinde iç ve dış temasların yapıldığını, ancak net bir cevap alınamadığını ve Lübnan'ın savaşın tırmanması halinde daha geniş bir çatışmaya sürüklenmeyeceğine dair herhangi bir garanti almadığını bildirdi. Hizbullah'ın tutumu ile ilgili olarak kaynaklar, Meclis Başkanı Nebih Berri'nin verdiği mesajın ‘Hizbullah’ın İran'a saldırı olması durumunda herhangi bir eylemde bulunmayacağı’ yönünde olduğunu belirtti.


Gazze anlaşmasının ikinci aşaması, yaşanan aksaklıkların üstesinden gelmek için ‘kontrollü bir geçiş’ hedefliyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
TT

Gazze anlaşmasının ikinci aşaması, yaşanan aksaklıkların üstesinden gelmek için ‘kontrollü bir geçiş’ hedefliyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması, ABD’li yetkililerin teorik olarak başlatıldığını duyurmasından bu yana yaklaşık bir aydır ilerleme kaydedemiyor. Sürecin, istikrarın sağlanması ve çatışmaların yeniden başlamasının önlenmesi için düzenli bir geçişle sürdürülmesi yönünde çağrılar yapılıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, ikinci aşamaya geçişin eş zamanlı ve kademeli şekilde yürütülmesi gerektiğini, Hamas ile İsrail’in yükümlülüklerini paralel biçimde yerine getirmesinin mevcut tıkanıklığı aşabileceğini belirtti. Uzmanlar, savaşın yeniden patlak verme ihtimali ve anlaşmanın uygulanmasındaki gecikmelere ilişkin kaygılara dikkat çekerken, ABD Başkanı Donald Trump’ın Nobel Barış Ödülü hedefi doğrultusunda kişisel bir başarı elde etmek için baskı yapabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Mısır resmi haber ajansı MENA dün yaptığı açıklamada, Mısır Kızılayı’nın 15’inci yaralı, hasta ve engelli Filistinli grubunun karşılanması, uğurlanması ve geçiş işlemlerinin tamamlanmasına refakat edilmesine yönelik insani çabalarını sürdürdüğünü bildirdi.

Gazze Şeridi’ne dönmeyi bekleyen bu kişilerin umutları, Washington’ın 15 Ocak’ta başladığını duyurduğu ikinci aşamasında aksaklıklar yaşanan ateşkes anlaşmasına bağlanmış durumda. Uluslararası toplum ise anlaşmayı tehdit eden risklere dikkat çekiyor.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Ortadoğu’da kalıcı barış ve güvenliğe ulaşmak için şiddet ve acı döngüsünü kırmaya yönelik önemli bir fırsat bulunduğunu belirtti. Ancak Gazze Şeridi’ndeki ateşkesin kırılganlığını koruduğunu ve her iki taraftan gelen ihlallerin ABD’nin barış planı sürecini zayıflatabileceğini ifade etti.

Cooper, cuma akşamı yaptığı açıklamada, ikinci aşamaya düzenli bir geçiş çağrısında bulunarak, İsrail ordusunun çekilmesiyle eş zamanlı olarak uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılması ve insani krizin ele alınması gerektiğini vurguladı. Ayrıca Hamas’ın silahsızlandırılması ve gelecekte Gazze Şeridi’nin yönetiminde herhangi bir rol üstlenmemesi şartına dikkat çekti.

dfvgth
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yıkılmış evler (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi uzmanlarından Dr. Amr el-Şobaki, ikinci aşamanın esas olarak eş zamanlı bir geçiş gerektirdiğini belirterek, “Trump planı Hamas’ın silahsızlandırılmasını öngörürken, aynı zamanda İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesini de içeriyor. Bu nedenle Gazze’ye tek bir perspektiften bakılmalı ve yükümlülükler bir taraf üzerinde yoğunlaşmadan herkese hatırlatılmalı” dedi.

El-Şobaki, ikinci aşamanın Hamas’ın askeri varlığının sona erdirilmesini kapsadığını ifade ederek, bunun ancak İsrail’in de Gazze Şeridi’nden çekilme, Filistinlileri hedef almama, siyasi bir ufka yönelme, Filistinli bir polis gücüne izin verme ve Gazze’de bir teknokrat komitenin çalışmasına olanak tanıma gibi yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde mümkün olacağını söyledi.

Filistinli siyasi analist Eymen er-Rakab ise ikinci aşamanın yalnızca düzenli değil, aynı zamanda sorunsuz bir geçişe ihtiyaç duyduğunu kaydetti. Ancak er-Rakab, bu hususların büyük ölçüde şeklî olduğunu, zira anlaşmanın silahsızlanma, İsrail’in çekilmesi, uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması ve diğer maddeler konusunda mutabakat eksikliği nedeniyle uygulama aşamasında çok sayıda engelle karşı karşıya bulunduğunu dile getirdi.

Bu gelişmelerin gölgesinde AFP, cuma günü Hamas’ın Gazze Şeridi’nde İsrail ordusunun çekildiği bir bölgenin kontrolünü yeniden sağladığını, yerel bir polis gücü konuşlandırdığını ve kamu kurumlarını yeniden faaliyete geçirmeye çalıştığını bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump tarafından Gazze’de savaş sonrası koordinasyonu denetlemek üzere görevlendirilen Nikolay Mladenov, Barış Konseyi toplantısında yaptığı açıklamada, başvuruların açılmasının ardından ilk saatlerde yaklaşık 2 bin Filistinlinin polis teşkilatına kaydolduğunu söyledi.

Gazze Şeridi’ndeki çok uluslu barış gücünün komutanı olarak atanan ABD’li Tümgeneral Jasper Jeffers ise aynı toplantıda, uzun vadeli planın bölgede görev yapacak yaklaşık 12 bin polisi eğitmek olduğunu ifade etti.

scdfgh
Gazze şehrindeki Meçhul Asker Meydanı yakınlarında bulunan bir mülteci kampındaki çadırlar ve barınaklar (AFP)

Er-Rakab, 12 bin polisin eğitileceğine ilişkin açıklamaların Gazze Şeridi’nin güvenliğini sağlamaya yeterli olmayacağını belirterek, Hamas’a bağlı polis gücünün sahadan çekilmesinin yerine bir alternatif oluşturulmadan gerçekleşmesi halinde güvenlik boşluğu doğacağını söyledi. Er-Rakab, Hamas’ın böyle bir durumu kabul etmeyeceğini ve aylar sürebilecek bir geçiş döneminde kısmi bir yetki devri önereceğini ifade etti. Bu nedenle düzenli ve sorunsuz bir geçişin mutabakatlarla hızlandırılması gerektiğini vurgulayan er-Rakab, mevcut durgunluk ortamında Washington’ın İsrail’in kontrolü altındaki bölgelerde yeniden imar sürecini başlatabileceği ve Tel Aviv’e harekete karşı askeri operasyonlara izin verebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rakab, en uygun geçiş yolunun Hamas ile güvenlik görevlerinin devrinde kademeli bir anlayışa dayalı mutabakatlardan geçtiğini belirterek, “Sahada gördüklerimiz çatışmayı sona erdirecek bir çözüm değil; krizi uzatmaktan başka sonuç doğurmayan geçici pansuman tedbirlerdir” değerlendirmesinde bulundu.

El-Şobaki ise İsrail’in yalnızca Hamas’ın bedel ödemesinde ısrarcı olduğunu savundu. Buna karşın el-Şobaki, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisini bir barış adamı olarak konumlandırdığına ve Nobel Barış Ödülü dahil çeşitli uluslararası kazanımlar elde etme arayışında olduğuna dikkat çekerek, planın başarısızlığa uğramaması için hâlâ fırsat bulunduğunu ve Trump’ın karmaşık ayrıntılar ile çok sayıdaki zorluğa rağmen daha fazla baskı uygulayabileceğini ifade etti.


Filistin Sivil Toplum Kuruluşları Ağı: Prefabrik evler Gazze Şeridi'ne ulaşmadı

Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki yıkılmış evlerin arasında iftar için bir araya gelen Filistinliler (EPA)
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki yıkılmış evlerin arasında iftar için bir araya gelen Filistinliler (EPA)
TT

Filistin Sivil Toplum Kuruluşları Ağı: Prefabrik evler Gazze Şeridi'ne ulaşmadı

Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki yıkılmış evlerin arasında iftar için bir araya gelen Filistinliler (EPA)
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki yıkılmış evlerin arasında iftar için bir araya gelen Filistinliler (EPA)

Filistinli sivil toplum kuruluşlarının çatı kuruluşu Filistin Sivil Toplum Kuruluşları Ağı (PNGO) Başkanı Emced eş-Şeva dün yaptığı açıklamada, yerinden edilmiş kişilerin insani ihtiyaçlarının çok büyük olmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir prefabrik evin Gazze Şeridi'ne girmediğini söyledi. Şeva, İsrail ordusunu, ‘Gazze Şeridi'nin geniş alanlarını kontrol etmeye devam etmekle ve sarı hat olarak bilinen alanı yerleşim bölgelerine doğru genişletmekle’ suçladı.

Şeva, Alman Haber Ajansı DPA’nın aktardığı basın açıklamasında, gerçek konut çözümlerinin bulunmaması ve insani yardım anlaşmalarında öngörülen prefabrik evlerin girişine izin verilmemesi nedeniyle binlerce ailenin halen harap haldeki çadırlarda veya açıkta yaşadığını söyledi.

vfvfd
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki yıkıntılar arasında yapılan toplu iftar (EPA)

İsrail ordusunun ‘Gazze Şeridi'nin yaklaşık yüzde 60'ını fiilen kontrol ettiğini’ belirten Şeva, ‘sarı hattın’ genişletilmesinin, özellikle Gazze Şeridi'nin doğu ve kuzey kesimlerinde, sakinlerin kullanabileceği alanları azalttığını kaydetti.

Bu hamlelerin devam etmesinin yardım çalışmalarını zorlaştırdığını ve yerel ve uluslararası kuruluşların en çok etkilenen gruplara ulaşma kabiliyetini sınırladığını söyleyen Şeva, ‘barınak malzemeleri, yeniden inşa malzemeleri ve insani yardımın girişine izin vermek için sınır geçişlerinin tamamen ve düzenli olarak açılması’ çağrısında bulundu.

Sınır geçişlerinin hareketliliği ile ilgili olarak Şeva, yardımların girişinin ‘ihtiyaç duyulanın altında’ kaldığını açıkladı. PNGO Başkanı, inşaat malzemeleri ve prefabrik evlerin girişine getirilen kısıtlamaların, aylardır kötüleşen konut krizini çözme çabalarını engellediğini belirtti. İsrail tarafı bu açıklamalara ilişkin herhangi bir yorumda bulunmadı.

Bu durum, 7 Ekim 2023'te İsrail ile Hamas arasında patlak veren savaşın ardından Gazze Şeridi'nde yaşanan zorlu insani koşullar ve altyapı ile evlerin yaygın olarak tahrip olmasıyla ortaya çıktı.

dsvds
Binlerce Filistinli aile, Gazze Şeridi'nde yıkık evlerinin enkazı arasında, harap çadırlarda veya açık havada yaşamaya devam ediyor (AFP)

Geçtiğimiz ekim ayında bir ateşkes anlaşması yürürlüğe girdi, ancak Gazze'deki yerel kuruluşlar, hareket ve geçiş kısıtlamalarının bölgeye giren yardım ve yeniden inşa malzemelerinin hızını etkilemeye devam ettiğini belirtiyor.

“Sarı hat” terimi, İsrail ordusunun konuşlandırıldığı ve Gazze Şeridi sınırı yakınlarında tampon bölge olarak sınıflandırılan, Gazzelilerin erişiminin kısıtlandığı ve konut ve tarım faaliyetleri için kullanılabilir alanın azaldığı bölgeleri ifade etmek için kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) ve yerel kuruluşlar, yüzbinlerce Filistinlinin halen geçici veya kalıcı barınma çözümlerine ihtiyaç duyduğunu tahmin ederken, uluslararası toplum Gazze Şeridi'ne giden sınır kapılarından insani yardım ve yeniden inşa çalışmalarının kolaylaştırılması için çağrılar yapmaya devam ediyor.