Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik sistemi oluşumunun özellikleri neler?

ABD'nin Ortadoğu politikasının net olması, söz konusu güvenlik sisteminin nasıl şekilleneceğini ya da şekillenip şekillenmeyeceğini belirleyecek

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon
TT

Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik sistemi oluşumunun özellikleri neler?

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon

Bilal Saab

Ortadoğu ülkeleri siyasi açıdan kırılgan olmaya devam ettiği sürece, İran baskı ve ikna yöntemlerini bir arada kullanarak nüfuzunu yaymanın bir yolunu bulacaktır. Ancak İran bugün, 1979 yılındaki devrimden bu yana en zayıf olduğu dönemi yaşıyor. Komşularının siyasi zayıflıklarından ve mezhepsel bölünmelerinden faydalanmak bir yana, zar zor ayakta kalabildiği gerçeğini inkar etmek mümkün değil.

İran'ın onlarca yıl boyunca özenle inşa ettiği milis ağı, Hamas ve Hizbullah'ın İsrail'le son savaşlarının ardından aldıkları askeri yenilgiler ve İran'ın bölgedeki tek müttefiki olan Suriye'deki Beşşar Esed rejiminin çöküşüyle darmadağın oldu.

Tüm bunlar çok önemli olan ‘İran'ın göreceli olarak daha da zayıfladığı mevcut dönem, yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesi için bir fırsat mı sunuyor?’ sorusunu gündeme getiriyor.

Eğer ABD ve Arap ülkelerinden ortakları güvenlik konusunda daha önce görülmemiş bir şekilde iş birliği ve koordinasyon içinde olurlarsa -ki bu oldukça şüpheli- cevap ‘evet’ olur.

ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının tutumu

Ancak Donald Trump yönetiminin Ortadoğu politikasında öncelikle Arap ülkelerinden ortaklarının stratejik konumunu göz önünde bulundurması önem taşıyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi ülkeler İran'la herhangi bir çatışma arayışında değiller. İran'ı daha da zayıflatmak için bir fırsat var ve bunun tamamen farkındalar, ancak inisiyatif almayacaklar. Bunu hiçbir zaman yapmadılar ve anlaşılabilir nedenlerden dolayı da yapmayacaklar.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) bölgedeki siyasi şiddeti desteklemesi konusunda Tahran’a daha baskıcı bir yaklaşım sergilemesi için Washington’a baskı yapma günleri -en azından öngörülebilir bir gelecek için- geride kaldı. Riyad, Abu Dabi ve diğer bölge ülkelerinin başkentleri Tahran'la uzlaşma ve yakınlaşma yolunu seçtiler. Böylece en önemli öncelikleri olan ekonomik kalkınmaya odaklanabilirler. Çünkü uzun vadeli ekonomik vizyonlarında belirledikleri hedefleri gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları doğrudan yabancı yatırımı çekebilecek sakin ve istikrarlı bir bölge istiyorlar.

Trump ve ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının genel tutumlarının ötesinde, güvenlik alanında daha fazla iş birliği için pek çok alan olduğu bir gerçek. Aslında iki taraf arasında İran konusunda büyük bir ihtilaf ya da anlaşmazlık olduğu söylenemez.

BAE ve Bahreyn 2020 yılında İsrail ile İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imzaladıklarında bile İran'ı yabancılaştırmaktan ya da provoke etmemek için güvenlik alanında iş birliğini kasıtlı olarak vurgulamaktan kaçındılar. Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmaların imzalanmasının üzerinden dört yıl geçse de henüz anlaşmanın tarafları arasında herhangi bir ortak güvenlik girişimi olduğunu duymadık. Körfez ülkelerinin liderlerinin bugüne kadar Washington'da ya da bölgede ABD’li mevkidaşlarıyla bir araya geldikleri görüşmeler genellikle ekonomi, teknolojik yenilikler ve yatırımlar üzerineydi. Ortak güvenlik hakkında neredeyse hiç konuşmadılar. Öte yandan Körfez ülkelerinin liderleri, ABD ordusunun kendi ülkelerinin topraklarından ister Yemen’deki Husiler ister Irak’taki milisler olsun İran’ın bölgedeki müttefiklerine saldırı düzenlemesine izin vermeyi reddetmeye devam ediyorlar.

Bunların hiçbiri Arap ülkelerinin İran'a aniden güvendikleri ya da kendi güvenlikleri konusunda endişelenmedikleri anlamına gelmiyor. Ancak İran’ın mevcut göreceli zayıflığı, yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesi için ne kadar fırsat sunarsa sunsun, Arap ülkelerinden ortakların ABD ve İsrail ile güvenlik iş birliği söz konusu olduğunda bir kırmızı çizgisi olduğunu da ortaya koyuyor. Doğru bir şekilde değerlendirdikleri üzere, İran yaralı da olsa yine tehlikeli olmaya devam ediyor.

ABD’nin tutumu

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili açıklamalarında nükleer anlaşmayı birinci önceliği olarak belirlemiş gibi görünüyor. Trump'ın genel tercihi, Arap ortakları gibi, Ortadoğu'daki tüm savaşları sona erdirmek ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek.

Trump, İran’ın bölgedeki davranışları hakkında fazla bir yorumda bulunmamış ve İran’a yönelik stratejisi henüz olgunlaşmamış olsa da, her zamankinden daha hızlı ilerliyor gibi görünen nükleer meselesine daha çok odaklanıyor. Trump’ın Tahran'a yaklaşımının özü ‘ya anlaşmaya varmak ya da bombalanmayı göze almak’ şeklinde olabilir. Bu da ABD'nin tek başına ya da zaten parmağını tetiğe koymuş olan İsrail ile birlikte benimsediği bir yaklaşım olarak görülebilir.

xsdfgt
Görsel: Eduardo Ramon

Ancak bu Trump'ın İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerini tamamen görmezden geleceği anlamına gelmiyor. Trump, ilk başkanlık döneminde, 2020 yılının ocak ayında Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'nin öldürülmesi emrini vermişti.

Süleymani’nin öldürülmesi, İran'ın bölgedeki askeri gücüne indirilmiş yıkıcı bir darbe oldu. Süleymani, Tahran'ın bölgedeki milis ağını bir arada tutan tutkal görevi görüyordu. İranlılar onun yerine geçebilecek birini bulmakta büyük zorluk çekti. Trump, ABD'nin İran'a karşı bu tür saldırgan taktiklerini Tahran'ı nükleer programı konusunda taviz vermeye zorlamanın bir yolu olarak görüyor olabilir.

Güvenlik alanında iş birliğinin geliştirilmesi

Ancak Trump ve ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının genel tutumlarının ötesinde, güvenlik alanında daha fazla iş birliği için pek çok alan olduğu bir gerçek. Aslında iki taraf arasında İran konusunda büyük bir ihtilaf ya da anlaşmazlık olduğu söylenemez. Çünkü her iki taraf da her zaman olduğu gibi kendi ulusal çıkarlarının peşinde olacaktır. Ancak bölgedeki bu tarihi andan, İran'ın yükselişte ve bölgeyi kasıp kavurduğu değil, düşüşte olduğu bir andan faydalanmak daha önemli.

Trump’ın ekibi İran'la başa çıkmak için bir strateji oluşturmakla meşgulken, İsrail hiç vakit kaybetmiyor. İsrail, İran'la her ne şekilde olursa olsun yüzleşmeye ve onu zayıflatmaya kararlı görünüyor.

Güvenlik alanında iş birliğinin nihai şekli, Trump'ın Suudi Arabistan'a ve muhtemelen diğer Arap ortaklarına ya ikili müzakereler ya da İsrail'in de dahil olduğu çok taraflı müzakereler sonucunda resmi bir savunma anlaşması sunduğu bir senaryo olacaktır. ABD, şimdiye kadar Arap ülkeleri-İsrail normalleşmesinin Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurmalarının önünü açacağı ve Riyad'a Washington'dan resmi bir savunma garantisi vereceği yönünde bir fikir sundu. Eğer bu gerçekleşirse, Suudi Arabistan'ın (ve belki de bölgedeki diğer ülkelerin) bölgesel güvenlik konusunda ABD ile iş birliğine yaklaşımını önemli ölçüde etkileyebilir. Riyad, İran'la bir çatışmanın patlak vermesi ya da İran'ın 2019 yılının eylül ayında yaptığı gibi Suudi Arabistan’a bir kez daha saldırması halinde ABD'nin yasal olarak onun adına askeri müdahalede bulunmak zorunda kalacağını bildiğinden ABD ile güçlü bir savunma anlaşmasıyla eskisinden daha fazla iş birliği yapmayı kabul edebilir. İki ülke arasında bu çerçevede ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında, özellikle de tüm bölgenin yararına olacak entegre hava ve füze savunması alanında çeşitli güvenlik iş birlikleri kurulabilir.

ABD ile savunma anlaşmasına varılmaması halinde Arap ülkelerinden ortaklar ortaya çıkabilecek herhangi bir İran karşıtı ittifaktan uzak durmaya devam edecekler. Bunun yerine Trump’a uzun yıllardır masada olmayan ekipmanlar için lobi yaparak aralarında beşinci nesil uçaklar, iletişim sistemleri, otonom silahlar ve çeşitli mühimmatların da yer aldığı kendi savunma sistemlerini geliştirmeye odaklanmayı sürdürecekler.

Gizli faktör

Trump’ın ekibi İran'la başa çıkmak için bir strateji oluşturmakla meşgulken, İsrail hiç vakit kaybetmiyor. İsrail, İran'la her ne şekilde olursa olsun yüzleşmeye ve onu zayıflatmaya kararlı görünüyor. Hamas ve Hizbullah'a çoktan ağır bir darbe indiren İsrail, geçtiğimiz yılki kısasa kısas saldırılarının ardından İran savunmasının büyük bir kısmını ortadan kaldırmayı başardı. ABD istihbaratına göre İsrail, İran'ın bazı nükleer tesislerini vurmayı düşünüyor ve bunu bu yılın ortalarında yapabilir.

Arap ortaklar, İran'a karşı ABD ve uluslararası diplomasiyi güçlendirerek ve ABD'nin bölgedeki tüm yapıcı hamlelerine siyasi olarak meşruiyet kazandırarak ciddi bir katkıda bulunabilir ve fark yaratabilirler.

Körfez Arap ülkelerinin İran'a karşı ABD ile iş birliği yapma konusunda çekinceleri olsa da İran ile bir çatışmada İsrail'in yanında olma konusunda daha büyük endişeleri var. İsrail, İran'ın nükleer tesislerine saldırırsa, işi tek başına bitiremeyeceğinin farkında. Bunun sonucunda da İran, sadece İsrail'e değil, Körfez ülkelerine de saldıracak. Bu ülkeler İsrail'e yardım etmek için hiçbir şey yapmasalar bile, durum tamamen algılarla ilgili olmaya devam edecek.

ABD'nin Arap ülkelerinden ortaklarının, bir savunma anlaşmasına varamamaları halinde izleyebilecekleri en muhtemel politika ve hareket tarzı, İsrail'in İran'a ve bölgedeki vekillerine karşı yürüttüğü askeri faaliyetlere mesafeli durmaya devam etmek olacak. Bu ülkelerden herhangi birinin İran'a karşı İsrail'le birlikte daha cesur ya da daha resmi bir adım atmaya çalıştığını hayal etmek son derece zor.

Ama belki de buna gerek kalmayacak. Belki de İsrail ve ABD'nin tek istediği -ABD'nin hiçbir Arap ortağıyla savunma anlaşması imzalamadığını varsayarsak- Arapların diplomasi yürütmesinden, çatışma sonrası yeniden inşada iş birliği yapmasından ve geçtiğimiz yıl İran ve İsrail'in iki kez doğrudan birbirlerini vurduğu sırada gördüğümüz gibi biraz olsun güvenliği sağlamasından ibaret olabilir.

Arap ortaklar, İran'a karşı ABD ve uluslararası diplomasiyi güçlendirerek, ABD'nin bölgedeki tüm yapıcı hamlelerine siyasi olarak meşruiyet kazandırarak ve İsrail tarafından son 15 ay içinde büyük bir kısmı yıkıma uğratılan Gazze Şeridi’nin ve Lübnan'ın güneyinin yeniden inşası için kaynak tahsis ederek ciddi bir katkıda bulunabilir ve fark yaratabilirler.

ABD, olayları basite indirgemek pahasına her zaman olduğu gibi Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesinde liderliği üstlenmeli. Her şey Washington'da başlıyor. ABD'nin Ortadoğu politikasının net olması, söz konusu güvenlik sisteminin nasıl şekilleneceğini ya da şekillenip şekillenmeyeceğini belirleyecek.



Suriye: Ateşkes, SDG entegrasyonunun önünü açıyor

Yol kenarında sıralanarak, Rakka’daki Tabka ilçesine giren Suriye güvenlik güçlerine el sallayan Suriyeliler (EPA)
Yol kenarında sıralanarak, Rakka’daki Tabka ilçesine giren Suriye güvenlik güçlerine el sallayan Suriyeliler (EPA)
TT

Suriye: Ateşkes, SDG entegrasyonunun önünü açıyor

Yol kenarında sıralanarak, Rakka’daki Tabka ilçesine giren Suriye güvenlik güçlerine el sallayan Suriyeliler (EPA)
Yol kenarında sıralanarak, Rakka’daki Tabka ilçesine giren Suriye güvenlik güçlerine el sallayan Suriyeliler (EPA)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara dün akşam düzenlediği basın toplantısında, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye hükümeti arasında entegrasyon ve ateşkes konusunda bir anlaşma imzalandığını duyurdu. Şara, SDG ile ilgili tüm sorunların çözüleceğini vurguladı.

Suriye Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan belge, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi'nin imzalarını taşıyordu. Suriye’nin resmi haber ajansları, Şara'nın “SDG ile ilgili çözülmemiş tüm sorunlar çözülecek” dediğini aktardı.

Suriye Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan belge, ateşkes anlaşmasının tüm SDG savaşçılarının Fırat Nehri'nin doğusuna çekilmesiyle birlikte uygulanacağını gösterdi.

Şarku’l Avsat’ın belgeden aktardığına göre ‘Suriye hükümet güçleri ile SDG arasındaki tüm cephelerde ve temas noktalarında kapsamlı ve acil bir ateşkesin sağlanması ve bunun yanında yeniden konuşlandırma için bir ön adım olarak tüm SDG askeri birliklerinin Fırat Nehri'nin doğusuna çekilmesi’ öngörülüyor.

Öte yandan ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, anlaşma ve ateşkesin ‘eski düşmanların bölünme yerine ortaklığı tercih etmesiyle birlikte önemli bir dönüm noktası’ olduğu değerlendirmesinde bulundu. Barrack, ‘Birleşik Suriye için yeniden diyalog ve iş birliğinin önünü açtığını’ söylediği bu anlaşmayı imzalamak için her iki tarafın da ‘yapıcı’ çabalarda bulunmasını övdü.


SDG lideri Abdi: Bize “dayatılan” savaşı sona erdirmek için Şam ile anlaşmayı kabul ettik

Şam'da SDG'yi Suriye ordusuna entegre etme anlaşmasının imzalanması sırasında Cumhurbaşkanı Şara ve SDG lideri Abdi, 10 Mart 2025 (EPA)
Şam'da SDG'yi Suriye ordusuna entegre etme anlaşmasının imzalanması sırasında Cumhurbaşkanı Şara ve SDG lideri Abdi, 10 Mart 2025 (EPA)
TT

SDG lideri Abdi: Bize “dayatılan” savaşı sona erdirmek için Şam ile anlaşmayı kabul ettik

Şam'da SDG'yi Suriye ordusuna entegre etme anlaşmasının imzalanması sırasında Cumhurbaşkanı Şara ve SDG lideri Abdi, 10 Mart 2025 (EPA)
Şam'da SDG'yi Suriye ordusuna entegre etme anlaşmasının imzalanması sırasında Cumhurbaşkanı Şara ve SDG lideri Abdi, 10 Mart 2025 (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi dün yaptığı açıklamada, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın duyurduğu ve Suriye'nin kuzeyinde kontrol ettikleri bölgelerde hükümet güçlerinin ilerlemesinin ardından Kürtlere ‘dayatıldığını’ söylediği savaşı sona erdirmek için anlaşmayı kabul ettiğini söyledi. Öte yandan Suriye İçişleri Bakanlığı, Haseke ilinde ‘katliamlar’ yapıldığına dair haberleri takip ettiğini açıkladı.

Abdi, Kürtçe yayın yapan Ronahi televizyonunda yayınlanan açıklamada, kendilerine bu savaşı dayatmak için açık bir kararlılık olduğunu söyledi. Bu savaşın iç savaşa dönüşmesini önlemek için Deyrizor ve Rakka bölgelerinden Haseke’ye çekilmeyi kabul ettiklerini belirtti. Bugün Şam’da Şara ile görüşmesi beklenen SDG lideri, döndükten sonra Kürtlere anlaşmanın şartlarını açıklayacağına söz verdi.

Bir diğer gelişmede Suriye İçişleri Bakanlığı, Haseke’de ‘katliam’ olarak nitelendirilen olaylarla ilgili haberleri takip ettiğini ve bunların doğruluğunu teyit etmeye çalıştığını açıkladı.

Görsel kaldırıldı.Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke’deki SDG üyeleri (Reuters - Arşiv)

Bakanlıktan yapılan açıklamada, “İçişleri Bakanlığı, Haseke’deki katliam haberlerini büyük endişe ve ciddiyetle takip ediyor ve ilgili kurumlarının alınan bilgileri doğrulamak için gerekli soruşturmaları derhal başlattığını teyit ediyor” denildi.

Ancak Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'nin Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı Ilham Ahmed bu iddiaları yalanlayarak, “Haseke'deki katliam haberlerinin tamamı tamamen uydurma olup, ateşkesi bozmak, aşiretler arasındaki gerginlikleri körüklemek ve Haseke ve Kobani'ye saldırıları yeniden başlatmak isteyen taraflarla bağlantılı kaynaklar tarafından yayılıyor” dedi.

Şarku'l Avsat'ın Rudaw'dan aktardığına göre Ahmed Kürt haber sitesine yaptığı açıklamada, “Şam ile ateşkes anlaşmasına ve tam entegrasyona bağlıyız” ifadelerini kullandı.


Volker Türk: Sudan halkı cehennemde yaşıyor

Volker Türk, 18 Ocak 2026'da Port Sudan Havalimanı'nda düzenlenen basın toplantısının ardından bir muhabirle konuşuyor (AP)
Volker Türk, 18 Ocak 2026'da Port Sudan Havalimanı'nda düzenlenen basın toplantısının ardından bir muhabirle konuşuyor (AP)
TT

Volker Türk: Sudan halkı cehennemde yaşıyor

Volker Türk, 18 Ocak 2026'da Port Sudan Havalimanı'nda düzenlenen basın toplantısının ardından bir muhabirle konuşuyor (AP)
Volker Türk, 18 Ocak 2026'da Port Sudan Havalimanı'nda düzenlenen basın toplantısının ardından bir muhabirle konuşuyor (AP)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk dün, Sudan'daki çatışmada her iki tarafın da toplumu giderek daha fazla militarize ettiğine dair uyarıda bulunarak, Kordofan şehirlerinde el Faşir senaryosunun tekrarlanmasından endişe duyduğunu ve Sudan halkının "dehşet ve cehennem" içinde yaşadığını belirtti.

Türk, savaşın başlamasından bu yana ilk kez Sudan'ın çeşitli şehirlerini ziyaret ettikten sonra hükümetin geçici karargahı olan Port Sudan'da düzenlediği basın toplantısında, "Özellikle insansız hava araçları (İHA) olmak üzere gelişmiş askeri teçhizatın yaygınlaşması, hem Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK) hem de ordunun askeri yeteneklerini artırdı; bu da çatışmaları uzatarak siviller için krizi derinleştirdi" ifadelerini kullandı.

BM yetkilisi, savaş suçlarının faillerinin hangi örgüte bağlı olduklarına bakılmaksızın adalete teslim edilmesinin sağlanması çağrısında bulundu. Türk, Sudan'daki ofisinin hesap verebilirliğin yolunu açmak için bu ihlalleri ve suistimalleri belgelemek ve raporlamak üzere çalıştığını ifade etti.