Trump'ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planı ve zorlu bir barışa giden karmaşık yollar

Planın etkileri Gazze'deki savaşın ‘ertesi günü’ ile sınırlı kalmayıp, tüm bölgeyi kapsıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Trump'ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planı ve zorlu bir barışa giden karmaşık yollar

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'ın Devlet Yemek Salonu'nda düzenlenen ortak basın toplantısında tokalaşırken, gazeteciler soru sormak için ellerini kaldırıyor,29 Eylül 2025 (Reuters)

Elie el-Kuseyfi

Arap, uluslararası ve Müslüman tarafların çoğu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'deki savaşı sona erdirme planına dahil oldu. Bu da bizi, bu plana kimlerin karşı çıkabileceğini düşünmeye itti. Doğal olarak, akla ilk önce İran'ın bu planı kabul etmeyeceği ve onaylamayacağı geliyor. Çünkü İran önceki müzakere sürecine dahil olmamıştı. Planın şartlarında da İran'ın taleplerinden hiçbiri yer almıyor. Ancak İran, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ‘snapback mekanizması’ olarak bilinen yaptırımların yeniden yürürlüğe girmesiyle önemli bir baskı altında ve İsrail'den sızan bilgilere göre İran, muhtemelen üç ay içinde İsrail'in kendisine yeni bir saldırı düzenleyeceğini öngörüyor. Üç yıl önce Madrid Konferansı'na paralel bir yol oluşturmak için güvenlik, askeri ve siyasi araçlarını kullandığı gibi, müzakerelerden ve 20 maddelik plandan ‘dışlanmasına’ yanıt vermek için çok fazla seçeneği yok. Özellikle Oslo Anlaşmaları'nın imzalanmasından sonra Hamas, İslami Cihad ve Lübnan'daki Hizbullah'ı destekleyerek paralel bir yol oluşturdu.

Bu, İran'ın bölgesel yükselişinin erken bir işaretiydi, hatta ABD’nin İran'ın Bağdat'tan Şam, Beyrut ve Sana'ya kadar bölgede genişlemesinin önünü açan Irak'ı işgalinden önce bile, İran gücünün zirvesindeyken bu dört Arap başkentini kontrol ettiğini iddia ediyordu. Ancak şükürler olsun ki koşulları değişti. ‘Aksa Tufanı Operasyonu’ İran'ın bölgedeki nüfuzunun tersine dönmesinin başlangıcı oldu. Sanki büyücüye kimsenin hayal edemeyeceği bir şekilde büyü geri tepmiş gibiydi. Gerçek şu ki, her ne kadar Hamas'ın Beşşar Esed rejimine karşı tutumu nedeniyle iki taraf arasındaki ilişkilerde bazı dalgalanmalar yaşansa da İran'ın otuz yılı aşkın süredir Hamas'a olan bağımlılığı ve ona verdiği kesintisiz destek, Tahran'a hem Filistin'de hem de bölgede savaşın ertesi günü müzakerelerinde doğrudan yer alma garantisi vermedi. Ancak bir kez daha, İran'ın Trump'ın planına nasıl tepki vereceğini sormamız gerekiyor. İslami Cihad’ın olumsuz tutumu, Tahran'ın plana karşı çıkma ve onu sabote etme kararlılığının bir göstergesi olabilir mi?

Bölgedeki vekillerinin zayıflaması ve rejiminin tarihinde bir dönüm noktası olan İsrail ve ABD’nin ortak saldırısının ardından İran’ın elinde hangi araçlar kaldı?

Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planını uygulamakla Abraham (İbrahim) Anlaşmaları’nın kapsamını genişletmek arasında kurduğu bağlantı. Bu, söz konusu planın özünü ortaya koyuyor.

Arap ve İslam dünyasının Trump’ın 20 maddelik planına geniş çaplı destek vermesinin, planın başarısını öngörmeyi imkansız kılacak kadar büyük bir ivme kazandırdığına şüphe yok. Bundan dolayı Hamas'ın bu planı reddedebileceğini düşünmek zor, aksi takdirde kendisini Arap dünyasından ve Müslüman ülkelerden tamamen izole edilmiş, sadece İran'ın desteğine sahip bir durumda bulabilir. Ancak, İran'ın Arap ve İslam dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştığı bir dönemde, özellikle de tekrarlanması muhtemel olan İsrail ve ABD’nin ortak saldırısının ardından, İran bile Trump'ın planına vereceği yanıtı dikkatli bir şekilde hesaplamak zorunda.

Bu yüzden Katar'ın İran'a tutumunu açıkça belirtmiş olması nedeniyle, İran'ın 20 maddelik planla ilgili müzakerelere katılma olasılığı da yadsınamaz. Bu bağlamda, Trump'ın bu planı açıklarken İran'ın Abraham Anlaşmaları’na katılması harika olur demesi dikkati çekti. Bu da ABD yönetiminin Tahran ile müzakerelerin kapısını kapatmadığı, ancak plana katılmanın faydalarını göstererek İran'ı ikna etmeye çalıştığı anlamına geliyor.

frgty
Trump, New York'ta Arap ve Müslüman ülke liderleriyle yaptığı toplantıda, 23 Eylül 2025 (Reuters)

İran'ın Trump'ın planını onaylaması kolay olmayacak ve eğer onaylanırsa, İran rejimi, kırk yıllık tarihinde ‘zehirli kadehi’ ikinci kez yudumlamış olacak. Ancak Irak ile savaştan sonra yuttuğu “zehirli kadeh” sınırlı etkiler yarattı ve bölgede ciddi bir yankı uyandırmadı. Öte yandan plan, Hamas ve İslami Cihad'ın temsil ettiği Filistin kartını elinden aldığı için İran'a karşı kıyaslanamayacak kadar sert olacak. Plan, İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nden kademeli olarak çekilmesi ve Gazzelilerin yerlerinden edilememesi ve İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etmemesi karşılığında, Hamas'ın tamamen silahsızlandırılmasına dayanıyor ve bu iki nokta Arapça harflerle yazıldı.

Aslında, Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirme planını uygulamakla Abraham Anlaşmaları’nın kapsamını genişletmek arasında kurduğu bağlantı, bu planın temel özünü ortaya koyuyor. Zira planın etkileri Gazze ve Filistin topraklarındaki ertesi gün ile sınırlı kalmayıp, tüm bölgeye yayılıyor. Bu yol, İsrail'in Gazze Şeridi'ne karşı savaşının başlamasından itibaren şekillenmeye başlamıştı, zira bu savaşın süresi, hedefleri ve coğrafi kapsamı açısından öncekilerden farklı olduğu, özellikle de Binyamin Netanyahu’nun Ortadoğu’yu değiştirme planının bir parçası olarak Lübnan, Suriye, Yemen ve son olarak İran'ı da kapsayacak şekilde genişlediği kısa sürede anlaşılmıştı. Bu konsept, nihayetinde Donald Trump tarafından kendi planı ve kendi yöntemiyle benimsenip uygulandı, ancak Netanyahu’nun Trump’ı ‘İsrail’in Beyaz Saray’daki en iyi dostu’ olarak tanımlamasına rağmen, Gazzelileri yerlerinden etmek isteyen İsrail aşırı sağını tam olarak tatmin etmedi.

Filistinlilerin taleplerini dile getirme imkanı şimdikinden daha güçlüydü ve İsrail aşırı sağının kendi koşullarını dayatma gücü şimdikinden daha zayıftı.

Dolayısıyla planının açıklanmasını ‘yüzlerce ve binlerce yıldır’ süren bir trajediye son verdiği için medeniyet tarihinin en önemli günlerinden biri olarak gören Trump, Filistinliler ve İsrailliler arasındaki çatışmaya ilişkin kendi tanımına göre ‘Ortadoğu barışı için tarihi bir gün’ olmasını istiyorsa, aşırı sağcı İsraillilerle başa çıkma sınavıyla karşı karşıya kalacak. Tıpkı eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'in Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasından sonra İsrail aşırı sağıyla başa çıkma sınavıyla karşı karşıya kalması gibi. Ancak Rabin, feci bir şekilde başarısız olup bunu hayatıyla ödedi. Elbette Madrid Konferansı, Oslo Anlaşmaları ve Trump'ın planını açıklaması arasında, Filistinlilerin taleplerini formüle etme kabiliyetinin şu anda olduğundan daha güçlü olması ve aşırı sağcı İsrail'in koşullarını dayatma kabiliyetinin şu anda olduğundan daha zayıf olması olmak üzere, iki farklı tarihi bağlam bulunuyor.

fgthy
İsrail tarafından Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus’a düzenlenen hava saldırısı sonrasında yükselen dumanlar, 29 Eylül 2025 (AFP)

Bu yüzden İsrail'in Gazze Şeridi ve tüm bölgeye karşı yürüttüğü savaşın sonuçlarının dayattığı tamamen yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Trump'ın planı, İsrail lehine olan güç dengesizliğini ölçülemez bir şekilde sürdürüyor. Bu plana onay veren tarafların, Filistin’in mevcut durumuna bakıldığında, bu plana baskı uygulayabilecek araçların Filistinlilere değil, Araplara ve Müslümanlara ait olduğu ve özellikle de yerinden edilmeye ve ilhaka ‘hayır’ dedikleri dikkati çekiyor. Ancak İsrail’in dini ve milliyetçi aşırı sağının yerleşim faaliyetlerini hızlandırması ve Netanyahu'nun Filistin Yönetimi'nin Gazze Şeridi'ni yönetmesinde herhangi bir rol üstlenmesine karşı olmasının yanında Filistin devletinin kurulmasını reddetmesi nedeniyle bu iki ‘hayır’ da ciddi zorluklarla karşı karşıya. Bu yüzden İsrail’in dini ve milliyetçi aşırı sağa doğru güçlü bir kayma eğilimi göz önüne alındığında, Trump'ın planında özetlendiği gibi bu devletin kurulmasına giden güvenilir bir yolun nasıl inşa edilebileceğini hayal etmek çok zor. Bu aynı zamanda geçmişten beri Filistinliler ve İsrailliler arasında uzlaşıya varılması olasılığı ve bunun hangi koşullarda gerçekleşebileceği konusunda ciddi soru işaretlerine yol açan bir ikilem olmaya devam ediyor. Dahası İsrail'in iki yıldır Gazze Şeridi'nde işlediği katliamların hiçbir hesap sorulmadan göz ardı edilebileceğini düşünmek mümkün değil. Bu konu, uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı ve burada sonlanması beklenemez.

Ancak stratejik açıdan bakıldığında, ABD'nin desteğiyle İsrail'in bölgesel gücünde dikkate değer bir artış olduğu görülüyor. Bu durum, 20 maddelik planın genel içeriğinde, özellikle İsrail'in Gazze Şeridi ve Batı Şeria üzerindeki güvenlik kontrolünü elinde tutması ve bunun da İsrail'in bölgenin hava sahasında, en azından Lübnan ve Suriye gibi ‘halka devletlerin’ hava sahasında hareket özgürlüğü anlamına gelmesi şeklinde yansıtılıyor. Bu hareket özgürlüğü ise Gazze, Lübnan veya güney Suriye’de olsun, İsrail için bir tehdit oluşturabilecek silahsızlanma sorununa yol açıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu öncelikle İran’ı, ardından özellikle Gazze ve Lübnan'ı ilgilendiren bölgesel etkileri olan bir sorun. Trump'ın planına ilişkin herhangi bir anlaşma, Hamas'ın silahsızlandırılmasına razı olmak anlamına geliyor. Tıpkı geçtiğimiz kasım ayında Lübnan ile İsrail arasında imzalanan ateşkes anlaşmasının, Hizbullah'ın bu koşulu kabul etmemiş gibi davranmasına rağmen, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına razı olmak anlamına gelmesi gibi. Ancak ne olursa olsun tüm bu olaylarda en önemli husus, ABD’nin desteğiyle İsrail için savaşı sona erdirmenin şartının, Hizbullah için olduğu gibi Hamas'ın tamamen silahsızlandırılması olması.

Trump'ın planı bu çatışmayı çözmeye yönelik ve bu yüzden adil ve kapsamlı bir barış sağlama planı değil. Bu kavram artık geçmişte kaldı. Daha ziyade plan temel olarak, İsrail'in savaşının sonuçlarını siyasi ve fiili olarak uygulamaya koymayı ve buna karşılık gelen koşulları kısmen dayatabilmeyi amaçlıyor.

Bu da bizi, son on yıllarda bölgedeki, özellikle İran ve İsrail arasındaki karmaşık ve çok yönlü, ancak esasen nüfuz ve kontrol mücadelesi temelinde olan çatışmanın özüne geri götürüyor. Trump'ın planı bu çatışmayı çözmeye yönelik ve bu yüzden adil ve kapsamlı bir barış sağlama planı değil. Bu kavram artık geçmişte kaldı. Daha ziyade plan temel olarak, İsrail'in savaşının sonuçlarını siyasi ve fiili olarak uygulamaya koymayı ve buna karşılık gelen koşulları kısmen dayatabilmeyi amaçlıyor. Planın, özellikle Filistinliler ve İsrailliler arasında bir anlaşma olasılığı açısından ne kadar uygulanabilir olduğunu zaman gösterecek. Bu anlaşma, Abraham Anlaşmaları'na başka ülkelerin de katılması potansiyelini belirleyecek. Yalnız, bu iki nokta arasındaki yol uzun, karmaşık ve tuzaklarla dolu. Ancak bu, zamanı geriye sarmanın mümkün olduğu, yani ‘direniş ekseni güçlerinin’ her ne pahasına olursa olsun ve herhangi bir amaçla yeniden yapılanabileceği ya da Aksa Tufanı Operasyonu’nun İsrail ile bölgesel normalleşmenin kapısını kapattığı anlamına gelmiyor. Ben de direniş ekseninin artık geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum. Tüm bunlar, sadece Hamas'ın deneyimlerini, özellikle de başka bir orduya karşı koymak için bir ordu kurma girişimini değerlendirmek açısından değil, aynı zamanda Filistin davasıyla ilgili yeni bölgesel ve uluslararası durumu göz önünde bulundurarak da Filistin'in mevcut durumunu değerlendirirken göz ardı edilemez. Dünya ülkelerinin yaklaşık yüzde 80'i Filistin devletini tanıdıktan sonra, Filistin halkının ve Filistin ulusal projesinin varlığını inkâr eden tarihi Siyonist teoriyi temelden ve kesin olarak çürüten bu durum, araçların ve seçeneklerin yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Ancak, Filistin devletinin tanınması, Hamas'ın eski araçlarını, yani silahlarını terk etmesine bağlı. Filistinliler bunu teslim olmak olarak görmemeli, aksine uluslararası arenadaki değişimler, özellikle de dünyanın İsrail'e bakışındaki değişiklik çerçevesinde, Filistin davasını yeniden kavramlaştırma fırsatı olarak görmeli. Çünkü bu, savaşın sona ermesiyle bitecek uzun bir mücadele ve özellikle de İsrail aşırı sağı Batı sokaklarıyla doğrudan, açık ve uzun süreli bir çatışmaya girmiş olduğundan, marjinal bir kazanç değilse de Filistin davasının bölgesel çatışmalardan izole edilmesini ve uluslararası hukukun ölçütü olarak uluslararası meseleler listesinin en üstüne yerleştirilmesini sağlar. Trump'ın planı, bu çatışmayı yeniden başlatmak ve yoğunlaştırmak için bir basamak olmaktan öteye gitmese de tam tersi olduğunu da söyleyemeyiz.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Saddam Hafter’in Libya’nın güneyindeki askeri üs hamlesi ve arkasındaki boyutlar

Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
TT

Saddam Hafter’in Libya’nın güneyindeki askeri üs hamlesi ve arkasındaki boyutlar

Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)
Ulusal Ordu" Komutan Yardımcısı Saddam Hafter, güneydeki el-Vav Askeri Üssü'nde incelemelerde bulunuyor (Ulusal Ordu)

Libya Ulusal Ordusu Genel Komutan Yardımcısı Korgeneral Saddam Hafter’in ülkenin güneybatısındaki Vav Askerî Üssü’ne gerçekleştirdiği ziyaret, güneydeki Fizan bölgesinin sınır güvenliği alanında karşı karşıya olduğu sorunları yeniden gündeme taşıdı.

Geçen şubat ayından bu yana askerî noktalara yönelik saldırıların tekrarlanması, güvenlik endişelerini artırıyor. Söz konusu saldırıların, Muhammed Verdagu’nun liderlik ettiği silahlı grup tarafından gerçekleştirildiği belirtiliyor. Grubun faaliyetlerinde gerileme yaşanmasına rağmen, yerel basında yer alan son haberlerde Batı Libya’daki ittifaklar aracılığıyla nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı öne sürülüyor.

Saddam Hafter, pazartesi günü gerçekleştirdiği ziyaretin amacını vurgulayarak bunun sınır güvenliğini sağlama ve Libya’nın egemenliğini koruma çalışmalarını yerinde takip etmeye yönelik saha ziyaretleri kapsamında yapıldığını belirtti. Üste görev yapan subay ve askerlerle bir araya gelen Hafter, personelin bölgenin güvenliğini sağlama ve sınır aşan suç örgütleriyle mücadele kapsamında üstlendiği görevler hakkında bilgi aldı.

Hafter, ziyaretin ardından yaptığı açıklamalarda, kaçakçılık ve organize suçlarla mücadelenin sürdürülmesinin önemine de dikkat çekti. Genel Komutanlığın güney bölgesine yönelik vizyonunun yalnızca sınırların korunmasıyla sınırlı olmadığını belirten Hafter, güvenliğin pekiştirilmesi, kalkınmanın desteklenmesi ve ekonomik faaliyetlerin canlandırılmasının da bu yaklaşımın devamı olduğunu ifade etti.

Verdagu’nun Batı Libya’daki temasları gündemde

Genel Komutanlığa yakınlığıyla bilinen askerî araştırmacı Muhammed Terhuni, Muhammed Verdagu ve liderliğini yaptığı, “Güneyi Kurtarma Harekât Odası” olarak bilinen yapının Batı Libya’daki silahlı gruplarla gerçekleştirdiği toplantı ve temaslara ilişkin haberlere dikkat çekti.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ismini vermediği bazı tarafların güneydeki dengeleri yeniden değiştirmeye çalıştığını savundu. Terhuni, bu girişimlerin Libya’daki siyasi sürecin ilerletilmesi ve bölünmüşlüğün sona erdirilmesi amacıyla uluslararası düzeyde yakınlaşma işaretlerinin görüldüğü bir eş zamanlı olduğunu belirtti.

Yerel basında daha önce de Verdagu ile Batı Libya’daki Ulusal Birlik Hükümeti arasında bağlantılar bulunduğuna ilişkin haberler yayımlanmıştı. Ancak hükümetten üst düzey bir yetkili, daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu yöndeki iddiaları reddetmişti. İki taraf arasındaki ilişkilerin niteliğini kesinleştirecek bağımsız kanıtlar ise ortaya konmuş değil.

Vav Üssü stratejik konumuyla öne çıkıyor

Libya’nın güneybatısında, Nijer ve Çad sınırlarına yakın çöl bölgesinde bulunan Vav Askerî Üssü, kontrol edilmesi güç geniş bir güvenlik sahasının parçası olması nedeniyle önem taşıyor. Sınır aşan hareketlilik, kaçakçılık faaliyetleri ve silahlı grupların varlığı, bölgedeki güvenlik sorunlarını daha da karmaşık hâle getiriyor.

Geçen şubat ayından itibaren orduya bağlı üs ve stratejik noktalara yönelik saldırılar tekrarlandı. Bu saldırıların bir kısmı, Verdagu’nun liderliğindeki grupla ilişkilendirildi. Nijer sınırındaki Tüm Sınır Kapısı’na düzenlenen saldırı, grubun faaliyetleriyle bağlantılı öne çıkan operasyonlardan biri olarak kayda geçti. Bazı Libya aşiretleri ve belediyeler de daha önce söz konusu gruba atfedilen saldırıları kınamıştı.

Saddam Hafter’in Vav Üssü ziyareti sırasında sınır güvenliği konusu ön plana çıktı. Hafter, bir Türk şirketi ile yürütülmesi kararlaştırılan proje kapsamında sınırların korunması, yönetilmesi ve gözetlenmesine yönelik sistemin geliştirilmesi çalışmalarının sürdürüleceğini belirtti.

Geçen temmuz ayında Libya’nın güney sınırlarında yaşanan istikrarsızlık ve silah ile uyuşturucu kaçakçılığındaki artış, Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu Genel Komutanlığını, geniş bir alana yayılan sınır hattında kontrolü güçlendirmek amacıyla Türk şirketiyle iş birliğini genişletmeye yöneltmişti.

Güneydeki Harawa Belediyesi ileri gelenleri, Korgeneral Saddam Hafter'i karşılıyor (Genel Komutanlık)
Güneydeki Harawa Belediyesi ileri gelenleri, Korgeneral Saddam Hafter'i karşılıyor (Genel Komutanlık)

Güvenlik ve kalkınma birlikte ele alınıyor

Saddam Hafter’in açıklamaları yalnızca askerî konularla sınırlı kalmadı. Hafter, altyapı yatırımlarına ilişkin projelere de değindi. Bu kapsamda Sirte-Sukna-Sebha uluslararası kara yolu, Sirte Serbest Bölgesi, güneyde bulunan şehirler arasındaki yolların bakımı ve yıllardır âtıl durumda olan tarım projelerinin yeniden canlandırılması öne çıktı.

Hafter, söz konusu projelerin ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki bağlantıyı güçlendirmeyi, ayrıca Afrika’daki komşu ülkelerle ticaret ve yatırım imkanlarını geliştirmeyi amaçladığını söyledi.

Fizan bölgesindeki toplumsal kesimlere de övgüde bulunan Hafter, bu kesimlerin güneyin güvenliğini tehlikeye atmaya yönelik girişimleri reddettiğini ifade etti. Bölge halkına desteğin sürdürüleceğini kaydeden Hafter, hizmetlerin iyileştirilmesi ve yaşam koşullarının geliştirilmesi yönündeki çalışmaların devam edeceğini belirtti.

Güvenlik ile kalkınmanın birlikte ele alınması, güney Libya’da istikrarın yalnızca askerî birliklerin konuşlandırılmasıyla değil, altyapının iyileştirilmesi ve ekonomik fırsatların artırılmasıyla da sağlanabileceği yaklaşımını yansıtıyor.

Hafter Hırava’da aşiret temsilcileriyle görüştü

Genel Komutanlık, dün Saddam Hafter’in Hırava Belediyesine gerçekleştirdiği ziyaretin ayrıntılarını da paylaştı. Hafter, bölgede Süleyman, Cemaat ve Amamra aşiretlerinin şeyhleri ve ileri gelenleri tarafından karşılandı.

Genel Komutanlığın açıklamasına göre aşiret temsilcileri, Genel Komutan Yardımcısı’nın ziyaretinden duydukları memnuniyeti dile getirerek, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığının güvenlik ve istikrarın korunmasındaki rolünü takdir etti. Temsilciler ayrıca ülkenin korunması, egemenliğinin savunulması ve birliğinin sürdürülmesine yönelik çabalara desteklerini bildirdi.

Saddam Hafter ise Süleyman, Cemaat ve Amamra aşiretlerinin “millî rolüne” övgüde bulundu. Aşiretlerin tarih boyunca sergilediği tutumları takdir eden Hafter, “Kerame Muharebesi” sırasında silahlı kuvvetlere verdikleri desteğe, toplumsal bütünlüğün korunmasına ve ulusal uzlaşı çabalarına katkılarına dikkat çekti.


Bağdat’tan “silahların devletin kontrolünde toplanmasına” karşı çıkanlara uyarı

Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
TT

Bağdat’tan “silahların devletin kontrolünde toplanmasına” karşı çıkanlara uyarı

Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)
Haziran 2026’nın başlarında Samarra’da Irak devletine entegrasyon sürecinin başlangıç törenine katılan Seraya es-Selam mensupları. (AP)

Irak’ta yürütme ve yasama organları, dün “silahların devletin kontrolünde toplanması” projesine karşı çıkanlara yönelik yaptırım uygulanabileceği uyarısında bulundu. İktidardaki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, silah meselesinin 30 Haziran 2027’ye kadar çözüme kavuşturulmasını öngören anlaşmaya bağlılığını teyit etti.

Irak hükümeti de kurumlarına yasaları uygulama ve “silahların devlet kontrolünde toplanmasına ilişkin devlet kararlarını engelleyen, bu girişimlere katılan veya katkıda bulunan herkes hakkında cezai şikâyet süreçlerini başlatma” talimatı verdiğini açıkladı.

Irak Meclis Başkanı Heybet el-Halbusi de iç barışın korunması, hukukun uygulanması ve silahların devletin kontrolünde toplanması amacıyla hükümetin attığı adımlara destek verdiğini bildirdi.

Ankara’dan Irak ve Suriye açıklaması

Öte yandan Türkiye Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye’nin “komşuları Suriye ve Irak ile sınırlarının güvenliği tamamen sağlanana kadar” bu ülkelerdeki askerlerini tutmaya devam edeceğini söyledi.

Güler, “Kuvvet yapımız ve konuşlanmamız; terör tehdidinin gelişimine, sınır güvenliğimize ve sahadaki gelişmelere göre belirleniyor” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Iraklı bazı silahlı grupların, silahların devlet kontrolünde toplanması planına katılmayı kabul etmeleri karşılığında öne sürdükleri şartlardan biri de Türk askerlerinin Irak’tan çekilmesiydi.


Yemen ordusu, Husilere verdirdiği kayıpları ikiye katladı

Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
TT

Yemen ordusu, Husilere verdirdiği kayıpları ikiye katladı

Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.
Güneydeki “Devler Tugayları”, Babülmendeb Boğazı’na hâkim Kahbub Dağları’na yönelik saldırıları püskürttü.

Yemen ordusu, son saatlerde birçok cephede Husilere verdirdiği kayıpları artırdı. Yüzlerce hedefin vurulduğunu duyuran ordu, yaklaşık 500 Husi mensubunun etkisiz hale getirildiğini ve onlarca askeri aracın imha edildiğini açıkladı. Gelişmeler, “Yemen Şafağı” operasyonu sürerken Taiz’in güneyinde şiddetli çatışmaların yeniden başlamasıyla eş zamanlı yaşandı.

Taiz’deki hükümet güçleri ve Halk Direnişi, dün Şakab cephesinde Husilerin saldırılarını püskürttü. Cebel Sabır’daki köylerin topçu ateşine tutulduğu bildirildi. Sınemat ve Misrah bölgelerinde de çatışmalar devam etti.

Hava saldırıları ve insansız hava aracı (İHA) operasyonları, Husilerin Marib ve Cevf vilayetlerindeki mevzilerini de hedef aldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre güneydeki Devler Tugayları ise Lahic vilayetinin batısında, Babülmendeb Boğazı’na uzanan güzergâhların yakınındaki Kahbub Dağları’nda geniş çaplı bir saldırıyı püskürttü.

El-Alimi: Operasyon hedeflerine ulaşılana kadar sürecek

Siyasi cephede ise Yemen Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, “Yemen Şafağı” operasyonunun hedeflerine ulaşılana kadar devam edeceğini vurguladı.

El-Alimi, Birleşmiş Milletler’den, Husilerin terör örgütü olarak sınıflandırılması, örgüte silah tedarikinin yasaklanması ve finansman kaynaklarının kurutulması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden girişimde bulunulmasına destek vermesini istedi.

El-Alimi ayrıca Taiz’e uygulanan kuşatmanın kaldırılması ve insani yardım malzemelerinin ulaştırılabilmesi için yolların açılması çağrısında bulundu.