İran'ın Irak'taki milislerine ne olacak?

Silahlı gruplar askeri üniformalarını çıkarırken, Bağdat zorlu bir sınavla karşı karşıya

Bağdat'ta bir araç üzerinde duran Haşdi Şabi üyeleri (AFP)
Bağdat'ta bir araç üzerinde duran Haşdi Şabi üyeleri (AFP)
TT

İran'ın Irak'taki milislerine ne olacak?

Bağdat'ta bir araç üzerinde duran Haşdi Şabi üyeleri (AFP)
Bağdat'ta bir araç üzerinde duran Haşdi Şabi üyeleri (AFP)

Gufran Yunus

Irak'taki silahlı grupların dağıtılması ve silahlarının teslim edilmesi konusu, siyasetçiler tarafından dile getirilen ve medya tarafından analiz edilen ipuçları ve üstü kapalı mesajlarla dolu bir konu olmuştur. Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin'in Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, ülkesinin bu silahlı grupların dağıtılması için bazı mekanizmalara bağlı olduğunu ve bu konuda içeride bazı mutabakatlara varılması gerektiğini açıklamasının ardından konu, belirsiz olsa da artık tartışılmaz bir gerçeklik haline gelmiş görünüyor. Hüseyin silahlı grupların nasıl dağıtılacağı konusunda detay vermezken, yasal olarak ordunun bir parçası olan Halk Seferberlik Güçleri'nin (Haşdi Şabi) parçası olabileceklerini ya da silahlarını Haşdi Şabi'ye teslim edilebileceklerini yahut sadece siyasi oluşumlar haline gelebileceklerini söyledi.

İran’ın nüfuzu

Bölgesel olaylar ve müteakip jeo-stratejik değişiklikler, Irak'ı etkilemeye başladı. Bu gelişmeler ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşüyle aynı döneme denk gelirken Trump yönetiminin Irak'ı, silahlı grupların ana ayaklarından birini oluşturduğu İran ekseninden ve nüfuzundan koparma çabası hakkında çok şey söylendi. Katar merkezli El Cezire Medya Grubu'na bağlı El Cezire Araştırmalar Merkezi’nden (AJCS) araştırmacı Lika Mekki, basında ve araştırma merkezlerinde Başkan Trump'ın Irak'ı İran'ın nüfuzundan çıkarmak istediğine dair bilgilerin dolaştığını ve silahlı grupların dağıtılması meselesinin bu nüfuza karşı atılacak adımlardan biri olduğunu açıkladı.

scdfvgrthy
Irak'ın siyasi yönetimi, silahlı grupların dağıtılması yönündeki baskılara yanıt vermezse ABD'nin hedefi haline gelebilir (AFP)

Mekki, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Bu nüfuzun, Irak'ın İran'la olan ekonomik ilişkisiyle ilgili başka boyutları da var. Trump, Irak'ın İran için bir mali finansman kaynağı olmasını istemiyor. Irak'ın bu etkiden kurtarılması sadece grupların tasfiyesini kapsamıyor, orduya ve polise de uzanabilir. ABD raporlarına göre İran Irak polisine kadar nüfuz etmiş durumda ve İran’ın Irak’taki nüfuzunun sona erdirilmesi hamlesi idari, siyasi, güvenlik ve ekonomik alanlara kadar uzanacak.”

“Silahlarımızı bırakmayacağız”

Nuceba Hareketi Siyasi Büro Başkanı Ali el-Esedi, Dışişleri Bakanı Hüseyin'in silahlı grupların dağıtılması ve silahlarını teslim etmesine ilişkin açıklamalarını ‘gerçek dışı’ diye niteleyerek eleştirdi. Esedi basına yaptığı açıklamada, “Silahlı grupların dağıtılması ya da silahsızlandırılmasıyla ilgili herhangi bir diyalog yok. Hükümet bu konuda bizi muhatap almadı. Biz Nuceba Hareketi olarak silahlarımızı bırakmadık, bırakmayacağız. Ağır silahlarımız da var” şeklinde konuştu. Esedi ayrıca Irak Ulusal Hikmet Hareketi Başkanı Ammar el-Hekim’in, ‘direniş gruplarının silahlarının Irak ekonomisini tehdit ettiği’ yönündeki açıklamalarını ‘erken seçim propagandası’ olarak nitelendirdi.

x cvfdg
Irak Ordu Günü münasebetiyle askerî geçit törenine katılan komandolar (Irak Başbakanı Sudani’nin Facebook sayfası)

İran'a bağlı en önde gelen silahlı gruplardan biri ve Direniş Ekseni’nin parçası olan Nuceba Hareketi, Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına varılmasının ardından İsrail'e karşı operasyonlarını askıya aldığını duyurmuştu. Aynı adımı Seraya Evliya ed-Dem grubu da attı.

Peki, hangi gruplar lağvedilecek?

Gazze'deki direnişi ‘meydanların birliği’ içinde desteklemek olarak tanımlanan sürecin bir parçası olarak silahlı saldırılarda bulunan Nuceba Hareketi, Ketaib Hizbullah ve Ketaib Seyyid eş-Şuheda dağıtılma sürecinde. Gazeteci ve Irak meselelerinde uzman Raad Haşim, silahlı grupların Ortak Operasyonlar Komutanlığı’na katılması sürecinin pek çok uyarının yapıldığı bir adım olduğunu, çünkü silahlı gruplardan bazılarının bu konuda inatçılık yaptığını ve bunların çoğunun talimatları ya İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ya da İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) aldığını, dolayısıyla bu grupların İran'a çekileceğini söyledi.

Engebeli yol

Irak’ta 2016 yılında çıkarılan 40 sayılı Halk Seferberlik Güçleri Heyeti Kanunu, Haşdi Şabi’nin bağımsız bir askeri oluşum ve Irak Silahlı Kuvvetleri'nin bir parçası, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı ve üyelerinin yürürlükteki askeri kanunlara tabi olduğunu belirtiyor. Haşdi Şabi Kanunu ayrıca bu oluşuma katılanların tüm siyasi, partizan ve sosyal çerçevelerden koparılmasını ve saflarında hiçbir siyasi çalışmaya izin verilmemesini öngörüyor. Haşdi Şabi Kanunu, devleti ve onun anayasal hükümlerini ve yasal mevzuatını tanımayan ve İran’ın Dini Lideri’ne bağlılıklarını açıkça ifade eden milislerin varlığını yasallaştırdı. Haşdi Şabi, 70 silahlı oluşumu ve kendilerini İslami direniş grupları olarak adlandıran Ketaib Hizbullah, Nuceba Hareketi, Liva et-Tafuf, el-Bedila, Seraya Evliya ed-Dem, Seyyid eş-Şuheda, İmam Ali Taburu ve Asaib Ehli’l-Hak gibi gruplar, Haşdi Şabi çatısı altında faaliyet gösteriyor. Örgüt içerisindeki liderlik koltuklarını kontrol ediyor.

Grupların lağvedilmesinde izlenecek yol

Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü'nde güvenlik ve stratejik çalışmalar profesörü olan Muhannad Sallum, Irak hükümetinin silahlı grupların feshedilmesi için baskı yapabileceğini, ancak Haşdi Şabi’yi feshetme yetkisine sahip olmadığını, çünkü Haşdi Şabi'nin kuruluşuna idari bir kararla katılmadığını, Haşdi Şabi'nin Irak Meclisi’nde yapılan bir oylamay ile meşruiyet kazandığını söyledi. Haşdi Şabi'nin lağvedilmesi kararının, Haşdi Şabi'nin çekirdeğini oluşturan ve onu siyasi olarak destekleyen İslami Davet Partisi, Bedir Örgütü, Asaib Ehli’l-Hak ve diğerleri gibi siyasi güçlerin elinde olduğunu, dolayısıyla Haşdi Şabi’nin lağvedilmesinin Irak-İran siyasi kararı olduğunu vurguladı. Sallum’a göre İran’ın Dini Lideri Hamaney’in de belirttiği gibi İran Haşdi Şabi’nin var olmaya devam etmesini istiyor.

Irak meseleleri araştırmacısı Raad Haşim de yaklaşık olarak böyle düşünüyor. ABD'nin bu yönde bir baskısı olması halinde, Haşdi Şabi’nin feshedilmesi senaryolarından birinin siyasi uzlaşıya dayanması gerektiğini söyleyen Haşim, “İran, desteklediği gruplara Haşdi Şabi’nin feshedilmesi kararına yanıt vermemeleri talimatı verebilir. Karar taslağı Meclis’e sunulacak. Başta reddedilebilir ve daha sonra, sorunsuz bir şekilde uygulanması için Irak hükümeti ile ABD'nin mutabakatının sağlanması gerektiğinden, onaylanması gerektiğine dair bir tehdit gelebilir” değerlendirmesinde bulundu.

Tavizler

Siyasi ilişkiler uzmanı Yasin Aziz, mevcut Irak hükümetinin, yürütme ve yasama kurumları içinde artan nüfuzları nedeniyle silahlı grupları dağıtamayacağını söyledi. Aziz'e göre Haşdi Şabi ve silahlı gruplar dağıtılamaz. Eğer ABD baskısı devam ederse, Irak hükümeti muhtemelen Haşdi Şabi çatısı altındaki bazı grupları Irak güvenlik güçlerine entegre edilmesi de dahil olmak üzere uzlaşıya ya da başka manevralara başvuracak.

Güç kullanarak çözüm

Iraklı siyasi analist Abbas ed-Duri, ABD'nin Haşdi Şabi’yi feshetme ya da güvenlik güçleriyle bütünleştirme kararı alması halinde Irak hükümetinin söz hakkı olmayacağını, çünkü Şii Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin oluşturduğu hükümetin bunu reddetmesinin Haşdi Şabi’nin Washington tarafından askeri güç kullanılarak feshedilmesi anlamına geleceğini söyledi.

Haşd Şabi ve silahlı grupların feshedilmesini zorlaştırabilecek pek çok olasılığın olduğunu söyleyen Duri, “İran'ın Haşdi Şabi’yi feshetmeyi kabul etmesi karşılığında nükleer programını müzakere edebilir ya da Bağdat'a ABD’nin baskısına boyun eğmeyip Haşdi Şabi’yi feshetmesine ya da güvenlik güçlerine entegre etmesine yeşil ışık yakmayabilir” değerlendirmesinde bulundu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Duri, Irak’ın Haşdi Şabi ve silahlı grupları dağıtmamakta ısrar etmesi halinde, Irak'a ekonomik yaptırımlar uygulanabileceğini ve grupların mevzilerine hava saldırıları düzenlenebileceğini belirtti.

dvfgtrhy
Silahlı gruplar, Dini Merci’nin silahların devletle sınırlandırılmasına ilişkin açıklamalarını kendilerine yönelik olarak değerlendirmedi (Sosyal medya)

Muhannad Sallum ise ABD’nin İran yanlısı milisleri dağıtması için Irak'a baskı yapmak üzere grupların liderlerine suikast düzenlemek de dahil olmak üzere çeşitli araçlara sahip olduğunu ve bu grupların üyesi olan bakanlara ve hükümet üyelerine yaptırımlar uygulayabileceğini söyledi.

Milis aklı mı, devlet aklı mı?

Analistlere göre Irak'taki siyasi sistem, silahlı grupların dağıtılması yönündeki baskılara yanıt vermediği takdirde ABD'nin hedefi haline gelebilir. Bu da Irak'a ekonomik yaptırımların uygulanmasına yol açarak, siyasi sistemin parçalanmasına katkıda bulunabilir. Yaptırımların uygulanmasıyla şiddetlenen ekonomik krizler nedeniyle de sistem devrilebilir. Washington'daki Medya Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Nizar Haydar, “Irak, devlet aklının milislerin aklına üstün gelmesi ya da tam tersi arasında bir yol ayrımında duruyor” dedi. Silahlı grupları dağıtma projesinin başarısının, Koordinasyon Çerçevesi güçleri ve liderlerine açık, net ve kesin bir tutum beyan etmeleri için baskı yapılmasına bağlı olduğunu vurgulayan Haydar, “Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, bu proje özellikle derin devleti korumak için milislerin silahlarından yararlananlar olmak üzere Koordinasyon Çerçevesi güçleri ve liderleri tarafından desteklenmediği takdirde bu konuda hiçbir şey yapamaz. Siyasi ve diplomatik çabalar, İran'ı milislerle iş yapmayı bırakması, devletin kadrolarını yenilemesi ve silahlı gruplara yönelik her türlü desteği kesmesi konusunda ikna etmeye yönelik olmalı” şeklinde konuştu.

Irak Anayasası

Irak Anayasası ve Halk Seferberlik Güçleri Heyeti Kanunu’nun milislerin yasal meşruiyetini ortadan kaldırmasına rağmen, milislerin neden silahlarını devlet otoritesinin dışında tuttuğunu soran Nizar Haydar, “Irak Anayasası'nın 9’uncu maddesi ordu dışında askeri grupların oluşturulmasını yasaklıyor. Haşdi Şabi Kanunu, bu yasanın çıkarılma gerekçesinde görevini, silahları ordunun elinde ve yasalar çerçevesinde tutmak ve devletin prestijini arttırmak olarak tanımlanıyor” ifadelerini kullandı.

Silahlı grupların görevlendirilmesi

Ufukta, silahların devletle sınırlandırılması ve silahlı grupların üyelerinin terhis edilebilmesi ya da devlet kurumlarına entegre edilebilmesi için askeri grupların dağıtılmasına yol açacak bir çözüm görünmediğini söyleyen Haydar, mevcut hükümetin silahların devletle sınırlandırılması konusunu hükümet programına dahil etmesine rağmen, korkudan ya da boyun eğmek zorunda olmasından dolayı bunu yapamadığını ve bunun sonucunda da ülkede milislerin çoğaldığını ve devletin ve anayasal kurumların zayıfladığını vurguladı. Haydar'a göre devlet bu gruplarla askeri faaliyetlerini durdurmaları için müzakere etmenin ötesine geçemez. Çünkü İran bu grupları bölgedeki siyasi projelerinde hala kullanabilir. Bu yüzden silahlı grupların parmağı talimat gelmesi üzerine tetikte olmaya devam edecektir.

Dini merciin fetvası

Silahlı gruplar, Irak'ta Şiilerin en büyük dini mercisi Ayrtullah Ali es-Sistani’nin fetvası üzerine kuruldukları için silahların devletle sınırlandırılmasına ilişkin açıklamalarının kendilerine yönelik olmadığını savunuyor. Nuceba Hareketi Siyasi Büro Başkanı Ali el-Esedi, Sistani'nin silahların devletle sınırlandırılmasından bahsederken, silahlı grupları kastetmediğini vurguladı. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Irak Temsilcisi Muhammed el-Hasan ile geçtiğimiz yıl kasım ayında görüşmesinin ardından Sistani'nin ofisinden yapılan açıklamada, ‘hukukun üstünlüğü, silahların devletle sınırlandırılması ve her düzeyde yolsuzlukla mücadelenin önemi’ vurgulandı.

Araştırmacı Haydar, Sistani tarafından 2014 yılında eli silah tutanların güvenlik güçlerine katılmaları çağrısı yapıldığını, ancak bu çağrının kanun çerçevesi dışında silahlı gruplar oluşturma yönünde olmadığını açıkladı. Silahlı gruplara yönelik başka bir çözümün daha olduğunu söyleyen Haydar, ‘son çarenin devlet otoritesi dışında silahlanmayı yasaklayan bir fetva yayınlamak olduğunu’ belirtti. Devletin yetkisi dışındaki silahları yasaklayan bir fetvanın yoruma, analize ve gerekçelendirmeye açık olmadığını belirten Haydar, “Eğer silahlı gruplar buna uymazlarsa, fetva onları kamuoyuna hesap vermeye zorlayacak” yorumunda bulundu.



Dibeybe'nin "önce anayasa" ısrarı, Libya'da tartışmaları yeniden alevlendirdi

Dibeybe, Anayasa Hazırlama Komisyonu'nun bazı üyeleriyle bir araya geldiği sırada, Aralık 2024 (Dibeybe’nin ofisi)
Dibeybe, Anayasa Hazırlama Komisyonu'nun bazı üyeleriyle bir araya geldiği sırada, Aralık 2024 (Dibeybe’nin ofisi)
TT

Dibeybe'nin "önce anayasa" ısrarı, Libya'da tartışmaları yeniden alevlendirdi

Dibeybe, Anayasa Hazırlama Komisyonu'nun bazı üyeleriyle bir araya geldiği sırada, Aralık 2024 (Dibeybe’nin ofisi)
Dibeybe, Anayasa Hazırlama Komisyonu'nun bazı üyeleriyle bir araya geldiği sırada, Aralık 2024 (Dibeybe’nin ofisi)

Geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, önce Libya anayasasının genel seçimlerin yapılabilmesi için izlenmesi gereken tek yol olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaya devam ediyor. Dibeybe aynı zamanda ‘askerlerin’ iktidara gelmesini reddetmeye devam ettiğini bir kez daha ifade etti.

Dibeybe'nin geçtiğimiz hafta anayasaya ilişkin açıklamaları ülkede yeniden tartışma ortamı yarattı. Konuyu takip edenlere göre bu açıklamalarda ‘çelişki’ bulunuyor. Çünkü Dibeybe, bir yandan anayasanın yürürlüğe girmesi ve seçimlerden önce onaylanması gerektiğini savunurken öte yandan hükümetine bağlı bir heyet, seçimlerin önünü açmak amacıyla seçim yasaları hazırlamakla görevli Birleşmiş Milletlerin (BM) 4+4 komitesi toplantılarına katılıyor.

Bu bağlamda Libya Temsilciler Meclisi üyesi Ammar el-Ablak, Dibeybe'nin açıklamalarını ‘çelişkili’ olarak nitelendirerek “Dibeybe anayasaya bağlılığını sürdürüyorsa, heyeti BM komitesi toplantılarında ne üzerine müzakere ediyor?” diye sordu.

Ablak, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada hükümet heyetinin Roma'da Ulusal Ordu Genel Komutanlığı'nı temsil eden bir heyetle bir araya geldiğine dikkati çekerek “Neden 'askerler' diye nitelendirdiği kişilerle müzakere etmeyi kabul ediyor?” sorusunu yöneltti.

Libya, yıllardır iki paralel hükümet arasındaki siyasi bölünmüşlük içinde yaşamını sürdürüyor. Batı'da Trablus merkezli Dibeybe liderliğindeki UBH ve Doğu ile Libya'nın bazı güney bölgelerinde ise Hafter'in desteğini alan, Temsilciler Meclisi (TM) tarafından görevlendirilen Usame Hammad liderliğindeki hükümet.

Ablak, Dibeybe'nin ‘önce anayasa’ meselesini yeniden gündeme getirmesinin BM'nin 4+4 komitesinin sonuçlarını ‘engellemeye’ yönelik olduğu görüşünde.

Ablak, doğu ve batıdaki etkin güçlerin ABD girişimine ve BM komitesine katılımının gerçek bir inançtan değil, Washington’ı kızdırmaktan kaçınma kaygısından kaynaklandığına inanıyor.

Ayrıca Dibeybe’nin, yıllardır seçimlerin önünü tıkayan seçim yasaları sorununu BM komitesinin aşmayı başarmasından korkuyor olabileceğini değerlendiriyor. Zira seçimlerin gerçekleşmesi halinde mevcut tüm otoriteler siyasi sahneden çekilmek durumunda kalacak; bu nedenle Dibeybe’nin sonuçların önüne geçmek, batı bölgesindeki kızgın destekçilerini yatıştırmak ve uluslararası topluma oradaki sokağı harekete geçirme kapasitesini göstermek amacıyla adım attığını ileri sürüyor.

dsvd
Dibeybe, Anayasa Taslak Kurulu Başkanı Muracca Nuh'u kabul ederken, Kasım 2025 (Dibeybe'nin ofisi)

Öte yandan Libyalı siyasi aktivist Ahmed et-Tuati de "anayasaya yapılan vurgunun, BM komitesinin ortaya çıkaracağı herhangi bir seçim sürecini engellemeye yönelik önleyici bir girişim olduğu" görüşünü paylaştı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tuati, ‘engellemenin her zaman, 2017 yılında yayımlanan anayasa taslağı üzerinde referandum yapılması gibi daha yasal görünen seçenekler öne sürülerek gerçekleştirildiğini, ancak toplumda bu taslak etrafında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğundan bunun hayata geçirilmesinin ne denli güç olduğunun herkesçe bilindiğini’ vurguladı.

Mevcut tabloyu ‘siyasi açıklamaların manipüle edildiği bir arena’ olarak nitelendiren Tuati, her tarafın fiilen yaşananlardan bağımsız biçimde kendi destekçilerini memnun etmek amacıyla iç kamuoyuna yönelik bir söylem geliştirdiğini vurguluyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos’un girişimine atıfta bulunarak etkin güçlerin bu inisiyatifi benimsediklerini kabul etmekte sessiz kaldıklarını ya da çekimser davrandıklarını söyleyen Tuati’ye göre bunun temel nedeni, söz konusu girişimin özünde yalnızca bu iki güç arasında bir iktidar ve servet paylaşımını öngörmesi olduğunu, bunun da sahnedeki diğer güçler arasında dışlanmaya yönelik artan bir düşmanlık doğurduğunu belirtti.

Öte yandan Dibeybe’nin niyetlerine ilişkin sorgulamalardan bağımsız olarak Anayasa Taslak Kurucu Kurulu üyesi Nadya İmran, seçimlerden önce anayasanın onaylanması çağrısını olumlu karşıladı. İmran, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, anayasa taslağı üzerine referandumun ‘elektronik ortamda yapılabilme imkânı sayesinde en kolay gerçekleştirilebilecek seçim süreci’ olduğunu söyledi.

İmran ayrıca bunun yalnızca UBH’nin sorumluluğu olmadığını; meşruiyetin yenilenmesi sorununu çözmek ve ülkenin siyasi krizine kalıcı bir çözüm bulmak istiyorlarsa tüm etkin tarafların ve uluslararası toplumun bu süreci benimsemesinin zorunlu olduğunu ekledi.

Öte yandan Halk Sesi Partisi Başkanı Fethi eş-Şibli, Dibeybe'nin açıklamalarının anayasanın önceliğini vurgulayarak sivil akım içindeki konumunu yeniden belirlemek ve böylece kendi mevkisini korumaya yönelik siyasi bir mesaj niteliği taşıdığı görüşünde. Bununla birlikte bu açıklamaların, kendisine yakın nüfuz çevreleri ile Genel Komutanlığa bağlı etkin güçler arasındaki mevcut ekonomik mutabakatlarla kopuşun ilanı anlamına gelmediğini de belirtiyor.

Şibli, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada Dibeybe'nin söyleminin, Massad Bulos'a atfedilen girişime karşı ülkenin batısında, özellikle de doğum yeri olan ve geniş bir ağırlık ile etkiye sahip Misrata kentinde sivil ve askeri güçler arasında son dönemde yükselen öfkeyi ‘yatıştırmak’ amacı taşıdığını ifade etti.

Şibli’ye göre Dibeybe’nin anayasa ve yasalara yaptığı atıf, sorumluluğu 4+4 komitesinin ve BM süreçlerinin sahasına atmaya yönelik akıllıca bir girişimdi. Böylece Libya halkının büyük çoğunluğunca kabul görecek mutabık kalınmış yasaların arayışı, hükümetin doğrudan yetkisi değil komitenin sorumluluğu olarak sunuldu. Yani bu, sokağı sakinleştirmeyi ve ertelenen seçim yükümlülüğünün yükünü başkalarına yüklemeyi hedefleyen yeni bir manevra.

Boulos’un girişimi, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi'nin yerini olmasını, Dibeybe'nin ise birleşik bir hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürmesini öngörüyor.


Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)

Ukrayna ve İran’daki savaşlar yüzeysel olarak birbirinden farklı görünse de 2026 yılına gelindiğinde aralarında daha derin ve kaygı verici bir ortak payda belirdi. Her iki durumda da başlıca taraflarca açıklanan hedefler, fiili askeri güçle elde edilen sonuçlardan keskin biçimde ayrışmaya başladı.

Moskova savaşa Avrupa'nın güvenlik ortamını yeniden şekillendirme ve Ukrayna'yı siyasi açıdan itaat altına alma hedefiyle girdi. ABD ve müttefikleri ise İran'la yüzleşmede nükleer caydırıcılık ve İran'ın askeri nüfuzunu kırpma gibi daha somut hedefler belirledi. Ne var ki her iki durumda da sonuç, daha az belirleyici ve daha karmaşık bir tablo olarak kısmi kazanımlar, devasa maliyetler ve giderek artan stratejik belirsizliği ortaya koydu.

Bu uçurum -hedefler ile sonuçlar arasındaki derin mesafe- ikincil bir ayrıntı değil, modern savaşların doğasını anlamanın anahtarıdır. Zira savaşlar genellikle bir tarafın tüm hedeflerine ulaştığında değil, sürdürme maliyeti uzlaşma maliyetinin üzerine çıktığında sona erer. Bu yüzden bugün uluslararası tablo ‘tam zaferlere’ değil, tüm tarafların iç kamuoyuna mümkün olanın en iyisi olarak sunmaya çalıştığı geçici düzenlemelere, istikrarsız ateşkeslere ve aşamalı uzlaşılara doğru ilerliyor.

Ukrayna'da Rusya'nın özgün hesapları aşırı varsayımlara dayanıyordu; Kremlin, Ukrayna devletinin hızla çökeceğine ya da en azından siyasi açıdan itaat altına alınarak Batı'ya entegrasyonunun engellenebileceğine güvendi. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Rusya'nın geniş topraklar üzerinde denetim kurduğu ve Ukrayna altyapısına ağır tahribat verdiği doğru olsa da ne Ukrayna devletini kırmayı ne de Kiev'in Batı'yla bağını koparmayı başarabildi. Yıldırım savaşı öngörüsünün yerine Moskova kendisini yüksek askeri, ekonomik ve demografik maliyetler barındıran uzun soluklu bir yıpratma savaşının içinde buldu.

Daha da önemlisi, sahada elde edilen kazanımlar siyasi bir karara dönüşemedi; toprak işgali savaş hedeflerine ulaşmak anlamına gelmiyor.

Rusya'nın hedefi Ukrayna üzerinde kalıcı siyasi bir bağımlılık tesis etmek ya da onun bağımsız jeopolitik yönelimini silmekse sonuç neredeyse tam tersine çıktı. Savaş, Ukrayna ulusal kimliğini pekiştirdi ve Rusya'ya karşı daha sert ve militarist bir tutumu yerleştirdi; bu da gelecekte Ukrayna'yı yeniden itaat altına alma girişimlerini daha zor, daha kolay değil, kılıyor.

Öte yandan Ukrayna da açıkladığı hedeflerin tamamına ulaşamadı. Bağımsız bir devlet olarak, işlevsel kurumlarıyla ve savaşmaya muktedir bir ordusuyla ayakta kalmayı başardı. Bu, büyük bir askeri güce karşı başlı başına stratejik bir kazanım olsa da topraklarının tamamını geri alamadı ve kendi koşullarıyla bir uzlaşı dayatamadı. Bunun yanında Moskova'nın ve başlangıçta pek çok gözlemcinin beklediği hızlı yenilgiyi savuşturmuş olmak, çatışmanın güç dengesinde köklü bir dönüşümü temsil ediyor.

Burada, ‘tüm taraflar hedeflerinin tamamına ulaşmaktan aciz kaldığında diplomatik çıkış nasıl şekillenebilir?’ sorusu ortaya çıkıyor.

En gerçekçi senaryo, kapsamlı bir barış antlaşması değil, ateşkes, doğrulama mekanizmaları, insani düzenlemeler, esir takası ve belki de denetim altındaki tampon bölgelerden oluşan aşamalı bir süreçle hayata geçirilecek geçici bir çatışma durdurması gibi görünüyor. İşgal altındaki toprakların statüsü ve nihai güvenlik düzenlemeleri başta olmak üzere en hassas meseleler ise muhtemelen hemen çözüme kavuşturulmak yerine ertelenecek.

Bu yaklaşım siyasi ve ahlaki açıdan tatmin edici görünmeyebilir, ancak pek çok modern savaşın gerçekliğini yansıtıyor. Zira en karmaşık meselelerin ertelenmesi, çoğu zaman savaşı durdurmak için zorunlu bir koşula dönüşür. Tarih, büyük çatışmaların çoğunlukla herhangi bir nihai uzlaşıya varmadan önce açık savaştan ‘çatışma yönetimine’ geçtiğini ortaya koyuyor.

Bu bağlamda ‘güvenlik karşılığı itidal’ denklemine dayanan bir çerçeve ortaya çıkabilir. Ukrayna, bazı toprakların geri alınmasını daha net güvenlik güvenceleri, sürdürülebilir askeri destek, yeniden yapılanma yardımları ve Batıyla daha sağlam bir ilişki karşılığında ertelemeyi kabul edebilir. Rusya ise özgün hedefleri başarısız olmuş olsa bile güvenlik çıkarlarının büsbütün göz ardı edilmediğini söyleyebileceği, asgari düzeyde yüz kurtarmaya imkân tanıyan bir formüle ihtiyaç duyacaktır.

Burada diplomasi mutlak ahlaki bir netlik aramıyor, daha ziyade her iki tarafın iç söylemlerini çöküşe uğratmadan savaşı durdurmalarına imkân tanıyacak bir formül arıyor. İç siyaset artık savaş denkleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, temel bir nokta. Rus liderler ulusal onuru koruyan bir anlatıya ihtiyaç duyarken Ukraynalı liderler yapılan fedakarlıkların boşa gitmediğini kanıtlamak zorunda. Batı ise geri adım atmış ya da güç yoluyla dayatılan fiili durumu kabulleniyor görüntüsünden kaçınmak istiyor.

Bu yüzden olası herhangi bir uzlaşı özünde kırılgan olacaktır. Ateşkes, insanların hayatlarını kurtarabilir ve hasarı azaltabilir, ama krizin nedenlerini çözmez. Hatta zaman zaman bölünme hatlarını pekiştirerek çatışmayı yeniden alevlenmeye hazır donmuş bir anlaşmazlığa dönüştürebilir. Buradaki en büyük tehlike ‘çatışma yönetimi’ ile ‘çatışma çözümünü’ birbirine karıştırmak, birincisi mümkün olabilir, ikincisi ise henüz uzak bir ihtimal.

Bununla birlikte, alternatif çok daha kötü olabilir. Yıpratma savaşının sürmesi Ukrayna, Rusya ve Avrupa için ekonomik tükenme, siyasi erozyon ve hesapsız bir askeri hata ya da tırmanma ihtimalinin genişlemesi gibi giderek artan riskler barındırıyor. Bunun yanı sıra net bir siyasi ufuk olmaksızın savaşın devam etmesi, özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD'deki ekonomik ve siyasi baskıların artmasıyla birlikte Batı'nın destek önceliklerinde kademeli bir değişime yol açabilir.

Ukrayna savaşının ortaya koyduğu daha kapsamlı ders ise ne kadar büyük olursa olsun askeri güç, tek başına istikrarlı siyasi sonuçlar doğurmaya kafi olmadığıdır. Moskova, askeri üstünlüğün Ukrayna'nın iradesini hızla kıracağını varsaydı, oysa savaş Ukrayna’da milli kimliği derinleştirerek Batı'yla bağını güçlendirdi. Kriz aynı zamanda Batı'nın askeri desteği belirleyici bir siyasi uzlaşıya dönüştürme kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

Sonuç olarak dünya, tam zafer fikrinin gerilediği ve yerini uzun soluklu, karmaşık geçici düzenlemelere bıraktığı bir gerçekliğe doğru ilerliyor gibi görünüyor. Modern zaman savaşları çoğunlukla kimsenin beğenmediği kısmi uzlaşılarla sona eriyor. Çünkü alternatifler daha tehlikeli. Ne ateşkes barış ne de savaşın dondurulması adalet, ancak şiddeti azaltmak ve daha geniş çaplı bir çöküşü önlemek için tek pratik seçenek olabilir.

Tam da bu bağlamda İran meselesi, aynı uluslararası açmazın bir uzantısına dönüşüyor. Bu yazı dizisinin ikinci makalesinde ‘Askeri güç net bir siyasi son üretemediğinde ne olur?’ sorusunun cevabını ele alacağız.


Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
TT

Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)

Suriye’deki bir ceza mahkemesi, devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik kamuya açık yargılamanın ikinci duruşmasını bugün başlattı.

Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi, eski rejimin önde gelen isimlerinin medeni haklarının kaldırılmasına ve mallarının devlet yönetimine devredilmesine karar verdi.

Kararın kapsadığı isimler arasında Beşşar Esed, Mahir Esed, Fahd el-Fureyc, Muhammed Ayyuş, Luey el-Ali, Kusay Meyhub, Vefik Nasır ve Talal el-Usaymi yer aldı. Mahkemenin, geçtiğimiz nisan ayında görülen ilk duruşmanın devamı niteliğindeki oturumda söz konusu isimler hakkında gıyabi hüküm verdiği bildirildi. Sanıkların, yöneltilen suçlamalar kapsamında mahkemeye katılmaları ve yargı önüne çıkmaları için daha önce resmi olarak çağrıldıkları belirtildi.

Bu arada, sanık Atıf Necib’in yargılandığı davanın ikinci duruşması da bugün Şam’daki Adalet Sarayı’nda bulunan 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde başladı. Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi haber ajansı SANA’dan aktardığına göre duruşma, esas olarak sanığın sorgulanması ile savcılık mütalaasının ve yöneltilen suçlamaların ele alınmasına odaklandı.

FRTB
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, 26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülen davasının ilk duruşmasına katıldı. (AFP)

Duruşmaya mağdur yakınlarının yanı sıra Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Komisyonu üyeleri ile uluslararası hukuk ve insan hakları kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.

Necib, Suriye halkına karşı suç işlemekle ilgili suçlamalar kapsamında mahkeme önüne çıkarılırken, eski rejim unsurları arasında yargılanan ilk isim olduğu belirtildi.

DFYJ
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasına katıldı, 10 Mayıs 2026. (EPA)

Öte yandan Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik ilk kamuya açık dava, 26 Nisan’da Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülmeye başlanmıştı. Duruşmaya Cumhuriyet Başsavcısı Yargıç Hasan et-Turbe de katılmıştı.